İLLEGAL KALPLER kitap kapağı

4. bölüm / 5

İLLEGAL KALPLER

3.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: ⋆𐙚 𝑽𝒆𝒍𝒍𝒊𝒐𝒓𝒂

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 3.BÖLÜM

Merhaba Yıldızlarımm. ✨️ Üçüncü bölümle geldim.

Bu bölüm beklediğimden uzun oldu. Umarım okurken keyif alırsınız.

Kalbe basıp, yorum yaparak bana destek olursanız çok sevinirim. 💗

Keyifli okumalar... 🥰🌸

VARAN KUZEY ROMANOV

Sarınç'ın söylediği şey ağzımdan çıktığı anda odadaki havanın değiştiğini fark ettim. Az önceye kadar benimle ilgilenen korumaların hepsi bir anda susmuş, şaşkın bakışlarla bana dönmüştü. Söylediğim şeyin şaka olduğunu düşündükleri belliydi.

Başımı hafifçe kaldırıp etrafı süzdüm. "Ne? Yanlış bir şey mi söyledik sanki?" dedim normal bir sesle.

Sarınç hemen yanıma sokuldu. Sesini olabildiğince alçaltarak kulağıma doğru eğildi. "Abi, lütfen az önce söylediğin şeyin şaka olduğunu söyle." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Bir an ne demeye çalıştığını anlamaz gözlerle yüzüne baktım.

"Hayır şaka yapmıyorum. Şaka yapacak halim mi var sence sarınç?" dedim tersleyerek.

Sarınç'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Birkaç saniye boyunca bana bakıp gerçekten ciddi olup olmadığımı anlamaya çalıştı. Ciddiyetimi görünce bakışlarını kaçırdı ve kendi kendine söylenerek benden uzaklaşıp diğer korumaların yanına gitti. "Yok abi, gerçekten şaka yapmıyor." dedi kendi kendine konuşarak.

Bütün korumaların gözlerinin üzerinde olduğunu hissediyordum. Bazıları yüzündeki gülümsemeyi saklamaya çalışıyor, bazıları ise başını öne eğip hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.

Bıyık altından sırıtışlarını gördükçe kaşlarım biraz daha çatıldı. Arkamı dönüp ağır adımlarla Sarınç'a doğru yürümeye başladım.

Beni kendisine doğru gelirken gören yanındaki koruma, Sarınç'ı dirseğiyle dürtüp beni işaret etti. "Sarınç, bence sussan iyi olur."

Sarınç'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Başını çevirip bana baktığında artık aramızdaki mesafenin birkaç adımdan ibaret olduğunu fark etmiş olmalıydı.

Elimi ensesine uzatıp onu kendime doğru çektim. "Lan piç, ne ağzının içinde geveliyorsun. Ne söyleyeceksen gel yüzümüze söyle." Sarınç hemen inkâr etmeye başladı. "Yok ben ağzımı bile açmadım abi. Sen yanlış görmüşsündür."

Bir de beni yalancı durumuna düşürmeye çalışıyordu...

Ensesini sertçe kavrayıp kendime doğru biraz daha çektim. "Lan sen bizi yalancı çıkarmaya mı çalışıyorsun it oğlu it?"

Sarınç'ın yüzündeki ifade değişti. Ensesini tutan elimden dolayı canı yandığı belli oluyordu ama sesini çıkarmamaya çalışıyordu. Zaten sabah yaşananlardan dolayı omzunun hâlâ ağrıdığını biliyordum. Şimdi bir de ensesini eklemiştim.

Bir süre yüzüne baktım. Sonunda elimdeki baskıyı biraz azaltarak onu bıraktım.

Sarınç hemen ensesini ovuşturmaya başladı. "Abi acıdı ama," dedi isyan edercesine.

Yüzümde oluşan gülümsemeyi bastırmak için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Daha fazla uzatmadan asıl konuya dönmek için korumaların arasından geçip Sarınç'ın yanına geldim. Sarınç da ensesini ovuşturmayı bırakıp bana baktı. Yüzündeki merak ifadesinden, aklımdaki planı hâlâ anlamadığı belliydi. "Abi kusura bakma da biz hastaneden nasıl doktor kaçıracağız hastanelerin her tarafı kamera ve güvenliklerle dolu." Sorusu beklediğimden farklı değildi. Zaten bunu soracağını bildiğim için planı kafamda çoktan kurmuştum.

Birkaç dakika önce kan kaybından ve acıdan bayılmış adamı göz ucuyla kontrol ettim. Sandalyeye bağlı hâlde hâlâ hareketsiz duruyordu. Tepki vermediğinden emin olduktan sonra yeniden Sarınç'a döndüm.

Yüzümdeki ifadeyi ciddileştirip aklımdaki planı anlatmaya başladım. "Şimdi, öncesinde bugün gece nöbette hangi doktor varsa onu alacağız. Kamera ve güvenliklere dokunmayacağız."

Sarınç'ın kaşları birbirine yaklaştı. Söylediklerimdeki çelişkiyi çözmeye çalıştığı yüzünden belliydi. "Ee abi, kamera ve güvenliklere dokunmayacaksak nasıl içeriye gireceğiz?"

Bakışlarımı doğrudan ona çevirdim. Daha fazla soru sormasını istemiyordum. "Sarınç, sabrımı zorlama ve sadece beni dinle." Sözlerimden sonra sustu. Diğer korumaların da bakışları üzerimizdeydi ama hiçbiri konuşmaya cesaret etmiyordu.

Planımı anlatmaya devam ettim. "Kameralara dokunmayacağız ama ben içeriye gireceğim."

Hepsinin yüzünde aynı şaşkın ifade belirdi. Ben ise onların şaşkınlığıyla ilgilenmeden planımın devamını anlatmaya koyuldum. "Ben hasta kılığına girip içeriye girdiğimde siz de o sırada ambulansta bekleyeceksiniz. Buraya kadar anlaşıldı mı?” Korumalara baktığımda hepsinin başını salladığını gördüm. Anladıklarını belli etmeleriyle birlikte yüzümde kendinden emin bir gülümseme oluştu. Planın en basit kısmını anlatmışım gibi rahattım.

“Ben kıyafeti giyip dışarı çıktıktan sonra ambulansa bineceğim. Siz de ambulansa binecek doktoru bekleyeceksiniz. Biz beklerken içerideki hemşire doktora yalan söyleyip onu ikna edecek. Sonra doktor ambulansa bindiğinde onu da alıp hastaneden çıkacağız. Olay bu kadar.” Sözlerimi bitirdiğimde korumaların yüzündeki ifadeler değişti.

Birkaç saniye boyunca çıt çıkmadı. Sanki onlara basit bir plan değil de dünyanın en saçma fikrini anlatmışım gibi, hayret dolu bakışlarla beni izliyorlardı. Sessizce hepsini tek tek süzdüm. Tepkilerini merak ediyordum ama karşılaştığım tek şey, yüzlerine yerleşmiş ifadesiz bakışlardı. Ne şaşkınlıklarını belli ediyor ne de akıllarından geçeni söylemeye cesaret ediyorlardı.

Bakışlarım en sonunda Sarınç'ta durdu. Yüzündeki ifadeyi gördüğüm anda kaşlarım hafifçe çatıldı. Dudaklarımın kenarına ise istemsiz bir gülümseme yerleşti. Sarınç'ın yüzünde alıştığım o rahat ifadeden eser yoktu. Gözleri üzerimde, sanki söyleyeceğim bir sonraki cümlede başıma gelecekleri anlamaya çalışıyordu. Bana patronuna bakar gibi değil, başına bir iş gelmesinden korkan bir arkadaş gibi bakıyordu.

Endişesi yüzünden okunuyordu; korkusu ise gözlerinin gerisinde saklanmaya çalışan bir gölge gibiydi...

😥

Bu hayatta kimse benim için korkmamış, başıma bir şey gelir diye geceleri uykusunu kaçırmamıştı. Kendi ailem bile benim için endişelenmezken, elin oğlu benim için kaygılanıyordu. Dışarıdan bakıldığında acınası bir tabloydu belki. Ama biz, acınacak hâlimizi bile gülerek geçirmeyi öğrenmiştik. Çünkü bazı insanlar acılarını saklamayı değil, onlarla yaşamayı öğrenirdi.

Kimse yanımda durmamış, kimse benim için üzülmemişti. Annemle babam da buna dahildi. Aslında yanımda olsalar bile bir şey değişmezdi. Onların gözünde ben, her zaman kendi ayakları üzerinde durabilen, ne olursa olsun düşmeyen biri olmuştum. Sanki yorulmak bana yasaktı. Sanki bir gün tökezlesem bütün dünya üzerime yıkılacaktı.

Belki de bu yüzden hiçbir zaman gerçekten yalnız kalmadım. Çünkü yalnızlığa çok küçük yaşta alışmıştım.

Biz üç kardeştik. Abim, ben ve kız kardeşim... “Ortanca çocukların kaderi kötüdür,” derler ya, bunu söyleyen biri varsa muhtemelen bizim aileyi görmemişti.

Ben ailemin gözünde sevilmeyen bir evlattım. Ne yaparsam yapayım kendimi onlara bir türlü sevdirememiştim. Attığım her adım, söylediğim her söz sanki yanlışmış gibi karşılanıyordu. Bazen bakışları bile yeterdi. Tek kelime etmelerine gerek kalmadan kendimi küçülmüş hissederdim. Sanki olduğum kişi, onlar için taşınması gereken ağır bir yükmüş gibi...

Beni hor görürlerdi.

Bakışları üzerimde gezindiğinde, kendimi görünmez bir duvara sıkışmış gibi hissederdim. İnsan bazen birinin söylediği sözlerle değil, söylemediği şeylerle yaralanırdı. Benim yaralarım da çoğu zaman sessizliklerden oluşmuştu.

Aslında bizim ailemizde şiddet diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Hatta kelimenin kendisi bile evimizin içinde pek yer bulmadı. Ama bu, bizim mükemmel bir aile olduğumuz anlamına gelmiyordu.

Bizim evimizde yumrukların yerini küçümseyen bakışlar, bağırışların yerini ağır sessizlikler almıştı.

Bir yanlış yaptığında dövülmezdin.

Aşağılanırdın.

Ve bazı yaralar vardır, derinin üzerinde iz bırakmaz. Bu yüzden kimse onları görmez. Ama insanın içinde yıllarca kanamaya devam eder.

Ben de babam ve abim tarafından o görünmeyen yaralarla büyütülen kişiydim. Annem beni doğrudan aşağılamazdı belki ama bakışları, insanı tek bir kelime etmeden bile yerin dibine sokmaya yeterdi.

Kız kardeşim ise o evde bana iyi davranan tek kişiydi. Yaşı benden küçük olmasına rağmen benimle ilgilenir, nasıl olduğumu sorar, en ufak bir değişikliğimi bile fark ederdi. Bazen yaşça küçük olmasına rağmen bana bir abladan çok daha yakın hissettirirdi kendini. Belki de bu yüzden ona olan sevgim, diğer herkesten farklıydı.

Bana bir seçim hakkı verselerdi, hiç düşünmeden kardeşimi seçerdim.

O benim için yalnızca kardeşim değildi. Ailemde kendimi gerçekten ait hissettiğim tek kişiydi. Hayatımda ne olursa olsun kaybetmekten korktuğum birkaç insandan biriydi.

...

Saçma düşünceleri ve yıllardır peşimi bırakmayan kötü geçmişi bir kenara iterek başımı kaldırdım. Sarınç'a baktığımda yüzündeki gülümsemeyi fark ettim. Beni gülümserken görünce onun da yüzüne kısa süreliğine bir tebessüm yerleşmişti.

O da gülümsüyordu ama gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu.

İçten içe, bu planın getirebileceği ihtimaller yüzünden kaygılandığını görebiliyordum.

Gülümseyerek kolumu Sarınç’ın omzuna attım. Başımı hafifçe eğip yüzüne baktım. Onu rahatlatmaya çalışsam da içimdeki huzursuzluk tamamen geçmemişti. Yine de bunu ona belli etmemeye kararlıydım.

"Merak etme oğlum, bana bir şey olmaz." Dedim alaycı ses tonuyla.

Sarınç'ın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Bakışlarını ellerine indirirken birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından ellerini birbirinden ayırıp başını kaldırarak yeniden bana baktı. "Abi biliyorum da..." dedi.

Sesinde az önceki rahatlığından eser yoktu. " Sen bu plandan emin misin? Ya ters giden bir şey olur da sen tehlikeye girersen?" Sorusu karşısında yüzümdeki tebessüm anında kayboldu.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sarınç'ın benim için bu kadar ince düşünmesi, hiç beklemediğim bir yerden yakalamıştı beni. Kendi hayatımı tehlikeye atmayı uzun zaman önce normalleştirmiştim. Ölüm ihtimalini düşünmeden karar vermeye, gerektiğinde kendimi ateşin ortasına atmaya alışmıştım.

Ama birinin benim için gerçekten korkmasına alışık değildim.

Hele ki bunu hiçbir karşılık beklemeden yapan birinin karşısında, kendimi ilk kez bu kadar savunmasız hissettim.

Yüzümdeki ifadeyi toparlamak için zoraki bir tebessüm yerleştirdim. Sarınç'ın endişesini daha fazla büyütmek istemiyordum.

"Sarınç, hiçbir sıkıntı çıkmayacak. Bana da hiçbir şey olmayacak, içini rahat tut sen." Kolumu omzundan çekerek koluna hafifçe vurdum. Ardından yüzündeki endişeyi dağıtmak istercesine alaycı bir ifadeyle gülümsedim. "Sevgilim misin lan sen benim? Ne bu telaş, korku anlamadım yani." dedim, sitem ediyormuş gibi davranarak.

Sarınç, dalga geçtiğimi anladığında yüzündeki ifade bir anda değişti. Biraz önceki endişesinin yerini, bana alınmış gibi duran bir bakış aldı. Kaşlarını hafifçe çatarken dudaklarını büzdü. "Off abi ya, sana da bir şey söylemeye gelmiyor. Biz burada sana bir şey olur diye strese giriyoruz, sen de anca dalga geç. " dedi sevgilisine trip atar gibi.

Sözleri karşısında istemsizce gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Birkaç saniye önceki ağır havanın dağıldığını hissedince içimdeki gerginlik de biraz olsun hafifledi.

Keyfim yeniden yerine gelmeye başladığında Sarınç'ı daha da kızdıracak bir düşünce aklıma geldi.

Gözlerimi bilerek büyütüp şaşkın bir ifadeye büründüm. Ardından yüzümü ona doğru çevirerek ellerimi gövdemin üzerine kapattım. Sanki kendimi ondan saklamaya çalışıyormuşum gibi davranarak birkaç saniye ciddi ciddi yüzüne baktım." Lan Sarınç, sen gay misin yoksa?"

Ellerimi önümden çekip karşımdaki Sarınç'a doğru uzattım. Daha fazla yaklaşmaması için avuçlarımı ona doğru çevirirken yüzümdeki sırıtışı da gizlemeye çalışmıyordum.

“Sarınç, sen bir süre benden uzak dur koçum. Benim bu yakışıklılığıma âşık olursun falan, Allah göstermesin.” Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz dudaklarımı birbirine bastırdım. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum ama etrafımdaki korumaların hâli işi daha da zorlaştırıyordu.

Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı. Bıyık altından gülüşlerini saklamaya çalışıyorlardı.

Sarınç'ın ise yüzü gözlerimin önünde yavaş yavaş kızarmaya başladı. Utançtan mı, sinirden mi artık ayırt etmek mümkün değildi.

"Valla yok öyle bir şey. İnanmayın siz.”

Sarınç bir anda etrafındaki adamlara dönüp kendini açıklamaya çalıştı. Birine, sonra diğerine bakıyor sanki biraz daha uğraşırsa bu saçmalığa gerçekten inanacaklarını düşünüyordu.

Sonunda bakışları tekrar bana döndü. Yüzündeki sinir artık iyice belli oluyordu.

Ne söyleyeceğini bilemez hâlde ellerini saçlarına götürüp parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. Birkaç tutamı hafifçe çekiştirirken yüzündeki ifade iyice çaresiz bir hâl aldı. “Ya abi sen niye böyle bir şey söylüyorsun? Ayıp değil mi ama?” O hâlini görünce artık kendimi tutamadım. Boğazımdan kopan kahkahayı bastırmaya çalışmadan yüksek sesle gülmeye başladım.

İçimdeki bütün sıkıntı bir anda dağılıp gitmişti. Sarınç'ın şu hâli, günün en iyi eğlencesi olmuştu.

Gülmeye devam ederken ona baktım. Adamın yüzündeki utançla karışık sinir ifadesi daha da komik görünüyordu.

İşte şimdi keyfim yerine gelmişti.

Mümkün olsa Sarınç'la uğraşmaya devam ederdim ama önümde yapmam gereken bir plan, kaçırmam gereken bir doktor vardı. Keyfim yerinde olsa da asıl meseleyi daha fazla erteleyemezdim.

Bileğimi kaldırıp saate baktım. Sekize gelmişti. Planı kurmamız, konuşmamız, arada geçen saçma sapan muhabbet derken neredeyse bir saat su gibi akıp gitmişti. Zamanın bu kadar hızlı geçtiğini fark edince yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi.

Tam o sırada aklıma çalınan defterim geldi.

Hâlâ ortada yoktu.

Düşüncesi bile sinirlerimi yeniden ayağa kaldırmaya yetmişti. Az önceki keyfim, sanki biri gelip üzerine basmış gibi bir anda söndü.

Çenem istemsizce kasıldı. Alnımdaki damarların belirginleştiğini hissederken derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım.

Ardından çatık kaşlarla Sarınç'a döndüm. Elimle yanıma gelmesini işaret ettim.

Sarınç, az önceki muhabbetin etkisinden henüz tam çıkamamış olacak ki bana birkaç saniye şüpheyle baktı. Sonra daha fazla oyalanmadan yanıma geldi.

Artık burada durmanın hiçbir anlamı yoktu. Deponun ağır kapısına doğru yürümeye başladım. Kapıya yaklaştıkça aklımda biraz önce yaptığımız plan yeniden şekillenmeye başladı.

Bu sefer işin içinde şaka yoktu.

Bir doktoru hastaneden çıkarmamız gerekiyordu ve bunun için hata yapacak kadar vaktimiz de yoktu.

İleride ben, Sarınç ise bir iki adım gerimde yürüyerek çıkışa doğru ilerliyorduk. Tam depodan çıkmak üzereyken omzumun üzerinden arkamda kalan korumalara baktım. Gözlerim Sancak'ı bulduğunda ona seslendim. “Sancak, adamı çözün ve yatırın. Zaten yürüyemiyor. Biz gelene kadar da yaralarına tampon yapın.” Cevabını beklemeden önüme dönüp depodan çıktım.

Sarınç hâlâ ceketimi elinde tutuyordu. Dolayısıyla arabanın anahtarı da onun cebindeydi. Arabanın arka kapısının önüne geldiğimde elimi kapı koluna uzattım. Açılmadığını görünce başımı çevirmeden Sarınç'a seslendim. "Arabanın anahtarı ceketin cebinde.” Sarınç hiç oyalanmadan ceketimin cebinden anahtarı çıkarıp kapıların kilidini açtı.

Arka kapıyı açıp arabaya bindim. Kapıyı biraz sertçe kapattığımda içimdeki gerginlik de sanki kapıyla beraber dışarıda kalmış gibi hissettim. Sarınç da hemen ardından diğer taraftan binip direksiyonun başına geçti.

Arabayı çalıştırmadan önce dikiz aynasından bana baktı. “Abi senin bu duygu değişim işini ne yapacağız?” Gözlerimi ona çevirmedim.

Başımı arkamdaki başlığa yaslayıp gözlerimi kapattım. Biraz olsun sessizliğe ihtiyacım vardı. Planı uygulamadan önce yolda birkaç dakika gözlerimi dinlendirirsem belki kafam da toparlanırdı.

Sarınç'ın sorusunu duymazdan geldim. "Sarınç, soru sorma da arabayı çalıştır.” kısa bir sessizlik oluştu.

Sonunda Sarınç başka bir şey söylemeden arabayı çalıştırdı. Motorun sesi duyulduğunda başımı koltuğa biraz daha yasladım.

Önce eve uğrayıp üzerimi değiştirecek, ardından hastaneye geçecektim. Ellerimdeki ve üzerimdeki kan kokusu hâlâ burnuma geliyordu. Üstelik terlemiştim.

Böyle bir hâlde hastaneye gitmek benim için söz konusu bile değildi. Titizliğim bazen başıma bela olsa da bu konuda kendimden taviz vermezdim. Üzerimde kan, ter ve günün ağırlığı varken hiçbir işe doğru düzgün odaklanamazdım.

Önce temizlenecektim. Sonra doktoru kaçıracaktım.

ROMANOV MALİKANESİ

Sarınç arabayı evin bahçesine çektiğinde arabadan indim. Kapıyı arkamdan kapatma zahmetine bile girmeden doğrudan evin girişine yöneldim. Kapının önüne geldiğimde bir kez tıklattım ve açılmasını bekledim. Çok geçmeden kapı açıldı. Hizmetçinin yanından geçip içeri adımımı atmıştım ki arkamdan gelen sesi duydum. “Varan Bey.” Durup sessizce arkamı döndüm. “Bir misafiriniz var.”

Bunu söyledikten sonra açık kapıyı kapatıp yanımdan geçerek salona doğru yürümeye başladı. Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Kimmiş?” diye sordum. Sesimdeki memnuniyetsizliği gizleme gereği bile duymadım. Hizmetçi eliyle salonu işaret etti. “Buyurun.” Gözlerimi devirerek salona doğru ilerledim. Daha birkaç adım atmadan söylenmeye başladım. “Ben demedim mi bu eve kimseyi al—”

Cümlem dudaklarımın arasında yarım kaldı.

Çünkü salonda gördüğüm kişi, bütün düşüncelerimi bir anda susturmuştu. Canımdan çok sevdiğim kardeşim, Leyal gelmişti.

Salonun ortasındaki koltukta bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Elinde de kadeh vardı. Başını çevirip salonun girişine baktığında gözleri benimle buluştu. Beni görür görmez elindeki kadehi aceleyle orta sehpanın üzerine bıraktı ve ayağa kalktı. Sonra koşarak yanıma geldi.

Kollarını boynuma dolayıp sımsıkı sarıldığında olduğum yerde öylece kaldım. Sanki az önce üzerime çöken bütün öfke, tek bir dokunuşla yerini şaşkınlığa bırakmıştı.

Leyal'in burada olması hâlâ aklıma yatmıyordu.

Bir süre sonra sarılmadığımı fark etmiş olacak ki yavaşça benden geri çekildi. Dudaklarını üzgünce büzdü. “Abiciğim, beni özlemedin mi yoksa? Niye tepki vermiyorsun?” dedi bozuk Türkçesiyle. Yüzüne sessizce baktım.

Bir an boyunca onu sadece seyrettim. Gerçek olduğundan emin olmak ister gibiydim.

Hayal değildi.

Gerçekten karşımda duruyor, oturuyor, gerçekten bana bakıyordu.

İçimde biriken şaşkınlık sonunda yerini özleme bıraktı. Elimi uzatıp Leyal'i kendime doğru çektim ve bu kez onu sımsıkı sardım. O da hiç vakit kaybetmeden kollarını bana doladı. Yüzünü boynuma gömdüğünde gözlerimi bir anlığına kapattım. Üzerine sinen o tanıdık çiçek kokusunu içime çekerken, aylardır fark etmeden özlediğim bir şeyi yeniden bulmuşum gibi hissettim. Bir elimi saçlarına götürdüm. Parmaklarımı o ipeksi sarı saçlarının arasında gezdirirken başını biraz daha boynuma yasladı. Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

İkimiz de birbirimizden ayrıldığımızda bana sorduğu soru aklıma geldi. Yüzünü ellerimin arasına aldım. Burnuna belli belirsiz bir öpücük kondurdum. “Güzelimi özlemez olur muyum hiç? Tabii ki özledim.” Sözlerimle birlikte Leyal'in yüzü bir anda parladı. Gözlerindeki mutluluk, karanlık bir odada yakılan ışık gibiydi.

Ellerimi yüzünden çekip sırtına götürdüm ve onu salonun içine doğru yönlendirdim. Yan yana koltuğa oturduğumuzda Leyal hafifçe bana doğru döndü ve elini bacağımın üzerine koydu. Kara irislerimi onun okyanus gibi masmavi gözlerine çevirdim.

Göz göze geldiğimiz anda gözlerinin içinin güldüğünü gördüm. Leyal bana öyle bir bakıyordu ki sanki karşısında dünyadaki en sevdiği insan varmış gibi...

Ve ben bundan hiçbir zaman şikâyet etmedim.

Aksine, o gözlerin yalnızca bana böyle bakmasını istedim.

Bir süre sessizce oturduk. Konuşmaya ihtiyaç duymadan birbirimizi izleyerek hasretimizi giderdik. Onun yüzündeki en küçük değişikliği bile fark ediyordum. Saçlarının arasına düşen bir tutamı, dudaklarının kenarındaki belli belirsiz gülümsemeyi...

Sanki aylardır görmediğim kardeşimin yüzünü hafızama yeniden kazıyordum.

Sonunda işimin olduğunu hatırlayıp saatime baktım. Saat sekizi on beş geçiyordu. Ben daha dışarı çıkıp evden ayrılmamıştım bile.

Asıl sorun da buydu. Leyal geldiği için şu an bu işi yapmak, içimden zerre kadar gelmiyordu. Bana bir şey olursa Leyal tek başına kalacaktı. Ve ben bunu göze alamazdım. Ama yine de yapmak zorundaydım.

Bakışlarımı bir süre yerde tuttum. İçimde birbirine zıt iki düşünce boğuşuyordu. Biri bu işi bitirmemi söylüyor, diğeri ise Leyal'i burada bırakıp hiçbir yere gitmemem gerektiğini haykırıyordu. Derin bir nefes aldım.

Leyal, neden şimdi geldin? Bakışlarımı ona çevirdim.

Neden tam da şimdi? diye sordu iç sesim.

Aslında geldiği için dünyanın en mutlu adamı olabilirdim ama tam birini kaçıracakken gelmesi işimi zorlaştırıyordu. Bu planı Leyal’e nasıl anlatacaktım? Daha doğrusu kendimi nasıl anlatacaktım? Şimdilik kafamda dönüp duran iki soru bunlardı. Ama önce Leyal’in neden geldiğini öğrenmem gerekiyordu. Yüzüne bakıp doğrudan “Neden geldin?” desem, aklına takılan asıl şeyi fark edecekti. Bu yüzden başka bir yerden başlamaya karar verdim.

Leyal gibi ben de koltukta hafifçe yana döndüğümde bakışları hemen üzerime çevrildi. Gözlerinde merak vardı. Sanki tek bir hareketimi bile kaçırmadan beni çözmeye çalışan küçük bir dedektif gibiydi. “Birtanem, evde bir sorun mu var?” diye sordum yumuşak bir sesle. Leyal kaşlarını hafifçe çatarak sorumu neden sorduğumu anlamaya çalıştı. Birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra, benim onu merak ettiğimi düşünmüş olacak ki ifadesi yumuşadı. “Hayır abiciğim, bir sorun yok. Hem neden sorun olsun ki?” dedi çocukça bir ses tonuyla.

İçimde tuttuğum nefesi ağır ağır dışarı bıraktım. Eğer evde bir sorun olsaydı, kafamdaki bütün planı bir kenara atar, Leyal’i alıp doğruca Rusya’ya giderdim. Benim için geriye kalan hiçbir şeyin önemi olmazdı.

Yüzüme küçük bir tebessüm yerleştirerek elimi Leyal’in bacağına koydum. Başparmağımla bacağını hafifçe okşarken ona baktım. “Yok güzelim, tabii ki sorun olmasın. Sen böyle çat kapı gelince bir şey oldu sandım.” Leyal gülümseyerek koltukta biraz daha bana sokuldu. Üstüm kan koktuğu için omuzlarından tutup onu geri çekmek zorunda kaldım. “Güzelim, ter kokuyorum şimdi. Sana da kokmasın.”

Yalan söylüyordum.

Üzerimdeki kanın kokusunu ondan saklamak için söyleyebildiğim en basit bahaneydi. Leyal’in böyle şeyleri fark etmesini istemiyordum. Hele ki benimle ilgili en ufak bir şüpheye kapılmasını hiç istemiyordum. Elimi bacağından çekip yanağına götürdüm. Başparmağımla yanağını yavaşça okşadım. “Leyal, şimdi benim duş alıp gitmem gerekiyor. Bir işim var. Onu hallettikten sonra ikimiz abi kardeş bol bol vakit geçiririz, olur mu birtanem?” Leyal’in kaşları yeniden çatıldı. Yüzünde, merak ettiği bir şeyin peşini bırakmaya hiç niyeti olmayan bir ifade belirdi. Beni birkaç saniye sessizce süzdü.

Bakışları üzerimde gezinirken sanki söylediklerimin arasındaki gizli cümleyi bulmaya çalışıyordu. "Ne işiymiş bu abim? Bana da söylemeye ne dersin?” dediğinde bu hâline neredeyse kahkaha atacaktım. Gülümsememi bastırmadan elimi kaldırıp burnuna hafifçe bir fiske vurdum.

“Küçük dedektifimiz abisinin işine de karışmaya başlamış bakıyorum.” dedim alaycı bir sesle.

Leyal kaşlarını biraz daha çatarak ciddi görünmeye çalıştı. Fakat yüzündeki o tatlı ifade, çattığı kaşlarının bütün ciddiyetini alıp götürüyordu. “Abi ben ciddiyim. Yine birilerini mi öldüreceksin? İş dediğin bu mu gerçekten?”

Bu kızın merakı bazen gerçekten baş belası oluyordu. Daha ben doğru düzgün bir şey anlatmadan kafasında bütün ihtimalleri kuruyor, sonra da beni sorguya çekiyordu. Çocukluğundan beri değişmeyen huyuydu bu. Bir şeyi kafasına taktığında, cevabını alana kadar peşini bırakmazdı.

Leyal'ın yüzüne bakarken içimden istemsizce bir gülümseme geçti. Ne kadar büyümüş olursa olsun, benim gözümde hâlâ peşimden ayrılmayan, başına buyruk küçük kız kardeşimdi.

Evet, bazen fazla meraklıydı. Bazen inadı insanın sabrını taşıracak kadar güçlüydü. Ama onu değiştirmeye de niyetim yoktu. Leyal kendi kararlarını verebilecek kadar büyümüştü. Benim abisi olmam, onun hayatındaki her şeye karışabileceğim anlamına gelmiyordu.

Yine de başı sıkıştığında ilk bana gelmesini inkâr edemezdim.

Ve ne kadar söylenirsem söyleneyim, o geldiğinde kapıyı yüzüne kapatacak değildim.

Leyal susup benden gelecek cevabı beklemeye başladı. Yüzündeki merak yerini yavaş yavaş endişeye bırakırken gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Ona yalan söylemek istemediğim için başımı hafifçe sallayarak sorusunu onayladım.

Üzüldüğü gözlerinden belliydi. Başını önüne eğip dudaklarını büktüğünde içimde istemediğim bir ağırlık oluştu. Leyal'ın böyle susması, bağırıp çağırmasından daha kötüydü. Onu üzgün görmek içimde, kaburgalarımın arasına sıkışmış bir taş gibi rahatsız edici bir his bırakıyordu.

Baş parmağımla çenesini kavrayıp yüzünü yeniden bana çevirdim. “Hadi ama birtanem, biliyorsun benim işim bu. Hem bu sefer birini öldürmeyeceğim.” Leyal başını yana çevirerek elimi havada bıraktı. Elimi yavaşça geri çekerken yüzündeki ifadeye baktım. Gözlerindeki kırgınlık, sesine karışan sitemle birleşmişti. Belli ki söylediklerim onu hiç rahatlatmamıştı. “Şuan belki adam öldürmüyor olabilirsin abi ama, bu hiç insan öldürmediğini değiştirmiyor. Çünkü senin öldürmüyorum dediğin insanlara bile işkence yaparak öldürüyorsun.”

Leyal koltuğun üzerinde biraz daha kayıp kendini köşeye çektiğinde aramızdaki mesafeyi fark ettim. Sanki söylediklerim onu benden birkaç santim daha uzaklaştırmıştı. Elimi yeniden bacağına koydum. “Leyal bak abiciğim, evet dediğinde haklısın ben her türlü insan öldürüyorum ama öldürdüğüm kişiler masum insanlar değil. Bu kişiler dünyaya karşı, senin gibi insanlara karşı tehdit oluşturabilecek insanlar. Ayrıca ben masum insanlara asla dokunmam. Bunu biliyorsun.” dedim sakin bir sesle.

Leyal'ın yüzüne bakarken bunun onu ne kadar ikna ettiğini anlamaya çalıştım.

Aslında söylediklerinde haklıydı.

Benim hayatım normal bir insanın hayatına benzemezdi. Çoktan geri dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Attığım her adım beni biraz daha o karanlığın içine çekmişti. Bir insanın içine girdikten sonra çıkamadığı bir bataklık gibiydi bu hayat; ne kadar çırpınırsan çırpın, kurtulmaya çalıştıkça biraz daha içine gömülüyordun. Ve ben artık o bataklığın en dibindeydim.

Leyal çok haklıydı ama benim yaşam tarzım buydu. Ve artık bu düzenden çıkamazdım. Böyle karanlık işlere girdin mi bir daha çıkma şansın yüzde sıfırdı.

Leyal üzgün bir şekilde oturmaya devam ederken gözlerimi ondan kaçırdım. Daha fazla yanında kalırsam gitmek için gereken cesareti kendimde bulamayacağımı biliyordum.

Gitmem gerekiyordu. Ama karşımdaki kız kardeşimken, ayaklarımı yerden kaldırmak bile her zamankinden daha zor geliyordu. Onu burada bırakmak istemiyordum.

Fakat istememek, kalabileceğim anlamına gelmiyordu.

Leyal'ı da yalnız başına bırakmak istemiyordum. Başımı çevirip arkamda kalan salona baktığımda, az önce varlığını bile unuttuğum Sarınç'ın kapının yanında dikilmiş beni beklediğini gördüm. Ona başımla dışarı çıkmasını işaret ettim.

Sarınç başını sallayıp sessizce salondan çıktı. Bir kez daha Leyal'a baktım. Gözlerimi ondan ayırmak, nedense düşündüğümden daha zor geliyordu. Birkaç dakika önce gitmem gerektiğini söyleyen ben değilmişim gibi, olduğum yerde kısa bir an duraksadım.

Sonunda kendimi toparlayıp Leyal'a birazdan geleceğimi söyleyerek salondan çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım.

Koridorda beni bekleyen Sarınç'ın yanına yürüyüp karşısında durdum. Salondan ses gitmesini istemediğim için sesimi alçaltarak fısıldadım. “Sarınç planda bir değişiklik yapacağım. Ben duş alıp evden çıkmadan önce bizim çocuklar ambulansı hazır hale getirsinler. Tamam mı?” dediğimde Sarınç başını sallayarak “Tamam abi.” dedi.

Koridordan ayrılıp dışarı çıkacakken aklıma bir şey daha geldi. Arkama dönüp Sarınç'a seslendim. “Sarınç,” Sarınç hemen arkasını dönerek “Buyur abi.” dedi. “Evde Leyal olduğu için korumaları iki katına çıkar.” dedim fısıldayarak. Sarınç tekrar sallayıp beni onaylayarak evden çıktı. Arkasından bir süre baktım.

Leyal'ın burada olması planı değiştirmişti. Onu düşünmeden hareket edemiyordum artık. Normalde önümde ne varsa ona göre ilerlerdim; kimseyi hesaba katmaz, gerektiğinde riskin içine tek başıma girerdim. Ama Leyal söz konusu olduğunda işler değişiyordu. Çünkü benim için Leyal, planların arasına sonradan eklenmiş bir ayrıntı değildi.

Her şeyin ortasında duran en önemli şeydi.

Salona dönmeden önce derin bir nefes aldım. Yüzüme yerleşen ifadeyi toparlamaya çalıştım. İçerideki kız kardeşime ne kadar endişeli olduğumu belli etmemeliydim. Benim tedirginliğimi görürse sorularının sonu gelmezdi. Salona döndüğümde Leyal'a gitmem gerektiğini söyleyecektim.

Kapıyı açıp içeri girdiğimde onu bıraktığım şekilde buldum. Birkaç saniye olduğum yerde durup onu izledim. Sonra yanına ilerleyerek arkasına geçtim. Ellerimi koltuğun başlığına yaslayıp öne doğru eğildim.

Yüzümü boynuna gömerek kokusunu içime çektim ve boynuna bir buse kondurdum. Geri çekildiğimde başını arkaya atıp yüzüme baktı. Yanağını dudaklarıma uzattığında ne demek istediğini anlayıp yanağımdan öpmesine izin verdim. Yanağıma bıraktığı öpücüğün ardından duruşumu düzelttim. İçimdeki o ağır düşünceleri yüzüme yansıtmamaya çalışıyordum.

Birkaç dakika daha burada kalırsam gitmekten vazgeçebileceğimi biliyordum. “Birtanem benim gitmem gerekiyor sen burada keyfine bak tamam mı?” dedim tebessüm ederek. Leyal da buruk bir tebessüm sunduğunda gözlerimi kısa bir an üzerinde tuttum. O küçücük gülümsemenin ardında saklamaya çalıştığı kırgınlığı görebiliyordum. “Tamam.” dedi ve önüne döndü.

Ben ise bir süre daha ona baktım.

Ardından, istemeye istemeye bakışlarımı ondan çekip kapıya doğru yöneldim.

Nefesimi dışarıya ağır bir şekilde bırakarak salondan çıktım. Kapıyı arkamdan kapattığım anda yüzümdeki o sakin ifadeyi korumak her zamanki kadar kolay değildi. İçimde birbirine dolanmış düşünceler vardı; fakat onları yüzüme yansıtmak, yıllardır ördüğüm duvarlarda bir gedik açmak demekti. Ben de her zamanki gibi duvarlarımı yerli yerinde bıraktım.

Merdivenleri hızlı adımlarla çıkıp odama ilerledim. İçeri girer girmez doğruca banyoya yöneldim. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup duş kabinine girdim ve soğuk suyu açtım. Su omuzlarımdan aşağı süzülürken zihnimdeki karmaşayı da beraberinde götürmesini bekledim. Ama bazı düşünceler su gibiydi; ne kadar bastırırsan bastır, kendine mutlaka bir yol buluyordu.

...

On beş dakika sonra duştan çıkıp odama döndüm. Sabah giydiğim kıyafetlerin temizlerini üzerime geçirirken bu kez yanıma ceketimi almadım. Zaten hastanede üzerimi değiştirecektim. Şimdi bir de ceketle uğraşacak hâlim yoktu.

Hızlı adımlarla odadan çıkıp merdivenlere yöneldim. Basamakları inerken zihnimde yalnızca yapmam gerekenler vardı. Fakat evden çıkmadan önce Leyal’i son kez görmek için salona uğrama düşüncesi, aklımın her köşesine sızdı.

Salona girdiğimde Leyal’i koltuğun üzerinde kıvrılmış hâlde uyurken gördüm. Rusya’dan İstanbul’a kadar uzanan yolculuk onu fazlasıyla yormuş olmalıydı. Uykudaki hâli, gün boyunca gördüğüm o meraklı ve hareketli Leyal’den çok farklıydı. Sanki bütün yorgunluğunu bir kenara bırakmış, dünyanın geri kalanıyla arasına görünmez bir perde çekmişti.

Bir an onu uyandırıp yukarı, yatağına götürmeyi düşündüm. Fakat sonra bundan vazgeçtim. Uyanmasını istemiyordum. Sessizce koltuğun yanına ilerledim. Koltuğun başlığında duran battaniyeyi alıp üzerine yavaşça örttüm. Yüzüne düşen saçlarını usulca kulağının arkasına sıkıştırdım. Ardından biraz eğilip yanağına belli belirsiz bir öpücük kondurdum.

Bir an öylece baktım.

Leyal’in yüzündeki huzurlu ifade, içimde istemediğim bir yumuşaklık oluşturdu. Benim gibi birinin hayatında böyle anlar fazla tehlikeliydi. Çünkü insan, değer verdiği bir şeye ne kadar uzun bakarsa onu kaybetme ihtimalini de o kadar fazla düşünüyordu.

Geri çekilip yanağını son kez okşadım ve hızla salon kapısına yöneldim. Çünkü bir saniye daha yanında kalırsam, yıllardır taşıdığım o soğuk tarafımın çatlaklarından Leyal’in içeri sızmasına izin vereceğimi biliyordum.

Ve ben, birine bağlanmanın insanı nereden vuracağını fazlasıyla iyi biliyordum.

Salondan ayrılıp koridora çıktım. Adımlarım beni dışarıya götürüyordu ama aklım hâlâ arkamda, Leyal’in yanında kalmıştı. Sanki bedenim kapıya doğru ilerlerken kalbim geriye dönüp onun yanında dikiliyordu. Bir tarafım gitmem gerektiğini biliyor, diğer tarafım ise onu orada bırakmaya karşı çıkıyordu. Hangisinin ağır bastığını soracak olursanız cevabı çoktan belliydi: Aklım.

Daha fazla düşünürsem kendi kafamın içinde boğulacağımı bildiğimden düşüncelerimi susturmaya çalıştım. Başımı hafifçe sallayıp kendime geldiğimde evin çıkışına ulaşmıştım. Uzun mermer merdivenleri hızlı adımlarla inerken zihnimdeki karmaşayı da geride bırakmaya çalışıyordum. Fakat bazı düşünceler insanın peşine gölgesi gibi takılırdı; ne kadar uzaklaşmaya çalışırsan çalış, seninle birlikte gelirdi.

Kapıya ulaştığımda hiç oyalanmadan açıp dışarı çıktım. Ardından kapıyı arkamdan kapatıp önümde duran araca doğru ilerledim. Şoför koltuğuna baktığımda Sarınç'ın çoktan beni beklediğini fark ettim. Direksiyona yayılmış, her zamanki rahat tavrıyla beni izliyordu.

Sarınç pis pis sırıtıp bana bakarken ben de koltuktaki emniyet kemerine uzandım. Kemeri takarken bile onun bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum. Başımı kaldırdığımda hâlâ bana baktığını görünce kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

“Sarınç hadi. Çalışır şu arabayı saat ilerliyor.” dedim hafif sitem ederek. Sarınç sonunda bakışlarını önümden çekip dikiz aynasına yöneldi. Aynayı kendine göre ayarladıktan sonra arabayı çalıştırdı. Motorun sesiyle birlikte araç hareketlenirken ben koltuğa yaslandım. Hastaneye doğru ilerlerken gözlerimi yola çevirdim.

ÖZEL ALPMED HASTANESİ

SAAT 21:00

Sarınç'ın arabayı hızlı kullanması sayesinde hastaneye yarım saat içinde varmıştık. Araba durduğu anda kapıyı açıp indim. Sarınç da benimle birlikte arabadan indi. Yanıma geldiğinde ona dönüp fazla oyalanmadan konuştum. "Sarınç sen eve git. Burayla ben ilgilenirim." dedim aceleyle konuşarak. Vakit kaybetmemiştik ama kaybedecek bir saniyemiz bile yoktu.

Hastaneye doğru ilerlemek için Sarınç'ın yanından geçecekken eli koluma uzandı ve beni durdurdu. "Abi tek başına halledebileceğine emin misin? İstersen burada kalıp etrafı kolacan edebilirim." diye sordu.

Elini kolumdan çekip ona baktım. Yardım etmek istediğini biliyordum fakat bu, benim tek başıma halletmem gereken bir işti. Üstelik burada kalması benim için fazladan bir sorumluluk demekti. "Eminim sarınç. Sen evi kolacan et. Evde leyal var. Eğer bir şey olursa direk beni ara tamam mı?" dedim hızlıca. Sarınç başını sallayıp, "Tamam abi. Sen nasıl istersen." dedi düz bir sesle.

Cevap vermeden arkamı döndüm. Hastanenin girişine doğru yürürken birkaç saniye sonra istemsizce arkama baktım. Sarınç'ın da arabaya binip oradan uzaklaştığını gördüm. İyi. En azından artık arkamı kollamak zorunda değildim.

Asıl iş şimdi başlıyordu.

Hastaneye girer girmez asansörlerin bulunduğu bölüme yöneldim. Adımlarım kararlıydı ama içimdeki huzursuzluk her saniye biraz daha büyüyordu. Asansörün düğmesine bastım ve kapının açılmasını beklemeye başladım.

Bir an önce asansörün gelmesini beklerken içimdeki gerginliğin boynuma kadar çıktığını hissediyordum. Belki de bu kadar stres yapmamın asıl sebebi Leyal'di. Eğer Leyal şu an burada olmamış olsaydı, eminim bu kadar huzursuz olmazdım. Onun uzun bir aradan sonra yeniden hayatımıza girmesine fazlasıyla sevinmiştim. Fakat aynı şey, şimdi benim için başka bir sorumluluğa dönüşmüştü.

Asansörün gelmesini beklerken bileğimi çevirip saate baktım. Dokuzu biraz geçiyordu. Zaman elimden kum gibi akıp gidiyordu resmen.

Bileğimi indirip avuç içlerimi birkaç kez birbirine sürttüm. İçimde tuttuğum nefesi sonunda sesli bir şekilde dışarı bıraktım. Ne kadar sakin görünmeye çalışsam da bedenim beni ele veriyordu. Parmaklarımı birbirine geçirip sıktım. Sonra tekrar bıraktım. Kendimi kontrol altında tutmaya alışkındım.

Ama bu gece kontrol, parmaklarımın arasından kayıp giden bir şey gibiydi.

Nihayet asansörün kapıları açıldığında hiç oyalanmadan içeri girdim. Birinci katın düğmesine bastım. Kapılar kapanırken sırtımı arkamdaki metal duvara yasladım. Başımı hafifçe geriye bıraktım.

Asansörün dar kabininde birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım. İçimdeki uğultuyu susturmaya çalışıyordum. Fakat düşüncelerim birbirinin üzerine biniyor, her saniye daha da can sıkıcı bir hâl alıyordu. Yaklaşık bir dakika sonra asansör durdu. Kapılar açılır açılmaz dışarı çıktım ve koridorda yürümeye başladım. Adımlarım hızlıydı. Bir yandan ilerliyor, bir yandan göz ucuyla çevreyi kontrol ediyordum.

Koridorun biraz ilerisinde resepsiyonun önünde duran birkaç kişiyi fark ettim. Onların yanında boş boş bekleyip resepsiyondakilerle konuşan bir hemşire vardı. Gözlerim ona takıldığı anda yüzümde kısa bir tebessüm belirdi.

Şans.

En azından ilk kez yüzüm gülmüştü.

Fakat hemşirenin yanına yaklaştıkça o ifade yüzümde fazla uzun kalmadı. Adımlarımı yavaşlattım. Dudaklarımın kenarındaki tebessüm silinirken yerini çaresiz bir ifade aldı.

Hemşirenin sırtı bana dönüktü. Bu yüzden birkaç adım gerisinden yanına doğru ilerledim. Aramızdaki mesafe kapanırken ayak seslerimi bile mümkün olduğunca hafif tuttum. Onu arkasından yakalayıp ürkütmek gibi bir niyetim yoktu. Tam arkasında durduğumda boğazımı temizler gibi hafifçe ses çıkardım. “Pardon bir bakabilir misiniz acaba?” diye sordum düz bir sesle. Sesimi duyduğu anda hemşire arkasını döndü.

Beni gördüğünde gözleri önce yüzümde, ardından üzerimde kısa bir gezinti yaptı. Aramızdaki boy farkı yüzünden bana bakabilmek için başını biraz geriye kaldırması gerekti. Bunu fark ettiğimde belli etmeden kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Yüzümdeki ifadeyi yumuşattım.

İnsanları tanımak için uzun uzun konuşmalarına gerek yoktu. Bazen gözlerinin bir saniyeliğine kaçması bile yeterliydi. Hemşirenin bakışlarında şaşkınlık vardı. Ben ise dudaklarımın kenarını hafifçe yukarı kıvırdım. Gülümsemek konusunda hiçbir zaman iyi değildim. Daha doğrusu, samimi bir şekilde gülümsemeye ihtiyacım olduğunu düşünmezdim. Ama şu an ihtiyacım vardı.

Çenemi hafifçe kasıp yüzümde doğal görünmesine çalıştığım bir tebessüm tutturdum. Hemşire de bana karşılık verdi. Yüzündeki ifade bir anda değişmişti.

Sabaha kadar böyle birbirimize bakıp gülümsemeyeceğimize göre konuşmayı uzatmanın anlamı yoktu. İşi mümkün olduğunca kısa sürede halletmem gerekiyordu. “Bir ricam var da bakabilir misiniz?” diye sordum kibarca. Ses tonumu özellikle yumuşatmıştım.

Aslında kibarlık konusunda kötü değildim. Sadece her insana aynı şekilde davranmayı gereksiz buluyordum. Leyal'le konuşurken de kelimelerimi seçerdim. Karşımdaki insanın neyi nasıl algılayacağını hesaba katmak benim için alışılmadık bir şey değildi.

Hemşire, yüzündeki gülümsemeyi bozmadan bana bakmaya devam etti. “Tabi nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu cilveli bir sesle.

Bakışlarının değiştiğini fark etmemek mümkün değildi.

Anlaşılan birkaç saniyelik tebessümüm işime yaramıştı.

İçimden kısa bir nefes verdim. Kadının benden etkilendiğini anlamıştım. Üstelik bunu saklamaya da pek çalışmıyordu. Sesindeki hafif değişiklik, bakışlarının yüzümde gereğinden uzun kalması ve konuşurken takındığı o tavır yeterince açıktı.

Ama bu benim için yeni bir şey değildi. Bir kadının ilgisini çekmekle gerçekten ilgilenmek arasında büyük bir fark vardı. Ben o farkı çok iyi biliyordum.

Kolay etkilenen biri değildim. Hele birkaç bakış ve cilveli birkaç kelimeyle birine kapılacak hiç değildim. İnsanların beni etkilemeye çalışmasını izlemek bazen eğlenceli olabiliyordu ama hepsi bu kadardı.

Şimdi tek istediğim, karşımdaki kadının dikkatini üzerimde tutup asıl işime geçmekti.

Zoraki bir tebessümle ellerimi önümde birbirine kenetledim. Normalde böyle durumlarda lafı dolandırmayı sevmezdim. Aklımdan geçeni olduğu gibi söyler, karşımdakinin ne düşüneceğini pek umursamazdım. Fakat şu an nedense kelimeler ağzımdan çıkmadan önce birkaç kez süzgeçten geçiyordu. Bu bile başlı başına sinir bozucuydu. “Şey... benimle iki saniye gelebilir misiniz?” diye sordum. Soruyu sorduğum anda hemşirenin yüzündeki tebessümün bir anda silindiğini gördüm. Kaşları hafifçe çatılırken içimden kendime sağlam bir küfür savurdum.

Harika Varan. Gerçekten harika. Bir insanla normal konuşmayı bile beceremiyorsun.

Hemen toparlanmaya çalıştım. “Çok pardon, beni sakın yanlış anlamayın.” Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak devam ettim. “Sadece sizinle özel bir konu hakkında konuşmak istiyorum.” Kibar olmaya çalıştıkça kendimi daha da tuhaf hissediyordum. Sanki üzerime ait olmayan bir ceketi giymiştim de kolları sürekli üzerimden kayıyordu. Ne zamandan beri birine karşı bu kadar dikkatli konuşuyordum, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, şu anki hâlimden nefret ettiğimdi.

Kibarlık, nezaket, açıklayıcılık...

Bunların üçünü aynı anda kullanmaya çalışmak bile karakterime ters düşüyordu.

Hemşire başıyla beni onayladığında içimden derin bir nefes aldım. İstediğimi almıştım. İşin zor kısmı geride kalmış sayılırdı. Geriye kalanlar bana göre çocuk oyuncağıydı. İnsanlarla konuşma konusunda kendime fazlasıyla güveniyordum. En azından normal şartlarda.

Hemşire kısa bir anlığına arkasını dönüp resepsiyondaki çalışanlara beş dakikaya geleceğini söyledikten sonra tekrar bana döndü. Ardından hiçbir şey söylemeden eliyle, buyurun der gibi koridoru işaret etti. Hareketine hafifçe tebessüm ettim ve onun ardından yürümeye başladım.

Bir süre yan yana, sessizce ilerledik. Koridorun beyaz ışıkları üzerimize vururken etraftaki sessizlik garip bir şekilde dikkatimi çekiyordu. Sonunda sessizliği bozmak için başımı hafifçe ona çevirdim. “Boş bir oda var mı acaba?” Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz kulağa ne kadar yanlış anlaşılabilir geldiğini fark ettim.

Başka soru mu kalmadı varan? Gerçekten bunu mu soracaktın?

Hemşire şaşkın gözlerle başını bana çevirdi. Bakışları önce yüzümde, ardından baştan aşağı üzerimde gezindi. Sanki söylediğim tek cümleyle kafasında onlarca ihtimal sıralamıştı. “Neden soruyorsunuz acaba?” diye sordu tedirgin bir ses tonuyla. İçimden bir kez daha kendime sövdüm.

Haklı kadın. Bu soruyu bu şekilde sorarsan tabii ki tedirgin olur.

Yüzümdeki ifadeyi bozmadan ona baktım. İçimdeki sabırsızlık, yüzüme yansımaması için dişlerimin arkasında sıkışıp kalmıştı. “Yanlış anlamayın,” demek istedim ama bu kez cümleyi kurmadan önce iki kez düşünmem gerektiğini biliyordum.

Bakışlarımın tedirgin bakışlarla buluştuğunu fark eden hemşireye iki elimi birden kaldırıp hafifçe salladım. “Kusura bakmayın, biraz tuhaf bir soru oldu. Ama eğer benden size bir şey yapmam için istediğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.” dedim, ellerimi yavaşça indirirken.

Sözlerimden sonra yüzündeki tedirginlik bir anda dağıldı. En azından biraz olsun rahatladığını görmek, üzerimdeki gereksiz gerginliği de almıştı.

Uzun hastane koridorunda bir süre daha ilerledik. Ayak seslerimiz, gecenin sessizliğini yaran tek ses gibiydi. Ben ise az önce sorduğum sorunun cevabını beklerken sabırsızlanıyordum.

Nihayet hemşire, bana bakmadan bir kapının önünde durdu.

Başımı kaldırıp etrafa baktığımda koridorun en sonunda olduğumuzu fark ettim. Ardından gözlerimi kapının yanındaki tabelaya çevirdim. “ARŞİV.” Büyük harflerle yazılmış tabelaya birkaç saniye baktım. İçimden, Bunca yolu bunun için mi geldik? diye geçirirken hemşire kapıyı açtı.

Önce onun içeri girmesini bekledim. Ardından ben de içeri adım attım. Kapıyı arkamızdan tamamen kapatmak yerine hafifçe aralık bıraktım. Hemşirenin daha fazla gerilmesini istemiyordum. Zaten az önceki hâlinden, benimle yalnız kalma fikrinin pek hoşuna gitmediği belliydi.

Hemşire kollarını göğsünün üzerinde birleştirip ağırlığını tek bacağının üzerine verdi. Bakışları üzerimde geziniyordu. Öyle dikkatli süzüyordu ki sanki karşısında bir insan değil, ne yapacağı belli olmayan bir şüpheli varmışım gibi hissediyordum.

Bir ayağını yavaşça yere vurmaya başladı. Belli ki konuşmamı bekliyordu.

Ben de derin bir nefes aldım. Açıkçası, birkaç dakika önce koridorda insanlarla konuşurken gösterdiğim rahatlığın zerresi bile üzerimde yoktu. Sanki kelimeler boğazımda düğümlenmiş, çıkmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Yine de kendimi toparladım. Hemşireye karşı mümkün olduğunca kibar bir tavır takınarak isteğimi dile getirdim. Önce düzgünce soracaktım. Eğer kabul etmezse de başka bir yol düşünürdüm.

“Bakın, sizden bir ricam olacak.” Parmaklarımı stresle birbirine kenetledim. “Bana erkek hemşire kıyafeti verebilir misiniz?” diye adeta fısıldayarak sordum.

Hemşire, sanki karşısında çözmesi gereken bir bilmece varmış gibi kaşlarından birini havaya kaldırdı. Bakışları üzerimde dolaşırken yüzündeki sorgulayıcı ifade giderek belirginleşti. “Neden hemşire kıyafeti istiyorsunuz? Ne yapacaksınız?” Bu kadar meraklı olması insanı çileden çıkarıyordu. Başta beni.

Bir insan neden bu kadar soru sormak zorunda olurdu?

Normalde karşımdaki bir erkek olsaydı, fazla uzatmadan susturmanın bir yolunu bulurdum. Gerekirse tek bir bakışımla bile geri adım attırabilirdim. Ama karşımdaki kadındı. Hem de ne kadar sinirlerimi zorlarsa zorlasın, ona el kaldırmak benim için seçenek bile değildi.

Yumruklarımı sıktım, dudaklarımı birbirine bastırarak sabrımı dişlerimin arasında tuttum. “Çok acil lazım.” dedim sadece. Hemşire, sabır taşı çatlayacakmış gibi derin bir nefes aldıktan sonra bana doğru eğildi. “Beyefendi, siz bana ne yapacağınızı söyleyin, ben de ona göre vereyim. Burası kıyafet dükkânı değil, hastane.” dedi sert bir ses tonuyla. Sözleri karşısında çenemi hafifçe sıktım. Parmaklarımı o kadar güçlü kenetlemiştim ki birkaç saniye sonra parmak boğumlarımın bembeyaz kesildiğini fark ettim.

Sabır, Varan. Sabır.

Karşımda erkek olsaydı çoktan üzerine yürümüş, sesini kesecek kadar sert bir tavır takınmıştım. Tehdit etmek benim için
zor değildi. Gerektiğinde insanlara korkuyu hissettirmek, yıllardır taşıdığım bir alışkanlık gibiydi.

Ama bir kadına el kaldırmak?

O, benim sınırlarımın çok ötesindeydi.

Kısa bir an gözlerimi sıktığımda, az önce sıktığım yumruklarımın görüntüsü zihnimde belirdi. Kendimi toparlayıp birkaç adım hemşirenin üzerine doğru yürüdüm. Hemşire, yaklaşmamla birlikte istemsizce bir adım geriledi.

Aramızda üç adımlık mesafe bırakarak durdum. Yüzüme sakin, hatta umursamaz bir ifade yerleştirip ellerimi ceplerime attım. Dışarıdan bakıldığında sanki birkaç saniye önce sabrının son kırıntılarını tüketen kişi ben değilmişim gibi sakindim.

Oysa içimdeki öfke, kapağı kapalı bir tencerenin altında kaynayan su gibiydi. Hemşire bana tedirgin gözlerle bakıyordu. Korkusu, kahverengi irislerinin içinde bile açıkça okunuyordu. Bakışlarını üzerimde gezdirirken başımı hafifçe yana eğdim. “Eğer şimdi söyleyeceğim şeyleri yaparsanız maaşınızdan iki kat daha fazlasını verebilirim. Ama eğer yok, ben yapamam derseniz de başkasını anında bulabilirim.” dedim tehditkâr bir sakinlikle. Sözlerimle hemşirenin ağzı bir karış açık kaldı. Bunu gerçekten yapabileceğimi düşünmemiş olmalıydı. Ya da belki karşısında bu kadar rahat bir şekilde tehdit savurabilecek birini beklemiyordu.

Hemşirenin sertçe yutkunuş sesi boş odada yankılandı. Boğazından geçen o küçük ses bile ne kadar gerildiğini ele veriyordu. Hareket ederken dudaklarını birbirine bastırdı. Yüzündeki ifade sürekli değişiyor, dudaklarını dişliyor, gözleri ise etrafı bir tüfek gibi tarıyordu. Ben ise kıpırdamadan onu izliyordum.

Kahverengi irisleri sonunda benim yeşil gözlerime takıldı. Bir süre sessizce bakıştık. Karar vermeye çalıştığı her saniye yüzünden okunuyordu. Benim içinse bu bekleyiş yalnızca sabrımı sınayan küçük bir oyundan ibaretti.

Sonunda gözlerindeki tereddüt yavaşça çekildi. Önce dilini kurumuş dudaklarının üzerinde gezdirdi. Ardından dudaklarını aralayıp, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle konuştu. “Tamam. Teklifinizi kabul edeceğim ama...” dedi ve işaret parmağını kaldırarak beni uyardı. “Başıma bir şey gelmeyecek ve iş bittiğinde de dediğiniz parayı hesabımda isterim.” Sesindeki temkin, hâlâ bana tamamen güvenmediğini açıkça belli ediyordu.

Dudaklarımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Yüzüme yerleşen gülümseme, istediğimi sonunda aldığımı bilen birinin zaferiydi.

Bir adım daha attım. Aramızdaki mesafeyi iki adıma kadar indirdiğimde hafifçe öne eğilip yüzlerimizi aynı hizaya getirdim. Gözlerimi onunkilere dikerek konuşmaya başladım. “Güzel. En azından aklın varmış.” Sözlerimin ardından hemşire gözlerini devirerek karşılık verdi. Belli ki sabrının son kırıntılarını da benimle harcamaya niyeti yoktu. “Şimdi, asıl işi söylemeden önce bana adını söyle.” Sesim boğazımdan ağır ağır süzüldü. Kalın ve netti.

Hemşire birkaç saniye düşündü. Sonunda daha fazla uzatmanın anlamsız olduğuna karar vermiş olacak ki tereddüt etmeden cevap verdi. “Doğa.” Başımı salladım. “Tamam.” Ardından gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim. “Güzel. Şimdi ben sana ne söylersem onu yapacaksın. Tamam mı, Doğa?” Bu kez sesimde soru işareti yoktu. Sanki cevabını zaten biliyormuşum gibi konuşmuştum.

Doğa başını sallayarak onayladı. “Önce bana bir hemşire kıyafeti getir. Sonra da bugün nöbette hangi doktor varsa onu kandırıp ambulansa çekmeni istiyorum." Cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz Doğa’nın yüzündeki ifade değişti. Az önceki sakinliği bir anda yerini şaşkınlığa bıraktı. Sanki önüne bıraktığım iş, beklediğinden çok daha ağır bir yükmüş gibi birkaç saniye boş boş baktı. Sonunda kendini toparladı. “Hemşire kıyafeti bulmak kolay da doktoru kandırıp nasıl ambulansa getireceğim?” Kaşımı hafifçe kaldırdım. “Onu da sen düşün artık.”

Arkamı dönüp pencereye doğru yürüdüm. Sırtımı ona çevirdiğim anda bakışlarının üzerimde dolaştığını hissettim. İnsanların merakı bazen gölgeleri kadar inatçı oluyordu; nereye gidersen git peşinden geliyordu. “Her şey tamam da doktoru kaçırıp ne yapacaksın?” Başımı çevirip omzumun üzerinden ona baktım. Gözlerimi birkaç saniye üzerinde gezdirdim. “Fazla merak iyi değildir, Doğa Hanım. İnsanı ölüme bile götürür.” hanım kelimesini özellikle vurguladım. Doğa’nın yüzündeki ifadeyi görünce içimden kısa bir nefes verdim. Kadınların düşünce biçimini çözmek, önümdeki işi çözmekten daha zor görünüyordu.

Daha işe başlayalı iki dakika oldu, hemen senli benli mi olduk? Bu kadınları gerçekten hiç anlamıyordum. Sanırım anlayacağım da yok.

İkimiz de birbirimizden gelecek cevabı beklerken sabrı ilk tükenen Doğa oldu. Gözlerindeki kararsızlık birkaç saniye daha sürdü, ardından derin bir nefes alıp başını salladı. “Tamam. Ben halledeceğim.” Dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı. İstediğimi almıştım. Hem de sandığımdan daha kolay. “Güzel.” Sesim sakin çıkıyordu ama içimdeki memnuniyet yüzüme çoktan yansımıştı. “En kısa sürede o doktoru yanımda istiyorum.” Başımı hafifçe sallayıp kapıya doğru yürüdüm. Daha fazla zaman kaybetmek gibi bir niyetim yoktu. Zaten sabrım, ağzına kadar dolmuş bir bardak gibiydi; biraz daha beklesem taşacaktı. “Zamanımı boşa harcayacak vaktim yok.” Kapıdan çıkmadan hemen önce omzumun üzerinden hemşireye baktım. Yüzündeki huzursuzluk gözlerinden okunuyordu. Bense aldırış etmeden kısa bir tebessüm ettim. “Sonuçta vakit nakittir.”

Bunu söyleyip odadan çıktım. Ardımda bıraktığı homurdanmalar arkamdan boğuk boğuk duyulurken yüzümdeki tebessüm daha da belirginleşti. İşimi halletmiştim. Gerisi artık benim için ayrıntıdan ibaretti...

Hemşireyi ikna ettikten sonra içimdeki sıkıntının biraz olsun hafiflediğini hissettim. Soğuk hastane koridorunda hızlı adımlarla ilerleyip kendimi dışarı attım.

Gecenin havası yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım.

Cebimden sigaramı çıkarıp ucunu ateşledim. İlk nefesi içime çektiğimde ciğerlerim dumanla doldu. Birkaç saniye gözlerimi kapatıp öylece durdum.

Sigara her zamanki gibi kafamı biraz olsun dağıtmıştı.

Bir süre girişin önünde dikilip sigaramı içtim. Son nefesi de aldıktan sonra izmariti yere bırakıp ayağımın ucuyla üzerine bastım. Külün dağıldığını gördükten sonra arkamı dönüp tekrar hastaneye girdim.

Hızlıca üst kata çıktığımda resepsiyonun yanında az önce konuştuğum hemşireyi gördüm.

Doğa. Beni bekliyordu.

Bakışlarımız kesiştiğinde fazla oyalanmadan ona doğru yürüdüm. Resepsiyonun arkasına geçtiğimizde etrafı kontrol etti. Yüzündeki tedirginlik açıkça belli oluyordu. Birinin bizi görmesinden korkuyordu.

Kadın haklı varan. Bir yakalansanız kız mesleğinden olur, sende sıçardın artık.

Biri onu görse yalnızca başını derde sokmakla kalmaz, mesleğini de kaybedebilirdi.

Kimse bakmıyorken hemşire kıyafetini ve maskeyi elime tutuşturdu.

Başımı hafifçe eğerek teşekkür ettim.

Daha fazla oyalanmadan lavaboya doğru ilerledim. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattığımda üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp Doğa'nın verdiği kıyafeti giymeye başladım. Kıyafetleri üzerime geçirdikten sonra aynanın karşısına geçtim.

Eksik olan tek şey maskeydi. Onu da yüzüme taktığımda aynadaki görüntüme birkaç saniye baktım.

Fena değildim.

Hatta uzaktan bakıldığında hastanenin diğer çalışanlarından hiçbir farkım yoktu.

Artık beni yabancı olarak görmeleri kolay değildi.

Lavabodan çıkıp koridorda daha temkinli adımlarla ilerlemeye başladım. Resepsiyonun önünden geçerken Doğa'yla yeniden göz göze geldik.

Bakışları kısa bir an üzerimde kaldı.

Gözlerimle ne yapması gerektiğini belli ettim. O da belli belirsiz başını salladı.

Ardından yoluma devam edip hastaneden çıktım.

Arka tarafa doğru ilerlediğimde ambulansların bulunduğu bölgeye ulaştım. Bizim çocukların beklediği ambulansı görünce adımlarımı hızlandırdım.

Kapıyı açıp içeri girdim. Arkamdan kapıyı kapattım ve sedyenin karşısındaki koltuğa geçip oturdum.

Sırtımı koltuğa yaslayarak beklemeye başladım.

Artık geriye yalnızca doktorun gelmesi kalmıştı.

SAAT 21:25

Dakikalar geçtikçe gözlerim arada bir kapıya kayıyordu.

Sonunda ambulansın kapısı açıldı. Başımı kaldırdığım anda doktor içeri girdi.

Bakışlarımız kesişti.

Bir anlığına gözlerim onun gözlerinde takılı kaldı.

Sonra hiçbir şey belli etmeden arkamı koltuğa yasladım.

Artık sıra bendeydi.

Doktor içeri girdikten sonra kapıyı arkasından kapattı. Ardından ön tarafa dönüp ambulansın içindeki adamlara baktı. “Acele edelim. Hastanın durumu ciddi.”

Ön taraftan herhangi bir cevap gelmedi. Ama bunun olmasını ben istemiştim.

Kaşlarının yavaşça çatıldığını gördüm. Birkaç saniye daha ön tarafa baktıktan sonra başını çevirip bana döndü.

Bakışları yüzümde dolaşmaya başladı. Maskenin yüzümün büyük bir kısmını kapatması işime yarıyordu. Yine de gözlerindeki şüpheyi fark etmek zor değildi. Sanki zihninin bir köşesinde beni bir yere yerleştirmeye çalışıyordu.

Ben ise hiçbir şey olmamış gibi karşısında oturmaya devam ettim.

Bakışlarımız yeniden kesişti. Gözleri birkaç saniye boyunca gözlerimde kaldı. Ben ise bakışlarımı kaçırmadım.

Sonunda ilk vazgeçen yine o oldu. Başını çevirip önüne döndü.

Ambulans hareket etmeye başladı.

İlk birkaç dakika boyunca içeride sessizlik hâkimdi. Motorun sesi ve yolun titreşimi dışında duyulan pek bir şey yoktu.

Doktor ara sıra dışarı bakıyordu. Ben de onu sessizce izliyordum.

Yol ilerledikçe şehirden uzaklaşmaya başladık. Binaların yerini ağaçlar almaya başladı. Ambulansın camından görünen manzara giderek karanlık ve tenha bir hâl alıyordu.

Doktor'un bunu fark etmesi uzun sürmedi. Başını buğulu cama doğru çevirip dışarı baktı.

Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece kaldı. Sonra yüzündeki ifade değişti. Şüphe, yerini tedirginliğe bıraktı.

Başını hızla bana çevirdi. Bu kez bakışları doğrudan gözlerime kilitlendi. “Sen kimsin? Beni nereye götürüyorsunuz?” Sesindeki huzursuzluk çok belirgindi. Cevap vermedim. Çünkü konuşamazdım. Sadece gözlerine baktım.

Birkaç saniye boyunca öylece kaldık. Doktor'un bakışları yüzümde dolaştı. Ardından yeniden önüne döndü.

Ne yaptığını ilk başta fark etmedim. Sanki sakinleşmeye çalışıyordu. Ben de fazla üzerine düşmedim. Ta ki bir anda ayağa kalkıp bana doğru gelene kadar...

Hareketi o kadar ani oldu ki ilk anda ne yapmaya çalıştığını anlamadım.

Elindeki iğnenin boynuma doğru geldiğini gördüğüm anda reflekslerim devreye girdi.

Bileğini hızlıca havada yakaladım. Elini kendimden uzaklaştırmaya çalışırken o da var gücüyle kurtulmaya uğraştı.

Tam o sırada dizini kaldırıp sertçe vurdu. Acı, bir anda bütün bedenime yayıldı. Nefesim kesilirken istemsizce öne doğru kıvrıldım.

Bileğini bırakmak zorunda kaldım. Doktor hemen geri çekildi. Ama ben daha kendimi toparlayamadan yeniden üzerime gelmeye çalıştı

Bir kaç dakika sonra ambulans sertçe sarsıldı. Bizim çocuklar bilerek Kasisten hızlı geçmişlerdi ki doktor'un dengesi bozulsun.

Doktor'un dengesi bozuldu ve sedyeye doğru savruldu. Elindeki iğne de yere doğru düştü.

“Lanet olsun…” Kendi kendine söylendiğini duydum.

Yere eğilip iğneyi aramaya başladı. Ben ise hâlâ aldığım darbenin etkisinden kurtulmaya çalışıyordum. Çenemi sıkarak nefesimi düzene sokarken gözüm onun ellerine takıldı.

Bir süre sonra sonunda aradığı şeyi buldu. Yüzüne belli belirsiz bir rahatlama yayıldı.

İğneyi yeniden eline aldığında tekrar ayağa kalktı. Bu sefer ne yapacağını biliyordum.
Bana doğru geldi.

İğneyi boynuma uzattığı anda bileğini tuttum.

Fakat o da boş durmuyordu.

Evett, mükemmel. Kadın seni haşat etti varan.

Diğer eliyle burnuma sert bir yumruk geçirdi. Başım geriye savruldu. Burnumun içinde sıcak bir acı yayıldı. Elimi istemsizce burnuma götürdüğümde parmaklarımın arasından kanın süzüldüğünü gördüm.

Doktor yeniden hamle yaptı.

Kesinlikle durmuyordu. İnatla deniyordu.

Bu kez sertçe bileğini yakaladım. Bileğini sertçe çevirdiğim anda parmaklarının arasındaki iğne yere düştü. Doktor acıyla kıvranıp bileğini tuttu. Ben de fırsat bilerek yere eğilip iğneyi aldım.

Doğrulduğumda gözlerimiz yeniden buluştu. Bana bakıyordu. Korkuyordu. Ama yine de gözlerini kaçırmıyordu.

Yerde, burkulmuş bileğini tutarken bile bana karşı koymaya hazır görünüyordu.

Birkaç saniye onu izledim. Sonra yanına doğru eğildim. İğneyi boynuna bastırdığım anda bedeni bir anda kasıldı. Geri çekilmeye çalıştı ama artık gücü kalmamıştı.

Gözleri hâlâ benimkilerdeydi.

İçindeki öfkenin yerini yavaş yavaş sersemliğe bıraktığını gördüm. Göz kapakları ağırlaştı. Başını dik tutmakta zorlanmaya başladı.

Biraz daha eğildim. Dudaklarımı kulağına yaklaştırdım. “Ты первая женщина, которая причинила мне боль. Когда доктор проснётся, ты заплатишь за это!” (Canımı yakan ilk kadınsın, doktor. Uyandığında bunun bedelini ödeyeceksin!) Sözlerimin ardından gözleri bir kez daha yüzümde gezindi.

Sonra yavaşça kapandı. Başı yana doğru düştü.

Bedenindeki bütün direnç çekildiğinde birkaç saniye boyunca sessizce ona baktım.

Burnumdan akan kanı elimin tersiyle sildim.

İlk kez birinin bana bu kadar rahat karşılık verdiğini görüyordum.

Ve nedense bunun aklımda kalacağından emindim.

ERTESİ GÜN

EVELİNA ALİHAN

Uyandığım yer evim değildi.

Yatağım, yuvam değildi... Etrafta ışık dahi yoktu.

Üstümdeki pikeyi yana doğru savurdum. Telaşlı bakışlarımı odanın içinde dolaştırdım ama karanlıktan başka hiçbir şey göremedim. Ayağa kalktığımda başım bir anda döndü. Dengemi kaybedip birkaç adım geriye sendeledim. Elimi koltuğa dayayarak kendimi toparlamaya çalıştım.

Bir süre öylece bekledikten sonra odanın dışında görünen loş ışığa doğru ilerledim. Tam o sırada yaklaşan ayak seslerini duydum. Olduğum yerde duraksadım.

Ses gittikçe yaklaşıyordu. Adımlar ağır ve kendinden emindi. Her adımında yerde tok bir ses yankılanıyor, yaklaşan kişinin kim olduğunu görmeden bile varlığını hissettiriyordu. Gözlerimi kısıp karşımdaki karanlığa baktım. Siyah bir silüet yavaşça görüş alanıma girdi.

Adımlar devam etti.

Bir...

İki...

Sonunda ayak sesleri kesildi. İçimi kaplayan panikle birlikte nefesimi tuttum. O an oda bir anda beyaz bir ışıkla aydınlandı. Gözlerime vuran ışıkla yüzümü buruşturup gözlerimi kıstım. Birkaç saniye sonra alışmaya başlayınca gözlerimi yeniden açtım. Karşımda bir adam duruyordu. Bakışlarım sessizce yüzünde dolaştı. Burnunda bir tampon vardı. Saçları zift gibi karaydı. Gözleri orman kadar yemyeşildi. Yüz hatları belirgin, boyu ise benden oldukça uzundu.

O an anladım ki karşımda duran adam ambulansta saldırdığım adamın ta kendisiydi.

Adam karşımdaki koltuğa oturmuş, ayakta duran beni baştan aşağı süzüyordu. Bir bacağını diğerinin üzerine atmış, kollarını da koltuğun iki yanına yerleştirmişti.

Mavi irislerimi adamın gözlerine çevirdim. Kaşlarım çatıldı. "Sen kimsin?" Diye sordum. Adamdan tepki gelmedi. Bir kez daha sordum. "Sen kimsin dedim?" Adam gözlerini hafifçe kıstı ve hiçbir şey söylemeden bana bakmaya devam etti. Tam ağzımı açıp yeniden konuşacaktım ki ilk kez sesini duydum. "Benim kim olduğumun bir önemi yok doktor." Rusça konuşuyordu. Sesi kalın ve hafif hırıltılıydı. "Rusça bilmiyorum." Diye itiraf ettim.

Adam tek kelime etmeden koltukta doğruldu ve ayağa kalktı. Bakışlarını benden ayırmadan yavaşça üzerime doğru yürümeye başladı. İçgüdüsel olarak geri çekildim. Ben küçük adımlarla gerilerken o büyük adımlarla üzerime geliyordu. Sonunda sırtım soğuk duvara yaslandı. Gidecek yerim kalmamıştı.

Adam tam karşıma geldiğinde sertçe yutkundum. Kalbim göğsümde hızla çarpıyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Bir elinin avuç içini arkamdaki duvara yasladı ve beni kendiyle duvar arasında sıkıştırdı.

Yüzüne bakarken gözlerim istemsizce aşağı kaydı. Adem elmasına, ardından dudaklarına baktım. Sonunda yeniden gözlerine çıktım. "Dedim ki, senin için benim kim olduğumun bir önemi yok doktor." Dedi Türkçe konuşarak. Rusça aksanı da iyiydi, Türkçesi de. Ne yalan söyleyeyim, ikisinde de ayrı bir karizmatik oluyordu. Hafifçe çenemi dikleştirdim. "Bu nasıl bir cevap? Bana kim olduğunu söyle? Ne istiyorsun benden?" Dedim. Sesim meydan okurcasına çıkmıştı. Başını hafifçe eğip sallarken erkeksi gülüşünü duydum.

Ardından başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Bana lazım olan sensin." Şaşırıp kaldım. "Ne! Ne demek bu?" Önce duvara yasladığı elini çekti, ardından kendi bedenini de geri çekerek aramıza birkaç adımlık mesafe koydu. "Orasını sonra öğrenirsin," dedi. Elini bileğime mengene gibi sarıp beni duvardan ayırdı. "Şimdi benimle geliyorsun."

Beni arkasından sürükleyerek yürümeye başladı. Çıplak ayaklarım yerde sürtünüyor, adımlarımı ona uydurmakta zorlanıyordum. "Hey, ne yapıyorsun? Bıraksana." Diye bağırıyordum ama beni umursadığı yoktu. İri eli bileğimi bırakmazken diğer elimle bileğine tırnaklarımı geçirip kurtulmaya çalıştım. Beni hâlâ peşinden sürüklemeye devam edince artık sabrım tükendi. Hırsla tuttuğu elimi yana savurup sertçe çektim. İkimiz de aynı anda duraksadık. Adam başını çevirip bana baktı. Yüzündeki ciddi ifadeyi görünce bir an gözlerimi kaçırmak istedim. Ama yapmadım.

Ondan mı korkacaktım?

Bakışlarımı yeniden onunkilere diktim. Resmen karşımda, tanımadığım bir adama meydan okuyordum. Küçük Lina olsa bunu yapamazdı. Ama küçüklüğümden bu yana çok değişmiştim. Çenemi dikleştirdim. "Bak, hem beni kaçırıyorsun. Hem de alıkoyuyorsun. Üstelik kimsin, necisin bilmiyorum." Bir adım öne çıktım. "Ben sizin gibi insanların işine yaramam. Bırak beni." Dedim, sesim çaresizlikle kırılırken.

Adam tek kaşını kaldırdı. Gözleri kısa bir an dudaklarıma kaydı. Ardından yeniden gözlerime baktığında yüzündeki ifade buz gibiydi. "Adım Varan. Benim hakkımda başka bir şey bilmene gerek yok. Ayrıca işime yaramasaydın seni kaçırmazdım. Şimdi yürü." Diye emir verdi. Arkasını dönüp yürümeye başladığında oflayarak peşinden gitmek zorunda kaldım. Açıkçası o bakışlarından sonra adamdan biraz tırsmıştım.

Omuzlarım çökmüş hâlde, istemeye istemeye arkasından yürüyordum.

Malikaneden çıktığımızda korkuyla etrafıma bakındım.

Burası ormanın ortasında, dışarıdan bakıldığında neredeyse bir sarayı andıran görkemli bir malikaneydi. Etrafımızı saran ağaçlar geceyi daha da karanlık gösteriyor, malikanenin taş duvarları ise bu karanlığın içinde daha da tüyler ürpertici duruyordu.

Mermer basamaklardan yavaşça inmeye başladım.

Her adımımda içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüyordu. Nereye geldiğimi bilmiyordum.

Etrafımda tanıdığım tek bir yüz bile yoktu.

Önümde yürüyen adam ise sanki bütün bunlar onun için sıradan bir geceymiş gibi sakindi.

Adının Varan olduğunu öğrendiğim adam, merdivenlerin sonunda bekleyen siyah arabanın yanına geldi. Kapıyı açıp bir eliyle içeriyi gösterdi.

Bana bakışında ne bir acele ne de bir sabır vardı. Sanki karar çoktan verilmiş, benim ne yapacağım ise artık onun için önemli değilmiş gibi.

Bir süre yerimde kaldım. Arabanın açık kapısına, ardından Varan'a baktım.

Binmek istemiyordum.

Hatta içimden gelen ilk şey arkamı dönüp kaçmaktı. Ama bunun yalnızca kendimi kandırmak olacağını biliyordum. Varan'ın birkaç saat önceki hâlini düşününce, karşısında direnmenin bana hiçbir şey kazandırmayacağı açıktı.

Adamın yüzündeki ifade taş gibi sakindi. Beni gerçekten umursayıp umursamadığını anlamak bile zordu.

Sonunda istemeyerek arabaya bindim. Koltuğa oturduğum anda Varan kapıyı kapattı.

Aracın önünden dolaşıp diğer tarafa geçti ve yanıma oturdu. Koltuğa yerleşirken tek bir kelime bile etmedi.

Kısa bir an omzunun üzerinden bana baktı. Bakışları üzerimde birkaç saniye kaldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar önüne döndü.

O bakışta tehditkâr bir şey vardı.

Bağırmasına ya da tehdit etmesine gerek yoktu. Zaten sessizliği bile insanın üzerinde ağır bir baskı bırakıyordu.

Bir süre sonra araba hareket etti. Direksiyonda Varan'ın adamlarından biri vardı. Yanımda ise beni buraya getiren adam oturuyordu.

Arabanın camından dışarı baktım.

Karanlık yolun iki yanında uzanan ağaçlar birer gölge gibi geride kalıyordu. Birkaç dakika içinde malikanenin ışıkları da gözden kayboldu.

Nereye gittiğimizi bilmiyordum.

Kimsenin bana ne yapacağını da.

Yanımda oturan Varan'a göz ucuyla baktım. O ise koltuğuna yaslanmış, sanki bütün bu olanların ortasında değilmiş gibi sakin bir şekilde önüne bakıyordu.

Benim içimde fırtınalar koparken onun yüzünde en ufak bir değişiklik bile yoktu.

Ve nedense bu sakinliği, bağırıp çağırmasından çok daha korkutucuydu.

Bölümü nasıl buldunuz?

🖤🦢🔗

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 5beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18