1. bölüm / 5
İLLEGAL KALPLER1.BÖLÜM
Bölümler 5Şu an: 1.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM2.890 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2.BÖLÜM4.560 kelime
- 3 3. Bölüm Alıntısı219 kelime
- 4 3.BÖLÜM8.597 kelime
- 5 4.BÖLÜM5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
EVELİNA ALİHAN
Sabah gözlerimi dışarıdaki yağmur ve gök gürültüsü sesine açtım. Bugün hastane de nöbetim olduğu için sabah erkenden kalkmış evde biraz egzersiz yaparak vücudumu esnetiyordum. Nöbet günleri koşuşturmalı geçtiği ve vücudum sağlıklı kalabilmesi için işe gitmeden önce mutlaka spor yapar ise öyle giderdim.
Yoga matında bacaklarımı açarak esnetirken arkamdan açılan kapı sesiyle kendimi toparlayıp yönümü kapıya çevirdim. Kapı eşiğinde uykulu gözlerle duran abimi gördüğümde yüzüme bir tebessüm yayıldı. Belli ki yeni uyanmıştı. Yeni bir operasyon görevi geldiği için birkaç gündür erken kalkıp karakola gidiyor ve eve de geç saatlerde döndüğü için çok yoruluyordu. Ama baskomiser olmak bunu gerektirirdi.
Ne zaman abimi görsem içimde kalan o küçük kız çocuğu ortaya çıkıyordu. On beş yaşımda ailemi trafik kazasında kaybettiğimden beri içimde yarım kalan çocukluğum o gün elimden alınmıştı. O günden sonra yirmi yedi yaşıma kadar beni büyüten kişi olan abimi baba yerine koymuştum. Onun acısı yokmuş gibi bana sahip çıkmış, yedirmiş, içirmiş, okutmuştu. Onun sayesinde iyi bir hastanede genel cerrah doktoru olmuştum.
Yüzümdeki tebessümle ona bakmaya devam ederken abimi tepemde dikilmiş beni seyrederken bulduğumda hafifçe yerimden sıçradım. Başımı kaldırıp suratına baktığımda yüzünde alaycı bir sırıtış vardı. "Ne oldu saldın gittin. Beni mi özledin yoksa küçük hanım?" Dedi Burnuma bir fiske vurduğunda. Küçüklüğümden beri benimle uğraşıp, dalga geçmeyi çok severdi.
Gözlerimi devirerek oturduğum yerden kalktım. Yoga matını yerden toplarken, "Her gün gördüğüm insanı niye özleyeyim abim. Ayrıca ben artık küçük bir kız değilim." Dedim onu gibi alaycı olmaya çalışarak. Ama mizah konusunda onun kadar iyi olabileceğimi sanmıyordum. "Alınıyorum ama meleğim ben seni her gün görsem bile özlüyorum." Ve sen benim gözümde hala küçük bir çocuksun." Dedi yalandan dudağını öne sarkıtarak.
Yoga matını toplayıp eğildiğim yerden kalktığımda yanına ilerleyip yanağına sulu bie öpücük kondurdum. Abim de başımın üstünden öptüğünde gülümseyerek gardırobuma ilerledim.
Serili olan yoga matını dolabın içine koyup yanımda duran abime döndüm. "Abim ben sıcak bir duş alırken sende kahvaltıyı hazırlamaya ne dersin?" Abim aslında İş yapmayı hiç sevmezdi. Özellikle de bulaşık yıkamayı. Bu üşengeçlikle nasıl baskomiser oldu hâlâ anlamıyordum.
Parmağını yüzüme sallayarak yalandan kaşlarını çattı. "Kahvaltıyı hazırlarım ama bulaşıklar senden." Bıkkınlıkla nefesimi vererek, "Tamam abim ben yıkarım bulaşıkları." Yüzüne gelen parıltılı gülümsemeyle bende gülümsedim. Çocuk gibi sevinip kapıya yürüdüğünde kapıdan kafasını uzatarak konuştu. "İşin bitince aşağıda bekliyorum meleğim." Bu haline gülerek yanıt verdim. Abimin yanındayken genellikle yüzümdeki gülümseme hiç eksik olmazdı. Hatta bir zamanlar bunun yüzünden çenemin uzun saatler ağrıdığını hatırlıyorum. "Tamam abim." Diyerek elimi dudaklarıma yaslayıp hayalden bir öpücük gönderdim.
Öpücüğüme karşılık verip odadan çıktığında bende hızlıca duş almak için banyoya yürüdüm. Banyoya girip arkamdan kapıyı kapattıktan sonra duşa kabine ilerleyip içerisine girdim. Suyu açmadan önce üstümdekilerden kurtularak duşa kabinin dışına, yere attım. Çeşmeyi açıp suyu sıcak tarafa ayarlayıp ısınmasını bekledim. Şu ısındıktan sonra önce bütün vücudumu ıslattım sonra da rafta duran şampuanı alıp elime sıkarak saçlarımı köpürtmeye başladım.
Hızlıca bir duş aldıktan sonra bornozumu üstüme, elimdeki havluyu da başımı geçirip banyodan çıkıp giyinmek için odaya geri döndüm.
Havlu başımdayken üstümdeki bornozla vücudumdaki ıslaklığı alarak bornozu çıkarıp yatağa koydum. Duşa girmeden önce bugün giyeceğim kıyafetleri ayarlayıp yatağın üstüne koyduğum için hızlıca giyinebilecektim.
Önce iç çamaşırlarımı sonra da bugün giyeceğim siyah kumaş pantolonu ve bir omzu düşük olan beyaz bluzu giyerek hızlıca makyaj masama ilerledim. Makyaj masasının önüne geldiğimde başımdaki havluyu çıkartıp çekmedeki düzleştiriciyi fişe takarak sarı saçlarımı düzleştirmeye başladım. Otuz dakikanın ardından saçlarımı tamamen düzleştirdiğime emin olarak düzleştiriciyi fişten çektim. Yüzüme hafif bir makyaj yaparak yüzüme ve saçlarıma aynada son kez baktım.
Gardırobun yanına ilerleyip içinden siyah kol çantamı alarak dolabın kapağını kapattım. Odanın köşesinde duran boy aynasından kendime bakıp güzel olduğumun kânâat getirerek hemen odadan çıktım. Aşağı inmek için merdivenlere ilerleyip basamakları hızlıca inerek güzel kokular gelen mutfağa yürüdüm.
Mutfağa girdiğimde abim masayı çoktan hazırlamış benim gelmemi bekliyordu. Hemen karşısındaki sandalyeye geçerek oturdum. Masaya göz gezdirdigimde masada menemeninden tutun mıhlamasına kadar her şey vardı. Abim kesinlikle yemek yapma konusunda benden daha iyiydi.
Başımı kaldırıp abime baktığımda çoktan kahvaltına başlamıştı. Bu dünya da onun kadar obur birisi daha karşıma çıkmamıştı. Abime bakıp gülümseyerek, "Eline sağlık abim. Masa çok güzel görünüyor." Dedim. Abim başını kaldırıp aynı tebessümle, "Afiyet olsun meleğim." Dediğinde bende kahvaltı yapmaya koyuldum.
Kahvaltımı yaptıktan sonra kolumdaki saate baktığımda eğer şimdi evden çıkmazsam geç kalacağımı fark ettim. Hızlı hareket ederek masadaki bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirerek doğruca mutfaktan çıktım. Geç kaldığım için bulaşıkları şuan yıkayamazdım.
Koridorun önünden geçtiğimde abim salonda oturmuş telefonuyla oynuyordu. Koridordan geçip kapının yanındaki vestiyerin önüne geldiğimde içinden siyah ceketimi alıp giyindim. Vestiyerlerin alt çekmecesinden de siyah topuklu ayakkabımı alıp giyerken içeride oturan abime seslendim. "Abi, ben çıkıyorum sende işe geç kalma" kapıyı açıp çıkarken, "Tamam meleğim dikkat et kendine." Diyen sesini duyarak evden çıktım."
Evden çıkıp bahçede bulunan garaja ilerleyerek önüne geldiğimde kapının yanında duvarda duran kumandasını elime aldım. Kumandanın açma tuşuna basarak kapının yavaşça açılmasını izledim. Garaj kapısı ardına kadar açıldığında içeride duran Beyaz spor arabamın yanına ilerledim. Anahtarla kapısını açarak içine bindiğimde arabayı çalıştırıp garajdan çıktım ve hastaneye gitmek için gaza basarak yola çıktım.
ALPMED HASTANESİ
Saat 8:55
Arabamı hastane park eder etmez koşar adımlarla hastane kapısına yürüdüm. Mesaimin başlamasına beş dakika kalmıştı ve ben daha odama gidip hazırlığımı yapamamıştım bile.
Asansör kapısının önüne geldiğimde ikinci kat düğmesine bastım. Asansörün gelmesini beklerken stresle ayağımı yere vuruyor, sık sık saati kontrol ediyordum. Meslek hayatımda ilk kez geç kalmıştım. Geç kalma sebeplerimden biri duş alıp hazırlanırken saatin nasıl geçtiğini anlamamam, diğeri ise abimle birlikte oturup keyifli keyifli kahvaltı yapmamdı. Normal zamanda işe giderken kahvaltı yapmaz sabah bir bardak kahve içerek yetinirdim ama uzun zaman sonra sabah abimin olduğunu gördüğümde onunla kahvaltı yapmak istemiştim.
Abim sabahları işe çok erken gittiği için sabah evde olmazdı bende tek başıma kahvaltı yapmayı sevmediğimden yapmadan işe giderdim.
Birkaç dakikanın ardından asansör kapısı açıldığında içeride kimsenin olamaması sevinmemi sağladı. Hızlıca içeriye girip sağ tarafta kalan ikici kat düğmesine bastım. Asansör kapısı kapandığında Asansörün arka duvarında olan aynaya dönerek koşmaktan bozulmuş üstüme ve saçımı düzelttikten sonra tekrar kapıya doğru döndüm. Yüzüm bozulmağı için makyajımı tazelemeye gerek duymadım.
Kapı açıldığında asansörün içinden çıkarak uzun hastane koridorunun sonunda kalan odama ilerledim. Odamın önüne gelip çantamdan odanın anahtarını çıkarıp kapının kilidini açtım ve içeriye girerek kapıyı arkamdan kapattım.
Üstümdeki ceketi çıkartıp doktor önlüğümü üstüme geçirirken bir anda kapım tıklatıldı. Önlüğü giyinip koltuğa otururken dışarıdaki kişiye "Gel." Diyerek içeriye girmesini sağladım. Oturduğum yerden başımı kaldırıp gelen kişiyi gördüğümde yüzümdeki sinsi sırıtışa engel olamadım. Gelen kişi birlikte büyüdüğümüz, her daim beni destekleyen ve yanımda olan en yakın arkadaşım mira'ydı.
Onunla çok anımız ve kavgamız olmuştu ama hiçbir zaman birbirimiz terk edip satmamıştık. Mira benim çocukluğumdu. Ailemi kaybettiğimde yası'mı benimle yaşayan, kazadan sonra abimin durumu da bir o kadar kötü olduğu için bir süre bana bakan mira'ydı. Ona olan borcumu ölene kadar ödeyemezdim.
Bizim mira'yla küçüklüğümüzden beri tek bir hayalimiz vardı. O da birlikte okuyup aynı yerde çalışmaktı. Şimdi ise bu hayalimizi gerçekleştirmiştik.
Ve şans eseri bu hayalimizi gerçekleşerek aynı üniversiteyi tutturup aynı hastane de işe başlamıştık. Ama onun hayali hemşire olmak olduğu için ikimizde aynı hastanede o hemşire olarak bense doktor olarak çalışıyorduk.
Geçmişi bırakıp mira'ya döndüğümde üstündeki mavi hemşire takımıyla çok tatlı görünüyordu. Yüzündeki gülümsemeyle kollarını iki yana açarak yanıma geldi. Bana sarılacağını anladığımda oturduğum koltuktan kalktım ve benden ona kollarımı açarak sıkı sıkı sarıldım. Kısa bir sarılmanın ardından birbirimizden ayrıldıktan sonra ben yerime, Mira da çaprazımda kalan koltuğa oturdu. Ellerimi masanın önünde birleştirerek, "Birşeyler ikram etmemi ister misin?" Diye sordum kibarca. Reddeder gibi başını iki yana salladı. "Yok canım sağol. Zaten birazdan mesaimiz başlayacak." Dediğinde saatime bakarak bir iki dakika sonra tam dokuz olacağını gördüm.
Elimi alnıma getirerek tokat atar gibi hafifçe vurdum. "Ah, bende kafa kaldı sanki." Diyerek elimi alnımdan çektim. Mira söylemimle hafif kaşlarını çattı. " Bir sorun mu var?" Sesinden endişelendiğini görebiliyordum. Miranın en sevdiğim özelliği de tam olarak buydu. Ne zaman bir sıkıntım veya derdim olsa hemen anlar, ısrar ederek neyim olduğunu öğrenmek çalışırdı. Ona neyim olduğunu anlattığımda da hemen o güzel kafasıyla çözümler bulmaya çalışırdı. Hemşire olmasaydı kesinlikle psikolog olabilirdi. İki işe de yatkınlığı vardı.
Yine tespiti doğru çıkmıştı. Evet sanırım bende bir sorun vardı. Birkaç gündür içimde tarifi olmayan bir his vardı. Korku desen değil, endişe desen değil, panik desen o da değildi. Bu hissi bir süredir her gece gördüğüm rüyayla bağdaştırıyordum ama sanki içten içe bağlantısı yokmuş gibi de hissettiriyordu.
-----------------
Gördüğüm rüya da yine on beş yaşındaydım. Ama bu sefer arabada veya ailemle değildim. Tek başıma ve ev gibi bir yerdeyim. Aslında bulunduğum tam ev gibi denilmezdi. Daha çok kafes gibiydi. İçeride hafif loş bir ışık vardı. Beni buraya getirmiş ve hapsetmişlerdi sanki. Yerde oturmuş bacaklarım kendime doğru çekikken, başım işe dizlerimin arasındayken odanın içinde yürüyen bir karartı gördüm. Tahminimce beni buraya getiren kişiydi. Karanlığın içinde yürüdü...yürüdü... en sonunda önümde durduğunda başımı kaldırıp yüzüne bakmaya çalıştım. Yüzü odadaki ışıktan dolayı gözükmüyordu ama yüzünde gözüken tek şeyse orman gibi olan yeşil gözüydü. Konuşmadan önümde duruyor, sadece bana bakıyordu. Ona hiç şeyler sormak ve beni neden buraya getirdiğini sormak istiyordum ama bunu yapmama izin vermiyordu. Bir süre tepemde durmuş beni izledikten sonra tek kelime etmeden arkasını dönmüş gidiyordu. Rüya işte tam burada bitiyordu. Adam her arkasını dönüp gittiğinde, arkasından kapıyı her kapattığında rüyadan sıyrılıp gerçek dünyaya dönüyordum.
-----------------
Belki de bir ara psikoloğa gitsem iyi olacaktı.
Rüyadan sıyrılıp gerçek hayata döndüğümde Mira hâlâ koltukta oturmuş benim suratıma bakıyordu. Şaşkın gözlerle kaşlarımı çatıp yüzüne baktığımda, "Ne, Ne oldu?" Dediğimde bakışlarımı mira'dan çekip tarafa göz attım. Hastanedeki odam da olduğumu gördüğümde gözlerim yuvalarından çıkacakcasına irileşti.
Hemen bileğindeki saate baktığımda saatin dokuz buçuk olduğunu gördüm. Ne yapacağımı bilemeyerek bir hışımla ayağa kalktığımda Mira da benimle birlikte ayaklandı. Odanın içinde birbileri bir geri dönmeye başladığımda Mira beni kollarımdan tutarak olduğum yerde durdurdu.
"Lina sakin ol. Sorun ne bana söyler misin?" Dedi hafifçe beni yerimde sarsarak.
Derdimi şuan anlatamazdım. Bekleyen bir sürü hastam ve beni bekleyen bir nöbetim vardı. "Uygun bei zamanda anlatırım. Şimdi bekleyen bir sürü hastam var." Dediğimde ellerini kollarımdan çekti ve beni anlayışla karşıladı.
Buruk bir tebessümle yanından ayrılıp odadan disari çıktığımda koridorda bekleyen hastalarımdan özür dileyerek sırasıyla içeri aldım ve muayenelerini yapmaya başladım. İsimi yaptığım zamanlarda Miranın gözü hep üstümdeydi. Bir kaç sefer gözgöze geldiğimizde görmüştüm.
Akşam saat beş'e kadar hastalarimi muayene etmiş ve bir ameliyata girmiştim ama kafam çok dalgındı. Hiçbir şeyi doğru düşünemiyor, gözlerim sürekli dalıyordu.
Bütün hastalarım bittiğinde kendime gelmek için bir bardak kahve hazırladım. Odamda oturmuş kahvemi yudumlarken Kapı yavaşça açıldı. İçeriye Mira girdiğinde yerimde dikleşip mahcup gözlerle onu izliyordum. Yanıma geldiğinde üzerime eğilerek bana sımsıkı sarıldı. Geri çekildiği sırada kolunun altındaki çantayı gördüm. Mesaisi bittiği için eve gidecekti. Üzülmüş gözlerle bana bakarak "Seni burada, bu halde tek başına bırakmak istemiyorum ama eve gitmeliyim." Kendini açıklamasına gerek yoktu tabi ki de mesaisi bittiğinde eve gidecekti ne kadar yakın arkadaşımda buna ben karışamazdım.
Kısık ve yorulmuş bir sesle mırıldandım." Tabi ki de eve gideceksin beni beklemek zorunda değilsin." Dediklerimi inkar edeceği sırada, "Ama-" hızla sözünü kestim." Hadi, sen evde dinlenmene bak. Beni dert etme." Dediğimde daha fazla üstüme gitmeyerek başını salladı. Kapıya yürüyüp cikacagi sırada "Kendine dikkat et." Dedi buruk bir sesle.
Nereden bilebilirdim ki bu son konuşmamız olacağını.
Başımı sallayıp buruk bir tebessüm sundum.
Odadan çıktığında sesli bir nefes verdim. Kendimi ona karşı iyi göstermek için kendimi çok kasmıştım. Daha sonra kendime gelirim diye biraz uyumaya karar verdim. Başımı masaya koyarak gözlerimi kapattım ve kafamı dinlendirmeye çalıştım.
Saat 21:25
Beynim uykudan arınmaya başladığında gözlerimi yavaşça açtım. Başımı kaldırıp cama baktığımda havanın karardığını fark ettim. Kaç saat uyumuştum da hava bu kadar çabuk kararmıştı?
Saate baktığımda saten baktığımda şaşırmama engel olamadım. Saat akşam dokuzu yirmi beş geçiyordu. Hiç ses duymadan bu saate kadar uyumama hayret ettim. Çünkü genelde uykum bu kadar derin olmazdı.
Yerimde doğrulup tutulan boynumu ve kolumu hareket ettirdiğimde ağzımdan kısa bir küfür çıktı. Dört saattir aynı pozisyonda yatmaktan boynum ve kolum pert olmuştu. Boynumu sağa sola yatırarak, kolumu ise ovuşturarak uyuşmasını geçirdim.
Dışarıya çıkıp biraz hava almak istiyordum. Belki temiz hava azda olsa bana iyi gelirdi diye düşünerek oturduğum koltuktan kalkarak gelişi güzel saçımı düzeltip daha sonra kapıya yürüdüm ve odadan çıktım.
Hastanenin bahçesine adım atar atmaz başımı masmavi gökyüzüne çevirdim. Gözlerimi kapatarak ylg gökyüzünün temiz havasını içime çektim. Ciğerlerim havayla dolduğunda gözlerimi araladim. Başımı indirip etrafa baktığımda gözlerim boş bir bank aradı. Şansıma bir tane buldum. Hemen banka ilerleyip oturduğumda etrafı izlemeye başladım. Etrafı izlerken dudaklarımdan histerik bir gülüş geçti. Bugün şans benden yanaydı. Eğer nöbetim böyle rahat devam ederse ilk kez eve yorulmadan gidebilecektim.
Doktorluğun iki zorluğu vardı: birinci sürekli koşuşturmalı geçtiği için çok yoruluyordun, ikinci bir hastaya kurtaramadığında ve bunu ailesine söylediğinde o ailenin yıkılmasını izlemekti. Benimki her zaman ikinci olmuştu. Bu yüzden doktorluğu herkesin yapabileceğini düşünmüyordum. Doktorluk vicdan ve merhamet duygusu isterdi. Eğer bir insanın içinde bu iki duygu yoksa bu mesleği yapamazdı. Benim doktor olma amacım kendi ailemi kurtaramadım madem başka insanları veya aileleri kurtarayım sözü üzerine olmuştu. Bu sözleri asla aklımdan çıkarmazdım. Her gün on kere kendime söylerdim bu sözlerimi. Ne zaman çok yorulup, artık bu işi yapmak istemiyorum diye isyan etsem aklıma bu sözlerimi getirir ve işime devam ederdim.
Tam keyfim yerine geliyor derken hastane kapısından yanıma doğru koşan hemşireyi fark ettim. Bir hışımla ayağa kalkarak onun yanına yürüdüm. Yanına vardığımda nefes nefese kalmış bir şekilde hızlıca konuştu. "Evelina hanım, acil bir hasta varmış sizin ilgilenmenizi istediler." Dediğini duyar duymaz koşar adımlarla hastanenin içine yürüdüm. Bir yandan koşarak odama doğru yürüyor, bir yandan da yanımdaki hemşireye hastanın durumunu soruyordum."Hastanın durumu nasılmış?" Diye sorduğumda çoktan odama varmıştım. Hemşire arkamdan odama girdiğinde hemen sorumu yanıtladı. "Kurşun yarası, kurşun böbreği delerek kaburgasının arasında sıkışmış ve çok kan kaybediyormuş." Durum sandığımdan da ciddiydi. Hastanın her an kalbi durma riski vardı. Hayır, buna izin veremezdim onu kurtarmalı hayata geri döndürmeliydim.
Hemşireye dönerek hızlıca talimat verdim. "Hastayı sakın yerinden oynatmasınlar. Biz gelene kadar tampon yapmaya devam etsinler." Diyerek hazırladığım çantayı elime aldım ve koşarak odadan çıktım. Omzumun arkasından hemşireye baktığımda telefonla benim söylediklerimi karşı tarafa aynen iletiyordu.
Hastanenin arka tarafına geçtiğimde ambulansların durduğu yere ilerledim. Hastanın yanına gitmek için hazır olan ambulansa bindiğimde ambulansın ön tarafındaki şoföre yüksek sesle seslendim. "Biraz hızlı gidelim. Hastanın durumu ciddi." Dediğimde ön taraftan hiçbir tepki alamadım.
Kaşlarımı catarak önüme döndüğümde ambulansta ki sedyeye oturdum. Karşımdaki koltukta da erkek bir hemşire oturuyordu. Gözlerimi kısarak karşımdaki adam baktım. Tek sıkıntı adam maske takmıştı ve gözleri hariç hiçbir yeri gözükmüyordu. Adamın gözüktüğü yerleri incelerken karşımdaki adam hiç de tanıdık gelmemişti gözüme. Belki maske taktığından dolayıdır bilmiyorum ana siması hiç tanıdığım insanlara benzemiyordu. Hastanede çalışan çoğu kişiyi tanırdım. Bir çok kişiyle yakın olmasamda bir merhaba merhabalığımız vardı ama bu karşımdaki adam öyle gelmiyordu.
Şüphelenerek bakışlarımı adama çıkardığımda onunda bana baktığını gördüm. Ve bir anda içimi geçen seferki o his doldurdu. Rüyamdaki yeşil gözlü adam. Karşımdaki adamın gözleriyle aynıydı. Arkamı dönüp ambulansın bulurlu camından dışarı baktığımda dışarıyı zor bela da görsemde ormanlık bir yere doğru ilerlediğini gördüm. Bir hışımla ayağa kalktığımda yeşil gözlü adam bakışlarını tekrar bana çıkardı. "Sen kimsin? Beni nereye götürüyorsunuz?" Diye sorduğumda karşımdaki adamdan ses çıkmadı.
Ne yapacağımı bilmez bir halde düşünürken aklıma arka rafta duran sakinleştirici iğne geldi. İğneyi o görmeden alıp ona saplarsam ve o uyuduktan sonra öndekileri de bir şekilde halledip kaçabilirdim.
Titreyerek bir adım geri gittiğimde adamın bakışları hala benim üzerimdeydi. Bir adım daha gidip sedyeye oturur gibi yaptığımda yavaş hareketlerle elimi elimi arkaya doğru uzatarak rafa uzandım. İşin iyi tarafı iğnenin yerini bakmadan acam kadar ezberlemiştim. Bu konuda işimin en iyisiydim.
Alırken ses çıkaracağını fark ederek yalandan öksürdüm. Elime aldığım iğneyi elimde çevirerek paketinin açma yerini buldum. Yalandan öksürerek ses yapmaya devam ettiğimde paketi çoktan açmıştım. İğnenin sivri ucundaki şeffaf korumalığı da çıkararak iğneyi batırmaya hazır hale getirdim.
Bir süre bekledikten sonra doğru anın geldiğini düşünüp ayağa kalkarak adamın üstüne doğru yürüdüm. Karşımdaki adam ne yaptığımı anlamayarak bana bakmaya devam ederken hızlıca atağa geçtim.
Elimi kaldırıp boynuna batıracağım sırada bu hareketimi fark ederek onun boynuna doğru uzanan elimi çevik bir hareketle bileğimden yakaladı. Elimi savurup elinden kurtarmaya çalışırken bir dizimi karnıma kadar çektim ve erkekliğine dizimle bir tekme savurdum.
Acıyla kıvranmaya başladığında elini kolumdan çekmek zorunda kaldı. Bende bunu fırsat bilerek tekrar ayağa geçip batırmaya çalıştığımda araba kasisten hızlı geçtiği için dengemi kaybettim ve sedyenin üstüne doğru düştüm. Tabi Bu sırada da elimdeki iğne yere düşmüştü. Ağzımdan bir küfür savurarak iğneyi aramaya başladım.
Bir süre aramamın ardından iğneyi tekrar bulduğumda yüzüme belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. Ambulansın içi küçük olduğundan hemen bulmuştum.
Hemen yere uzanarak almaya çalışırken arkadan tutulan belimle geriye doğru çekildim. Adamın elleri altında çırpınıp elinden kurtulmaya çalışırken bir dirseğimi kaldırarak sertçe burnuna geçirdim. Bir eliyle hem beni tutmaya çalışıyor, hem de kanayan burnunu tutuyordu. Aynı şekilde bir kere daha burnuna dirseğimi geçirdiğimde sertçe ellerini belimden çekmek zorunda kalarak beni tutmayı bıraktı. Şiddetli kanayan burnunu tutarken tekrar yerdeki iğneye ulaştım.
Boynuna batırmama bir milim kala elimi sertçe tutarak çevirdiğinde iğne avucumun içinden düştü. Bedenim acıyla kasılırken hiçbir şey yapamıyordum. Adam yere eğilerek yerdeki iğneyi eline aldı.
Bakışlarını bana çıkararak orman gibi gözlerini benimkilerden buluşturdu.
Gözlerimiz birbirine kenetlendiğinde gözlerinde beni içine geçen bir şeyler vardı.
Adam gözlerini benimkilerden ayırmadan iğneyi bana karşı kullanarak boynuma batırdı. Bense yerde acı içinde çökmüş burkulan bileğimi tutuyordum. Yapabilsem adama karşı koyacak iğneyi yapmamasını engelleyecektim ama olmuyordu.
Vücuduma giren sıvıyla vücudum mayıştı. Gözlerim ağırlaştı, bedenim beynimden ayrı çalışmaya başlamıştı sanki. Gözlerim gittikçe kapanmaya, bilincim tamamen kendini yitirmeye başladı. En sonunda bilincim tamamen bayıldığı sırada duyduğum son şey, "Ты первая женщина, которая причинила мне боль. Когда доктор проснётся, ты заплатишь за этo!" (Canımı yakan ilk kadınsın, doktor. Uyandığında bunun bedelini ödeyeceksin!") Son duyduğum işte bu oldu.
Merhabalar, umarım bu bölümü okuduktan sonra beğenirsiniz. Önceki kitabımı kaldırıp bunu yayınlamaya karar verdim.
Rica ediyorum okuduktan sonra beni destekleyip, beğenmeyi unutmayın. 💞
🖤🔗❄️
Bölüm etkileşimi
