4. bölüm · İki Şehrin İki Mevsimi

O zaman gerisini zamana bırak, bana bırak...

Sena Zek

Sabah ezanları okunduğunda ikisi de hala tek bir saniye gözlerini yummamıştı. Nida, "Kalkıp kahvaltı hazırlayayım bari," dedi kendi kendine. Kaan "Sabah oradayım," demişti; o sabahın hakkını vermeliydi.
Kaan da uyuyamamıştı. Gram uyku görmeden saat beşi bulmuştu; altı otobüsüne yetişmesi gerekiyordu. Oflayarak yataktan kalktı. "Bu yorgun halimle nasıl görüneceğim?" diye endişelendi. Dolabın karşısına geçip hem şık hem de yolculuğa uygun yazlık bir gömlek ve palazzo pantolon seçti. Özenle parfümünü sıktı, saçlarını düzeltti. Aynada kendini son bir kez süzüp hazır olduğuna inanınca evden ayrıldı.
Kaan, erkenden kalkıp arabasıyla Şeker Mahallesi üzerinden otogara ulaştı. Arabasını park edip terminalin o her daim telaşlı havasına karıştığında, içindeki heyecan sabah ayazından daha keskindi. Peronların arasından geçip otobüsüne bindiği an, parmakları kendiliğinden Nida’nın numarasına gitti. Mesajı kısa ve netti: "Şimdi otobüse bindim, dört saate oradayım."Mesajı gönderir göndermez, "Eyvah, uyuyan kızı uyandırdım!" diye kendine kızdı; pişmanlıkla telefonu cebine koymaya yeltendi. Ancak ekrana baktığında, Nida’nın isminin altında çoktan o heyecan verici "Yazıyor..." ibaresinin belirdiğini gördü. Cevap gecikmedi: "Sakın bir şeyler yeme, kahvaltıyı beraber yapacağız."Kaan, otobüs koltuğunda genişçe gülümsedi. Koskoca mali müşavir, ilk aşkını yaşayan bir liseli gibi içinin kıpır kıpır olduğunu hissetti. Başını arkaya yaslayıp otogardan ağır ağır süzülen otobüsün camından dışarıyı, uyanmaya başlayan Eskişehir’i seyretmeye başladı.
Otobüsün o bildik sarsıntısıyla ana yola çıktıklarında, geceden kalma yorgunluk nihayet galip geldi. Nida ile yapacağı kahvaltının hayali zihninde asılı kalırken, hafifçe gözlerini yumdu.
Nida, mutfakta börekleri fırından çıkarırken babası Asım Bey yanına geldi:
— "Günaydın prensesim."
— "Günaydın babacığım."
— "Ooo, sen bize kahvaltı mı hazırlıyorsun?" dedi Asım Bey keyifle
.Nida kıkırdayarak cevap verdi: "Üzgünüm babacığım, hayallerin biraz suya düşecek. Bunu bir arkadaşım için hazırlıyorum."
— "A, misafirimiz mi var?"
— "Yok baba, üniversiteden bir arkadaşım Bolu’yu gezmek istiyormuş. Eve gelip vakit kaybetmeyelim dedik, dışarıda buluşacağız."
Asım Bey kızına dikkatle baktı. "Şebo değil herhalde? Kim bu gizemli arkadaş?"
Nida, babasına karşı yalan söylediği için içten içe utansa da, "Gizemli değil ya, ne zamandır merak ediyormuş Bolu'yu, bugüne nasipmiş," dedi. Henüz "Sevgilimle gezeceğim," diyemezdi; hisleri çok yeniydi.
Asım Bey, memnuniyetsiz bir ifadeyle "Pekala," dedi. Nida mutfaktaki işini bitirip odasına geçti. Pembe, uçuş uçuş yazlık elbisesini giydi. Toz toprak olur diye altına beyaz Converse'lerini giymeye karar verdi. Saçlarını özgürce omuzlarına bıraktı. Hafif bir ruj ve rimelle hazırlığını tamamladı.
Odadan çıktığında babası onu uzun uzun süzdü. "İnşallah bu 'arkadaş' bir erkek değildir Nida," dedi otoriter bir sesle.Nida, babasına en sevimli bakışını fırlatarak yaklaştı: "Babacığım, bana güveniyor musun?"
— "Elbette güveniyorum," dedi babası gururla.
— "O zaman gerisini zamana bırak, bana bırak..."Babasının yanağına içten bir öpücük kondurup, özenle hazırladığı piknik sepetini kaptığı gibi evden fırladı.
Bahçelievler'in o sessiz ve ağaçlıklı sokağında park halindeki arabasına binerken, kalbi otobüsle Bolu’ya yaklaşmakta olan o adamla aynı ritimde atıyordu.Nida, temiz kullandığı beyaz Hyundai i20 arabasını çalıştırıp Paşaköy yolundan terminale varana kadar heyecandan yerinde duramamıştı. Yol boyunca radyodaki hareketli şarkılara eşlik ediyor, her kırmızı ışıkta dikiz aynasından saçlarını ve heyecandan parlayan gözlerini kontrol edip kendi kendine gülümsüyordu.
Terminale vardığında arabasını her zamanki yerine ustalıkla park etti ve hızlı adımlarla peronlara doğru ilerledi.Etraftaki yolcuların telaşlı uğultusu ve valiz tekerleklerinin beton zeminde çıkardığı o ritmik sesler, kulağında uzak bir fon müziği gibi yankılanıyordu. Gözlerini, peronlara doğru süzülen otobüslere dikmişti. Her duran araçta kalbi bir kez daha ağzına geliyor, kapısı açılan her otobüste Kaan’ın o vakur duruşunu ve sert ama karizmatik yüzünü görmeyi bekliyordu.
Otobüs yavaşça perona yanaşırken Nida nefesini tuttu. Aracın durmasıyla uyanan Kaan, sersemce dışarı baktığında Bolu’ya vardıklarını anladı. Hızlıca toparlanıp telefonunun ekranını ayna niyetine kullanarak saçlarını düzeltti ve kapıya yöneldi.
Otobüsün kapıları açıldığında içerideki kalabalık çoktan boşalmıştı. Kaan adımını dışarı attığında, merakla kendine bakan ama kalabalığın içine girmemek için biraz geride duran Nida’yı gördü. Bakışlarındaki o "yaklaşma isteği" Kaan’ın kalbini titretti. İçinden, "Bir peri kızı gibi..." diye geçirdi.
İnsan yoğunluğu dağılıp da baş başa kaldıklarında Kaan, Nida’ya doğru yürüdü. Gözleri buluştuğunda, Kaan o derin yeşillerde sonsuza kadar kaybolabileceğini fark etti.
Nida’nın içi ise sıcacık olmuştu. Günlerdir içinde kopan fırtınalar, Kaan’ın varlığıyla yerini pırıl pırıl bir güneşe bırakmıştı. Neşesini içinde tutmakta zorlanıyor, adeta havada uçuyormuşçasına seken adımlarla delikanlıya yaklaşıyordu. "Hoş geldin," dedi, sesindeki sevecenliği gizleyemeyerek.
Kaan elini uzatıp, "Hoş bulduk," derken Nida o eli büyük bir hevesle tuttu. İkisi de ellerini bırakmayı unutmuştu. İnsanların telaşlı adım sesleri silinmiş, zaman durmuştu. Kaan kızı kendine çekip sımsıkı sarılmak istese de kendini dizginledi; bu narin çiçek gibi gördüğü kızı ürkütmekten korkuyordu.
Zor da olsa ellerini ayırmayı başardıklarında Kaan, "Eee, nereye gidiyoruz bakalım? Ne plan yaptın bizim için?" diye sordu.Nida, "Yaşayarak göreceksin, hadi gel!" diyerek arabasına doğru salına salına yürümeye başladı.
Kaan, gözlerini ondan ayıramadan bir adım gerisinden takip etti onu. Arabanın yanına vardıklarında Nida anahtarı çantasından çıkarıp parmağında salladı: "Şoförlüğünü görelim bakalım."
"Araba senin, ben niye sürüyorum?" dedi Kaan, güneşin altında parlayan dişleriyle gülerek.
Nida, anahtarı Kaan’ın avucuna bırakırken kendinden emin bir tavırla cevap verdi: "Yanımda bir erkek varken sürmeyi sevmiyorum."
Kaan şoför koltuğuna oturduğunda Nida çoktan kemerini takmıştı. Kaan, muzip bir gülüşle, "Evet, nasıl çalışıyor bu zımbırtı?" diye sordu.
Nida hayretle kaşlarını kaldırdı: "Şaka yapıyorsun değil mi? Bilmiyor olamazsın."
"E sen bana ehliyetim var mı diye sormadın ki? Belki araba sürmeyi hiç bilmiyorum," dedi Kaan, kızın şaşkın tepkilerini izlemekten büyük bir keyif alarak.
Nida iddialı bir bakış fırlattı: "Bizim eve babanın arabasıyla gelmiştin Kaan Bey, hatırlatırım."
Kaan hem şaşırıp hem gülerek, "Unutmamışsın..." dedi. Ardından motoru çalıştırıp vitesi geri attı: "Rota neresi?"