5. bölüm · İki Şehrin İki Mevsimi
İnsan başka ne ister ki?"
Terminalden çıkıp D-100 karayoluna bağlandıklarında yol boyunca kısa süreli sessizlikler oldu; birbirlerini çaktırmadan süzüyorlardı. Sessizliği dağıtmak isteyen Nida radyoyu açtı. Çalan şarkıların ritmiyle beraber Nida, Kaan’ı incelemeye devam etti. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış olan Kaan, direksiyonu öyle bir kavrayışla tutuyordu ki, Nida içinden, "Zeus bile önünde ceketini ilikler," diye geçirdi. Geçtikleri yoldaki çamları ve insanı ferahlatan manzaraları görmüyordu bile .
Kaan ise arabanın içine dolan Nida’nın kokusunu gizlice içine çekiyor, ellerinin zarifliğini ve şarkıya eşlik ederken hafifçe omuz silkmesini izlerken yüreğinin hopladığını hissediyordu. Vites değiştirirken eli yanlışlıkla Nida’nın oturduğu tarafa değdiğinde, ikisi de elektrik çarpmış gibi irkildi ama kimse geri çekilmedi. Kaan, "Bu araba mı küçük, yoksa biz mi birbirimize fazla yakınız?" diye sordu muzipçe.
Nida, yanaklarının alev aldığını gizlemek için camdan dışarı, yol kenarındaki çam ormanlarına bakarak, "Belki de Bolu’nun yolları dar geliyordur sana, Eskişehir’in geniş caddelerinden sonra..." dedi.
Kaan hafifçe fısıldadı: "Yolun ne kadar dar olduğu değil, yanında kimin oturduğu önemliymiş. Yeni anladım."
Yaklaşık kırk dakika sonra, o devasa çam ağaçlarının arasından geçip gölün girişine vardıklarında Kaan, Nida daha çantasını eşeleyemeden cüzdanını çıkarıp giriş ücretini ödedi.
"Kaan dur ya! Sen benim misafirimsin!" diye itiraz etti Nida.
Kaan, kemerini çözüp arabadan inerken gayet sakin bir şekilde tek kelime etti: "Yani?"
Nida, Kaan ile birlikte arabadan indiğinde, onun hem sitemkâr hem de centilmen bakışlarıyla karşılaştı. "Niye indin ki hemen?" dedi Kaan, hafif bir hayıflanmayla.
Nida şaşkınlıkla gülümsedi. "Arabada mı bekleyecektim?"
"Ben senin kapını açacaktım..."
Nida, bu ince düşünce karşısında içten içe erise de belli etmemeye çalışarak bagajı açtı ve piknik sepetini kaptı. Kaan, "Ver bakalım şunu," diyerek elini uzatınca sepeti ona devretti. Göl kenarına doğru, çam iğnelerinin örttüğü yumuşak zeminde yürürken Nida, kolunu Kaan’ın koluna geçirmeyi, ona biraz daha yaslanmayı çok istiyordu; ama "çok hevesli" görünmekten korkuyordu. Yanaklarının birer gelincik gibi kızardığından ve Kaan’ın bu kızıllığı hayranlıkla izlediğinden habersizdi. Kaan, Nida’nın bu yapmacıksız, havalı görünme kaygısı gütmeyen zarafetini izlerken; hayatında ilk kez birinin yanında bu kadar "halka gibi" parladığına şahit oluyordu. Karşısında yürüyen sadece bir kadın değil, adeta Abant’ın sisinden süzülüp gelmiş bir yeryüzü perisiydi.
Göl manzaralı, kalabalıktan uzak kuytu bir masa bulup oturdular. Nida örtüyü serip özenle hazırladığı kahvaltılıkları dizerken Kaan da ona yardım etti. El birliğiyle kurulan o mütevazı sofrada Kaan’ın çatalı ilk olarak nar gibi kızarmış böreğe gitti. Nida, nefesini tutmuş bir aşçı heyecanıyla onun tepkisini bekliyordu.
Kaan lokmasını çiğnerken gözlerini kapattı. "Muhteşem olmuş Nida... Gerçekten ellerine sağlık, sen mi yaptın?"
"Evet," dedi Nida, aldığı onayla yüzü aydınlanarak. "Beğenmene çok sevindim."
"Burası harika, börek harika, sen harikasın... İnsan başka ne ister ki?"
Kaan’ın bu cümlesi volkanik bir sıcaklık gibi Nida’nın kalbine akıverdi. Mahcubiyetle fısıldadı: "O senin bakışlarının güzelliği."Kaan, kızın heyecandan hafifçe titreyen ellerini fark edince onu rahatlatmak için konuyu mutfağa çekti: "Mutfakla aran hep böyle iyi midir?"
"Severim yemek yapmayı," dedi Nida gururla. "Yalnız yaşıyorum ama kendim için bile olsa asla geçiştirmem; sofrayı hep özenle kurarım."
Kaan iştahla karnını doyururken ekledi: "Ben de kendime yetecek kadar yaparım. Bazen dışarıdan söylerim bazen mutfağa girerim ama şu an anlıyorum ki; gerçek bir sofranın, bir emeğin yerini hiçbir şey tutmuyor.”
Göl meltemi Nida’nın saçlarını uçururken, yemeğini bitiren Nida telaşla sofrayı toplamaya kalkıştı. Kaan yerinden kalkıp nazikçe Nida’nın ellerini tuttu. "Sakin olsana... Bir yere mi yetişeceğiz?"
"Eee, gezeceğiz ya Kaan, vakit kaybetmeyelim."
Kaan, Nida’nın ellerini bırakmadan gözlerinin en derinine baktı. "Nida, ben buraya Bolu’yu keşfetmeye gelmedim. Ben seni tanımaya geldim. Etrafı keşfetme merakı yüzünden seninle geçireceğim tek bir saniyeyi bile kaçırmak istemiyorum."
Bu sözlerin yoğunluğu Nida’yı nefessiz bıraktı. Ellerini yavaşça Kaan’ın avuçlarından çekip yüzüne yelpaze yaptı. "Haziran ama sanki Temmuz sıcağı var, ne kadar sıcak oldu değil mi?" diyerek arkasını döndü. Kaan, onun bu şirin kaçış çabasına dayanamayıp sesli bir şekilde güldü. Banktan kalkıp yanına geldiğinde Nida utançla mırıldandı: "Beni mazur gör... Saçmalıyorum sanki."
"Ama sana en çok bu yakışıyor," dedi Kaan, sesindeki emin tonla. "Benim sende bulduğum şey tam olarak bu; samimiyet. İçi dışı bir, masum, el değmemiş bir çiçek gibisin..."
Nida bu kez kaçmadı. Başını kaldırıp iddialı bir bakış attı. "El değmemiş derken? Kötülük mü değmemiş, yoksa bir erkeğin elini mi tutmamışım?" Kaan cevap veremeden Nida devam etti: "Sadece ellerin değil, ruhun kime ait olduğu önemlidir Kaan. Bazı kapılar sadece tek bir anahtarla açılır; o kapının önünden bin kişi geçse ne yazar?"
Kaan, bu olgun ve keskin cevap karşısında yutkundu. Kızın bilgeliği onu büyülemişti. "O zaman ben o kapının önünde bekleyen yolcu değil, o anahtarı cebinde taşıyan adam olmak istiyorum."
Nida muzipçe göz kırptı: "O anahtarı hak etmek gerekir, Eskişehir Beyefendisi."
Piknik sepetini masada bırakıp gölün çevresindeki yürüyüş yoluna saptılar. Kaan’ın içinde tarif edemediği bir merak, hatta hafif bir kıskançlık peyda olmuştu. "Öncesi önemli mi sence?" diye sordu, Nida'nın geçmişini yoklayarak.
"Neler yaşandığına ve ne kadar ileri gidildiğine bağlı bence," dedi Nida, Kaan’ın değer yargılarını ölçmek ister gibi.
"Haklısın," dedi Kaan ciddiyetle. "Ben sorumluluk almayı seven, ciddi bir adamım. Sorumluluğunu üstlenmediğim, sonunu görmediğim birinin günahına girmem."
Nida, aradığı cevabı bulmuş olmanın huzuruyla ekledi: "Ben de sınırların önemli olduğunu düşünüyorum. Herkesle her şey yaşanmaz..."
Yürüyüş yolunda kısa bir sessizlik olunca Kaan, Nida’nın omuzlarını sahiplenici bir tavırla kavradı ve onu kendine doğru hafifçe çekti. Bu sıcak temasla beraber adımları ritmini buldu. "Kendinden bahsetsene biraz," dedi Kaan, sesindeki yumuşaklıkla. "Annen, baban, sevdiğin şeyler?"
Nida, bu sahiplenici tutuşun verdiği güvenle anlatmaya başladı: "Annem Ayfer; huylarımız çok benzer, sadece o daha olgun bir versiyonum. Babam Asım ise ağırbaşlı ama kalbi sevgi dolu bir adamdır. İkisi de buralı. Bir de üniversitede okuyan kız kardeşim var. Yemeklerden pizza ve köfteye bayılırım. Bir de çiçekler... Ama sadece saksısında, dalında olduğu sürece. Koparılmış çiçekleri pek sevmem. Peki ya senin dünyan?"
Kaan, kendi dünyasını özetledi: "Annem Gül, biraz otoriterdir ama öngörüleri hiç şaşmaz. Babam Muhsin ise sakinliğiyle onu dengeler. Eskişehirliyiz biz. Meslektaşım olan evli bir abim var. Et yemeklerini, özellikle kebap türlerini severim. Futbolla aram çok fanatiklik düzeyinde değil ama oynamayı da, sosyal bir ortamda izlemeyi de severim."
