10. bölüm · İki Şehrin İki Mevsimi

Formaliteden... Duygularımla oynamana gerek kalmadan

Sena Zek

Şebnem’in düğün günü gelip çatmıştı. Nida, en yakın arkadaşına nedime olmak için Eskişehir’e geldi. Şehrin her sokağı, rayların üzerinden süzülen her tramvay sesi ona Kaan’ı hatırlatıyordu. Ama bugün kendi acısını bir kenara bırakıp Şebnem’in mutluluğuna sığınacaktı. Kuaförde aynaya baktığında, seçtiği bordo elbisenin sadece bir kıyafet değil, bir duruş olduğunu hissetti. Bordo; hem asaletin hem de çekilen sızının rengiydi. Tek omuz detayı ve ardında bıraktığı asil kuyruğuyla süzülürken, toplanmış saçlarının açığa çıkardığı boynu ve porselen beyazlığındaki teniyle büyüleyici görünüyordu. Ancak gözlerindeki o derin yeşil, hâlâ Bolu’nun puslu ormanları gibi hüzünlüydü.TÜRASAŞ Düğün Salonu’nun o asırlık ağaçlarlaçevrili bahçesine girdiğinde, tüm gözler bu "tanıdık ama yabancı"güzelliğe çevrildi. Nida, Şebnem’in yanında dimdik duruyor, alkışlıyor,gülümsüyordu; ama ruhu sürekli ağaçların gölgesinden süzülecek o muhtemel silueti arıyordu.Kaan, Nida’nın orada olacağını bildiği için gelmeyi hiç istememişti; ama eski arkadaş hatırına katıldı. Bahçenin arkalarındaki bir masaya oturup eski dostlarla muhabbete daldığı sırada Nida, Şebnem’in bir ricası için gelin odasına doğru ilerliyordu. Birden, krem rengi ceketli o tanıdık omuzları gördü. Ayakları yere kilitlendi. Kaan, üzerine düşengölgeyle başını kaldırdığında artık her şey için çok geçti. Göz göze geldiklerinde, ikisi de o "ulaşamamanın" keskin sızısını iliklerinekadar hissettiler."Gelmişsin..." dedi Nida, sesi titreyerek."Sen de hoş geldin Eskişehir’e," dedi Kaan, boğazındaki o metalik tadı yutmaya çalışarak."Neden engelledin beni?"
"Görüşecek bir şeyimiz kalmadığı için."
Nida, aldığı cevabın ağırlığıyla sarsıldı. Dünya ayaklarının altından kayıyordu. Bir adım atmaya çalıştı ama gözleri karardı.Kaan’ın çevikliği sayesinde yere düşmeden onun kollarına yığıldı. Kaan, kimseye belli etmeden kızı kucaklayıp gelin odasına götürdü. Telaşla yüzüne suçarparken, içindeki ses haykırıyordu: "Neden hâlâ bu kadar canım yanıyor?"
Nida gözlerini açtığında başında endişeyle bekleyen Kaan’ı gördü. Yerinde doğrulurken "Ne oldu bana?" diyesordu."Bayıldın."Kaan, Nida’nın o çok özlediği kokusunu içine çekerken kendine kızıyordu. Ona duyduğu özlemi kendine yapılmış bir "ihanet" gibi görüyor, gardını düşürmemek için hırçınlaşıyordu.İçindeki o zehirli şüpheyi aniden dışarı vurdu: "Çok mu isterdin Batı'ya gelmeyi?"
Nida kaşlarını çatarak baktı. "Ne alaka şimdi?"
"Senin biletin bendedir belki de... Beni bunun için seçmedin mi?"
Nida alaycı, bir o kadar da kırgın bir gülüşle sordu: "Nasıl yani, Kaan Bey? Yoksa bana torpil mi buldun?"
"Evlen benimle," dedi Kaan bir çırpıda."Formaliteden... Duygularımla oynamana gerek kalmadan."
Nida’nın gözleri dehşetle açıldı. "Bunun için evlenilir mi? Saçmalama!"
Kaan’ın yüzü bir heykel kadar ciddi ve soğuktu."Bunun için benimle oyun oynamadın mı?"dedi Kaan, sesi bir kırbaç gibi iniyordu. "O kızarmalar, utanmalar, sahte danslar... Hepsi bu bilet içindi, değil mi?"
Nida, hayretler içinde bakıyordu bu adama. En saf,en içten duygularını bir kalemde silip atmış; sevgisini bir "pazarlık payı" yapmıştı. "Ne kadar vicdansızsın..." dedi, sesi acıyla titreyerek. "Sen samimi bulmadın diye, ben duygularımı yaşama şeklimi değiştirmeyeceğim. Yazık sana."
Kaan, sanki bu sözleri hiç duymamış gibi ayaklandı. "Toparladın baksana, bana ihtiyacın yok." Odadan çıkarken kapı eşiğinde bir an duraksadı, Nida’ya son bir kez bakıp hızla uzaklaştı. Ayrılmaya karar verdiğinde pistin kenarındakiŞebnem ve kocasının yanına gitti. "Arkadaşım, hayırlı uğurlu olsun,"diyerek tokalaşırken Şebnem hayretle açtı gözlerini. "Yüzün kireç gibi,iyi misin Kaan?"
Kaan konunun Nida’ya gelmesinden korkarak,"Yok bir sorun, iyiyim ben. Işıklar öyle gösteriyordur. Ama sen çok iyi gözüküyorsun, gelin olmak yakışmış," dedi sevecen davranmaya çalışarak.Şebnem hemen yanındaki eşine döndü: "Bak Sami, bu Kaan."Damat Sami gülerek elini uzattı: "Şu meşhurKaan! Şebnem senden çok bahsediyor. Çok efendi, çok düzgün biri, derslerde hepyardım etti diye öve öve bitiremiyor."Kaan, "Tanıştığıma memnun oldum," dedi zoraki bir gülümsemeyle. Kısa bir tebrik faslından sonra, TÜRASAŞ’ın o yüksekbahçe kapısından, ardında koca bir enkaz bırakarak çıktı ve gecenin karanlığına karıştı.Nida, düğün sonrası dayanamadı. Ne Eskişehir'e nede Bolu'ya sığabiliyordu. "Gidip düzenimi kuracağım," diyerek görev yapacağı o uzak şehre giden ilk otobüse bindi. Ancak indiğinde yüzüne vuranhava, ne Bolu’nun çam kokusu ne de Eskişehir’in tanıdık ayazıydı. Burası geniz yakan toz ve egzoz dumanıyla karşılıyordu onu. Üzerindeki toz pembe elbisesi,bu gri ve kasvetli sokaklarda adeta bir cenazedeki karnaval kıyafeti kadar aykırı duruyordu.Gezdiği rutubet kokulu evler, daracık pencereler ve düşman gibi bakan yabancı yüzler ruhunu daralttı. Yol kenarındaki paslı bir banka çöktüğünde dünya etrafında dönmeye başladı. Kaan’ın o buz gibi sesi kulaklarında çınladı: "Biletin bendedir...""Buraya ait değilim," diye fısıldadı. Kaan’ın haklı çıkma ihtimalinin verdiği o korkunç ağırlık midesine bir yumruk gibi indi. Daha fazla dayanamadı; eğilip tüm hayal kırıklığını ve çaresizliğini yol kenarına istifra ederek boşalttı. Ağlarken tek bir şeyi fark etti: Kaan’ın nefretle sunduğu o "formalite" evlilik bile, bu yabancı şehrin soğuk özgürlüğünden daha sıcak gelmişti.