5. bölüm · i loved you in silence / yoon jeonghan

⁵ fear wasn't meant for me, i was made to end.

Red Spider Lily

(𝓡𝓸𝓬𝓴 𝓦𝓲𝓽𝓱 𝓨𝓸𝓾 - 𝓢𝓮𝓿𝓮𝓷𝓽𝓮𝓮𝓷💎)

O günden sonra savaşmak için hazırlanmaya başlamıştık. Bütün planları yapmıştık, son kez üstünden geçiyorduk ve Scoups haricinde hepimiz yola çıkmıştık. Scoups ne kadar gelmek istese de o kamp lideriydi. Benim önderliğimde ilerliyorduk. Araştırmalarımıza göre Gölgeler, buradan yarım günlük uzaklıkta bir depo alanında saklanıyordu; yaklaşık 35-40 kişi olduklarını tahmin ediyorduk.

Mola verdikten sonra hepimiz dinlenip tekrar yola çıkmak için hazırlandık. Toparlandıktan sonra herkese baktım.

"Her şeyiniz tam mı? Kayıp bir şey yok? Durumunuz iyi mi?" diye sordum.

Joshua başını salladı:
"Tamam, Lili. Çok iyiyiz. Devam edebiliriz."

Mingyu belindeki katanasını yerleştirdikten sonra kendi çantasını kontrol ederken gülümsedi:

"Senin fazladan shurikenlerin bile burada."

"Sanki üstünde 30 tane yokmuş gibi," diyerek alayla göz devirdi Seungkwan.

Wonwoo yayı ve okuyla hazır duruyordu, sessizce başını salladı.

Han sağlıkçımızdı.
"Yedek bıçaklar, bezler ve merhemler de tamam. Eksik yok," dedi ve başıyla beni onayladı.

Jun'a doğru baktığımda bıçaklarını elinde sallıyordu.
"Her zaman," diyerek çapkın bir bakış atınca güldüm.

Yunho ve Tae de sırtlarındaki yay ve okları gösterince gülümseyip başımı salladım.

Derin bir nefes aldım ve onlara baktım.

"Tamam, ne olursa olsun plana sadık kalacağız. Unutmayın! Bu bir bölge koruma ya da intikam saldırısı değil. Daha çok herkesin etkilenmesini önlememiz için yaptığımız fedakâr bir saldırı.

Fedakâr dediğime bakmayın. Eğer çizik alırsanız sizi öldürürüm."

Onlar ise hafifçe tebessüm ederek gözleri parladı. İstemsizce gaza geldiklerini hissedebiliyordum.

"Haydi. Bitirelim şu işi," diyerek gaza geldiğini belli etti Mingyu. Elini uzatıp beşlik yapınca ben de onunla el çarptım ve devam ettik.

Depoya doğru giderken kollarımın arasındaki kunaileri ve shurikenleri hafifçe sıktım; metalin soğuk dokusu bana cesaret veriyordu. Yol boyunca sessizlik hâkimdi; sadece ayak seslerimiz toprağa vurdukça yankılanıyordu.

Sonra deponun girişinde küçük iki güvenlik barakasını gördük. Her birinde beşer kişi vardı, silahları hazır, dikkatleri dört bir yandaydı. Normal olmadığı şimdiden belliydi.

"Tamam, herkes yerini alsın," diye hızlıca talimat verdim.

"Joshua, Jun ve Seok siz öndeki sağ barakayı temizleyin. Mingyu, sol barakada beraberiz. Wonwoo, Tae ve Yunho siz arkadan oklarla destek olacaksınız.

Yerinizi iyi alın. İçeri girince Wonwoo bize katıl. Yunho ve Tae daha önce konuştuğumuz gibi yerinizi alın. Seungkwan, seni gözlem hattına yerleştiriyorum; bana sinyal ver. Han, sen zaten uzman olduğun şeyi yap. Biz sana emanetiz. Ancak saldırı başladığında arkamızdan destek sağlamayı da unutma. Size güveniyorum."

Herkes komutlara göre pozisyon alırken Joshua'nın yanına gittim.

"Joshuji, kampa gidince bana patatesli omletinden yapman gerek," dedim elimi omzuna koyarak.
"Şimdiden onun hayalini kuruyorsan önüne çıkan düşmanlar için üzüldüm biraz," diyerek dalga geçti.
"Senin patatesli omletin için her düşmanı ezerim," diyerek göz kırptım. O da gülmüştü.

"Lili, her şeyi üstlenmeye çalışma. Hep beraberiz, tamam mı?" diyerek bana ciddiyetle baktı.

Ben ise ona sahte bir gülümsemeyle baş salladım ve yerimize geçtik.

Derin bir nefes daha aldım ve Mingyu'nun yanında yer alırken kulağımıza bağlı telsize konuşarak,
"Halledelim bu işi," dedim.

Hepsinden onay gelince ayaklarımız sessizce toprağa değerken depo alanına doğru ilerledik. İlk barakalara yaklaşırken oldukça rahattım. Adrenalinin beni ele geçirmesine izin vermemeye çalışıyordum.

Öfkemi kontrol edemezsem her şeyi batırırdım.
Sadece göreve odaklıydım.

Mingyu ile hedefimiz olan barakaya iyice yaklaşmıştık. Kunailerimi parmaklarıma geçirdim, bir yandan da shurikenimi hazır ettim. Barakanın sürgülü, geniş kapısına yaklaştık. Mingyu bana göz kırptı, ben de ona.

Üçe kadar saydım - bir, iki, üç.

Kapı açıldı. Beşi birden bize doğru döndü. Gözlerindeki şaşkınlık, o kısa anın içinde dondu kaldı.
Mingyu ile kafamızı uzatıp aynı anda,
"Heey," dedik.

Onların yüzündeki şaşkınlık dehşete dönüştü. Biri telsize hamle yaptı - refleks, ama geç kalmış bir refleks. Shurikenimi bileğime yasladım, nefesimi tuttum ve fırlattım. Metal havada ıslık çalarak döndü, telsiz parçalanırken elektrik kıvılcımları saçıldı.

Diğerlerinden biri silahını kapıp Mingyu'nun üzerine koştu. Mingyu gülümsedi - o tehlikeli, kendinden emin gülümseme. Nodachi'sini çekti, ağır metal havayı yardı.

Karşısındaki adamın bıçağı nodachi'ye çarptı ama Mingyu'nun gücü karşısında geri savruldu. Bir adım, iki adım, üç adım... Adam dengesini kaybetti ve Mingyu son darbeyi indirdi.

Ben ise içeri süzülüp başka birinin karşısına geçtim. Elinde kılıcı vardı, gözleri dikkatle üzerimdeydi. Uzun kolyeli, genç bir çocuk - on sekiz, belki on dokuz yaşında.

"Lideriniz nerede?" dedim soğukkanlılıkla.

Küçümseyen bir gülümseme takındı.
"Senin gibi bir kıza neden söyleyecekmişim?"

İçimden bir kahkaha yükseldi.
"Hahaha... Raze uyarmadı mı yoksa sizi?"

Başımı yana eğdim, gözlerimi kısıp fısıltıya yakın bir sesle ekledim:
"Red Spider Lily hakkında."

Gözlerindeki küçümseme bir anlığına yerini şaşkınlığa bıraktı. O bir saniyelik tereddüt yeterliydi.

Arkasındaki arkadaşına dönüp bakmaya çalıştığı anda harekete geçtim. Kunailerim bileklerini parçalarken hızla ilerledim - sol, sağ, tekrar sol. Kan sıçradı, sıcak damlalar yüzüme değdi.

Diğer elimdeki shuriken göğsüne saplandığında yere yığıldı, gözleri hâlâ açık, hâlâ şaşkın. Kan kokusu burnuma doldu. Tanıdık, iğrenç, ama bir zamanlar alıştığım bir koku.

"Şimdi tekrar soruyorum. Lideriniz nerede?"
Sesim bu kez buz gibiydi.

Karşımda kalan çocuk korkusunu gizlemeye çalışsa da katanasını kaldırıp üzerime geldi. Ayak sesleri hızlandı, nefesi ağırlaştı. Katanasını başının üstünden aşağı savurdu - ham güç, teknik yoktu. Kunailerimi çapraz şekilde kaldırıp katanasına karşıladım; metal metalin üzerinde gıcırdadı. Kollarım titredi, beklediğimden güçlüydü ama güç her şey değildi. Deneyim, hız, zamanlamaydı önemli olan.

Gözlerinin içine baktım; korkuyu gördüm ve o korku, onun zayıflığıydı. Sol elimdeki kunaiyi hızla çevirip bileğine sapladım. Acıyla inledi, katanası elinden düştü, metal tahta zemine çarparak şangırdadı. Fırsatı yakalayıp diğer kunaiyi de göğsüne sapladım - derin, kesin, ölümcül. Gözleri büyüdü, ağzı açıldı ama ses çıkmadı. Yavaşça yere çöktü; sanki uykuya dalıyormuş gibiydi.

Yanımdaki gürültü kesildiğinde Mingyu'nun işini bitirdiğini fark ettim. İkimiz aynı anda son kalan kişiye döndük. Çocuk panikle ellerini kaldırdı.

"Hey, hey! Buna gerek yok. Her şeyi söyleyebilirim!"
Gülümsememi gizlemedim. "Söyle o zaman. Lideriniz nerede?"

"Depodaki büyük alanın sonunda," diye kekeledi. "Herkes orada olmalı. Teslimat geliyordu, hepimiz talimat bekliyorduk."

Mingyu ona dikkatle baktı, ardından soğuk bir sesle sordu: "Ne teslimatı?"

"Bilmiyorum... Ben yeniyim burada. Gerçekten!" Sesi titriyordu; yalan söyleyecek cesareti yoktu.

Mingyu omzundan tutup sarsarak gözlerini korkutmaya çalıştı. "Sana neden güvenelim? Takımını satan birine güvenmeli miyiz?"

"Ben sadece kurtulmak istedim! İnsanları, tehdit altında olmasalar bile öldürmeye başladılar. Kaçmaya çalıştım ama başaramadım!"

Onun sözlerinde doğruluk vardı. Bunu ikimiz de fark ettik. Ben ise gözümle odanın köşesindeki güvenlik kameralarını inceledim; hâlâ çalışıyor olmaları tuhaftı.

"Bu teslimatlar ne zamandır yapılıyor? Kaçıncı sefer bu?" diye sordum, masadaki klavyeye göz atarken.

"Üç hafta önce buraya taşındık. Zeke üsttekilerle anlaşma yaptı. Bu ikinci teslimat."

Demek o yüzden bir hafta önceki çatışmada bu kadar hazırlıksızlardı. Kafamı salladım. "Üzgünüm ama seni bağlamam gerek. İhanet ettiğini anlarsalar seni sağ bırakmazlar." Sıkı olmayan bir düğümle bileklerini bağladım.

"İyi birisin," dedi titrek bir sesle. "Savaş bitene kadar düşün. Bizimle olmak istersen kapımız açık. Ama bir daha ihanet yok."

Başını teşekkür edercesine salladı. Mingyu ile dışarı çıktık.

O sırada telsizden Seungkwan'ın sesi patladı: "Lili, Lili duyuyor musun?"

Mingyu'ya bakıp hemen cevapladım. "Seungkwan, ne oldu?"

"Deponun yakınlarında hareketlenme var. Hepsi kılıçlarını kuşanmış. Fark etmiş olabilirler!"

Mingyu kaşlarını çattı. "Nasıl fark etmiş olabilirler?"

Tam o sırada Joshua'nın cızırtılı sesi geldi: "Sesi- mi duya- biliyor musunuz? Baraka- da telsizleri boz- bir şey var. Haber ver-"
Gözlerim irileşti. Demek gerçekten Gölgelerin üstünde birileri vardı.

Joshua yeniden bağlandı: "Barakadan çıkıyoruz. Hepsini hallettik ama iki iletişim cihazı vardı. Birinden haber verdiler."

"Tamam, sorun değil," dedim kararlı bir sesle. "Buraya savaşmaya geldik. Onlarla dışarıda çarpışacağız. Wonwoo, yukarıda kalmaya devam et, yukarıdan destek ver. Seungkwan, yanımıza gel. Han, dışarıdan gözlem yap sen de. Teslimat olacağına dair bilgi aldık, herhangi biri yaklaştığında haber ver."

Onay sesleri tek tek geldi.
"Lili," dedi Wonwoo sakin bir tonda, "ben sağ tarafta yerimi aldım. Yunho ve Tae sol tarafta. Dikkatli olun."
"Tamam, siz de."

Mingyu katanasını beline koyup sırtından nodachi'sini çıkardı, bana sırıtarak "Sonunda seninle kapışacağımız bir alan. Geriye yaklaşık otuz kişi kaldı. En çok öldüren kazanır," dedi.

Omzuna hafifçe vurdum. "Kaybedeceğin iddialara girme demiştim sana," diyerek güldüm.

Açık alana çıktığımızda Joshua ve diğerlerini gördük. Karşımızda en az yirmi beş kişi vardı ve üstümüze geliyorlardı. Rüzgâr saçlarımı savurdu, güneş batmak üzereydi, gölgeler ayaklarımızın altında uzuyordu. Havada toz bulutları dans ediyordu.

Joshua yanıma geldi, iki katanasını da çıkardı. "Hazır mısın?"
"Doğuştan hazırım," dedim kunailerimi parmaklarıma geçirerek.
"Shuaa... Nostaljik hissettirdi şu anki durum," dedi heyecanla ve omzuma vurdu. O da bana gülerek karşılık verdi.

Kılıçların ve çeliğin birbirine çarpma sesi açık alanı doldurmuştu. Toz yükseliyor, nefesler kısalıyordu. İlk dalga üzerimize çöktü - üç kişi, kılıçlar havada parlıyordu. Biri bana doğru atıldı, kılıcını yukarıdan savurdu. Yana kaçtım; kılıç yanımdan geçerken havayı yardı. Bileğimden shuriken çıkardıktan sonra birini göğsüne doğru fırlattım; diğerini yere düşmeden kunaimle bitirdim. İnledi, tökezledi; ikinci kunai boğazına saplandı.

Joshua adeta dans ediyordu - zarif, ölümcül bir dans. İkili katanaları havada akıp gidiyordu; her hareket bir suyun akışı gibiydi: keskin, durdurulamaz, hızlı. Önüne çıkan iki düşmanı aynı anda savurdu, kılıçların çarpışmasından saçılan kıvılcımlar göz kamaştırıyordu. Her hamlesi ölümcül bir kesinlikle noktalanıyordu.

Yanımda Mingyu, nodachi'sini omzuna yaslamış, kan içinde ama hâlâ meydan okuyordu. "Şimdiden beş oldu, Lili, sen kaçtasın?" diye bağırdı.

"Dört!" dedim, başka bir adama kunai fırlatırken. "Ve beş," diyerek göz kırptım.

Mingyu'nun rahat tavrı bana güç veriyordu. Her inişinde etraf kan gölüne dönüyor, kimse ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Seungkwan gerideydi ama her fırsatta düşmanların kör noktasına sızıyor, küçük hançerlerini hızla saplayıp geri çekiliyordu. Jun kendi çılgın tarzıyla ortalığı karıştırıyor, küçük katanalarıyla rakiplerin dizlerini kesip işi bitiriyordu. Jun'un dövüşte benzersiz bir stili vardı. Kendine has hareketleri ile insanları kendine büyülüyordu.

Yunho ile Tae, ok yağmurunun altında bizi koruyor; çatıda Wonwoo gölge gibi duruyordu. Her ok bir hedefini buluyor, bana nefes alma şansı veriyordu. Sessizliği aslında en büyük haykırıştı: "Arkanı dönme, ben buradayım."
Han'dan şimdilik ses yoktu; bu içimi rahatlatmıştı.

Önümüzde bir duvar gibi dizilmişlerdi. Sayımızın ya da gücümüzün önemi yoktu; amaçları yolu kapatmaktı. Ancak benim için bu sadece birkaç saniyelik uğraştı. İlk adam katanasını savurdu, ben geriye değil ileriye adım attım. Kunailerim çarpışmanın kıvılcımlarında parladı. Kolu uyuşana dek baskıyı artırıp hızla bıçağımı bileğine geçirdim. Çığlığı yükselirken, yanındaki üzerime koştu; gözümü bile kırpmadan ayak bileğimdeki shurikenlerden birini çekip alnına fırlattım. Göz kapayıp açana dek yere düştü.

Savaş kızıştıkça ben depoya doğru ilerledim. Plan belliydi - dışarıdakileri onlar halledecek, ben içeri girip Raze'le hesaplaşacaktım.

"Lili! Depoya gidiyorsun, değil mi?" diye bağırdı Joshua, bir adamı yere sererken.
"Evet! Raze içeride!"
"Dikkatli ol!" dedi; başımı sallayıp deponun geniş kapısına yöneldim.

Ellerimle ittiğimde kapı gıcırtıyla açıldı ve karanlığın içinden yoğun bir koku yüzüme vurdu: metal, pas ve kan birbirine karışmıştı. İçeri adım attığımda depo dışarıdan daha tehlikeli olduğunu fısıldıyordu.
Ama korku bana göre değildi. Benim işim bitirmekteydi.

───୨ৎ────────୨ৎ────────୨ৎ────────୨ৎ───
Okuyan varsa nasıl gittiğine dair bir yorum bırakabilir mi? 💎