1. bölüm · i loved you in silence / yoon jeonghan

¹ sound of silence

Red Spider Lily

( 𝓕𝓮𝓪𝓻 - 𝓢𝓮𝓿𝓮𝓷𝓽𝓮𝓮𝓷 💎)

Orman sessizdi. Yere basan ayaklarımızın çıkardığı ses dışında hiçbir şey yoktu. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı ama hava ağırdı; yağmur sanki düşmek için bekliyordu.

Bir an önce kamp alanına geri dönmemiz iyi olacaktı. Bu yüzden kamp kurduğumuz yerde oyalanmayıp dün bulduğumuz erzaklarla geri dönüş yoluna geçtik.

Mingyu sırtında kocaman olan nodachi'yi taşıyordu, Jun ise kemerine bağlı ona nazaran daha kısa olan bıçaklarıyla oynuyordu. Wonwoo hepimizden daha dikkatliydi; en ufak çıtırtıya bakışlarını dikiyordu.

"Lili, daha deminki iddiayı kaybettiğine göre," dedi Mingyu kurnaz bir sırıtmayla, "bir dahaki keşifte lider ben olacağım, değil mi?"

Gülerek başımı salladım. "Evet, kabul ediyorum. Bir sonrakinde senin dediğini yapacağım, liderim."

Mingyu'nun gözleri parladı. "Şimdiden bir plan oluşturdum bile."

"Geçen seferki gibi mi?" diye sordu Wonwoo, elindeki haritayı katlarken.

"Hayır, bu sefer gerçekten işe yarayacak," dedi Mingyu kendinden emin bir sesle.

Jun kahkahayı bastı. "Geçen sefer 'dikkat dağıtayım' dedin ve yanlışlıkla bizim üstümüze duman bombası attın. Lili, iddiayı kaybetmemeliydin."

Wonwoo ciddi bir ifadeyle başını salladı. "Lütfen Mingyu, plan yapmayı Lili'ye bırak. En azından hayatta kalma oranımız yüksek olur."

Mingyu kollarını kavuşturup dramatik bir şekilde iç çekti. "Planlarım her zaman iyi oluyor. Sadece... kader bana karşı."

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. "Aslında Mingyu haklı. Çoğu planı birlikte yapıyoruz. Sadece komutayı eline aldığında biraz fazla... şanssız."

Mingyu hemen yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi, elleriyle kalp yaptı. "Beni sevdiğini biliyorum."

Gözlerimi devirdim. "Bunu kendine sakla, lider şanssızlık."

Jun kahkahayı bastı, Wonwoo ise yüzünü gizlemeye çalışırken hafifçe gülümsedi. Bir anlığına tüm yorgunluğumuzu unutturmuştu bu saçma sohbet.

Ben Seungmin'in yanında yürüyordum. Dün markette bulduğumuz Mikasa figürü ve bordo bandanayı almak için bize yalvarmıştı; şimdi heyecanla elinde tutuyordu. Seungmin en küçüğümüzdü. Normalde böyle keşiflere benim önderliğimde belli kişiler giderdi ama son beş seferdir kaçarak bizimle geliyordu. Tam ona göre bir görev olduğunu söylüyordu.

"Gerçekten mükemmel bir şey bu," diyerek figürü salladı. "Aslında bandana yerine atkım olsun isterdim ama şimdilik bununla yetinicez," dedi suratını ekşiterek.

Gülümsedim. "Mikasa'yı kıskandım şuan," diyerek kollarımı bağladım.

Seungmin bana dönüp, "Noona, senin gibi kimse olamaz. Sen bu hayattaki gerçek Ackerman olabilirsin. Seni bir kere daha savaşırken görmek isterdim," dediğinde gülerek kafasına vurdum.

Seungmin'i büyük ve belalı bir gruptan ben kurtarmıştım. O zamandan beri bir daha savaştığımı görmek istediğini söylüyordu.

"Hey, Wonuu. Daha ne kadar kaldı? Ben kurt gibi acıktım," diyerek yakınarak Wonwoo'ya sordum. Onun yön bilgisi gerçekten mükemmeldi.

"Az kaldı, yağmur yağmadan varırız Lili Heichou," dediğinde alaylı sesine güldüm. Benimle dalga geçmek hayatlarının tek amacıydı.

O sırada bir hışırtı duyuldu. Hepimiz refleksle arkamızı döndük. Ağaçların arasından yedi kişi belirdi. Ama bu rastgele bir grup değildi. Onları tanıyorduk. Böyle pislikler vardı. Dünya bu hale geldikten sonra eğlencesine adam öldüren alçaklar.

Gölgeler.

Daha önce bir keşifte birlikte geldiğimiz Yunho'nun kolunu yarmışlardı. Ve en önemlisi... Seungmin'i ellerinden kurtardığım şerefsizler topluluğuydu onlar, tam karşımızdaydı. Uzun zamandır karşılaşmıyorduk onlarla.

Önde yürüyen adam, diğerlerinden farklıydı. Uzun boylu, siyah pelerinli, gözleri griydi-duygusuz ama alaylı.

Gördüğüm an içimdeki soğuk bir his yayıldı. Tanıyordum onu. Nasıl tanımazdım ki?

Raze.

Eski günlerden. O karanlık organizasyondan. Babamın beni beş yaşımda terk ettiği cehennemden. Orada birlikte eğitim almıştık, birlikte kan dökmüştük, birlikte suikastçi olmuştuk. On beş yıl o lanet yerde geçirmişti hayatım.

"Ah, Red Spider Lily. Seni tekrar görmek ne güzel," dedi alaycı bir sesle.

O ismi duyunca içim burkuldu. Red Spider Lily. Benim suikastçi ismim. Onlarca insanın ölümünün sorumlusu. Geceleri uyandıran kabusum. Unutmak istediğim geçmişimin her parçası.

Elini kaldırınca diğerleri durdu.

"Bu sefer kaçamayacaksınız. Ama önce... bana ait olanı geri alacağım," diyerek Seungmin'i işaret etti.

"Tabi tekrar bize katılmak istersen kapımız her zaman sana açık." diyerek kahkaha attı.

Elim kemerimdeki kunai'ye gitti. Mingyu yanıma geldi, sesini alçaltarak fısıldadı: "O adam, değil mi?"

"Evet," dedim kısaca. "Raze."

Mingyu, Wonwoo, Jun ve grubumuzdakiler biliyordu. Joshua zaten küçüklüğümden beri yanımda olan tek kişiydi. O benim gibi kötü değildi. Masumdu ve organizasyondan kaçıp yanında nefes alabileceğim tek kişiydi. Kimsenin onun beni kabul ettiği gibi etmeyeceğini sanırdım. Ama diğerleriyle karşılaştıkça onlara da anlatmıştım. Geçmişimi, yaptığım kötü şeyleri, öldürdüğüm insanları, o organizasyondaki yıllarımı. Hepsine "Ben kötü biriyim, bana güvenmeyin" demiştim. Ama onlar yine de benimle durmayı seçmişti. "Geçmişin seni tanımlamaz," demişlerdi. "Şimdi sırt sırta savaşıyoruz, önemli olan bu."

Ama ben hala o ismi duyduğumda titriyordum.

"Artık o isimi kullanmıyorum. Bunu biliyorsun." dedim. O günler gözümün önünden geçti-ilk öldürüşüm, kan kokusu, karanlık koridorlar, acımasız eğitim, babamın beni bırakıp gittiği o gün.

Mingyu ile kedi köpek ilişkimiz olsa da birbirimizi en başta biz kolluyorduk. Raze'in bana karşılık vermesine izin vermeden hemen önüme geçti. "Bu sefer seni parçalayacağız, şimdiden dua edebilirsin." derken ciddiydi ancak alaylı şekilde gülmeyi ihmal etmedi.

"Hey, ben senden daha iyiyim, önümden çekil," diyerek omzundan ittirdim.

"Hadi bee, sen mi benden iyisin? Keşif lideri olabilirsin ama ben daha iyiyim," diye bana diklendi Mingyu. Tamam, boyu benden çok daha uzun olabilirdi ama olsun.

"Yarışa var mısın?" diye sorarken, Jun ikimizin de kafasına vurdu.

"Hey hey, kamp alanına dönünce öğrenirsiniz," diyerek öne geçip belindeki tanto'sunu çıkardı. Katanası kırıldıktan sonra mini katanayla idare etmek zorundaydı.

Raze sadece bizi izliyordu, adamları ise bizim kavgamıza şaşırmış şekilde bakıyorlardı. Sonra gözleri bana kaydı ve o eski, tanıdık gülümseme yüzünde belirdi.

"Hala aynı Lily," dedi yavaşça. "Hala aynı ateş. Ama şimdi farklı bir tarafta. Bu insanlar için ölmeye değer mi?"

"Bu insanlar dediğin, bana yaşatmayı öğretti. Onlar için ölümü çoktan kabullendim." dedim, sesim sertleşerek.

"Anladım," dedi Raze. "Çünkü ben de bir zamanlar onlar gibiydim. Ama sonra gerçeği gördüm. Bu dünya bizim gibi insanlar için yapıldı. Güçlüler için. Zayıflar sadece yük."

"Kim daha güçlüymüş görelim," diyerek iki elime de kunailerimi geçirdim. Her çeşit kunai tipim vardı ve vücudumun her yerinde saklıydı. Kısa mesafeli bıçaklarla aram iyiydi. Riski artsa bile ben avantajını kullanıyordum. On beş yıllık eğitim boşa gitmemişti-ne yazık ki.

Raze gülümsedi. Onun gülümsemesiyle ben de gülümseyip koşmaya başladım.

O an savaş başladı.

"Wonwoo, Seungmin'i koru," diyerek kısa süreliğine arkama dönüp baktım. Seungmin korkmuş ama heyecanla bakıyordu. Wonwoo ise bıçaklarını hazırlamıştı.

"Mingyu sağdaki iki kişi senin, Jun soldaki bıçaklıları sen al," diyerek hızla Raze'i korumak için önüne geçenlere doğru koştum. "Burası da benim," dedim.

"Tamamdır Heichou," diyerek ikisi de onaylayıp hızla ilerledi.

Önümdeki mavi saçlı çocuk "Ha ha ha, gel bakalım. Kız dediğinin burada ne işi var? Benim yatağımda olmalı," dedi az sonra son nefesini verecek olmasına rağmen çok cesurca konuşmuştu.

Onun lafına gülmüştüm. Ve iyice yaklaşınca baltasını bana savurduğu an, savrulup kunai'mi kalbine saplamıştım. Önemli olan hayati bölgelerdi. Organizasyonun öğrettiği ilk ders: Acıma. İkinci ders: Hızlı ol. Üçüncü ders: Pişmanlık duyma.

Ama ben artık pişmanlık duyuyordum. Her gün.
Yine de bu sefer sevdiklerim için savaşırken tereddüt etmemem gerekiyordu.

"Yazık oldu. Kolay lokmaymışsın," derken ona göz kırptım. O ise dizlerinin üstüne çömelmişti. Ben de kunai'mi çekip itince yere yığıldı.

"Hey, Lue. Onu küçümseme," diye sert bir şekilde arkadan bağırdı Raze. Ürkmüştü. Raze'in uyarısıyla küçümseyici bakışları, ciddileşmeye başladı. Ama o korkusuyla boğuşurken çoktan yanına gelmiştim bile.

Tepki verecek fırsatı bile bulamadan hemen kolundan tutup bacaklarımı, boynuna dolayarak ters takla attım ve onu yere serdim. Yere düştüğünde çıkan sesle birkaç kemiği kırılmış olabilirdi.

Yanına doğru eğilip, "Korku aklın katilidir," diyerek boğazını kestim. Organizasyonun sloganıydı bu. Ne kadar nefret etsem de dilimden düşmüyordu.

"Oğğ, bu ses çok kötü ya. Bi daha yapmayacaktım, unuttum," diyerek iğrenerek ayağa kalktım.

Mingyu ile Jun son kişileri ile uğraşırken ben de Raze'e doğru adımladım.

Raze karşımdaydı. Yarım maskesi, gri gözleri ve belindeki eğri bıçağıyla karanlığın içinden çıkmış gibiydi. Eski günlerdeki gibi.

"Galiba organizasyon çöküşün eşiğinde. Yoksa her zaman bu kadar beceriksiz kişiler mi vardı?" dedim diğerlerini işaret ederken.

O da gülerek "Kendini övmenin nazik yolunu bulmuşsun." dedi.

"Sana olan hediyemi neden bir maskenin arkasına sakladın?" dedim yüzündeki maskeyi göstererek. Sonki savaşımızda sol gözünden aşağısına kadar bıçakla yaralamıştım. Ancak yine kaçmayı başarmıştı.

Sorumu görmezden gelerek "Red Spider," dedi, sesi rüzgâr gibi kayıtsız. "Bize katılmaya ne dersin? Eskideki gibi. Sen, ben ve Yoru, yan yana. Yaptıklarının hesabını sormayacağım. Bu dünyada birlikte hüküm süreriz."

Söylediği şeyle kahkaha attım. İki elime üçer shuriken aldım, parmaklarımın arasında döndürerek.

"Asla sizin gibi olmayacağım. Bir daha asla. Sahi, bir amacınız var mı ki? Sadece insanlara acı çektiriyorsunuz."

Raze bir adım attı.

"Hayır, hayır. Onları huzura kavuşturuyoruz. Sessizlik bir virüs değil, Lily. Mükemmel bir evrim. Hepimizin ulaşması gereken bir doruk noktası. Bu dünya acı dolu, biz onu sonlandırıyoruz."

"Ne saçmalıyorsun?" diyerek shurikenlerimi ardı ardına fırlattım.

Raze ikisini ustalıkla savuşturdu, ama diğer dördü pelerinini, bacağını ve maskesini kesmişti. Maskesi çatlamıştı ama hâlâ yüzünde duruyordu.

Yüzüne saplanan shurikeni eline alıp hızla bulunduğum yere fırlattı. Ancak ben çoktan pozisyonumu değiştirmiştim. Eski eğitimimiz işe yaramıştı-hareketlerini tahmin edebiliyordum.

Şaşkınlıkla etrafı tararken göz göze geldik. Gülümsedi.

"Hâlâ inanılmazsın. Sence de bu grupta harcanmıyor musun? 'Herkesi korumam gerek. Herkesi kurtarmalıyım.' Sen bir savaşçısın, bir kurtarıcı değil. Gel bizimle, ait olduğun yere."

Dedikleri şeyleri duymama bile gerek yoktu. "İlk önce dilinden kurtulacağım. Başımı şişirdin," diyerek bir adımda yanına vardım. Kunai'mi savurdum.

Jun'un katanasına benzeyen silahıyla saldırımı savuşturdu.Ben onun hareketlerini ne kadar biliyorsam o da benimkileri biliyordu. Ben, Raze ve Yoru yenilmez üçlü olarak anılıyorduk. Raze biraz daha kötü olsa da birbirimizle savaşımızda Yoru ve ben berabere kalmıştık.

O sırada elime aldığım shuriken'i diğer bacağına fırlattım. Acıyla bağırdı ama yere çökmeden bana gülümseyip bıçağını çıkardı.

"İşte bu özel bir şey, bu sessizlik," dediğinde anlam verememiştim.

Eli atmak için hareketlenmişti hemen gardımı almıştım ancak yönü bana doğru değildi. Elinden bıçak çıktığı an nereye gittiğini anlayıp anlık bir refleksle "Seungmin!" diye bağırıp kunai'mi fırlatmıştım, bıçağa doğru.

Kunai'm bıçağa çarpıp yönünü değiştirse de Seungmin omzundan vurulmuştu. Hala Seungmin'e bakarken Mingyu'nun sesini duydum.

"Kaçma şerefsiz!" diye Raze'in arkasından bağırıyordu. Oraya doğru dönünce Raze'in çoktan uzaklaştığını gördüm. Ancak bize doğru bakıyordu. Gözlerinde garip bir ifade vardı. Sanki bir şeyi öğrenmek istermişcesine. Arkasından koşmak yerine Seungmin'e doğru gittim.

Seungmin omzundan vurulmasına rağmen yerde yatıyordu, Wonwoo ve Jun ise ona yardım ediyordu. O kadar acı verici bir şey olmamalıydı diye düşünürken aklıma Raze'in söyledikleri geldi.

'Bu sessizlik.' demişti bıçağa bir şey sürülü olduğu belliydi ne olabilirdi ki. Düşünürken birden gözlerim büyüdü.

Kafamı sallayarak, "Hayır, hayır şerefsiz. Yapmış olamaz. Hayır," diyerek bağırmıştım. Koşarak Seungmin'e adımladım. Mingyu hemen yanıma gelerek.

"Ne oldu?" dediğinde gözlerimdeki korku ile ona Seungmin'i gösterdim. Yaralandığı yerden koyu mor kan çıkıyordu. Wonwoo ile Jun bir adım geriye çıkmıştı. Ben ise daha çok yaklaştım, yanına çöküp ona sesleniyordum.

"Kan rengi mor... Lili, ondan uzak dur!" diye fısıldadı Jun. Beni geri çekmeye çalışsa da kolumu savurarak geri ittim. Seungmin'i çekerek dizlerime yatırmıştım.

Wonwoo ise fısıldadı: "Eğer o bıçak zehirliyse... enfekte olabilir."

Koyu mor kan damarlarından aktıysa, hastalığı kaptığın anlamına geliyordu. Hastalığın adına Sessizlik adını vermiştik. Doğrudan öldürmüyor çoğunlukla, fakat hafızayı ve iletişimi bozuyor. Hastalığı kaptığında ilk belirtisi damarlarında morumsu bir kan renginin gezmesi oluyor daha sonra kısa süreli hafıza kaybı, sonra konuşma bozukluğu yaşanıyor; nihayet uzun süreli kaskatı bir "sessizlik" durumuna giriyorsun. Bazıları duygularını kaybediyor; bazıları agresifleşip anlamsız davranışlar gösteriyor. En iyi ihtimalle bir hafta dayanabiliyorsun daha sonra gerçek bir zombi gibi ya diğerlerine zarar veriyorsun ya da kendi sonunu getiriyorsun.

Bizim ise bu durumda yapabileceğimiz tek şey, bu yavaş ve acılı ölümü olabildiğince kısa hâle getirmek.

Seungmin dizlerimde yatarken, "Hey Seung, iyisin. Bir şeyin yok. Seni bırakmayacağım. Dayanmalısın," derken onu etkilememek için ağlamamaya çalışıyordum. Şimdi iyi olsa bile er geç bu hastalık onu alacaktı.

"Noona," dedi kesikçe nefes alsa da gülümseyerek bana baktı.

"Bir kez daha savaştığını görebildim."

Öksürdü ve, "Sen benim için Mikasa'dan çok daha iyisin," dediğinde gözümden düşen yaşı kontrol edemedim.

"Seung, daha bu dünya düzelince yarım kalan filmin son partını izleyeceğiz," dedim sesim titreyerek. O ise benden uzaklaşmaya çalışarak "Noona, bana bu kötülüğü yapma," dedi ve önce ellerine baktı. Ellerinin temiz olduğunu görünce cebindeki yeni aldığı bordo bandaja sarılı Mikasa figürünü bana uzattı. Şimdi bile hastalığı bulaştırmamak için önce kan bulaşmış mı onu kontrol ediyordu.

"Noona, benim yerime sen saklar mısın? Biliyorum sen Eren'i daha çok seviyorsun ama," dedi ve ağzından kan kusarak öksürdü. Gözlerimi kapatmıştım daha sonra açınca eli hala havada bana uzatıyordu. Elim titrerken daha fazla yorulmasını istemediğim için aldım ve o sırada yağmur yağmaya başlamıştı.

"Seung," derken ağlamamak için ne kadar tutsam da gözyaşlarım bazıları kaçıp yağmura karışıyordu.

Seungmin yavaşça dönüp, "Hazırım," diyerek Mingyu'ya doğru gülümsedi. Benden onu öldürmesini isteyemeyeceği için Mingyu'ya seslenmişti.

Hızla Mingyu'ya doğru dönünce onun da gözleri dolmuştu.

"Hayır, hayır. Düzeltebiliriz, bir yolunu buluruz," diyerek Seungmin'i nazikçe yatırıp Mingyu'ya yalvarıyordum. Jun ise seslenip, "Mingyu, Lili'yi buradan uzaklaştır," dediğinde hızla Jun'a dönmüştüm. Jun, Seungmin'in yanına çömelmişti. Seungmin bana son kez gülmüştü ve Mingyu beni sırtına alıp götürmeye başlamıştı. Çırpınıyordum ama hiçbir gücümün kalmadığını fark etmemiştim. Jun ise başını öne eğerek ona acısız bir ölüm sunmuştu. Gözlerimi sıkıca kapatmıştım; belki sıkıca kapatırsam uyandığımda yanımda olurdu.

Sessizlik böyle bir şeydi. En sevdiğinin ölümünün senin elinden gelmesini sağlayacak kadar acımasız bir hastalıktı.

Ve ben, Red Spider Lily, bunu engelleyememişim.

Sadece ölümü getiren bir çiçek gibi açıyordum her zaman. Bir kez daha aksini yapmakta başarısız olmuştum.

Sadece yazmak istedim. Belki okuyan olur.