2. bölüm · i loved you in silence / yoon jeonghan

² no one can save everyone

Red Spider Lily

(𝓕𝓪𝓵𝓵𝓲𝓷𝓰 𝓕𝓵𝓸𝔀𝓮𝓻 - 𝓢𝓮𝓿𝓮𝓷𝓽𝓮𝓮𝓷 💎)

Mingyu'nun omzuna vurarak beni indirmesini istedim. Kendime gelmeliydim. Güçlü durmalıydım. Yıkılma lüksümüz yoktu. Lider olarak görevimi yerine getirmeliydim.

Mingyu beni indirince Jun ve Wonwoo'ya baktım. Seungmin'i kampa kadar taşımak için sedye benzeri bir şey arıyorlardı. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Sessizlik bizi de ele geçirmiş gibiydi; kelimeler, boğazımıza düğümlenmişti.
İlerideki yıkık barakanın yanında duran tahta parçalarına gittim. İşimize yarar olanları alıp geri döndüm.

"Bugün aldığımız brandayı sererek bu iki ahşap parçasıyla destekleyebiliriz," dedim, sesim soğuk ve durgundu. Wonwoo elimden alarak hızlıca küçük bir sedye yaptı. Mingyu, Seungmin'in narin bedenini dikkatle kaldırıp üzerine koydu. Ona baktıkça kalbim parçalanıyordu. Daha küçüktü... çok erkendi.
Yürümeye başladık. Orman yolundan geçerken kimse konuşmuyordu. Sadece ayak sesleri ve yağmurun hafif tıpırtısı vardı. Wonwoo ve Mingyu sedyeyi taşırken, Jun ve ben iki yanlarında yürüyorduk. Koruma pozisyonundaydık ama koruyacak kimse kalmamıştı artık.

Kampa girdiğimizde, barakaların arasından Joshua'nın silueti belirdi. Güneş batmak üzereydi. Son ışıkları önümüzü aydınlatıyordu. Joshua ile göz göze gelince hemen bakışlarımı kaçırdım.
Normalde biz dönünce coşkuyla karşılarlardı. Ancak hemen anlamış olacaktı ki, bizi heyecanla karşılamak yerine arkasındakileri tek bir el işaretiyle sessizleştirmişti. Bir şey söylemesine gerek yoktu-sessizce diğer barakalara doğru işaret etti.
Joshua yanıma geldiğinde önce bana baktı, sonra arkaya doğru gözleri kaydı. Seungmin'i gördüğünde bakışları ağırlaştı, üzüntüyle yere indirdi gözlerini.
"Lili," dedi sessizce.
Başımı salladım. "Shua..." Daha fazla bir şey söyleyemedim.
Joshua beni kendine çekti, sıkıca sarıldı. Bütün gücüm bedenimden çekildiğini hissettim. Ben de ona sıkıca sarıldım. Güçlü durmalıydım ama o an, sadece bir kızdım. Birini koruyamayan, birini kaybeden... sadece bir kız.
"Geçti," dedi yalnızca, samimi bir tonla. Gözlerindeki soruları geriye attı. Tek bir soru sormadan yanımda durdu.

Joshua'nın sarılmasıyla içimdeki duvarlar çatladı ama kendimi toplamaya çalıştım.
Joshua'dan ayrıldığımda kamptakiler yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Barakaların arasından çıkan insanlar, eller cepte, başlar eğik, sessizce yaklaştılar. Kimse bir şey sormuyordu. Sormalarına gerek yoktu.
Scoups'la göz göze geldiğimde, gözleriyle beni sakinleştirmek istercesine baktı. Seungmin'i ne kadar sevdiğimi en iyi o biliyordu. Onun beni nasıl kurtardığını hatırladım; ben de Seungmin için aynı şeyi yapmak istemiştim. Ama başaramamıştım. Küçük kardeşini koruyamayan biri, kimi koruyabilirdi ki?

Seungmin'in en yakın arkadaşı Minho, gerçeği fark ettiği anda yanımıza koştu. Aileleri olmadıkları için birbirlerine tutunmuşlardı. Aynı bizim de birbirimize tutunduğumuz gibi. Ben, Scoups, Joshua, Mingyu, Wonwoo, Jun, Seungkwan... hepimiz birbirimizin ailesiydik.
"Seungmin, hayırr!" diye haykırdı Minho, gözyaşları yüzünü yıkarken. Seungkwan kollarına girip onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Scoups yanıma yaklaştı. "Ne oldu?" diye sordu, sesi alçak ve sakindi.
"Gölgeler, karşımıza çıktı. Raze vardı." Yutkundum. Cebimden çıkardığım poşete sarılı bıçağı gösterdim. "Bıçağına virüsü sürmüş. Seungmin'e-"
"Tamam, Lili." Scoups sözümü kesti, elini omzuma koyarak. "Yeterince şey yaptınız. Şimdi Seungmin'i uğurlamamız gerek."
O an kampın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Herkes bakışlarını yere indirmişti; dördümüz de Seungmin'in son nefesini alırken çıkardığı sessizliği unutamayacaktık.

Wonwoo brandayı usulce yere serdi, kampın ortasındaki açık alana. Etrafta barakalar daire şeklinde diziliydi, sanki Seungmin'i koruyorlarmış gibi. Mingyu, Seungmin'i dikkatle yatırdı. Sanki bir an için uykusundaymış gibi görünüyordu, ama hepimiz biliyorduk: bu uykunun dönüşü yoktu.
Joshua dizlerinin üzerine çöktü, dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Dua mı ediyordu, yoksa sessizce vedasını mı fısıldıyordu, anlayamadım. Minho ise hıçkırıklarla Seungmin'in eline dokunmaya çalışıyordu.
Scoups kalabalığa dönüp, sakin ama ağır bir sesle konuştu:
"Bugün bir kardeşimizi uğurluyoruz. Hepimiz, ailemizi tek tek kaybettik. Ama aile dediğimiz şey, kanla değil, yanında duranlarla olur. Seungmin artık aramızda olmayacak ama ruhu hep bizimle olacak."
Sözleri, kampa toplanmış herkesi daha da susturdu. Ben ise Seungmin'in yüzüne bakıyordum. İçimdeki yangın büyüyor, ama gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum.

Kampın yanında, barakaların arka tarafında sessizce büyüyen mezarlık, her kayıpla birlikte bizden bir dostumuzu, bir kardeşimizi, ailemizden bir parçayı alıp götürüyordu. Ahşap çitler ve taş işaretler, her bir hayatın sessiz tanıklarıydı.
Mingyu eline küçük bir mum aldı, yağmurdan korumak için avuçlarının arasına siper yaptı. İlk kıvılcım yandığında herkes nefesini tuttu.
Seungkwan, Minho'nun elini mumun yanına götürdü. Minho kısa süreliğine bana baktı. Minho'nun gözleriyle karşılaştığımda, bana 'neden' demedi. Ama o bakış, bin kelimeden daha ağırdı. Titreyen elleriyle tuttuğu mumun ışığı, Seungmin'in cansız yüzünü aydınlattı.

Ardından tek tek herkes mumlarını yakmaya başladı. Küçük ışıklar kampın karanlığını delerken, Seungmin için kurulan sessiz bir deniz doğdu. Her mum, Seungmin'in bir anısını taşıyordu. Gülüşünü, korkularını, hayallerini. Kampın karanlığında, onun hikâyesi parça parça yanıyordu.
Ben de mumumu yaktım. Ellerim titriyordu.
"Affet beni, Seungmin," diye fısıldadım. Elimdeki bordo bez parçası artık bir bayrak gibiydi. Sessizliğe karşı açılmış bir savaşın bayrağı.

Tören bittikten sonra herkes yavaş yavaş dağıldı. Barakalara geri döndüler, kendi acılarıyla baş başa kalmak için. Mingyu ve Wonwoo, Seungmin'i mezarlığa götüreceklerdi. Minho onlara eşlik etti. Ben ise orada, kampın ortasında kalmıştım.
Joshua yanıma geldi, elinde iki fincan vardı. Birini bana uzattı.
"İyi gelir diye düşündüm," dedi. Sıcak çay kokusu burnuma geldi.
Fincanı aldım, ellerim hala titriyordu. "Teşekkür ederim."
Yan yana oturduk, kampın ortasındaki tahtaların üzerinde. Etrafımız sessizdi. Uzaktan Minho'nun hıçkırıkları geliyordu.
"O parkı hatırlıyor musun?" dedi Joshua yavaşça. "Sadece altı yaşındaydık. Ağlıyordun. İlk defa birinin o kadar çaresiz göründüğünü düşünmüştüm."
Hafif gülümsedim, gözyaşlarımın arasından. "Organizasyondan kaçmıştım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Sadece... sadece kaçmak istiyordum."
"Ve ben sana sarıldım," dedi Joshua. "Seni tanımıyordum, ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece... sadece üzgün olduğunu gördüm."
"Sen çok saftın," dedim. "Hala öylesin. O gün bana sorular sormadın. Sadece yanımda durdun."
"Birkaç yıl sonra bana söylediğinde," dedi Joshua, "ne yaptığını, kim olduğunu... korkmuştum. Ama seni bırakmak aklımdan bile geçmedi."
"Neden?" diye sordum. "Ben bir katildim, Shua. Ellerim kana bulanmıştı. Neden kalmayı seçtin?"
"Çünkü sen benim arkadaşımdın," dedi Joshua basitçe. "Ve arkadaşlar birbirini bırakmaz. Sen benim için hep o parkta ağlayan kız oldun. Güçlü görünmeye çalışan ama kırılgan olan."
"Ama ben de onlar gibi insan öldürdüm," dedim, sesim çatladı. "Tereddüt etmeden. Acımadan. Pişmanlık duymadan. Hem de böyle bir hastalık yokken."
"Ama şimdi pişmanlık duyuyorsun," dedi Joshua. "Bu da senin değiştiğini gösteriyor."
Çayımdan bir yudum aldım. Acıydı. "Değişmek... yeterli mi? Geçmişim hala peşimde. Raze hala orada. Organizasyon hala var. Ve ben... ben hala o insanım. O Red Spider Lily."
Joshua başını salladı. "Hayır. Sen artık o değilsin. Sen Lili'sin. Bizim Lili'miz. Bizim liderimiz. Bizim... ailemizin bir parçası."
"Ama ailem ölüyor," dedim, gözyaşları yanağımdan süzülürken. "Birer birer. Ve ben onları koruyamıyorum."
"Kimse herkesi koruyamaz," dedi Joshua. "Sen elinden geleni yapıyorsun. Bu yeter."
"Yeterli değil." Sesim sertleşti. "Asla yeterli olmayacak."
Joshua bir süre sessiz kaldı. Sonra cebinden bir şey çıkardı. Küçük, gümüş bir kolye. Üzerinde bir çiçek vardı-ama kırmızı örümcek zambağı değil, sıradan bir papatya.
"Bunu sana vermek istiyordum," dedi. "Geçen keşifte bulmuştum. Biliyorum, o isimden nefret ediyorsun. Ama belki... belki artık başka bir çiçek olabilirsin. Papatya gibi. Sade, güçlü, hayatta kalan."
Kolyeyi elime aldım. Soğuk metal avucumda ısındı.
"Teşekkür ederim, Shua," dedim, sesim boğuk. "Sen... sen olmasan ne yapardım bilmiyorum."
"Yaşamaya devam etmen gerek," dedi Joshua.
"Artık yaşamak mı istiyorum? Bilmiyorum" diye sordum.
Joshua bana baktı, gözleri ciddi. "Bencilce bir davranış olabilir ama kendin için yaşayamıyorsan benim için yaşa. Ben sensiz yapamam. Sen benim ilk dostumsun. Birbirimizden ayrılmayacağımıza söz verdik. Hatırlıyorsun değil mi?"
Kafamı kısaca salladım. Haklıydı. Ama bu bilgi acıyı azaltmıyordu.
"Raze bugün bir şey söyledi," dedim. "Sessizliğin bir virüs değil, bir evrim olduğunu söyledi. Bu dünya bizim gibi insanlar için yapıldığını."
Joshua kaşlarını çattı. "Sen buna inanıyor musun?"
"Hayır," dedim. "Ama bazen... bazen düşünüyorum. Belki de haklı. Belki de bu dünya sadece güçlüler için. Ve zayıflar... zayıflar sadece ölmek için var."
"Seungmin zayıf değildi," dedi Joshua sertçe. "O cesurdu. Senin gibi olmak isteyecek kadar cesurdu
Sen onun kahramanıydın."
"Ve bunun sonu ölüm oldu," dedim, sesim titreyerek.
"Bazen... sonuç elimizde olmadan şekillenir." Joshua elini omzuma koydu. "Sen onu kurtarmaya çalıştın. Ve bu yeter. Kimse senden daha fazlasını bekleyemez. Seungmin senden daha fazlasını beklemiyordu."

Ama ben kendimden daha fazlasını bekliyordum.
Çünkü ben Red Spider Lily'dim. Ve ne kadar değişmeye çalışsam da, bazı şeyler asla değişmeyecekti.

Joshua diye ölmüşüm...