3. bölüm / 20
Hırçın Deniz3
Bölümler 20Şu an: 3
- 1 12.632 kelime
- 2 22.060 kelime
- 3 32.490 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 41.254 kelime
- 5 52.568 kelime
- 6 61.940 kelime
- 7 71.492 kelime
- 8 81.650 kelime
- 9 91.822 kelime
- 10 101.483 kelime
- 11 111.543 kelime
- 12 121.967 kelime
- 13 132.814 kelime
- 14 141.525 kelime
- 15 151.532 kelime
- 16 161.295 kelime
- 17 172.619 kelime
- 18 181.954 kelime
- 19 19749 kelime
- 20 201.939 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dudaklarındaki o yıkıcı ve küstah tebessümle benden iki adım uzaklaştı. Gözlerimin içine meydan okurcasına bakarken, cebindeki kolyemi parmaklarının ucuyla bir kez daha hissettirmek ister gibi yokladı. Sanki az önce sınıfı birbirine katan kendisi değilmiş gibi rahat adımlarla sırasına geri döndü.
Sınıftaki herkes, hatta az önce korkudan donakalan edebiyat hocası bile derin bir nefes almıştı. Ancak benim içimdeki fırtına dinmek bir yana, asıl şimdi daha yeni başlıyordu. Kalbimin ritmi kulaklarımda uğulduyordu.
Hızla Aras’ın yanına gittim. Yakaları kırışmış, nefesi hala düzensizdi ama gözlerindeki o dik, pes etmeyen duruş kaybolmamıştı. Yine de yüzündeki kızarıklık canının yandığını ele veriyordu. Sesimdeki endişeyi ve titremeyi gizleyeye çalışarak ona doğru eğildim.
"İyi misin? Bir yerine bir şey yaptı mı o pislik?" diye sordum.
Aras üstünü başını öfkeyle düzeltti. Derin bir nefes alıp sınıfın arka tarafında, sırasına yayılmış olan Teoman’ın olduğu yöne nefret dolu bir bakış fırlattı.
"İyiyim, sorun yok. Kim olduğunu sanıyor bu çocuk? Herkese böyle mi davranıyor?" dedi dişlerinin arasından.
Sırama geri otururken içimi kaplayan çaresizlikle mırıldandım.
"Tam bir baş belası... Sadece uzak dur ondan, lütfen."
Dersin geri kalanı benim için tamamen bir işkenceden ibaretti. Hoca tahtada bir şeyler anlatıyor, tebeşir sesleri sınıfta yankılanıyordu ama ben tek bir kelime bile duymuyordum. Sadece sırtıma batan, orayı adeta delen o keskin ve karanlık bakışları hissediyordum.
Teoman, Aras’ı resmen hedef tahtasına koymuştu. Benim kolyemi çalmış, benimle olan hesabını kapatamamış ve hırsını hiçbir suçu olmayan, okula daha yeni başlamış masum bir çocuktan çıkarmıştı.Son ders zili nihayet çaldığında sınıftan adeta kaçarak çıktım. Aras’a görünmek, onunla yeniden konuşmak istemiyordum. Teoman’la göz göze gelmekten ise ödüm kopuyordu. Bir an önce eve gidip odama kapanmak ve sakinleşmekten başka bir şey düşünemiyordum.
Sınıftan çıkıp okul bahçesinin arka tarafındaki çıkışa doğru saptığımda, kulağıma gelen boğuk bir darbe sesi ve ardından savrulan küfürlerle irkildim. Adımlarım anında yavaşladı, dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Seslerin geldiği duvar dibine doğru korkarak yaklaştığımda, Teoman ve Aras’ın yeniden karşı karşıya olduğunu gördüm. Bu kez Teoman’ın yanında, okulun arkasındaki o tekinsiz tiplerden birkaç serseri arkadaşı da vardı ve Aras’ın etrafını sarmışlardı. Ama durum bu sefer sınıftaki gibi sadece bir yaka paça kavgası değildi, olay tamamen bir infaza dönüşmüştü.
Aras’ın dudağının kenarından ince, kırmızı bir kan sızıyor, çenesine doğru akıyordu. Teoman ise gözü dönmüş bir vahşilikle, adeta bir avcı gibi Aras’ın üzerine yürüyordu. Aras son bir gayretle hamle yapıp Teoman’ın yüzüne doğru sert bir yumruk savurdu ama Teoman şaşırtıcı bir çeviklikle başını yana eğerek o darbeden rahatça kaçtı.
Aras’ın midesine çok sert bir yumruk indirdi. Etraftaki serserilerin kahkahaları yükselirken, Aras acıyla iki büklüm oldu ve arkasındaki taş duvara yaslandı. Teoman durmadı, onun yakasına tekrar yapışıp sertçe yukarı kaldırdı.
"Sana benden uzak durmanı söylemiştim! Bana bulaşmaya devam edersen..." diye bağırdı Teoman öfkeyle.
Daha fazla dayanamadım. Aklımı kaçırmış gibi hızla yanlarına gittim.
"Bırak, ne yapıyorsunuz siz ya! Bırak onu!" diye bağırarak aralarına fırladım.
Bütün ağırlığımı geriye doğru vererek Teoman’ın Aras’ı tutan iri kollarını çekiştirmeye çalıştım. Avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim.
"Teoman, yeter! Bırak diyorum sana, delirdin mi sen?"
Teoman, benim çığlık çığlığa olan sesimi duymasıyla birlikte aniden duraksadı. Kas katı kesilen bakışları Aras’tan yavaşça bana kaydı. Gözlerindeki o vahşi, kontrolden çıkmış öfke, beni tam karşısında görmesiyle birlikte yerini garip, çözülmesi imkansız bir karmaşaya bıraktı. Nefes nefeseydi, göğsü hızla inip kalkıyordu.
"Senin burada ne işin var? Çekil aradan!" dedi. Sesi pürüzlü ve emrediciydi.
"Çekilmiyorum!" diyerek bu sefer onu iki elimle birden kollarından geriye doğru ittim.
Tabii ki kaya gibi sert vücudu yerinden milim kıpırdamadı ama en azından Aras’ın yakasındaki elleri gevşemiş ve onu serbest bırakmıştı. Aras, fırsattan istifade sırtını duvara yaslayıp derin derin nefes almaya çalışırken, ben Teoman’ın tam önüne geçip Aras'a adeta bir kalkan oldum. Başımı yukarı kaldırıp o devasa boyuna meydan okuyarak, gözlerimi kırpmadan doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Sırf bana zarar vermek için, bana olan öfken yüzünden bu çocuğa saldırmaya utanmıyor musun? Senin derdin benimle! Derdin neyse bana söyle!"
Teoman’ın kaşları çatıldı, dudaklarının kenarı sinirli ve alaycı bir şekilde kıvrıldı. Bana doğru yarım adım yaklaştı. Eğildi ve bu kez hırıltılı, kısık bir sesle fısıldadı.
"Benim derdim seninle falan değil deniz kızı. Bu çocuk haddini aşmayı seçti. Benim yanındakilere yaklaşmaması gerektiğini öğrenmesi gerekiyordu."
"Senin yanındakilere mi?"
"Kardeşimden uzak durması için uyarıyorum!"
"Kardeşine aşık falan değil merak etme! Senin amacın o değil, senin amacın oynamak! Sen bir zorbasın!"
Teoman gözlerini kısarak beni izledi, ardından hiçbir şey olmamış gibi elini rahatça cebine attı. O sırada Aras eliyle karnını tutarak, acı içinde ama gururundan ödün vermeden yavaşça yürümeye başladı. Teoman’a nefret dolu bir bakış fırlattım.
"Allah belanı versin senin!"
Teoman ise arkamdan gayet neşeli ve umursamaz bir ses tonuyla bağırarak karşılık verdi.
"Amin canım!"
Onu duymazdan gelerek hızla Aras’ın yanına koştum ve hemen koluna girdim. Aras şaşkınlıkla bana baktı.
"İyiyim... Gerek yok," dedi pürüzlü bir sesle. Kolunu yavaşça benden geri çekti ve beni arkasında bırakıp önden yürüyerek gözden kayboldu.
Olduğum yerde kalakaldım. Saçlarımı titreyen ellerimle kulağımın arkasına alıp tüm bu yaşananların nedenini, nasıl bu noktaya geldiğimizi düşünürken aniden aklıma o geldi. Kardeşim...
Zaman algımı tamamen yitirmiştim. Dehşet içinde saatime baktım ve hızla ilkokula doğru koşmaya başladım. Sokakları nefes nefese geçtim ama okul bahçesine geldiğimde çoktan geç kaldığımı anladım.
Bahçe boşalmıştı. Okul binasının köşesindeki basamaklara oturmuş, küçük dizlerini karnına doğru çekmiş tek başına ağlıyordu. Koşarak yanına gittim, dizlerimin üzerine çöküp onu sıkıca kucağıma aldım.
"Özür dilerim ablacım... Çok özür dilerim, geç kaldım," diye fısıldadım pişmanlıkla.
Hıçkırıklarının arasından başını kaldırdı.
"Annem gelmedi, babam gelmedi... Sen de gelmezsin diye korktum abla..." dedi gözyaşları içinde.
Saçlarını öperek onu teselli etmeye çalıştım.
"Korkma ablacığım, bak ben buradayım. Hadi gel eve gidelim."
Ancak ilkokulun dış kapısından tam çıkarken, önümüze aniden gölgeler düştü. Başımı kaldırdığımda Teoman ve arkasındaki serseri arkadaşlarının etrafımızı çoktan sarmış olduğunu gördüm. Kardeşim korkuyla gözyaşlarını silerken, kafasını daha da göğsüme bastırıp arkama saklanmaya çalıştı.
Teoman adımlarını yavaşlatıp tam karşımızda durdu. Alaycı bir kahkaha attı.
"Aaa Deniz, senin çocuğun mu vardı ahahahah! Ama bu değişik çünkü bu çocuk sarışın, sen sarışın değilsin," dedi eğlenerek.
"Çekil önümden! Seninle uğraşamam," diyerek onu itmeye çalıştım.
"Aaa olmaz... Bu küçük çocuk neden ağlıyor?" diye sordu, gözlerini kardeşime dikerek.
"Sana hesap mı vereceğim?" dedim ters bir sesle.
O sırada kardeşim göğsüme sinip korku dolu gözlerle bana baktı ve Teoman'ı işaret etti.
"Abla... Abla bu abi kim? Korkuyorum abla, lütfen gidelim."
Kardeşimin titreyen sesini duyan Teoman’ın yüzündeki o alaycı tavır bir anlığına sarsıldı. Bakışları yumuşar gibi oldu ve bir adım geri çekildi.
"Hadi bu seferlik kardeşin olduğu için bırakıyorum seni... Bu arada kolyeni almak istiyorsan yarın sabah bilekliğini düşürdüğün yere gel," dedi.
"N-neden..." diye sordum, sesimin kekelemesine engel olamayarak.
Teoman bu halime gülerek karşılık verdi.
"Kekeleme lan ahahhaha, korkma yemem seni."
"Pisliksin! Çekil önümden!" diye bağırdım.
Önümden çekildi. Kardeşimle birlikte yanından hızla geçip giderken, Teoman arkamızdan uzanıp kardeşimin yanağını hafifçe, incitmeden sıktı ve geri çekildi.
"Adı ne bu püskülün?" diye sordu arkamızdan.
Duraksadım, kaşlarımı çatarak arkama döndüm.
"Püskül derken?"
Yüzünde yine o tanıdık, sinir bozucu tebessüm belirdi.
"Mısır püskülü canım. Saçlara bak, aynı mısır püskülü gibi..."
"Sana çekmiş desene!"
Teoman’ın yüzündeki o dalga geçen ifade aniden dondu...
"Kaderi benzemesin..."
"Senin kadar şerefsiz olmaz merak etme!"
Yanlarından uzaklaşırken kardeşim tekrardan konuştu.
"Abla o abi kimdi? Neden seni çağırdı?"
"Yok, çağırmadı ablacım... Bak, sakın annemin yanında bundan bahsetme tamam mı?"
"Tamam abla..."
Eve ulaştığımızda kalbimin ritmi hala normale dönmemişti. Bir yanda okulda Aras’la yaşananlar, Teoman’ın bitmek bilmeyen tehditleri ve elimden aldığı kolyem, diğer yanda ise kardeşimin o korku dolu bakışları...
Kapının kilidini açarken ellerim titriyordu. İçeri girer girmez kardeşimin montunu çıkardım, onu sakinleştirmek için yanağını öpüp odasına, oyuncaklarının yanına gönderdim. Annemin evde olup olmadığını anlamak için derin bir sessizliğin hakim olduğu koridora baktım.
Ayakkabıları portmantodaydı. Demek ki evdeydi. Mutfağa doğru adımlarken içimi tarifsiz bir sıkıntı kapladı. Annem tezgahın önünde durmuş, arkası bana dönük şekilde bir şeylerle uğraşmaktaydı. Adım seslerimi duyduğu an, omuzlarının gerildiğini gördüm.
Ağır adımlarla bana doğru döndü. Yüzündeki o soğuk, öfkeli ifadeyi gördüğüm an nefesim boğazımda tıkandı.
"Sen neredesin Deniz?" diye sordu. Sesi zehir gibi pürüzlü ve her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
"Anne, şey... Okulda biraz işim uzadı, ders çıkışı hocanın yanına uğramam gerekti," diye kekeledim. Yalan söylerken sesimin titremesine engel olamamıştım.
Annem üzerime doğru bir adım attı. Gözlerindeki o kontrolsüz öfkeyi daha önce de defalarca görmüştüm ama bu seferki çok daha yıkıcıydı.
"Hoca moca dinlemem ben! Kardeşini okulda tek başına bırakıp ağlatmaya ne hakkın var senin? İşe yaramaz pislik!" diye haykırdı.
Daha ne olduğunu bile anlayamadan, hırsla öne doğru atıldı ve elini saçlarıma doladı. Parmaklarını saç diplerime geçirip acımasızca, bütün gücüyle çekti. Başım geriye doğru savrulurken canımın acısıyla bir çığlık attım.
"Bütün gün dışarılarda sürtün diye mi seni o okula gönderiyoruz? Kardeşine bile sahip çıkamıyorsan ne işe yararsın sen bu evde? Hak ettin sen bunu, hak ettin!" diyerek saçlarımı hırsla sarsmaya, beni mutfak tezgahına doğru savurmaya devam etti.
"Anne bırak! Canım yanıyor! Bir daha olmayacak, yemin ederim bir daha gecikmeyeceğim!" diye yalvardım.
Gözlerimden yaşlar süzülürken ellerimle onun bileklerini tutmaya, saçlarımı kurtarmaya çalıştım ama öfkesi o kadar kör ediciydi ki, beni duymuyordu bile. Saçımdaki elini en son öyle bir hırsla çekip beni sertçe yere doğru itti.
Dizlerimin üzerine çöktüm, kollarımı başımın etrafına sararak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Saç diplerim cayır cayır yanıyordu. Annem ise tepemde dikilmiş, nefes nefese bana bakıyor, hala öfkeyle soluyordu.
"Bir daha o çocuk okul bahçesinde tek bir damla gözyaşı dökerse, seni bu eve adımını attırmam Deniz! Şimdi yıkıl karşımdan, gözüm görmesin seni!" diye gürledi.
Yerden destek alarak zorlukla ayağa kalktım. Başımı öne eğip, yüzüme dökülmüş darmadağın saçlarımın arkasından gözyaşlarımı silerek hızla odama koştum. Kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı ahşap yüzeye yasladım ve yavaşça yere çöktüm.
Teoman’dan
Sinirle arabadan indim, ceketimi omzuma atıp eve doğru yürüdüm. Kapıyı açıp içeri adımımı attığım an evin içindeki o ağır, boğucu havayı soludum. Salondan gelen sert ayak sesleri, ters giden bir şeyler olduğunun habercisiydi. Daha deri ceketimi asmaya fırsat bulamadan babam koridorda belirdi. Yüzü kıpkırmızıydı, gözlerinden resmen nefret soluyordu. Elindeki viski bardağını sertçe sehpanın üzerine bıraktı.
"Neredesin lan sen bu saate kadar?" diye gürledi. Sesi duvarlarda yankılandı.
"Okuldaydım, işlerim vardı," dedim. Sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışıyordum ama içimdeki öfke de kabarmaya başlamıştı.
"Kes sesini! Bana yalan söyleme! Serseri tayfanla yine ara sokaklarda kavga çıkarmışsın, mahalleden tanıdıklar görmüş! Bana bak, senin pisliklerini temizlemekten bıktım!"
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. Aras'la okulun arkasında yaptığımız kavgadan bahsetmiyordu...
"Benim o işlerle bir ilgim yok. Günlerdir o sokaklara gitmedim bile, git sor adamlarına, okuldaydım ben" dedim, sesimi biraz yükselterek.
Bu sözüm onun fitilini ateşlemeye yetti. Üzerime doğru bir leopar gibi atıldı.
"Sen bana yalancı mı diyorsun!" diyerek yüzüme sert bir tokat indirdi.Darbe o kadar şiddetliydi ki başım yana savruldu, az önce Aras'la kavga ederken bile sarsılmayan bedenim iki adım geriledi. Ama durmadı. Öfkesi kontrolden çıkmıştı. Yakama yapışıp beni duvara sertçe çarptı. Sırtımın acısıyla nefesim kesilirken, ardı ardına yumruklarını indirmeye başladı. Mideme, göğsüme gelen darbelerle sarsıldım.
Kendimi korumak için kollarımı yüzüme siper ettim ama karşılık vermedim. Veremezdim. Ne yaparsam yapayım suçlusu her zaman bendim.
"Her pisliğin altından sen çıkıyorsun! Bıktım senin gibi bir evlattan, bıktım!" diye bağırarak beni yere fırlattı.
Yerde nefes almaya çalışırken üzerime bir iki tekme daha savurdu ve ardından nefret dolu bir bakış atıp ceketini alarak evden fırladı. Dış kapı büyük bir gürültüyle kapandı.
Yerde ne kadar öyle kaldım bilmiyorum. Canımın acısından çok, içimdeki o değersizlik hissi beni nefessiz bırakıyordu. Zorlukla yerden destek alıp ayağa kalktım, üstümdeki tozu pisliği umursamadan odama doğru yürüdüm.
Kendimi yatağa bıraktığımda gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadım.Bu odada, bu evin içinde sadece hırpalanan bir hiçtim. Kapı yavaşça aralandı. Annem içeri girdi. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı, elleri titriyordu. Yanıma gelip yatağın kenarına oturdu ve beni şefkatle göğsüne doğru çekti. Kollarını bana sıkıca sararken, ben de bir çocuk gibi ona sığındım. Hıçkırıklarım odanın sessizliğinde yankılanıyordu.
"Anne... Babam beni sevmiyor," dedim, sesim çocuksu bir çaresizlikle kısılarak. Annem saçlarımı okşayıp ağlarken ben içimi dökmeye devam ettim.
"Onun Leyla'sı var anne sanki ben onun çocuğu değilim tek çocuğu Leyla gibi davranıyor... Varsa yoksa o, varsa yoksa onun hayatı. Benim yüzüme bakarken sadece nefret görüyor. Elinde olsa, inan bana elinde olsa beni bir kaşık suda boğar, öldürür anne... Ben ona ne yaptım?"
Annem hiçbir şey diyemedi, sadece beni daha sıkı sardı ve gözyaşlarıyla saçlarımı öptü. Onun çaresizliği de benimki kadar büyüktü. Bir süre öylece kaldık, ta ki benim ağlamam durulana, annemin hıçkırıkları sakinleşene kadar.
Annem gittikten sonra odadaki karanlık üzerime daha da çöktü. Komodinin üzerindeki kulaklığımı aldım, telefonumdan rastgele ağır bir şarkı açıp kulağıma taktım. Müziğin sesi dış dünyayı tamamen soyutlarken, başımı yatağın başlığına iyice yaslayıp gözlerimi tavandaki karanlık boşluğa diktim.
Şarkının her ritminde geçmişin tozlu sayfaları zihnime üşüşüyordu. Küçüklüğümden beri babamın bana nasıl davrandığını düşünmeye başladım.
Daha altı-yedi yaşlarındayken, sınıfta birinci olduğumda gururla yanına koştuğumu hatırladım. Karnemi ona uzattığımda yüzüme bile bakmamış, "Zaten yapman gereken buydu, abartma..." diyerek beni terslemişti.
Bir keresinde bahçede koşarken düşüp dizimi paramparça ettiğimde, canımın acısıyla ağlarken yanıma gelip elimden tutmak yerine, "Erkek adam ağlamaz, ağlatır! Kalk ayağa zayıflık yapma," diye gürlemişti. O günden sonra canım ne kadar yanarsa yansın, onun karşısında hiç ağlamamıştım.
Büyüdükçe onun gözündeki o nefret daha da belirginleşmişti. Benim attığım her adım, onun için bir hata, bir başarısızlık sebebiydi. Asla onun istediği o kusursuz, onun işlerini yürütecek robot çocuk olamamıştım. Ben sadece onun öfkesini kusabileceği bir kum torbasıydım...
Tavana bakarken gözümden son bir damla yaş süzüldü ve kulağımdaki şarkının melodisine karıştı. Kulaklığın sesini biraz daha açtım ve gözlerimi karanlığa kapattım.
Deniz’den
Gözlerimi kapattığım an mutfakta kopan o kıyamet, annemin saçlarımı koparışı ve yüzündeki o nefret dolu ifade zihnime tekrar üşüştü. Hıçkırıklarımı bastırmak için ellerimi hızla ağzıma kapattım. İçerideki odada kardeşimin bu sesleri duyup daha fazla korkmasını, az önce yaşanan her şeyi tamamen anlamasını istemiyordum.
Bugün Teoman’ın okulda açtığı yaralar yetmezmiş gibi, bir de evde kendi annem tarafından canımın yakılması beni tamamen paramparça etmişti. Saç diplerimin sızısı tüm vücuduma yayılırken, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp ahşap parkeye damlıyordu.
Tam o sırada kapının hafifçe gıcırdadığını duydum. Hızla gözlerimi sildim, arkamı dönüp kapıya baktım. Kardeşim, elinde en sevdiği küçük pelüş ayısıyla kapı eşiğinde duruyordu. Gözleri kocaman açılmıştı, alt dudağı titriyordu. Annemin mutfaktaki o bağırtılarını, benim çığlığımı duymuştu.
Hiçbir şey söylemeden, minik adımlarla bana doğru yaklaştı. Yerde, kapının dibinde dizlerimi karnıma çekmiş halimi görünce dizlerinin üzerine çöktü ve o küçük kollarını boynuma doladı. Pelüş ayısı sırtıma değerken, kafasını göğsüme gömdü.
"Abla... Ağlama lütfen," dedi. Sesi o kadar masum ve o kadar çaresizdi ki içimdeki acı ikiye katlandı.
Kollarımı hemen onun küçücük bedenine sardım. Onu göğsüme o kadar sıkı bastırdım ki, sanki dışarıdaki tüm kötülüklerden, annemin öfkesinden, Teoman’ın zorbalığından onu bu şekilde koruyabilirmişim gibi... Kokusunu içime çektim. O an saç diplerimin acısını unuttum, sadece kalbimin üzerine binen o devasa yükü hissettim.
"Ben çok korktum abla. Annem sana bağırdığında... Sana bir şey yaptı sandım," diye fısıldadı, göğsümü ıslatan küçük gözyaşlarıyla.Küçük elleriyle yüzümü tuttu, parmaklarının ucuyla yanaklarımdaki yaşları silmeye çalıştı. Oysa kendisi de titriyordu. Kendi korkusunu unutmuş, beni teselli etmeye çalışıyordu.
Onun bu çocuk haliyle bana siper olmak istemesi içimde bir yerleri kopardı. Yüzünü öptüm, ellerini ellerimin arasına aldım.
"Geçti ablacığım, korkma. Ben iyiyim, sadece... Sadece biraz yoruldum," dedim. Sesimin ağlamaklı çıkmaması için büyük bir savaş veriyordum.
"Ben seni çok seviyorum abla. Annem gelmesin, biz hep böyle kalalım, olur mu?" dedi, gözlerimin içine bakarak.
Ona sarılırken, bu dünyada tutunabileceğim tek dalın, korumam gereken tek varlığın o olduğunu bir kez daha anladım.
Annemin açtığı yaraları, onun bu minicik sevgisi sarmaya çalışıyordu. Başımı onun sarı saçlarına yasladım, gözlerimi kapattım...
Bölüm etkileşimi
