1. bölüm · Hırçın Deniz

1

Kyula Seng

Yeni okul kokusu, koridordaki o uğultu ve sırtımdaki, boyumdan büyük duran o lanet çanta... Yeni transfer edildiğim okulda ilk günümdü.

Adımın yazılı olduğu o sınıfı bulmak için başımı iyice yukarı kaldırmış, kapıların üzerindeki o beyaz kağıtlara odaklanmıştım. 12-A değil... 12-B... derken, listeyi daha net görebilmek için gözlerimi kısıp farkında olmadan geri geri birkaç adım attım.

Sanki bir insana değil de beton bir duvara çarpmışım gibi büyük bir gürültüyle sarsıldım. Dengemi kaybettim, elimdeki o hevesle aldığım yeni çizgili defterim paldır küldür yere fırladı. Az kalsın ben de onun yanına kapaklanıyordum ama son anda toparlandım. Tam arkamı dönüp Çok özür dilerim, tamamen benim sakarlığım diyecektim ki, tepemden gelen o buz gibi, kibirli ses kelimeleri boğazıma dizdi.

Yuh! Önünü görmüyor musun sen? Dikiz aynası falan taktır istersen arkana!

Başımı yukarı doğru kaldırdım. Kaldırdım...Karşımda, o sinir bozucu Eylül güneşi altında parıl parıl parlayan sarı saçları, öfkeyle kısılmış kahverengi gözleri olan, upuzun bir çocuk duruyordu.

Yere düşen defterimi hızla aldım, üzerindeki tozu hırsla silkelerken doğruldum ve ben de ona en dik bakışımı fırlattım.

Asıl sen arkandan gelen insanı fark etmiyor musun? Yolun ortasında heykel gibi durmuşsun! dedim, sesimin titrememesine gayret ederek.

Çocuk hafifçe sırıttı. Ellerini rahat bir tavırla okul pantolonunun ceplerine soktu ve bana iyice tepeden bakabilmek için bilerek biraz daha dikleşti.

Yolun ortası mı? Ben düz yürüyorum ufaklık, dedi, 'ufaklık' kelimesinin üzerine basa basa. Ama senin boyun o kadar aşağıda kalıyor ki, radarımı teğet geçiyorsun herhalde. Görmemem çok normal.

Ufaklık mı? Kan beynime sıçramıştı. Hayatım boyunca minyon olmamla barışık yaşamaya çalışmıştım ama bu ukalanın bunu bir hakaret gibi yüzüme vurması fitili ateşledi. Yanaklarımın sinirden alev alev yandığını hissedebiliyordum.

Ufaklık mı? Bana bak, senin o boyun uzamış ama nezaketin küçük kalmış! İnsan bir pardon der! diye çıkıştım, parmağımla göğsünü işaret ederek. Tabii parmağım ancak omzunun hizasına gelebiliyordu, bu da beni daha çok delirtti.

Gözlerini devirdi, sanki karşısında mantıksız konuşan bir çocuk varmış gibi bir tavır takındı.

Pardon mu? Çarpan sensin, sınıf listesine bakacağım diye kör gibi gezen sensin. Ayrıca... durdu, gözleriyle boyumu tepeden tırnağa süzdü ve o sinir bozucu alaycı maskesini tekrar yüzüne geçirdi.

O boyla o kapıdaki isimleri nasıl okumayı planlıyordun? İstersen altına bir tabure getireyim, ne dersin?

Sen... Sen tam bir ukalısın! O sarı kafana basan güneş beynini kurutmuş senin! diye bağırdım. Artık koridordaki birkaç kişinin bize baktığını görebiliyordum ama umurumda bile değildi.

O ukala sarışın tam dudaklarını aralayıp bana daha sert bir cevap verecekti ki, koridorun başından müdür yardımcısının gür sesi yankılandı.

Herkes sınıflara! Koridoru boşaltın!
Bu ses, aramızdaki o gergin savaşa zorunlu bir mola verdirdi. Çocuk bana son bir kez, tepeden baktı. Yüzünde beni çıldırtmak için özel olarak tasarlanmış bir gülümseme vardı.

Hadi bakalım bücür, git ve kaybolmadan sınıfını bul. Tabii kalabalığın arasında ezilmezsen.

Arkasını döndü ve benim iki adımda aldığım mesafeyi tek bir büyük adımla geçerek rahat tavırlarla yürüyüp gitti. Koridorun ortasında, elimde defterimle öylece kalakaldım. Yumruklarımı o kadar sıkmıştım ki tırnaklarım avucuma batıyordu.

Umarım bir daha görmem sarı kafayı, diye mırıldandım arkasından öfkeyle bakarak. Yoksa lisenin son senesi bana gerçekten zindan olacak.

Koridordaki şoku atlatıp nihayet adımın yazılı olduğu o sınıfı bulmuştum. 12-C Derin bir nefes alıp sınıfa adım attım.

Gitti sarı kafa, bitti kabus diye diyerek en arkadaki sıraya çantamı koydum. Ders başlamadan önce lavaboya gittim...

Lavaboda yüzüme bir-iki avuç soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama bakarken, yanaklarımdaki o öfke kırmızılığını silmeye çalışıyordum.

Sakin ol Deniz, dedim kendi kendime. Sadece şanssız bir başlangıçtı. O sarı kafa geride kaldı, sen sınıfındasın ve lisenin son senesini sakin geçireceksin. Kendimi telkin edip derin bir nefes alarak lavabodan çıktım. Koridordaki uğultu azalmıştı, herkes yavaş yavaş sınıflarına çekiliyordu.

Adımlarımı hızlandırıp sınıfımın kapısından içeri adım attım. Ama daha içeri tam olarak süzülemeden, sınıfın en arkasından gelen o sert sesle olduğum yerde çakılıp kaldım.

Bu ne lan? Hangi gerizekalı koydu bu çantayı benim sırama!

Sesin geldiği yöne döndüm. Koridorda beni çileden çıkaran o ukala sarışın, benim hevesle çantamı bıraktığım sıranın başında dikiliyordu. Yüzündeki öfke, benim çantamı görmesiyle birlikte tiksintiye dönüşmüştü.

Daha ben ne olduğunu idrak edemeden, elleriyle sırt çantamı kayışından yakaladı ve yere doğru fırlattı. Çantam hafifçe açıldı ve içindeki birkaç kalem yere doğru saçıldı.O an gözüm döndü. Damarlarımdaki kanın bir kez daha, ama bu sefer çok daha şiddetli bir şekilde beynime sıçradığını hissettim. Lavaboda aldığım o sakinlik kararlarının hepsi uçup gitti. Sınıftaki herkes susmuş, şaşkın gözlerle bir çantaya, bir de o çocuğa bakıyordu.

Hızla ileri atıldım. Aramızdaki o uzun mesafeyi nasıl koştuğumu, sıraların arasından nasıl sıyrıldığımı hatırlamıyorum bile. Saniyeler içinde tam karşısında bitiverdim. Kafamı yine o sinir bozucu yüksekliğe doğru kaldırdım, gözlerimi gözlerine diktim ve adeta kükredim:

Sen ne yaptığını sanıyorsun? Ne hakla benim çantamı yere atarsın!

Çocuk, sesimi duyunca önce hafif bir şaşkınlık yaşadı. Kaşları yukarı doğru kalktı, ardından o sinir bozucu, her şeyi bildiğini iddia eden alaycı maskesi tekrar yüzüne oturdu. Bakışlarını yavaşça yere düşen çantama, sonra da bana çevirdi.

Ooo, bak sen kim gelmiş, dedi, sesindeki o kibirli tonu hiç bozmadan. Yerden bitme koridorda kaybolmamış, üstelik gelmiş benim sıramı işgal etmiş.

Burası senin tapulu malın falan değil! diye bağırdım, sesimin tüm sınıfta yankılanmasını zerre umursamayarak. İşaret parmağımı göğsüne doğru sallıyordum.

İlk gelen oturur! Ben buraya çantamı bıraktım, lavaboya gittim. Ne hakla, hangi cüretle fırlatıp atıyorsun? Dağdan gelip bağdakini mi kovuyorsun sen ukala!

Ellerini yine o rahat tavrıyla ceplerine soktu. Üstüme doğru bir adım attı. Boy farkından dolayı gölgesi tamamen üzerime düşmüştü ama milim geri adım atmadım. Öfkeden titreyen yumruklarımı yanımda sımsıkı tutuyordum.

Bak yerden bitme, dedi, sesini bilerek biraz daha alçalatarak, sanki bir çocuğa laf anlatıyormuş gibi. Bu sıra sene başından beri benim. Bu sınıftaki herkes bilir ki burası Teoman'ın yeridir. Senin o minik beynin okul kurallarını algılayamıyor olabilir ama bana sesini yükseltirken iki kez düşün.

Düşünmüyorum! Sene başından beri seninmiş, peh! Burası bir devlet okulu ve bu sıralar kimsenin üzerine zimmetli. değil, dedim, hırsla göğsümü kabartarak.

Kuralı muralı umursamıyorum. Saygısızın tekiyken bir de üste çıkmaya çalışıyorsun. O çantayı oradan nasıl fırlattıysan, şimdi gidip aynı şekilde yerden alacaksın!

Sınıftakilerden küçük bir Ooo sesi yükseldi. Bu durum Teoman'ın egosunu daha da kamçılamış gibiydi. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, gözlerinde tamamen keyifli ve bir o kadar da sinir bozucu bir pırıltı belirdi. Bana doğru eğildi, yüzünü neredeyse benim hizama getirdi. Kokusu burnuma kadar geliyordu ama gözlerimi onunkilerden ayırmadım.

Öyle mi canım? dedi, alaycı bir şefkat barındıran o iğrenç ses tonuyla. Başka bir arzun var mı küçük hanım? Mesela çantana kırmızı halı serip öyle mi getireyim ayağına? Yoksa boyun yetişmiyor diye çantayı sıraya ben mi yerleştireyim?

Bana 'canım' deme! diye tısladım dişlerimin arasından. O ğrenç esprilerini de kendine sakla! Sadece düzgün bir insan gibi davranıp çantamı yerden alacaksın, o kadar!

Almıyorum, dedi aniden, dikleşerek. O alaycı tavrı anında buz gibi bir kararlılığa dönüştü.

Git kendin al yerden bitme. Hatta bence o çantayı al ve sınıfın en önündeki sıraya geç. Öğretmen masasının tam önü... Malum, arkalarda kalırsan tahtayı göremezsin falan, senin iyiliğin için söylüyorum.

Sen gerçekten tam bir... kelimeler boğazıma dizildi, öfkeden ağlayacak gibi olmuştum ama onun karşısında zayıf görünmeye hiç niyetim yoktu.

Tam bir baş belasısın!

Tam üzerine doğru bir adım daha atıp kavgayı büyütecektim ki, sınıfın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeriye elindeki ders kitaplarıyla öğretmen girdi.

Evet gençler, yerlerinize! Herkes sırasına geçsin, ses istemiyorum!Teoman, bana son bir kez sen kaşındın der gibi baktı ve rahatça gidip arkadaki sırasına oturdu. Ben ise yerde duran çantamla ve saçılan kalemlerimle baş başa kalmıştım.

Sınıftaki birkaç acıyan bakışın altında eğilip çantamı ve kalemlerimi toplarken, içimden Teoman'a binbir çeşit beddua ediyordum. Bu çocuk lisenin son senesini bana gerçekten zindan edecekti, orası kesinleşmişti. Ama benim de pes etmeye hiç niyetim yoktu.

Ders boyunca sıranın en önünde, hocanın tam burnunun dibinde otururken arkamdan gelen o delici bakışları sırtımda hissetmiştim.

Sonunda o kabus gibi geçen ilk birkaç ders bitmiş, öğleden sonraki beden eğitimi dersi zili çalmıştı.

Herkes neşeyle bahçeye ve spor salonuna doğru akın ederken, ben üzerimi değiştirmek için kızlar soyunma odasına gittim. Eşofmanlarımı giydikten sonra koridora çıktığımda, herkesin çoktan sahaya indiğini fark ettim. Adımlarımı hızlandırmıştım ki, koridorun sonundaki o kapı dikkatimi çekti.

Üzerinde büyük harflerle BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMEN ODASI / SPOR ODASI yazıyordu. Ama hemen altında, asıl dikkatimi çeken ve gözlerimin kısılmasına neden olan o küçük detay vardı: Okulun basketbol takımı kaptanı ve spor odası sorumlusu olarak Teoman'ın adı ve soyadı, parlak bir levhayla kapıya çakılmıştı.

Demek burası senin krallığın, sarı kafa, diye mırıldandım.

Tam o sırada kapının hafifçe aralık olduğunu fark ettim. İçeride kimse yok gibi görünüyordu, ışıklar kapalıydı ama içeriden yoğun bir temizlik kokusu ve deri top kokusu geliyordu. İçimdeki o bastırılamaz merak ve Teoman'a karşı duyduğum hırs, mantığımın önüne geçti.

Sadece bir bakacağım, dedim kendi kendime. Belki de onun canını sıkacak, karizmasını çizecek küçük bir koz bulabilirdim.

Sessizce kapıyı ittim ve içeri süzüldüm.
Oda beklediğimden daha büyüktü. Duvarlarda madalyalar, kupalar ve okul takımının fotoğrafları vardı. Tam ortada büyük bir masa, üzerinde ise Teoman'ın hırkası ve spor çantası duruyordu. Haklıydım, burayı adeta kendi kişisel odası gibi kullanıyordu ukala.

Adımlarımı parmak uçlarımda atarak masaya doğru yaklaştım. Masanın üzerindeki panoda maç takvimleri ve taktik tahtası vardı. Hırsla tahtadaki basketbol taktiklerinin üzerine tebeşirle küçük bir çöp adam çizip altına Boyu uzun, aklı kısa yazmak için elimi uzatmıştım ki...

Dışarıdan, koridorun yankılanan zemininde hızla yaklaşan o tanıdık, ağır adım seslerini duydum.Yüreğim ağzıma geldi. Kanımın donduğunu hissettim. Bu adımlar kesinlikle Teoman'a aitti ve doğrudan bu odaya doğru geliyordu!

Hadi ama, şimdi olmaz! diye fısıldadım panikle. Kafamı sağa sola çevirdim. Odada saklanacak mantıklı hiçbir yer yoktu. Yakalanırsam hem hırsız muamelesi görecektim hem de o ukalanın diline ömür boyu sakız olacaktım.

Kapının kolunun dışarıdan aşağıya doğru indiğini gördüğüm an, sırtımdaki soğuk terlerle birlikte kapının hemen arkasındaki dar boşluğa, duvarla açık kapı arasındaki o küçücük aralığa adeta kendimi fırlattım. Boyumun kısalığına ilk kez o an dua ettim,o daracık yere saniyeler içinde tamamen sığmış, nefesimi tutmuştum.

Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeri o girdi.Teoman söylenerek içeri adım attı. Üzerindeki okul gömleğini çoktan çıkarmış, beyaz bir spor tişörtü giymişti. Arkasında durduğum için beni görmüyordu ama aramızda sadece birkaç santim vardı. Nefes bile almıyordum, akciğerlerim patlayacak gibiydi. Tırnaklarımı avucuma bastırdım.

Masanın üzerindeki telefonunu aldı, hırkasını omzuna attı ve arkasını dönüp odadan çıkmak için hareketlendi. Tam kapıdan çıkarken son anda durdu. Gözleri yerdeki bir şeye takılmıştı.

Benim lavabodan çıkarken düşürdüğüm ve fark etmediğim, üzerinde adım yazan altın bilekliğime eğildi, bilekliğimi yerden aldı ve parmaklarının arasında çevirdi. Kaşlarını çattı, odanın içine şüpheyle bakındı. Kapının arkasına doğru kafasını hafifçe çevirdiği an, göz göze gelmemize ramak kalmıştı ki, dışarıdan beden hocasının sesi duyuldu.

Teoman! Oğlum topları getir, maç başlayacak!

Teoman bilekliği cebine attı, yüzünde tuhaf, muzip bir gülümsemeyle odadan çıktı ve kapıyı arkasından sertçe çekti.

Kapı kilitlenmemişti ama kapandığı an çıkardığı ses kalbimi yerinden oynatmaya yetti. Teoman'ın ayak sesleri koridorda uzaklaşırken, tuttuğum nefesi ciğerlerim acıyarak dışarı verdim.

Duvarın dibinden yavaşça sıyrıldım. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, göğüs kafesimi delecek sanıyordum.

Ucuz yırttın Deniz, diye fısıldadım titreyen ellerimi sakinleştirmeye çalışarak.Daha fazla risk alamazdım. Kapıyı yavaşça araladım, koridorun boş olduğundan emin olduktan sonra adeta bir gölge gibi odadan dışarı fırladım ve hızla spor salonunun merdivenlerine doğru koşmaya başladım. Ama o bilekliği cebine koyarken yüzünde beliren o ifade... Yakalanıp yakalanmadığımdan hala emin değildim ve bu belirsizlik beni öfkeden daha çok delirtiyordu.

Spor salonunun kapısından içeri adım attığımda, kalbimin ritmi hala kulaklarımda yankılanıyordu. Sanki az önce bir öğretmen odasına değil de çok gizli bir devlet üssüne sızmışım gibi bacaklarım titriyordu. Kendimi hemen kızların oturduğu tribün basamaklarına attım ve derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım.

Nerede kaldın Deniz? Hoca yoklama alıyor, dedi sınıftan adının melis olduğunu öğrendiğim bir kız, yanıma otururken.

Şey... Lavabodaydım, diyebildim sadece. Gözlerim sahanın ortasına kaydı.
Teoman, elinde file dolusu basketbol topuyla sahaya giriş yapmıştı. Omuzlarına attığı hırkayı bankın üzerine fırlatırken, sınıftaki birkaç kızın fısıldaşarak onu izlediğini fark ettim.

Gerçekten de sinir bozucu bir aurası vardı. Takımın geri kalanı hemen etrafında toplandı o ise liderlik vasfını büyük bir kibirle sergileyerek topları sahaya dağıtmaya başladı.

Tam o sırada, elini eşofmanının cebine attı.Nefesimi tuttum. Parmaklarının arasında o bileklik belirdi. Bilekliği parmağında hafifçe döndürürken gözleri ağır ağır tribünlere, kızların oturduğu tarafa doğru kaydı. Panikle başımı hemen önüme eğdim, saçlarımla yüzümü gizlemeye çalıştım. Ama onun o keskin, alaycı bakışlarının üzerimde durduğunu, beni bulduğunu adeta tenimde hissettim.

Evet gençler, toplanın! diye bağırdı Beden Eğitimi Öğretmeni Yalçın Hoca.

Bugün turnuva öncesi son ciddi çift kale maçımızı yapıyoruz. Erkekler basketbol sahasına, kızlar voleybol filesine!

Yalçın Hoca listeye bakarken gözlerini gözlüğünün üzerinden ayırıp bana dikti.

Yeni gelen kız... Deniz! Sen de voleybol takımına geç bakalım, görelim ne durumdasın.

Sahanın ortasına doğru yürürken, basketbol potasının altında top süren Teoman'ın bilerek yolumu kestiğini fark ettim. Yanından tam geçecekken, topu sertçe yere vurup önümde sektirdi ve sesini sadece benim duyabileceğim bir tona indirerek fısıldadı.

Sen bu boyla smaç mı basıcaksın?

Duraksadım. Dişlerimi sıkarak ona döndüm.

Basarım basmam sana ne? dedim, en dik ses tonumla

Şimdi git ve o boyunla fileye yetişmeye çalış bakalım. Tabi yetişirsen.

Arkasını dönüp potaya doğru sıçradı ve topu büyük bir gürültüyle smaçlayarak potaya bıraktı. Sınıftan bir alkış koptu.

Görürsün sen ukala, diye mırıldandım.
Voleybol maçı başladığında tüm hırsımı toptan çıkarmaya kararlıydım. Servis çizgisine geçtim. Karşı taraftan gelen topları karşılarken gözüm sürekli yan sahadaki basketbol maçına kayıyordu. Teoman, devasa boyu ve hızıyla sahayı domine ediyordu. Ancak aşırı özgüveni, onu dikkatsizleştiriyordu.

Bunu fark ettiğim an, kafamda şimşekler çaktı.Ona haddini bildirmenin, o kibirli sırıtışını yüzüne gömmenin tam sırasıydı.Maçın ortasında, bizim takımdaki kızlardan biri topu manşetle havaya dikti. Top tam iki sahanın birleştiği çizgiye doğru, yüksek bir kavisle havaya kalktı. Normalde o topa koşmamam gerekiyordu ama gözüm aynı anda o tarafa doğru arkası dönük şekilde geri geri koşan Teoman'a takıldı.

Hızlandım. Adımlarımı adeta bir sprinter gibi açtım. Bende! diye bağırdım bilerek yüksek sesle.

Teoman sesimi duyup arkasını dönmeye çalıştığı an, ben çoktan smaç için havaya yükselmiştim. Boyum kısaydı belki ama hırsım beni normalden çok daha yükseğe fırlatmıştı. Havada topu gördüm, tüm gücümü sağ koluma topladım ve topa öyle sert bir smaç bastım ki...

Top, filenin üzerinden geçmek yerine, tam o sırada bana dönen Teoman'ın omzuna ve oradan da tam çenesinin altına çarptı!

GÜM!

Büyük bir gürültüyle yere düştüm, dengemi koruyup ayakta kaldım. Ama Teoman, beklemediği bu sert darbeyle dengesini tamamen kaybetti ve basketbol sahasının parkelerine büyük bir gürültüyle, sırtüstü kapaklandı.

Tüm spor salonunda bir anlık ölüm sessizliği oldu. Herkes donakalmıştı. Okulun yenilmez, ulaşılamaz basketbol kaptanı, yeni gelen kızın voleybol topuyla yerde boylu boyunca uzanıyordu.

Yalçın Hoca düdüğünü çaldı.

Teoman! İyi misin oğlum? diye koştu.
Teoman, eli çenesinde, gözlerini tavana dikmiş acıyla soluyordu. Yavaşça doğruldu, sapsarı saçları dağılmış, karizması tamamen yerle bir olmuştu. Gözlerindeki o alaycı maske tamamen düşmüş, yerini saf, katıksız bir öfkeye bırakmıştı. Başını kaldırıp doğrudan bana baktı. Gözlerinden adeta alev fışkırıyordu.

Ben ise üzerimi silkeleyerek ona doğru bir adım attım. Yüzüme, onun bana koridorda yaptığı o sinir bozucu, muzaffer gülümsemeyi yerleştirdim. Yanına kadar geldim, hafifçe eğildim ve sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadım:

Radarını teğet geçtim galiba sarı kafa. Görememen çok normal.

Teoman dişlerini o kadar sert sıktı ki çene kemiğinin belirginleştiğini gördüm. Yerden destek alıp ayağa kalkarken, aramızdaki savaşın fitilinin artık geri dönülemez bir şekilde ateşlendiğini ikimiz de biliyorduk.

Yalçın Hoca'nın düdük sesleri ve sınıftakilerin fısıltıları arasında, Teoman ayağa kalktığında koridordaki o devasa, ulaşılamaz çocuk yoktu karşımda. Çenesi hafifçe kızarmıştı ve gözlerindeki öfke o kadar yoğundu ki bir an gerçekten üzerime yürüyecek sandım. Ama o, sadece gözlerini gözlerime dikip derin bir nefes aldı.

Hoca, Revire, Teoman! dedi yanımıza gelerek.

Deniz, topu sen vurdun, refakat et arkadaşına. Hadi!

Gerek yok hocam, dedi Teoman buz gibi bir sesle. Kendim giderim.

Soru sormadım oğlum, yürüyün, diye kestirip attı hoca.

İstemeye istemeye Teoman'ın arkasından spor salonunun çıkışına doğru yürümeye başladım. Bahçeyi geçip ana binaya girene kadar tek bir kelime bile etmedi. Arkasından bakarken, attığı her adımda omzunun hafifçe kasıldığını görebiliyordum. Canı acıyordu ama bunu belli etmeyecek kadar gururluydu.

Revir odasının kapısını açıp içeri girdiğimizde, nöbetçi hemşirenin yerinde olmadığını gördük. Masanın üzerinde Sınıflarda aşı kontrolündeyim, acil durumlar için bekleyin yazan küçük bir not vardı.

Şansa bak, diye mırıldandım kapıyı kapatırken.

Teoman, odanın ortasındaki sedyeye oturdu. Başını arkaya doğru yaslayıp gözlerini kapattı. Çenesinin altı gerçekten de morarmaya başlıyordu. İçimdeki o öfkeli kız, yerini hafif bir suçluluk duygusuna bırakır gibi oldu. Ne kadar ukala olursa olsun, ona bilerek sert vurmuştum.