17. bölüm / 20
Hırçın Deniz17
Bölümler 20Şu an: 17
- 1 12.632 kelime
- 2 22.060 kelime
- 3 32.490 kelime
- 4 41.254 kelime
- 5 52.568 kelime
- 6 61.940 kelime
- 7 71.492 kelime
- 8 81.650 kelime
- 9 91.822 kelime
- 10 101.483 kelime
- 11 111.543 kelime
- 12 121.967 kelime
- 13 132.814 kelime
- 14 141.525 kelime
- 15 151.532 kelime
- 16 161.295 kelime
- 17 172.619 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 181.954 kelime
- 19 19749 kelime
- 20 201.939 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Göz kapaklarımı zorlukla araladığımda, dağ evinin içindeki karanlık daha da koyulaşmıştı. Başımda zonklayan amansız bir ağrıyla doğruldum. Beynimdeki sis bulutu dağılırken, Teoman’ın son sözleri ve kulaklarımda çınlayan o acı fren sesi zihnime bir kırbaç gibi çarptı.
Teoman gitmişti. Barış’ı yok etmeye, kendi hayatını da benimkini de ateşe atmaya gitmişti.
Hızla ayağa kalktım ama dengemi kaybedip tekrar dizlerimin üzerine düştüm. Ağlamaktan kuruyan boğazım yanıyordu. Zamanın ne kadarını geride bıraktığımı bilmiyordum, belki dakikalar, belki de saatler geçmişti. Her saniye, Barış’ın son nefesine bir adım daha yaklaşması demekti.
Doğrulup ceplerimi yokladım, telefonum yoktu, muhtemelen arabada ya da kütüphanede düşmüştü. Kapıya doğru koşup var gücümle kolu indirmeye çalıştım ama nafile. Teoman ardında hiçbir açık kapı bırakmamıştı.
"Düşün Deniz, düşün!" diye fısıldadım kendi kendime.
Gözlerim karanlığa alışırken salonun köşesindeki şömineye ve yanındaki demir maşaya takıldı. Başka çarem yoktu. Maşayı iki elimle kavrayıp pencerelerden birine doğru yürüdüm. Kalın cam, ilk darbede sadece çatladı. İçimdeki korku ve adrenalin, kaslarıma imkansız bir güç pompalıyordu. İkinci darbeyi bütün gücümle indirdim.
Cam keskin çığlıklarla yere dökülürken, arkasında bıraktığı soğuk dağ havası yüzüme çarptı. Pencere eşiğindeki keskin cam kırıklarına aldırmadan kendimi dışarıya, gecenin ayazına fırlattım. Bileğim ve avuçlarım kesilmişti, sızısını hissetmiyordum bile. Tek düşündüğüm Teoman’ın o kör öfkesiydi.
Dağ evinin dik ve virajlı yollarını yayan inmek bir intihardı ama bekleyemezdim. Yağan yağmur toprağı çamura bulamıştı, adımlarım kayıyor, çalılıklar kıyafetlerimi parçalıyordu. Yaklaşık on dakika boyunca deliler gibi aşağıya, ana yola doğru koştum.
Tam gücümün tükendiği, dizlerimin üzerine çökmek üzere olduğum an, virajın arkasından güçlü bir araba farı belirdi. Yola fırlayıp kollarımı çılgınlar gibi salladım.
Araba acı bir frenle önümde durdu. Sürücü kapısı açıldığında, karşımda görmeyi en son beklediğim kişiyi gördüm... Aras.
"Deniz? Bu halin ne, senin ne işin var burada?" diye bağırdı Aras, arabadan fırlayıp beni omuzlarımdan yakalayarak. Üstüm başım çamur ve kan içindeydi.
"Aras... Teoman..." Soluk soluğaydım, kelimeler boğazıma düğümleniyordu. "Barış’ı öldürecek. Teoman delirdi, onu durdurmamız lazım!"
Aras’ın yüzü anında gerildi. Beni hızla yolcu koltuğuna bindirip gaza bastı.
"Teoman'ın barışa zarar vereceğini düşünmüyorum."
"Ama ben öyle olacağını biliyorum..."
Araba şehrin varoşlarındaki terk edilmiş liman deposuna doğru uçarcasına ilerlerken, içimdeki korku bir çığ gibi büyüyordu. Teoman’ın gözlerindeki o cinai ifadeyi anımsadıkça nefesim kesiliyordu. "Lütfen geç kalmayalım," diye mırıldandım, ellerimi kenetleyerek. "Lütfen..."
Deponun önüne geldiğimizde, Teoman’ın arabasının kapısı açık şekilde orada durduğunu gördük. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine vurmaya başladı. Arabadan fırladığım gibi paslı demir kapıya doğru koştum. Aras arkamdan yetişmeye çalışıyordu.
İçeriden gelen o boğuk, et sesleri ve acı dolu inlemeler duvarlarda yankılanıyordu.
Kapıyı iterek içeri girdiğimde gördüğüm manzara nefesimi kesti. Barış yerde, kanlar içinde yarı baygın yatıyordu. Teoman ise onun üzerinde, gömleğinin kolları sıvalı, yumruklarını acımasızca indirmeye devam ediyordu. Her darbede Teoman’ın kendi elleri de kan içindeydi ama o durmuyordu. Sadece saf, ilkel bir nefretle vuruyordu.
"TEOMAN!" diye çığlık attım.
Sesim depodaki ölümcül senfoniyi bıçak gibi kesti. Teoman’ın havada asılı kalan yumruğu durdu. Yavaşça, tıpkı vahşi bir hayvan gibi başını bana doğru çevirdi. Saçları alnına yapışmış, gözleri tamamen kararmıştı. Beni gördüğünde şaşkınlık, ardından o evden nasıl kaçtığımı anladığı an gelen yeni bir öfke dalgası yüzünden geçti.
"Sana..." dedi pürüzlü, soluk soluğa bir sesle. "Orada kalmanı söylemiştim, Deniz kızı."
"Bitti," dedim, ağlayarak ona doğru adımlarken. Aras hemen arkamda, her an müdahale etmeye hazır bekliyordu. "Eğer bir yumruk daha vurursan, sadece Barış’ı değil, beni de öldüreceksin. Çünkü sen hapise girdiğinde, ben de o günden sonra nefes almayacağım."
Teoman ayağa kalktı. Yerdeki Barış’ı umursamadan, üzerindeki kan lekeleriyle bana doğru yürümeye başladı. Aramızdaki mesafe kapandıkça, gözlerindeki o canavarın yavaş yavaş geri çekildiğini, yerini yine o kırılgan, beni kaybetmekten ölesiye korkan adama bıraktığını gördüm.
Tam önümde durdu. Kanlı elini kaldırdı, yüzüme dokunmak istedi ama ellerindeki kanı görüp duraksadı.
"Sırf onun için..." diye fısıldadı sesi titreyerek. "Sırf bu piç için kendini bu yollara mı attın? Bu kadar mı değerli?"
"Onun için değil," dedim, ellerini kavrayıp kendi göğsüme, kalbimin üzerine bastırarak. Kanı tenime bulaşıyordu ama umurumda değildi.
"Senin için. Katil olma diye. Beni sensiz bırakma diye..."
Teoman, gözlerimin içine bakarken derin bir nefes aldı. İçindeki fırtına dinmemişti ama zincirlerini yeniden kuşanmıştı. Tam arkasını dönüp gidecekken, deponun karanlık köşesinden bir alkış sesi yükseldi.
"Harika bir tiyatro," dedi tanıdık, sinsi bir ses.
Karanlığın içinden elinde telefonuyla Sıla çıktı. Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. "Ama unuttuğunuz bir şey var. Ben buraya polisle geldim ve Teoman... Barış’ı bu hale getiren sendin. Şimdi kim kimi kurtaracak görelim."
Sıla’nın kelimeleri deponun soğuk duvarlarında yankılanırken, uzaktan polis sirenlerinin sesi duyulmaya başladı. Zaman adeta donmuştu. Siren sesleri yaklaştıkça, Sıla’nın yüzündeki o zafer sarhoşu gülümseme daha da büyüyordu. Elindeki telefonu sallayarak, "Her şeyi kaydettim," dedi, gözlerini Teoman’a dikerek. "Barış’ı nasıl öldüresiye dövdüğünü, o vahşi hayvandan farksız halini... Artık yolun sonu, Teoman. Benimle değilsen kimseyle olamazsın"
Teoman’ın kasları yeniden gerildi, gözlerindeki o evcil canavar uykusundan uyanmak üzereydi. Sıla’ya doğru bir adım atacakken hızla önüne geçtim ve kanlı ellerini daha da sıkı tuttum.
"Hayır," diye fısıldadım, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Onun istediği de bu. Yeni bir kanıt verme ona."
Aras, yerdeki Barış’ın yanına çökmüş, onun nabzını kontrol ediyordu. "Durumu kötü," diye bağırdı Aras, başını kaldırarak. "Çabuk hastaneye yetişmesi lazım, çok kan kaybediyor!"
Siren sesleri artık deponun hemen dışındaydı. Mavi ve kırmızı ışıklar, kirli pencerelerden içeri sızarak deponun kasvetli havasını yırtıyordu. Sıla adımlarını geri çekip kapıya doğru yöneldi. "Geçmiş olsun Deniz," dedi göz kırparak. "Eski sevgilimi benden aldığın için onun parmaklıklar arkasında çürümesini izlerken bana teşekkür edersin."
"Aras!" dedim, gözlerim fırıl fırıl dönerek bir çıkış yolu ararken. "Barış’ı arabaya taşıyalım. Teoman, sen burada kalamazsın. Gitmen lazım!"
"Hiçbir yere gitmiyorum," dedi Teoman, sesi buz gibiydi. Kaçmak onun kitabında yazmazdı, bunu biliyordum. Ama bu sefer konu sadece onun gururu değildi, geleceğimizdi.
"Lütfen," dedim, gözlerimden akan yaşlar yanaklarımdaki kurumuş kan izlerini temizlerken. "Eğer şimdi yakalanırsan, Sıla’nın elindeki video seni bitirir. Barış hastaneye gidene kadar zaman kazanmalıyız. Aras, yardım et!"
Aras, Barış’ı omuzlayıp ayağa kalktı. Teoman hala olduğu yerde çakılı duruyordu, ancak gözlerimde gördüğü o çaresiz yalvarış, içindeki o aşılmaz duvarı çatlattı. Derin bir nefes alarak arkadaki eski, paslı yük kapısına doğru yürüdü. Gitmeden önce bana döndü. "Bu burada bitmedi," dedi, sesi deponun karanlığında kaybolurken.
Saniyeler sonra ön kapı büyük bir gürültüyle tekmelenerek açıldı. İçeriye fenerleri ve silahlarıyla polisler doluştu. "Kımıldamayın! Polis!"
Aras ve ben, kollarımızda yarı baygın Barış’la spot ışıklarının hedefi olmuştuk. Sıla, polislerin arkasından sıyrılarak öne çıktı, parmağıyla beni işaret ediyordu. "İşte memur bey, kurban orada! Ama asıl suçlu kaçtı!"
Polisler hızla etrafımızı sararken, bir sağlık ekibi de içeri daldı ve Barış’ı hemen sedyeye aldı. Komiser, ellerindeki kanları ve üstümdeki çamurları süzerek bana doğru yürüdü. "Deniz Hanım? Ve Aras Bey? Burada ne dönüyor?"
Aras benden önce atıldı. "Biz sadece ihbar üzerine geldik Komiserim. Barış’ı bu halde bulduk. Kimin yaptığını görmedik."
Sıla öfkeyle öne fırladı: "Yalan söylüyorlar! Teoman yaptı! Elimde videosu var, demin buradaydı!" Telefonunu komisere uzatmak için hamle yaptı ama tam o anda deponun tavanından büyük bir gürültü koptu.
Eski deponun paslı havalandırma borularından biri, sanki bilerek gevşetilmiş gibi büyük bir gürültüyle Sıla’nın hemen önüne düştü. Sıla çığlık atarak geriye sıçradığında, elindeki telefon ıslak beton zemine fırladı ve deponun zeminindeki derin, su dolu mazgala doğru kayıp gözden kayboldu.
Sıla dizlerinin üzerine çöküp mazgala bakarken çıldırmış gibiydi. "Hayır! Hayır, video oradaydı!"
Başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda, yukaradaki karanlık iskelede beliren gölgeyi gördüm. Teoman gitmemişti. Gitmeden önce Sıla’nın tek kozunu elinden almıştı. Karanlığın içinden bana son bir kez baktı ve bir hayalet gibi gecenin içinde kayboldu.
Komiser Sıla’ya döndü, "Hanımefendi, telefonunuzu sonra çıkarırız. Şimdi hepinizi karakola alıyoruz," dedi.
Aras’la göz göze geldik. Sıla’nın elindeki kanıt gitmişti ama Barış uyandığında her şeyi anlatacaktı. Teoman dışarıda bir kaçaktı ve oyun şimdi daha tehlikeli bir hal alıyordu.
Karakola doğru götürülürken içimdeki korku yerini garip bir kararlılığa bırakmıştı. Teoman beni kurtarmak için her şeyi ateşe atmıştı şimdi sıra bendeydi...
Karakolun gri, soğuk koridorlarında yankılanan ayak sesleri içimdeki gerilimi daha da tırmandırıyordu. Üzerimdeki çamurlu ve kanlı kıyafetlerle loş bir sorgu odasına alındım. Karşımda oturan Komiser, önündeki boş ifade tutanağına bakarken bıkkın bir nefes verdi.
"Bak Deniz Hanım," dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Sıla Hanım’ın iddiaları çok ciddi. Telefonu mazgaldan çıkarmak için ekipler çalışıyor ama video kurtarılamasa bile ortada ağır yaralı bir adam var. Barış’ın durumu kritik. Ameliyata alındı. O hastaneden çıkacak haber, bu davanın seyrini belirleyecek. Şimdi bana doğruyu söyle. O depoda ne oldu? Teoman neredeydi?"
Boğazımdaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştım. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu ama sesimin titremesine izin veremezdim. Teoman dışarıda bir yerde, gecenin karanlığında saklanıyordu ve benim burada kazanacağım her dakika onun özgürlüğü demekti.
"Komiserim," dedim, ellerimi masanın üzerinde birleştirerek. "Sıla’nın ne söylediği umurumda değil. O kadın Teoman’a karşı hastalıklı bir takıntı besliyor. Aras’la birlikte aldığımız bir duyum üzerine oraya gittik. Barış’ı o halde bulduğumuzda zaten yalnızdı. Teoman orada değildi."
Tam o sırada odanın kapısı hızla açıldı. İçeri giren polis memuru komiserin kulağına bir şeyler fısıldadı. Komiserin kaşları yukarı doğru kalktı, bakışları aniden sertleşti.
"Deniz Hanım, görünüşe göre yalan ifade vermek konusunda Aras Bey ile çok iyi anlaşmışsınız," dedi komiser, ayağa kalkarak. "Ama şansınız buraya kadar. Barış gözlerini açmış. Bilinci yerinde ve ilk ifadesini verdi."
Dünya başıma yıkılıyor gibi hissettim. Barış konuşmuştu. Teoman’ın onu ne hale getirdiğini polise anlatmış olmalıydı. Hücremin her bir köşesi buz kesti. "Ne... ne dedi?" diye mırıldandım.
"Yapanın Teoman olmadığını söyledi," dedi komiser, şaşkınlığımı dikkatle inceleyerek. "Kendisine saldıranların maskeli iki kişi olduğunu, Teoman'ın adını bile anmadığını belirtti. Sıla'nın ise olay yerine sonradan gelip tamamen intikam uğruna bu senaryoyu uydurduğunu iddia ediyor."
Şaşkınlıktan nefesim kesildi. Barış neden Teoman’ı koruyordu? Bu mantıksızdı. Teoman onu ölümün eşiğine getirmişken, Barış’ın bu hamlesi bir iyilik olamazdı. Bu çok daha büyük, çok daha tehlikeli bir planın ilk hamlesiydi. Barış, Teoman’ın hapse girmesini istemiyordu, çünkü onunla hesabını bizzat, kendi yöntemleriyle kapatmak istiyordu.
"İfadeniz tamamlandığında çıkabilirsiniz," dedi komiser hayal kırıklığıyla. "Ama şehirden ayrılmak yasak."
Karakolun kapısından dışarı çıktığımda, sabaha karşı yağan hafif çise yüzüme çarptı. Aras kapının önünde bekliyordu, sigarasından derin bir nefes çekti. Beni görünce hemen yanıma geldi.
"Barış’ın ne yaptığını duydun mu?" diye sordu Aras, sesi fısıltı gibiydi.
"Duydum. Teoman'ı ele vermemiş."
"Çünkü Teoman’ı adalete teslim ederse onunla işi biter," dedi Aras, endişeyle etrafı kollayarak. "Barış bunu bir gurur meselesi yaptı Deniz. Teoman’ı kendi elleriyle yok etmek isteyecektir. Daha kötüsü... Teoman şu an nerede, hiçbirimiz bilmiyoruz."
O sırada elim ceketimin cebine gitti. Parmaklarım küçük, katlanmış bir kağıt parçasına dokundu. Karakola girerken üstüm arandığında orada olmadığına emindim. Çıkıştaki o kargaşada, polislerin arasından sıyrılan biri tarafından cebime bırakılmış olmalıydı.
Kağıdı yavaşça çıkardım ve Aras’ın görmeyeceği bir açıyla araladım. Kağıdın üzerinde el yazısıyla küçük bir not yazıyordu.
"Deniz kızı bu gece yarısı, eski iskelede ol. Yalnız gel."
Başımı kaldırdığımda, caddenin karşı tarafındaki elektrik direğinin gölgesinde duran, siyah kapüşonlu bir siluet gördüm. Tam ona doğru bakacakken, siluet arkasını dönüp gecenin karanlığında kayboldu.
Aras’ın yanından bir bahaneyle ayrılmak düşündüğümden daha zor oldu. Beni bu halde tek başıma bırakmak istemiyordu ancak evime gidip duş almak ve dinlenmek istediğimi söyleyerek onu ikna ettim. Tabiki eve gitmeyecektim.
Zaman su gibi akıp geçti. Saat gece yarısına yaklaşırken, üzerimdeki çamurlu kıyafetleri değiştirmiş, siyah bir mont kapüşonunu başıma geçirmiş bir halde eski iskeleye doğru adımlıyordum. Şehrin bu terk edilmiş kıyı şeridi, sisin ve dalga seslerinin ritmiyle ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü. Ayaklarım altındaki çürümeye yüz tutmuş tahtalar her adımımda gıcırdıyordu.
"Teoman?" diye fısıldadım karanlığa doğru. Sesim rüzgarda kayboldu.
"Sana yalnız gelmeni söylemiştim, Deniz kızı."
Ses tam arkamdan gelmişti. Hızla döndüğümde, gölgelerin içinden sıyrılan o tanıdık silueti gördüm. Teoman, yüzünde deponun izlerini taşımasına rağmen her zamanki gibi dik ve mağrurdu. Ancak gözlerinde, o deponun karanlığından çok daha derin bir yorgunluk vardı.
"Teoman!" diyerek ona doğru atıldım ve kollarımı boynuna doladım. Sert gövdesi önce kaskatı kesildi, ardından kollarını belime dolayarak beni göğsüne bastırdı. Kalbinin deli gibi çarptığını duyabiliyordum. "Çok korktum," dedim geri çekilerek. "Barış... Barış polise senin yapmadığını söylemiş. Teoman, seni hapse tıkmak istemiyor. Seni kendisi yok etmek istiyor, anlıyor musun?"
Teoman’ın dudaklarında karanlık bir tebessüm belirdi. "Barış’ın ne kadar aşağılık bir kumarbaz olduğunu unutuyorsun Deniz," dedi sesi buz gibi bir tonla. "O beni korumuyor. Polise maskeli adamlar dedi çünkü o depoda benden aldığı şeyi polisin bulmasını istemiyor."
Kaşlarımı çattım. "Ne aldı? Sen sadece onu dövüyordun."
"Ben oraya gittiğimde o zaten birileriyle pazarlık yapıyordu Deniz. Sıla’nın o depoda tesadüfen olduğunu mu sanıyorsun? Barış, benim aileme ait eski liman hisselerinin dijital kopyalarını ve şifrelerini çalmıştı. Sıla da o verileri satın almaya gelen aracıydı. Ben içeri girdiğimde iş üstündelerdi."
Beynimde taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Sıla’nın elindeki video sadece bir intikam aracı değil, aynı zamanda Teoman'ı devre dışı bırakmak için mükemmel bir şantaj malzemesiydi.
"Yani..." dedim yutkunarak. "Barış yalan söyledi çünkü polisin o depodaki asıl ticareti, yani hırsızlığı araştırmasını istemiyor. Eğer maskeli adamlar derse, olay basit bir gasp girişimi olarak kalacaktı."
"Aynen öyle," dedi Teoman. Cebinden, deponun mazgalına düşen o telefonu çıkardı. Sıla'nın suya düşen telefonu... Ekranı çatlaktı ama çalışıyordu.
"Telefonu mazgaldan alan benimkilerdi. Video hâlâ burada. Ama içindeki tek şey benim Barış’ı dövmem değil. Videonun başında, Barış’ın şifreleri Sıla’ya aktardığı anlar da var. Sıla bunu kırpmaya çalışacaktı ama artık tüm koz bende."
Teoman elindeki telefonu cebine geri koyarken, rüzgar iskelenin paslı demirlerini acımasızca dövüyordu. Bakışlarındaki o koruyucu, ödün vermez ifadeye sığındım. Birkaç saat önce ölümün kıyısından dönmüş iki insan gibiydik, üstümüz başımız hırpalanmış, ruhlarımız ise fırtınaya yakalanmıştı.
"Burada daha fazla kalamayız," dedi Teoman, elimi sımsıkı kavrayarak. Parmaklarının sıcaklığı, dakikalardır ayazda donan tenime can suyu gibi geldi. "Şehir şu an ikimiz için de güvenli değil. Gidelim."
Nereye gideceğimizi sormadım bile. Teoman’ın yanında olduğum sürece, dünyanın sonuna bile yürüyebilirdim. İskelenin hemen ilerisinde, karanlık suların üzerinde bir kuğu gibi süzülen, ışıkları söndürülmüş o tanıdık yatı gördüm.
Yatın güvertesine adım attığımızda, motorun hafif ve derinden gelen mırıltısı başladı. Teoman, tekneyi ustalıkla limandan ayırıp açık denizin karanlığına doğru sürerken, ben de güvertedeki koltuklardan birine yığılırcasına oturdum. Şehrin o boğucu ışıkları, polis sirenleri yüzü yavaş yavaş geride kalıyordu.
Açık denizin dalgaları yatı hafifçe sallamaya başladığında, Teoman dümenden ayrılıp yanıma geldi. Elimden tutarak yatın alt kamarasına, sıcaklığın ve ahşap kokusunun sarmaladığı o lüks odaya indirdi. İçerisi dışarıdaki cehennemin aksine o kadar huzurluydu ki, nihayet güvende olduğumu hissettim.
"Önce şu yaralarına bakacağız," dedi sesi fısıltıdan farksız bir tonda.
Yatağın kenarına oturdum. Teoman banyonun ecza dolabından ilk yardım çantasını getirip önümde diz çöktü. Kaçarken pencereleri kırdığımda avuçlarımda ve bileklerimde açılan kesiklere baktı. Gözlerinde derin bir pişmanlık ve acı dalgası belirdi. Birkaç saat önce bir adamı yumruklarıyla öldürmek üzere olan o vahşi canavar gitmiş, yerine benim için içi titreyen o adam gelmişti.
Antiseptikli pamuğu yaralarıma değdirirken elinin ne kadar titrediğini fark ettim. Canım yandığında hafifçe tısladım, o ise sanki kendi canı sökülüyormuş gibi duraksadı. "Özür dilerim," diye fısıldadı, "Seni o evde bırakmamalıydım. Kendine bunu yapmana sebep oldum."
"Senin için yaptım," dedim, diğer elimle onun yanağını okşayarak. "Seni kaybetmemek için."
Pamuğu onun elinden aldım. Bu sefer ben onun kan içindeki kemiklerini temizlemeye başladım. Barış’a vurduğu her darbenin izi kendi ellerinde de kalmıştı. Yaralarını incitmeden sildim, her bir parmağını dudaklarıma götürüp yavaşça öptüm.
Teoman derin bir nefes alarak başını dizlerime yasladı. O koca, yenilmez adam, kollarımın arasında sakinleşen bir fırtına gibiydi.
Sıcak bir duşun ardından üzerimizdeki o kirli, geçmiş kokan kıyafetlerden kurtulmuştuk. Kamaranın geniş yatağına uzandığımızda, dışarıda sadece denizin hışırtısı ve motorun ritmik sesi vardı. Zaman kavramı tamamen yitip gitmişti.
Teoman beni göğsüne doğru çekti, bacaklarımızı birbirine doladık.
Teninin sıcaklığı, içimdeki o son korku kırıntılarını da eritip yok etti. Elini saçlarımın arasına daldırdı, parmak uçlarıyla saç tellerimi severken gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmıyordu.
"Eğer o depoya gelmeseydin, Deniz..." dedi, sesi göğüs kafesinde yankılanıyordu. "Ben bu gece katil olmuştum. Parmaklıklar ardında ya da yeraltında, bir hiç uğruna çürüyecektim. Beni o karanlıktan çekip alan senin sesindi."
"Biz birbirimizin sığınağıyız" dedim, başımı kaldırıp dudaklarımı onun boynuna bastırarak. Kokusu, deniz tuzu ve sadece ona ait o erkeksi ten kokusunun karışımıydı. Beni kendine daha da derinden çekti.
Dudakları dudaklarımı bulduğunda, bu sefer aceleci ya da öfkeli değildi. Uzun, sancılı ve birbirini özlemiş iki ruhun kavuşması gibiydi. Dudaklarımızın her birleşmesinde, yaşadığımız o korkunç saatlerin izleri siliniyordu. Eli belimden yukarıya, sırtımın çıplak tenine doğru tırmanırken, içimden yükselen o yoğun sıcaklıkla gözlerimi kapattım.
"Sana sarılıp uyuyabilir miyim" dedim göğsüne doğru.
"Tabiki ama sıkıca sarılmak şartıyla..."
Sımsıkı sarıldım ve gözlerimi yavaşça kapattım.
Sabaha karşı, güneş denizin üzerinden ilk kızıllıklarını sunarken, Teoman’ın kolları arasında gözlerimi açtım.
Bölüm etkileşimi
