7. bölüm · Güvenilir Bir Yabancı
6. BÖLÜM
“Gidiyoruz," dedi Baran, sesi bu kez bir amirin değil, köşeye sıkışmış bir kurdun sesiydi. "Hemen."
Teypten yükselen o ritmik, metalik *tık tık* sesleri adeta zamanın hırçın pençeleri gibi nezathanenin rutubetli duvarlarında yankılanıyordu. Baran elimi öyle bir hırsla kavramıştı ki, parmak kemiklerimin birbirine sürttüğünü, derimin ezildiğini hissettim. Ama dudaklarımı birbirine bastırdım. Tek bir ses bile çıkarmadım. Çünkü onun o buz gibi, kusursuz maskesinin altından taşan bu vahşi panik, içimdeki o rasyonel hukuk öğrencisini çoktan susturmuş, yerine saf bir hayatta kalma güdüsünü yerleştirmişti.
Baran beni hızla tünelin geldiğimiz yönüne doğru çekti. Fenerin ışığı, dar koridorda kaçışan farelerin gölgelerini duvarlara devasa siluetler olarak yansıtıyordu. Tavanı çökmüş o dar dehlizden geçerken, başımı eğmek zorunda kaldım. Tepemizden dökülen kireç tozları saçlarıma, montumun omuzlarına savruluyordu. Baran’ın hemen arkasındaydım; sırtının gerginliğini, adımlarının o kontrolsüz ritmini görebiliyordum. Emniyetteki odasında can çekişen bir kurban vardı. Kendi odasında. Onun kalesinde.
"Baran!" diye bağırdım, dar tünelin çıkışına ulaştığımızda. Nefes nefeseydim. "Eğer emniyetteyse, bunu telsizle merkeze bildiremez misin? Ekibi yönlendir!"
Baran adımlarını bozmadan koridorun sonundaki o ağır, kilitli yangın kapısına doğru ilerledi. "Olmaz," dedi, sesi nefes nefese kalmış bir öfkeyle boğuklaşmıştı. "Emniyetteki odamın anahtarı sadece bende ve yardımcımdadır. Eğer birileri içeri sızdıysa ve telsizden anons geçersem, binadaki köstebeğe açık açık 'seni yakaladım' demiş olurum. Kurbanı oracıkta bitirirler. Kendi gözlerimle görmem lazım."
Yangın kapısının önüne geldiğimizde Baran beni hafifçe kenara itti. Silahının kabzasını kapının üzerindeki o paslı, dışarıdan sürgülü olan kilit mekanizmasına sertçe vurdu. Metalin metale çarpma sesi koridorda çınladı. Bir kez daha vurdu. Mekanizma paslı çivilerinden sökülerek büyük bir gürültüyle yere düştü. Kapıyı tekmesiyle açtı.
Dışarıdaki gri, kurşunî gökyüzü ve Ankara ayazının o keskin yüzü tekrar tenimize çarptı. Tel örgülerin arasından nasıl geçtiğimizi, o donmuş çamurlu toprağa nasıl bastığımı hatırlamıyordum bile. Kendimi siyah sivil aracın yolcu koltuğunda bulduğumda, dişlerimin soğuktan ve adrenalinden birbirine vurduğunu fark ettim.
Baran sürücü koltuğuna atladı, anahtarı yuvaya sokup vahşi bir hamleyle çevirdi. Motor kükredi. Lastikler, o eski endüstriyel bölgenin çakıllı yolunda yolu yırtarak döndü ve araba bir ok gibi öne fırladı.
Baran direksiyonu iki eliyle birden kavramıştı; parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Gözleri yoldaydı ama o kadar sabitti ki, sanki önündeki trafiği değil, zihnindeki o karanlık senaryoyu izliyordu.
"Teypteki sesi düşündün mü?" dedim, emniyet kemerini çekerken. Sesim rüzgârın araba camlarına vuran uğultusuna karışıyordu. "Sadece seni değil, beni de biliyordu. *'Adaleti kitaplarda bulacağını sanan küçük kız'* dedi. Benim o konferansta olacağımı, seninle o binaya geleceğimi... Her şeyi planlamış."
Baran sağ elini direksiyondan çekip vitesi sertçe büyüttü. "Seni koruyacağımı biliyor," dedi kısık, neredeyse kendi kendine konuşur gibi bir sesle. Bakışları dikiz aynasından bir anlığına bana kaydı. O an, o gözlerdeki yoğun çekimi, o karanlık ve derin koruma içgüdüsünü çok net hissettim. Bu sadece bir amirin stajyer adayıyla olan ilişkisi değildi. Aramızda, o cinayet klasörlerinin üzerinde filizlenen, kelimelerle tarif edilemez bir bağ vardı. "Seni bu işe bulaştırmamalıydım, Selin. Senin o zekân, katilin iştahını kabarttı."
"Ben kendim geldim," dedim dik bir sesle. "Hukuk sadece mahkeme salonlarında yürümüyor, Baran. Bunu bana sen gösterdin."
Emniyet müdürlüğünün önüne geldiğimizde Baran arabayı doğrudan binanın protokol girişine, yasak bölgeye sert bir frenle park etti. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o çığlık sesi etraftaki polislerin dönüp bize bakmasına neden oldu. Baran arabadan fırladı. Ben de kapıyı açıp onun arkasından koştum.
Nöbetçi polisler Baran’ı görünce selam durmaya yeltendi ama Baran onları görmezden gelerek turnikelerden hızla geçti. Asansörü bekleyecek vakit yoktu. Merdivenlere yöneldik. Cinayet Büro’nun bulunduğu kata çıkan basamakları ikişer ikişer tırmanırken kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
Kat her zamanki gibi kalabalıktı. Telefonlar çalıyor, memurlar evrak koşturuyordu. Kimse bizim az önce eski bir adliye binasının dehlizlerinden çıktığımızı, bir ölüm kalım savaşından döndüğümüzü bilmiyordu.
Baran koridorun sonundaki kendi odasına doğru yürüdü. Cam kapının önüne geldiğinde durdu. Kapı kilitliydi. Cebinden anahtarlarını çıkardı, elleri ilk kez hafifçe titriyordu. Anahtarı kilide soktu, çevirdi.
*Tık.*
Kapıyı yavaşça itti. İçerideki loş ışık, masanın üzerindeki o kırmızı klasörleri aydınlatıyordu. Baran silahını elinde tutarak içeri sızdı. Ben de hemen arkasından odaya adım attım ve kapıyı kapattım.
Odanın içi sessizdi. Ne bir inilti vardı ne de bir hareket.
"Baran..." diye mırıldandım, odanın köşesindeki o büyük deri koltuğun arkasına bakmaya çalışarak.
Baran masasına doğru yürüdü. Tam o sırada, masanın üzerindeki o kırmızı klasörün hemen yanında, küçük, pilli bir cihazın durduğunu fark ettim. Bir ses kayıt cihazıydı bu. Ve cihazın üzerinde, tebeşirle çizilmiş o tanıdık sembol duruyordu. Kalsiyum sülfat tozları masanın ahşap yüzeyine dökülmüştü.
Katil buradaydı. Biz o eski adliyede dehlizleri ararken, o bizzat bu odaya girmişti.
Baran silahını masaya bıraktı, ses kayıt cihazını eline aldı ve oynat tuşuna bastı. Cihazdan yükselen ses, bu kez bir filtreyle boğulmamıştı. Net, berrak ve tüyler ürpertici derecede sakin bir sesti bu.
*"Dördüncü kurban emniyette demiştim, Baran. Yanılmadım. Sadece yeri yanlış tahmin ettin. Dördüncü kurban, senin odana giren o küçük kızın zihnindeki adalet inancıydı. Onu buraya getirerek zaten öldürdün."*
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından ses devam etti:
*"Şimdi arkana bak."*
Hızla arkama, odanın penceresine döndüm. Emniyet binasının hemen karşısındaki o boş arsada, sarı sokak lambasının tam altında siyah montlu bir figür duruyordu. Başını kaldırmış, tam olarak bulunduğumuz üçüncü katın penceresine bakıyordu.
Mesafe uzaktı, yüzünü seçemiyordum. Ama o an, o figürün duruşundaki o rahatsız edici sakinliği, o kibirli ve ukala tavrı bir yerlerden tanıdığımı hissettim. İçimde bir şeyler kırıldı. Zihnimdeki o rasyonel hukuk çarkları büyük bir gürültüyle durdu.
Baran yanıma geldi, pencerenin camına elini dayadı. Aşağıdaki figüre bakarken dişlerini sıktığını, çenesinin kasıldığını görebiliyordum.
"Onu yakalayacağım," dedi Baran, sesi odadaki havayı titretecek kadar derinden ve tehditkâr çıktı. "Hukukla ya da hukuksuz. Onu bitireceğim."
Aşağıdaki figür yavaşça arkasını döndü ve karanlığın içinde kayboldu. Baran’ın eli pencere camında kalırken, ben onun profilini izliyordum. Ve o an, aramızdaki o önlenemez çekimin, bizi birleştiren o zihinsel bağın aslında ne kadar tehlikeli bir uçurumun kenarında durduğunu ilk kez fark ettim. Katil bizimle oynamıyordu; katil bizi bizzat kendi mahkemesinin jürisi yapmıştı.
1günsonra
O geceden sonra şehirdeki hava daha da ağırlaştı. Emniyet binasının penceresinden izlediğimiz o gölge, zihnime atılmış bir kement gibi beni sürekli geriye, o karanlık otopark arsasına çekiyordu. Baran’ın pencere camındaki elinin gerginliği, *"Onu bitireceğim"* derken sesinden taşan o vahşi kararlılık... Hepsi kalbimin bir köşesinde bir sığınak yaratmıştı. Ona güveniyordum. Bu tekinsiz sokaklarda arkamı dönebileceğim tek insan oydu.
Fakültenin kütüphanesinde önümdeki anayasa hukuku notlarını temize çekmeye çalışıyordum ama aklım tamamen dışarıdaydı. Derya karşımdaki sandalyeye oturduğunda elindeki buzlu kahveyi masaya sertçe bıraktı.
"Selin, sen gerçekten iyi değilsin," dedi kaşlarını çatarak. "Günlerdir hayalet gibisin. O komiserle neyin peşindesiniz bilmiyorum ama bu iş senin staj sınırlarını çoktan aştı. Hem... Onur’dan haberin var mı?"
Onur’un ismi kulaklarımda yabancı bir kelime gibi çınladı. "Onur mu? Ne olmuş ona?"
"Kızım adam delirdi herhalde," diye fısıldadı Derya masaya doğru eğilerek. "Dün akşam bizim grubun kaldığı kafeye geldi. Gözleri kan çanağı gibiydi. Seni sordu. 'Selin o polisle ne işler çeviriyor, neyin peşinde' diye bağırıp çağırdı. Sonra telefonuna bir mesaj geldi, yüzü kireç gibi oldu ve arkasına bakmadan çıktı gitti. Telefonlarını da açmıyor."
Kalemimi masaya bıraktım. Onur’la yollarımızı ayıralı aylar olmuştu ama son birkaç haftadır sergilediği bu anlamsız, gizemli tavırlar artık can sıkıcı bir boyuta ulaşıyordu. Nereye gittiğini söylemiyor, bazı geceler tamamen ortadan kayboluyor ve ne zaman karşıma çıksa hesap sorar gibi gözlerimin içine bakıyordu.
"Kendi dertleriyle uğraşıyordur," dedim geçiştirerek.
"Hiç sanmıyorum," dedi Derya sessizce. "Çünkü o cinayetlerin işlendiği mahallelerden birinde, ikinci kurbanın evinin yakınlarında Onur’un arabasını gördüğünü söyleyenler var. Selin... Onur tekin işler çevirmiyor."
İçime sinsi bir şüphenin ilk tohumları o an düştü. Derya’nın yanından ayrılıp kütüphaneden çıktığımda hava kararmak üzereydi. Kampüs bahçesindeki büyük çınarın altında telefonumu çıkardım. Onur’u aramayı düşündüm ama parmaklarım benden bağımsız olarak rehberde başka bir isme gitti.
*Baran Karaca.*
Telefon iki kez çaldıktan sonra o net, pürüzsüz ses kulaklarımda yankılandı.
"Selin?"
"Baran... Müsait misiniz? Bir şey sormam gerekiyor."
"Emniyetteyim, odamdayım. Gel."
Kısa ve net. Yarım saat sonra kendimi yine o soluk gri koridorlarda yürürken buldum. Baran’ın odasının kapısını çalıp içeri girdiğimde, masasının üzerindeki o kırmızı klasörlerin yerini yeni evrakların aldığını gördüm. Baran sandalyesine kurulmuş, elindeki kalemi parmaklarının arasında çeviriyordu. Beni görünce kalemi masaya bıraktı ve eliyle karşıdaki koltuğu işaret etti.
"Yüzün solgun," dedi, gözlerini kısmış bir şekilde beni incelerken. "O eski adliyenin şokunu hâlâ atlatamadın mı?"
"Onunla ilgili değil," dedim otururken. Çantamı dizlerimin üzerine yerleştirdim. "Onur... Eski sevgilim. Onun hakkında bazı şeyler duydum."
Baran arkasına yaslandı. Yüzündeki o profesyonel maske anında yerini aldı ama gözlerinde, dikkatle gizlenmiş tehlikeli bir merak parıldadı. "Ne gibi şeyler?"
"Cinayet gecelerinden birinde, olay yerinin yakınlarında görüldüğü söyleniyor. Son zamanlarda çok gizemli davranıyor. Geceleri ortadan kayboluyor, telefonları açmıyor..." Duraksadım, yutkundum. "Baran, sence onun bu dosyayla bir ilgisi olabilir mi?"
Baran masanın üzerinden bana doğru eğildi. Ellerini birleştirdi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o koyu, zeki girdabın beni içine çektiğini hissettim. O kadar şefkatli ama bir o kadar da yönlendirici bir ses tonuyla konuştu ki, kelimeleri zihnime birer mutlak gerçek olarak kazındı.
"Şüphelerin yersiz olmayabilir, Selin," dedi kısık bir sesle. "Biz de büroda bazı isimleri inceliyoruz. Onur’un adı henüz resmî olarak listemde değil ama... davranışları tam olarak bir şeyleri gizleyen birinin profiline uyuyor. Belki de o gece emniyetin önündeki o boş arsada duran, bize yukarıdan bakan o siyah montlu gölge oydu. Seni takip ediyor, benimle olan yakınlığından rahatsız oluyor olabilir."
Kalp atışlarım hızlandı. Baran’ın bu tespiti zihnimdeki tüm boşlukları kusursuzca dolduruyordu. Onur bizi izlemişti. Onur o katilin piyonu veya bizzat kendisi olabilirdi.
"Korkuyor musun?" diye sordu Baran. Sesi bir fısıltıya dönüştü. Elini masanın üzerinden uzatıp, çantamın üzerinde duran elimin üzerine koydu.
Onun büyük, sıcak eli tenime dokunduğu an içimdeki tüm o korku ve şüphe bulutları dağıldı. Kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissettim. Bir hukuk öğrencisi olarak nesnelliğimi kaybetmemem gerekiyordu ama bu adamın zihni, duruşu ve bana sunduğu o sarsılmaz koruma kalkanı beni tamamen ele geçirmişti. Ben Baran’a, onun adaletine ve zekasına tamamen teslim olmuştum.
"Sen yanımdayken hayır," dedim gözlerimi gözlerinden ayırmayarak.
Baran hafifçe gülümsedi. O ukala ama huzur veren gülüşüyle elimi hafifçe sıktı. "Güzel. Çünkü ben buradayken kimse sana zarar veremez, Selin. Onur’u da, o gölgeleri de ben halledeceğim. Sen sadece okuluna ve bana odaklan."
O odadan çıktığımda, içimde Onur’a karşı büyüyen nefret ve Baran’a karşı hissettiğim o yoğun, önlenemez aşk birbirine karışmıştı. Okuyucu da, ben de o an aynı şeye inanıyorduk: Baran bizim tek kurtarıcımızdı.
Ancak emniyet koridorunun diğer ucunda, Cinayet Büro’nun deneyimli memurlarından **Komiser Cem**, elindeki eski bir arşiv klasörüyle odasından çıkmış, çatık kaşlarla bizim ayrıldığımız o kapıya doğru bakıyordu. Cem’in gözlerinde, kimsenin henüz fark etmediği, dosyadaki o korkunç tutarsızlığın getirdiği büyük bir huzursuzluk vardı.
