5. bölüm · Güvenilir Bir Yabancı
4.Bölüm
O gece neredeyse hiç uyumadım.
Yatağın içinde bir sağa bir sola dönerken zihnim sabaha kadar Baran’ın o son kelimelerini, kafedeki o karanlık itirafını tekrar edip durdu. *Eski adliye sarayının krokisi.* Katil sadece insanları değil, hukukun bizzat kendisini, o sistemin kalbini hedef alıyordu. Ve işin en tehlikeli kısmı, Baran’ın beni bu oyunun içine, o resmî sınırların tamamen dışına davet etmiş olmasıydı.
Sabah yedi buçukta emniyet müdürlüğünün o heybetli, soğuk gri binasının önündeydim. Hava Ankara ayazını aratmayacak kadar keskindi. Montumun yakalarını kaldırıp derin bir nefes aldım. Merdivenleri çıkarken içimdeki o rasyonel hukuk öğrencisi ses tonunu yükseltmeye çalışıyordu: *"Selin, ne yapıyorsun sen? Senin burada işin ne? Henüz stajyer bile değilsin."*
Ama adımlarım o sesi dinlemedi. İçeri girdim.
Cinayet Büro amirliğinin bulunduğu kat, sabahın bu erken saatinde bile tam bir kaos içindeydi. Telefonlar durmaksızın çalıyor, ellerinde dosyalarla koşturan polisler koridorlarda birbirine çarpıyordu. Herkesin yüzünde o uykusuz, gergin ifade vardı. Koridorun sonundaki odanın cam kapısında o ismi gördüm: *Amir Baran Karaca.*
Kapıya yaklaşıp parmaklarımı ahşaba vurdum.
"Gir," sesini duymamla kapıyı aralamam bir oldu.
Baran, masasının arkasındaki büyük deri koltukta oturuyordu. Önünde devasa bir dosya yığını, elinde ise dumanı tüten bir kupa vardı. Göz altındaki morluklar dünkünden daha belirgindi. Muhtemelen hiç uyumamıştı. Beni görünce şaşırmadı, sadece saatine baktı.
"07.58," dedi, kupayı masaya bırakırken. "Dakiksin. Hukukçuların esnek zaman dilimlerine alışkın olduğunu sanırdım."
Kapıyı arkamdan kapatıp masaya doğru yürüdüm. "Söz verdiysem gelirim Komiserim. Ayrıca dosyanın aslına olan merakım, uyku düzenimden daha ağır basıyor."
Baran hafifçe gülümsedi. O ukala ama bir o kadar da zeki bakışları tekrar yüzümde gezindi. Masanın ucundaki kalın, kırmızı kapaklı klasörü bana doğru itti.
"İşte burada," dedi sesi ciddileşerek. "Üç cinayetin de tüm detayları. Olay yeri fotoğrafları, otopsi raporları, parmak izi analizleri... Her şey. Ve tabii ki, o çok merak ettiğin sembollerin orijinal fotoğrafları."
Sandalyeyi çekip oturdum. Klasörü açtığımda karşıma çıkan ilk şey, ilk kurbanın olay yeri fotoğrafı oldu. Boğazı temiz bir kesikle kesilmiş, masanın üzerine ise o siyah mürekkeple çizilmiş sembol bırakılmıştı. Fotoğraflara bakarken içimin ürperdiğini hissettim. Bu, kütüphanede teorisini yaptığımız o dosyalara benzemiyordu. Gerçekti. Ölümün kokusu sayfaların arasından sızıyor gibiydi.
Baran ayağa kalktı, masanın etrafından dolanıp tam arkamda durdu. Masaya doğru eğildiğinde, omzunun sıcaklığını ve kokusunu çok yakından hissettim. Elini sayfaya uzatıp üç farklı olay yerindeki sembollerin yan yana konulduğu sayfayı işaret etti.
"Bak," dedi, nefesi saçlarımın ucunu uçururken. "Görüyor musun? Üç sembol de aynı şablonla çizilmiş gibi duruyor ama aralarında milimetrik farklar var. Çizgilerin açısı, eğimi..."
"Çünkü elle çizilmiş," dedim kafamı hafifçe ona doğru çevirerek. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, aramızdaki o zihinsel çekim odadaki tüm havayı bir anda yoğunlaştırdı. "Katil bir cetvel kullanmıyor. Ama zihnindeki o şablon o kadar net ki, hata payı neredeyse sıfır. Bu adam bir mühendis ya da mimar olabilir mi?"
"Biz de bunu düşündük," dedi Baran, bakışlarını fotoğraflardan çekip doğrudan benim gözlerime dikerek. "Ama şehirdeki tüm mimarlar odasını, şüpheli profillerini tarattık. Temiz. Kimsenin bu kurbanlarla ya da eski adliyeyle bir bağı yok."
Klasörün sayfalarını hızla çevirmeye başladım. Otopsi raporlarındaki ortak bir detay dikkatimi çekti. Kurbanların tırnak aralarında bulunan kimyasal bir kalıntı...
"Bu ne?" diye sordum parmağımla raporu işaret ederek. "*'Kalsiyum sülfat dihidrat ve pigment kalıntıları.'* Bu bildiğimiz..."
"Tbeşir," dedi Baran sözümü tamamlayarak. Sesi sabitti ama gözlerindeki o parıltı, doğru iz üzerinde olduğumuzu bildiğini gösteriyordu. "Okul tebeşiri. Beyaz ve renkli tozlar."
"Ama kurbanlardan sadece biri öğretmendi," dedim hızla ayağa kalkarak. Baran’la burun buruna geldik. Aramızdaki o elektriğe rağmen zihnim deli gibi çalışıyordu. "Muhasebecinin ya da savcının kardeşinin tebeşirle ne işi olur? Katil... Katil bu tebeşiri olay yerinde kullanmadı. Kurbanları kaçırdığı ya da tuttuğu yerde bu vardı."
Baran bir an sessiz kaldı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, sanki içimdeki o potansiyeli tamamen tartmak ister gibi baktı bana. Sonra aniden odanın köşesindeki beyaz tahtaya doğru yürüdü. Eline siyah bir marker aldı.
"Eski adliye sarayı," dedi tahtaya büyük bir kare çizerek. "Bina on yıl önce boşaltıldı. Şu an ne olarak kullanılıyor biliyor musun?"
Düşündüm. Hafızamı zorladım. "Büyükşehir belediyesinin deposu... Ve eski arşiv odaları."
"Ve o arşiv odalarının zeminleri, eski duvarları neyle kaplı, biliyor musun Selin?" Baran tahtaya o sembolü tekrar çizdi. Bu kez çizgiler adliye binasının krokisiyle birebir eşleşiyordu. "Eski kireçli sıva ve alçıpanlar. Yani kalsiyum sülfat."
Nefesim kesildi. "Katil kurbanları doğrudan adliye binasının içinde tutuyor. Cinayetleri orada işleyip, cesetleri evlerine bırakıyor."
"Ya da..." dedi Baran, kalemi masaya fırlatarak bana doğru büyük bir adımla yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi tamamen yok etti. Elini masaya, hemen yanıma dayadı. "Katil bizi tam olarak oraya çağırıyor. O sembol bir imza değil, Selin. Bir davetiye."
"Oraya gideceksiniz," dedim, kalbimin göğüs kafesimi dövdüğünü hissederken.
"Gideceğim," dedi Baran, sesi tehlikeli bir kararlılıkla doluydu. "Ama tek başıma değil. Benimle geliyor musun, hukuk öğrencisi? Sokak kurallarını yerinde görmeye hazır mısın?"
Gözlerindeki o meydan okumaya baktım. Bu bir hata olabilirdi. Hayatımı, geleceğimi tehlikeye atıyor olabilirdim. Ama o an, Baran'ın zihniyle benimki arasındaki o bağ, tüm korkularımı yok etti. “Gidiyoruz," dedim.
Bu kelime ağzımdan çıktığı an, hukukun o steril, fildişi kulesinden aşağıya, sokaktaki o çiğ ve kanlı gerçekliğe atladığımı biliyordum. Geri dönüşü yoktu. Profesör Taşkın’ın kürsüden attığı o nutuklar, usul kanunlarının kalın maddeleri bir anda anlamını yitirdi. Masanın üzerindeki kırmızı klasör, önümüzde duran canlı bir bulmacaydı ve biz ilk parçayı yerine oturtmuştuk.
Baran, kararımdan tatmin olmuş bir ifadeyle tahtanın önünden çekildi. Masasına döndü, o iri gövdesiyle sandalyeyi geriye itip oturdu ve eliyle önümdeki açık klasörü işaret etti.
"Detaylara inelim o zaman, hukuk öğrencisi," dedi, sesi az önceki o teorik tartışma tonundan çıkıp bir avcının sakinliğine bürünürken. "Madem kalsiyum sülfatı ve tebeşir tozunu yakaladın, şimdi sana resmin geri kalanını göstereyim. Önündeki otopsi raporlarının üçüncü sayfasını aç."
Parmaklarım aceleyle kâğıtları çevirdi. Sayfa 3: *Kurban No: 2 – Melih Sancak (Lise Öğretmeni).* Gözlerim hızla satırların arasında gezindi. Tıbbi terimlerin, Latince ifadelerin boğuculuğu kronolojik bir sırayla dizilmişti.
"Mide içeriği analizi," dedim, parmağımı satırın üzerinde kaydırarak. "Ölüm saatinden yaklaşık iki saat önce yüksek miktarda glikoz ve... etil alkol? Ama adam dindar bir lise öğretmeniydi. Çevresindeki herkes onun hayatı boyunca ağzına alkol sürmediğini söylüyor."
"Güzel bir tezat, değil mi?" Baran öne doğru eğildi, dirseklerini masaya dayadı. Aramızdaki mesafe azaldıkça odadaki o ağır filtre kahve kokusuna, onun montundan yayılan o hafif tütün ve soğuk hava kokusu karıştı. "Katil kurbanlarına zorla bir şeyler içiriyor ya da yediriyor. Ama bu sıradan bir alkol değil. Raporun devamını oku. Kandaki alkol oranı çok yüksek ama karaciğer bunu tam olarak işlememiş. Yani alkol, ölüm anından hemen önce, doğrudan mideye hortumla ya da baskıyla pompalanmış."
Gözlerimi kâğıttan kaldırıp Baran’ın gözlerine diktim. "Bir tür ritüel mi?"
"Daha çok bir ceza," dedi Baran, gözlerini kısmış bir şekilde beni izlerken. "İlk kurban, muhasebeci olan Can Yılmaz’ın raporuna bak. Onun tırnaklarının arasında ne vardı? Kalsiyum sülfatın yanında, mikroskobik boyutta metal çapakları. Pirinç ve bakır karışımı."
Hemen klasörün ilk sayfalarına döndüm. Fotoğrafları tek tek incelemeye başladım. Muhasebecinin elleri arkadan bağlanmıştı ama bileklerinde ip izi yoktu. Derideki morluklar daha geniş, daha düzgündü.
"Kelepçe," diye mırıldandım. "Polis kelepçesi değil. Eski, pirinç mekanizmalı bir kilit ya da pranga. Katil sıradan bağlama yöntemleri kullanmıyor. Kurbanlarını sabitlemek için eski, antika nesneler seçiyor."
Baran başını salladı. O an aramızdaki o zihinsel senkronizasyon öyle bir seviyeye ulaştı ki, odadaki zamanın akışı yavaşlamış gibiydi. O, tecrübesiyle sokaktaki vahşeti getiriyordu; bense teorik detaylarla o vahşete bir kalıp uyduruyordum. Birbirimizin zihnindeki boşlukları kusursuzca dolduruyorduk.
"Şimdi üçüncü kurbanı, yani savcının kardeşi Ahmet Karadağ’ı düşün," dedi Baran. Sesi iyice kısıldı, aramızdaki o masa sanki tamamen ortadan kalktı. "Olay yerinde, o perdelerin açık olduğu dairede ne bulduk? Masanın üzerinde sembol vardı, evet. Ama Ahmet’in ağzının içinde, dilinin hemen altına yerleştirilmiş eski bir metal para bulundu. 1970’lerden kalma, tedavülden kalkmış bir adalet pulu."
Şok dalgası bu kez sırtımdan aşağı soğuk bir ter olarak indi. "Muhasebecide metal çapakları, öğretmende zorla içirilen alkol, savcının kardeşinde adalet pulu... Baran, bu adam kurbanları rastgele seçmiyor. Onların geçmişteki bir günahını cezalandırıyor. Eski adliye binası... Orada bitmemiş bir hesap var."
Baran ayağa kalktı. Odanın içinde ağır adımlarla yürümeye başladı, ellerini cebine soktu. "On yıl önce o adliye boşaltılmadan hemen önce, büyük bir yolsuzluk ve rüşvet davası örtbas edilmişti. Dosyanın adı 'Mizan Operasyonu'ydu. O davanın muhasebe kayıtlarını inceleyen kişi ilk kurbandı. Davada şahitlik yapması beklenen ama son anda ifadesini değiştiren kişi o lise öğretmeniydi. Ve o davanın soruşturmasını kapatan başsavcı ise... üçüncü kurbanın ağabeyiydi."
Her şey bir anda netleşti. Oda, üzerimize çöken bu devasa gerçeğin ağırlığıyla daralmaya başladı. Tahtadaki o sembol artık sadece bir bina krokisi değildi; o adliyenin koridorlarında katledilen adaletin, on yıl sonra geri dönen gölgesiydi.
Baran tam önümde durdu. Masanın kenarına kalçasını dayadı, yukarıdan bana baktı. Gözlerinde ilk kez ukalalıktan uzak, tamamen beni içine çeken, o derin ve koruyucu çekimi gördüm.
"Katil tebeşir tozunu, yani o binanın dökülen duvarlarını bilerek kurbanların üzerinde bırakıyor," dedi, elini yavaşça masaya, klasörümün hemen yanına koyarak. Parmaklarımız arasındaki mesafe sadece birkaç santimdi. "Bize adres veriyor. 'Kanıt yoksa suçlu yoktur' diyordun ya az önce sınıfta... Katil kanıtları bizzat o eski adliyenin içinde saklıyor. Ve bizi, o kanıtları bulmaya zorluyor."
"Peki ya gitmezsek?" diye sordum, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
Baran hafifçe eğildi, yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki, nefesinin sıcaklığını tenimde hissettim. "Gitmezsek, dördüncü kurban adliyenin önündeki o boş arsada bulunacak. Ve bu kez mesaj doğrudan bize olacak."
Zihnimdeki o son tereddüt kırıntısı da o an yok oldu. Bu adamla, bu odada, bu kanlı detayların arasında kalmak beni korkutmuyordu; aksine, onun zekasıyla birleşen bu tehlike içimdeki o vahşi merakı tamamen uyandırmıştı.
"O zaman," dedim, klasörü sertçe kapatıp ayağa kalkarak. "Bürokrasiyi esnetmenin vakti geldi, Komiserim. Gidip o eski adliyeyi açalım."
