6. bölüm · Güvenilir Bir Yabancı
5.Bölüm
jilet gibi kış soğuğunu yüzümüze çarparken montumun yakalarını iyice yukarı çektim. Baran, adımlarını hiç yavaşlatmadan otoparkın alt katındaki sivil araca doğru ilerliyordu. Onun o uzun, kararlı adımlarına yetişmek için neredeyse koşuyordum.
Siyah, sivil aracın yolcu koltuğuna bindiğimde içerisi dışarısından daha soğuktu. Baran sürücü koltuğuna geçti, anahtarı sertçe çevirdi. Motor, o dar otoparkta yankılanan derin bir gürültüyle çalıştı. Kalbimin ritmi, motorun o boğuk sesiyle aynı frekansta hızlanmaya başlamıştı.
"Hâlâ bir şansın var," dedi Baran. Vitesi geriye takarken gözleri dikiz aynasındaydı ama sesindeki o mesafeli, uyarıcı ton doğrudan banaydı. "O eski adliyeye girdiğimiz an, sadece bir izleyici olmayacaksın Selin. Bir suç mahallinin, belki de hâlâ sıcak olan bir pusu alanının ortasına düşeceksin. Kitaplarındaki o güvenli fildişi kulesine geri dönmek için son viraj."
Çantamın askısını parmaklarım beyazlaşana kadar sıktım. Gözlerimi profiline diktim. "Korksaydım, sabahın sekizinde odanızda o otopsi raporlarını satır satır ezberlemezdim, Komiserim. Ayrıca, ben hukuk okuyorum; suçun olduğu yerde hukukun nasıl çiğnendiğini görmekten kaçarsam, o binaya bir daha adımımı atmam."
Baran’ın dudak kenarında, o ilk günkü ukalalıktan uzak, neredeyse takdir dolu belli belirsiz bir kıvrılma belirdi. Direksiyonu sertçe kırıp arabayı emniyetin bahçesinden çıkardı.
Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Ama bu sessizlik bir kopukluk değil, aksine zihinlerimizin aynı odak noktasında birleştiği gergin bir yay gibiydi. Ben kafamda *Mizan Operasyonu*’nun aktörlerini diziyordum; muhasebeci, öğretmen, savcının kardeşi... Baran ise muhtemelen sokakların dilini, o binanın kör noktalarını hesaplıyordu. Aramızda, o loş araba kabinine yayılan zihinsel çekim, dışarıdaki buz gibi havayı tamamen unutturacak kadar yoğundu.
Yaklaşık yirmi beş dakika sonra, şehrin o eski, endüstriyel ve yarı terk edilmiş bölgesine ulaştık. Eski adliye sarayı, etrafını saran paslı tel örgülerin ve kurumuş yabani otların arasından bir hayalet gibi yükseliyordu. On yıl önce boşaltılmış olan o devasa taş bina, dökülen sıvaları, kararmış duvarları ve kırık pencereleriyle adeta bir geçmiş zaman mezarlığı gibiydi.
Baran arabayı binanın iki sokak arkasındaki kuytu, yıkık bir duvarın gölgesine çekti. Kontağı kapattı. Torpidodan el fenerini ve telsizini aldı. Montunun altındaki kılıfından silahını çıkarıp namlusuna mermiyi sürdü. O *çıt* sesi, arabanın içindeki tüm havayı bir anda dondurdu.
"Arkamdan geliyorsun," dedi, gözlerini doğrudan gözlerime dikerek. Yüzü bana çok yakındı ve o an sesindeki amir tonu tamamen gerçeğin çıplaklığıyla yoğrulmuştu. "Ben dur dediğimde duruyorsun. Ben bak dediğimde bakıyorsun. Adliyede usul kuralları değil, benim kurallarım geçerli."
"Tamam," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.
Arabadan indik. Tel örgülerin daha önce birileri tarafından kesilmiş ve bükülmüş olan alt kısmından eğilerek içeri sızdık. Bastığımız kuru dalların ve donmuş toprağın çıkardığı her ses, kalbimin duvarlarında yankılanıyordu. Binanın arka tarafındaki lojistik kapısına yöneldik. Kapı normalde devasa zincirlerle kilitli olmalıydı ama zincirlerin paslı halkaları bir kenara bırakılmış, kilit ise yerinden sökülmüştü. Biri burayı bizim için ardına kadar açmıştı.
Baran kapıyı milim milim, hiç ses çıkarmadan itti. İçeri adım attığımız an, burnuma dolan ilk şey o ağır, geniz yakan kireç ve rutubet kokusu oldu. Otopsi raporundaki o kimyasal analiz, şu an tam karşımızda nefes aldığımız havaya dönüşmüştü: *Kalsiyum sülfat.*
Baran fenerini yaktı. Işık hüzmesi, tavanı metrelerce yüksekte olan o karanlık, geniş koridoru aydınlattı. Yerde eski mahkeme evrakları, çürümüş klasörler ve kalın bir toz tabakası vardı. Ancak o toz tabakasının üzerinde çok net bir şey duruyordu.
Taze ayak izleri.
Ve o izlerin hemen kenarında, sanki bilerek serpiştirilmiş gibi duran, parlak mavi ve beyaz renklerde tebeşir tozları.
Baran fenerin ışığını izlerin üzerinde gezdirdi, sonra başını hafifçe bana doğru çevirdi. Ters ışıkta gözlerinin içindeki o keskin parıltıyı görebiliyordum. "Teorinde yanılmamışsın, hukuk öğrencisi," diye fısıldadı. Ses tonu o kadar yakındı ki, omzunun sıcaklığını hissettim. "Kurbanları buraya getirmiş. Burası onun mezbahası."
Ayak izlerini takip ederek koridorun sonundaki, üzerinde solmuş harflerle *“Arşiv 3 – Ağır Ceza”* yazan ağır demir kapıya ulaştık. Kapı hafifçe aralıktı. Ve o aralıktan, binanın o derin sessizliğini yırtan ritmik, metalik bir ses sızıyordu.
*Tık... Tık... Tık...*
Baran sol eliyle beni yavaşça arkasına doğru çekti. Sırtım onun göğsüne yaslandığında, kalbinin benimki kadar hızlı ama kusursuz bir soğukkanlılıkla çarptığını hissettim. Elini belindeki silahına götürdü, diğer eliyle kapıyı yavaşça arkaya doğru itti.
Fenerin ışığı odanın içine düştüğünde, gördüğümüz manzara karşısında ikimiz de nefesimizi tuttuk.
Defterler, raflar, çürümüş dosyalar... Ama odanın tam ortasında, tavandan sarkan tek bir çıplak ampulün hemen altında, eski bir hakim kürsüsü duruyordu. Kürsünün üzerine üç kurbanın da vesikalık fotoğrafları yan yana dizilmişti. Fotoğrafların tam önünde ise, siyah mürekkeple çizilmiş, ucu sivri o büyük sembol duruyordu.
Ama asıl kanımızı donduran şey, kürsünün arkasındaki duvara büyük, renkli tebeşirlerle yazılmış olan o taze yazıydı:
**"MAHKEMEYE HOŞ GELDİNİZ, KOMİSER BARAN VE SELİN. DURUŞMA BAŞLIYOR."**
Katil sadece bizi buraya çağırmamıştı. Bizim her adımımızı, o emniyet müdürlüğündeki odada ne konuştuğumuzu, buraya ne zaman geleceğimizi biliyordu. İçeride, sistemin tam göbeğinde bir köstebek vardı ya da katil bizi çoktan avucunun içine almıştı.
"Baran..." diye fısıldadım, ilk kez unvanını bir kenara bırakarak. İçimdeki o rasyonel kız bir anlığına sarsılmıştı.
Baran silahını tamamen kaldırdı, namluyu karanlığa doğrulttu. Sol elini geriye doğru uzattı ve benim titreyen parmaklarımı kavradı. Parmakları parmaklarımın arasına sıkıca kenetlendi. Eli o kadar sıcak, o kadar büyüktü ki, o an o karanlık arşiv odasında sığınabileceğim, beni hayatta tutacak tek şeyin o el olduğunu biliyordum.
"Arkamdan ayrılma," dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama içindeki o vahşi, koruyucu öfkeyi net duyabiliyordum. "Oyun bitti. Onu buradan canlı çıkarmayacağım."
Tam o sırada, odanın en arkasındaki dosya raflarının arasından bir gölge hızla geçti ve adliye binasının derinliklerinde ağır bir demir kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Yankı, koridorlarda büyüyerek üzerimize doğru çöktü. Katil bizi kendi mahkemesine hapsetmişti.
Demir kapının kapanma sesi eski adliyenin koridorlarında bir bomba gibi patladı. Tavandan süzülen toz zerreleri, üzerimizdeki o tek çıplak ampulün soluk ışığında havada uçuştu. Duvara renkli tebeşirlerle yazılmış olan isimlerimiz, sanki birer infaz emri gibi bize bakıyordu.
Baran’ın parmakları elimi daha da sıkı kavradı. Onun teninden yayılan o ani sıcaklık, içimdeki o donma hissini, o ilk felç anını hızla dağıttı.
"Baran, kapı..." diye fısıldadım, gözlerimi duvardaki yazıdan ayıramayarak. "Bizi buraya kilitledi."
"Burayı kilitlese bile burası bir adliye, Selin. Elbet başka bir çıkış buluruz," dedi Baran. Sesi bir buz kütlesi kadar sert ve amansızdı. Silahını havada tutarken beni yavaşça arkasında tutmaya devam etti. "Ama asıl sorun kapı değil. Bizi nasıl bildiği. Emniyetteki odamda klasörü açtığımız andan buraya gelene kadar geçen süreyi hesaplamış. Bizi izliyor."
"Ya da dinliyor," dedim zihnimdeki o rasyonel çarkları zorlayarak. "Odandaki bir şey... ya da arabadaki?"
Baran bir an duraksadı. Gözleri karanlıkta kısıldı. Cümlemin altındaki o korkunç ihtimali o da fark etmişti. Emniyetin içine kadar sızmış bir katille karşı karşıyaydık. Ama bunu düşünecek vaktimiz yoktu.
*Tık... Tık... Tık...*
O metalik ses, az önce kapandığını duyduğumuz demir kapının arkasından, yani koridorun daha da derinlerinden gelmeye devam ediyordu. Bir saat mekanizması gibi ritmik, bir kalp atışı gibi ısrarcıydı.
"Burada kalmıyoruz," dedi Baran. Elimi bırakmadan beni kapıya doğru yönlendirdi.
Aralık duran *Arşiv 3* kapısından koridora geri çıktığımızda, dışarısı adeta bir kuyu gibi karanlıktı. Baran fenerin ışığını yerdeki ayak izlerine doğru tuttu. Katilin tebeşir tozlarıyla bıraktığı o parlak mavi ve beyaz izler, az önce gürültüyle kapanan o koridor sonundaki demir kapının altından geçip gidiyordu.
Kapının önüne ulaştığımızda Baran feneri bana uzattı. "Işığı kapı koluna tut."
Feneri titreyen ellerimle sabitlemeye çalıştım. Kapı, eski tip bir yangın çıkış kapısıydı; dışarıdan kilitlenmişti ve üzerinde hiçbir kol yoktu. Baran omzuyla kapıya sert bir darbe indirdi. Metalin çıkardığı o boğuk ses koridorda yankılandı ama kapı milim bile oynamadı.
"Arkadan sürgülü ya da zincirli," dedi Baran nefes nefese. Yüzü bana döndüğünde, aramızdaki o birkaç santimlik mesafede onun gözlerindeki o saf öfkeyi ve adrenaline bulanmış o koruma içgüdüsünü gördüm. "Bizi burada yavaşlatmak istiyor."
"Hayır," dedim, fenerin ışığını yerdeki tebeşir tozlarının bittiği noktaya, kapının hemen yanındaki duvara kaydırarak. "Bizi yavaşlatmak istemiyor. Bize başka bir yol gösteriyor."
Duvara tebeşirle küçük bir ok işareti çizilmişti. Ok, koridorun sağa ayrılan, tavanı neredeyse çökmüş olan o dar tünelini işaret ediyordu. *Eski Arşiv Deposuna Gider.*
Baran feneri elimden geri aldı. Işığı o dar tünele tuttuğunda, içerideki rutubet kokusu genzimizi yakacak kadar yoğundu. Yerdeki toz tabakası burada daha kalındı ve tebeşir tozları o karanlığın içinde parlak birer nokta gibi yolu gösteriyordu.
"O kılıflarından birini hazırla, hukuk öğrencisi," dedi Baran, sesinde o tanıdık, meydan okuyan ama bu kez tamamen hayatta kalma güdüsüyle yoğrulmuş tonla. "Çünkü o tünelin sonu muhtemelen hiçbir kanuna uymayacak."
"Kanunlar yaşayanlar içindir, Komiserim," dedim, onun arkasına geçerek. "Şu an önceliğimiz hayatta kalmak."
Baran hafifçe güldü; o karanlığın, o ölüm kokan koridorun içinde bu kısa, boğuk gülüş aramızdaki o zihinsel ve fiziksel bağı daha da gergin bir ipe dönüştürdü. Birbirimize bu kadar yabancıyken, şimdi bu binanın dehlizlerinde birbirimizin nefesine muhtaçtık.
Tünele girdik. Tavan o kadar alçaktı ki, Baran hafifçe eğilmek zorunda kalıyordu. Duvarlardaki kireç sıvalar dökülmüş, çıplak tuğlalar açığa çıkmıştı. Bastığımız her adımda yerdeki eski evraklar ayaklarımızın altında eziliyordu.
Yaklaşık on metre ilerledikten sonra tünel geniş bir odaya açıldı. Burası eski adliyenin nezarethanesiydi. Paslı demir parmaklıklar, küflü yataklar ve dökük duvarlar fenerin ışığında belirdi.
Ve odanın tam ortasında, parmaklıkların arkasındaki hücrelerin birinde, tavandan sarkan bir ipe bağlı olan o şey duruyordu.
Baran feneri oraya sabitledi.
Bu bir ceset değildi. Bu, polis üniforması giydirilmiş, kafası yerine bir torba geçirilmiş devasa bir cansız manken metaliydi. Mankenin göğsüne kırmızı boyayla büyük bir numara yazılmıştı: **4**.
Mankenin hemen altında, yerde ise küçük bir teyp duruyordu. Teybin üzerindeki kırmızı ışık yanıp sönüyordu. *Tık... Tık... Tık...* Az önce duyduğumuz o metalik ses, bu teypten geliyordu.
Baran silahını indirmeden hücreye doğru yaklaştı. Parmaklıkların arasından elini uzatıp teybin oynat tuşuna bastı.
Ses, boğuk ve cızırtılı bir dijital filtreyle odanın içinde yankılanmaya başladı:
*"Mahkeme salonuna hoş geldiniz. Komiser Baran, adaleti usulsüzlükle arayan adam... Ve Selin, adaleti kitaplarda bulacağını sanan küçük kız. İlk dersinizi aldınız: Kanıt yoksa suçlu yoktur. Peki ya kanıt bizzat sizseniz? Süreniz başladı. Dördüncü kurban şu an emniyet müdürlüğünün bodrum katında, senin odanda can çekişiyor Baran. Eğer ona ulaşmak istiyorsanız, bu binadan çıkmak için hukukun değil, benim kurallarıma uymak zorundasınız."*
Ses kesildi. Teypten gelen o *tık tık* sesleri hızlandı. Bu bir geri sayım sesiydi.
Baran hızla arkasını döndü, gözleri çakmak çakmaktı. O an aramızdaki o zihinsel bağ, yerini saf bir panik ve öfke patlamasına bıraktı. Elimi öyle bir kavradı ki, canımın yandığını hissettim ama sesimi çıkarmadım.
"Gidiyoruz," dedi Baran, sesi bu kez bir amirin değil, köşeye sıkışmış bir kurdun sesiydi. "Hemen."
