8. bölüm · Görünmez Zincirler

Kendi Zevklerimizin Eseri

Burak .

İnsan kendisini özgür bir birey olarak görmeyi sever. Ne dinleyeceğine, ne izleyeceğine, ne giyeceğine, ne satın alacağına ve kimleri takip edeceğine kendisinin karar verdiğini düşünür. Gerçekten de günlük hayatımızda sayısız seçim yaparız. Fakat bazen verdiğimiz kararların ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu düşünmeyiz. Bir şeyi sevdiğimizi söyleriz ama neden sevdiğimizi hiç sorgulamayız. Bir sanatçıyı takip ederiz çünkü herkes takip ediyordur. Bir kıyafeti beğeniriz çünkü moda olmuştur. Bir filmi izleriz çünkü herkes konuşuyordur. Bir müziği dinleriz çünkü çevremizdeki herkes dinliyordur. Sonra bütün bunların bizim kendi zevkimiz olduğunu düşünürüz. Peki ya zevklerimizin bir kısmı bize öğretilmişse?

İnsan doğduğu andan itibaren çevresinden etkilenir. Ailesi ona bazı şeyleri öğretir, arkadaşları başka şeyler gösterir, yaşadığı toplum belirli davranışları normal kabul eder. Daha sonra televizyon, internet, sosyal medya ve popüler kültür bu etkilerin üzerine yenilerini ekler. Bu nedenle zevklerimizin tamamen doğuştan geldiğini söylemek mümkün değildir. Sevdiğimiz müziklerden izlediğimiz filmlere, giydiğimiz kıyafetlerden ilgi duyduğumuz şeylere kadar birçok tercihimiz zaman içinde şekillenir. Bu durum tek başına kötü değildir. İnsan zaten çevresinden öğrenerek gelişir. Fakat sorun, bize ait olduğunu düşündüğümüz tercihlerin aslında ne kadarının başkalarının etkisiyle oluştuğunu hiç düşünmediğimizde başlar.

Bir müzik türünü seviyor olabiliriz. Gerçekten seviyor da olabiliriz. Fakat o müziği ilk ne zaman duyduğumuzu, kim sayesinde keşfettiğimizi ve neden hoşumuza gittiğini düşündüğümüzde hikâyenin arkasında birçok etken görebiliriz. Bir arkadaşımız bize bir şarkı önermiş olabilir. Bir video sayesinde sanatçıyı keşfetmiş olabiliriz. Sosyal medya algoritması benzer şarkıları sürekli karşımıza çıkarmış olabilir. Bir süre sonra sanatçı o kadar tanıdık hâle gelir ki onu sevdiğimizi düşünürüz. Belki gerçekten seviyoruzdur; belki de sürekli karşılaştığımız için ona alışmışızdır. Bu ikisini ayırmak her zaman kolay değildir.

Aynı şey moda için de geçerlidir. Bir kıyafeti ilk gördüğümüzde bize garip gelebilir. Sonra birkaç kişi onu giymeye başlar. Sosyal medyada daha fazla görürüz. Ünlüler kullanır. Mağazaların vitrinlerinde görürüz. Bir süre sonra aynı kıyafet bize güzel görünmeye başlar. Hatta daha önce neden beğenmediğimizi bile anlamayabiliriz. Burada insanların zevklerinin sahte olduğunu söylemek doğru olmaz. Zevkler zaten zaman içinde değişir. Fakat popüler kültürün bu değişimi hızlandırabildiğini ve belirli tercihleri daha görünür hâle getirebildiğini kabul etmek gerekir.

Bir şeyi çok görmek, onu daha tanıdık hâle getirir. Tanıdık olan şeyler ise bize daha güvenli ve daha normal gelebilir. Bu yüzden popüler kültür yalnızca neyin popüler olduğunu göstermez; zaman zaman neyin güzel, eğlenceli, havalı veya kabul edilebilir olduğunu da etkileyebilir. Bir ürünün sürekli reklamını görmek, onun kaliteli olduğu anlamına gelmez. Bir şarkının milyonlarca kez dinlenmesi, herkesin gerçekten onu sevdiğini kanıtlamaz. Bir kıyafetin moda olması, herkesin onu giymesi gerektiği anlamına gelmez. Fakat bütün bunlar bizim algımızı etkileyebilir.

Burada ortaya önemli bir soru çıkar: "Ben bunu gerçekten seviyor muyum, yoksa sevmem gerektiğini düşündüğüm için mi seviyorum?" Bu sorunun cevabı her zaman kolay değildir. Çünkü insanın kendi zevkleri ile toplumun beklentileri birbirine karışabilir. Bir şeyden gerçekten hoşlanabiliriz ve aynı zamanda onun popüler olmasından da etkilenebiliriz. İkisi aynı anda gerçekleşebilir. Önemli olan bunun farkında olmaktır.

Popüler kültür bazen bize yalnızca ürün veya eğlence sunmaz; bir kimlik de sunar. Belirli bir müzik türünü dinleyen insanlar belirli bir tarzla ilişkilendirilebilir. Belirli kıyafetleri giyenler belirli gruplarla özdeşleştirilebilir. Belirli filmleri veya dizileri takip edenler kendilerini belirli toplulukların parçası olarak görebilir. Böylece tükettiğimiz şeyler, kim olduğumuzu anlatmanın bir yoluna dönüşür. İnsan "Ben bunu seviyorum." derken bazen aslında "Ben böyle biriyim." mesajını da verir.

Bu durumun güzel tarafları da vardır. İnsanlar ortak ilgi alanları sayesinde arkadaşlık kurabilir. Aynı müziği seven insanlar birbirini daha kolay bulabilir. Aynı oyunla ilgilenen insanlar birlikte vakit geçirebilir. Aynı sanatçıyı takip eden insanlar bir topluluk oluşturabilir. Popüler kültür insanları birbirine bağlayabilir. Fakat insanın kendisini tamamen bir grubun zevkleriyle tanımlaması başka bir sonuç doğurabilir. Grup neyi seviyorsa onu sevmek, neyi sevmiyorsa ondan uzak durmak zorunda hissedebiliriz.

Bir süre sonra kendi zevklerimizi keşfetmek yerine grubun zevklerini takip etmeye başlayabiliriz. "Herkes bunu seviyor." cümlesi düşüncelerimizin yerine geçebilir. Oysa gerçek bir zevkin oluşması için bazen kalabalıktan uzaklaşmak gerekir. Hiç kimsenin önermediği bir müziği dinlemek, popüler olmayan bir filmi izlemek, moda olmayan bir kıyafeti beğenmek veya herkesin ilgilenmediği bir konuya merak duymak insanın kendi dünyasını keşfetmesine yardımcı olabilir.

Kendi zevklerini bulmak, herkesten farklı olmak anlamına gelmez. Sırf farklı görünmek için popüler olan her şeyi reddetmek de başka bir tür bağımlılık olabilir. Eğer herkesin sevdiği bir şeyi gerçekten seviyorsak, sırf kalabalıktan ayrılmak için onu sevmiyormuş gibi davranmamıza gerek yoktur. Özgürlük, her konuda çoğunluğa karşı çıkmak değildir. Özgürlük, kararlarımızın nedenlerini anlayabilmektir.

Bazen insan başkalarının beğenisini kazanmak için kendi zevklerinden vazgeçebilir. Arkadaş grubunda farklı görünmemek için sevmediği bir müziği dinleyebilir. Bir ortamda dışlanmamak için ilgilenmediği bir konu hakkında konuşabilir. Sosyal medyada daha fazla beğeni almak için aslında kendi tarzına uymayan içerikler üretebilir. Bunlar küçük kararlar gibi görünür. Fakat sürekli tekrarlandığında insanın kendi tercihleriyle arasındaki bağı zayıflatabilir.

En tehlikeli nokta ise insanın artık bunun farkında olmamasıdır. Başlangıçta "Arkadaşlarım seviyor diye bunu yapıyorum." der. Daha sonra bu düşünce ortadan kalkar ve davranış normalleşir. Bir süre sonra neden yaptığını bile düşünmeden aynı şeyi yapmaya devam eder. Böylece dışarıdan gelen etki, insanın kendi içindeki alışkanlığa dönüşür.

İşte görünmez zincirlerden biri de budur. Bizi kimse zorlamıyordur. Kimse karşımıza geçip "Bunu seveceksin." demiyordur. Fakat yıllar boyunca gördüğümüz reklamlar, izlediğimiz videolar, takip ettiğimiz insanlar, arkadaşlarımız ve çevremiz bize bazı şeyleri tekrar tekrar göstermiştir. Sonunda bunların arasından bazılarını kendi zevklerimiz olarak benimseriz.

Bu, bütün zevklerimizin sahte olduğu anlamına gelmez. Tam tersine insanın çevresinden etkilenmesi son derece doğaldır. Zaten tamamen hiçbir şeyden etkilenmeden yaşamak mümkün değildir. Asıl önemli olan, etkilenmek ile teslim olmak arasındaki farkı bilmektir. Bir şeyden etkilenebiliriz ama yine de onu sorgulayabiliriz. Bir trendi takip edebiliriz ama neden takip ettiğimizi bilebiliriz. Bir sanatçıyı sevebiliriz ama onun söylediği her şeyi doğru kabul etmek zorunda değiliz.

Kendi zevklerimizi gerçekten tanımak için bazen sessiz kalmak gerekir. Sürekli başkalarının ne dinlediğini, ne izlediğini ve ne satın aldığını takip etmek yerine kendimize dönüp bakmamız gerekir. Kimse bize neyin güzel olduğunu söylemese neyi seçerdik? Kimse bizi beğenmeyecek olsa yine aynı kıyafeti giyer miydik? Kimse bilmeyecek olsa yine aynı müziği dinler miydik? Sosyal medyada paylaşamayacak olsaydık yine aynı şeyi yapmak ister miydik?

Bu soruların amacı bizi her şeyden şüphe ettirmek değildir. Ama kendi kararlarımızı daha bilinçli hâle getirebilir. Çünkü insan bazen kendisini tanımadan önce başkalarının onu nasıl gördüğünü öğrenmeye çalışır. Oysa önce kendi sesimizi duymamız gerekir.

Kendi zevklerimizi keşfetmek zaman alır. Bir müzik türünü deneyebilir, sonra başka bir müziğe geçebiliriz. Bir kitabı beğenmeyebilir, başka bir kitabı çok sevebiliriz. Bir tarzı deneyip bize uygun olmadığını fark edebiliriz. Bunların hepsi normaldir. Zevkler değişebilir. İnsan da değişir. Önemli olan değişimin başkalarının baskısıyla değil, kendi deneyimlerimizle gerçekleşebilmesidir.

Çünkü kendi zevklerine sahip olmak, dünyadan tamamen kopmak değildir. Tam tersine dünyadaki seçenekleri görüp aralarından bilinçli şekilde seçim yapabilmektir. Bir şeyi herkes sevdiği için değil, gerçekten sevdiğimiz için seçtiğimizde o tercih daha anlamlı hâle gelir.

Belki de modern popüler kültürün bize sormayı unutturduğu soru şudur: "Sen ne istiyorsun?" Çünkü çevremizde sürekli olarak ne istememiz gerektiğini söyleyen insanlar, markalar ve sistemler vardır. Bize ne giyeceğimiz gösterilir. Ne izleyeceğimiz önerilir. Ne dinleyeceğimiz sıralanır. Ne satın alacağımız reklamlarla anlatılır. Kimin hayatını takip edeceğimiz algoritmalar tarafından belirlenir.

Fakat bütün bunların arasında hâlâ bize ait bir alan vardır.

Kendi düşüncelerimiz.

Kendi deneyimlerimiz.

Kendi seçimlerimiz.

Kendi zevklerimiz.

Bu alanı korumak, dünyadaki her etkiye karşı çıkmak anlamına gelmez. Sadece hangi etkinin bizi değiştirdiğini fark etmek anlamına gelir.

Çünkü insanın özgürlüğü yalnızca istediği şeyi yapabilmesinde değildir. Neden istediğini anlayabilmesindedir.

Belki de gerçek zincir, bize bir şeyleri zorla yaptıran zincir değildir. Bize yaptığımız şeylerin tamamen kendi seçimimiz olduğuna inandıran zincirdir.

Ve o zinciri kırmanın ilk adımı çok basit bir sorudur:

"Ben bunu gerçekten seviyor muyum, yoksa bana sevdirildiği için mi seviyorum?"

Cevabı bulduğumuz anda, belki de ilk kez kendi zevklerimizin gerçekten bize ait olan kısmını keşfetmeye başlarız.