5. bölüm · GÖLGELER ŞEHRİ: KAN ve TUTKU
Unuttuğun Şey Sensin
"Yine bir tutsaksın. Gerçekten inanabiliyor musun bir gün özgür olabiliceğine?"
Nerde olduğumu bilmiyordu etraf tamamen karanlık sadece zemine sabitlenmiş iki zincir ve o zincirlere kenetlenen kolları... Onlardan kurtulmaya çalışıyordu ancak yapamıyordu. Güçsüzdü, hiç olmadığı kadar. "Bırakın beni!" Çok hırçınca davranıyordu. "Anlamanı istiyoruz küçük velet. Hiç bir zaman özgür olamayacaksın. Sen gittiğin her yerde mahkum olarak kalacaksın!"
"Kes sesini kes!"
Yatağında sayıklayarak kıvranıyordu. Yatağa kelepçelenmiş olan kollarını kullanamıyordu. Sert bir hışımla uyandı ve tamamen nefessiz hissediyordu. Ne kadar derin nefes almaya çalışsa da olmuyordu. Hırçın davranışları sonunda iki kelepçeyi de kırmıştı kolundaki serumu çekip attı ve hızla cama doğru ilerledi ama cam kilitliydi. Balkonu denedi fakat o da camdan farksızdı. Nefessizlikten dengesi bozuluyordu. Kapıya doğru yürüdü ve sertçe vurup açmaya çalıştı ama işe yaramamıştı.
Çaresizce oraya buraya yürüken önüne gelen hiç bir şeyi görmüyordu kırdığı vazonun farkında bile olmamıştı. Hatta üstüne bastığı için kesilen ayaklarının acısını hissedememişti. Gozlerinin önüne serum askısı geldiğinde aklına ilk geleni yapmak için hızla oraya yürüdü ve askıyı eline aldı. Sert adımlarla balkon kapısına yürüdü ve tek vuruşta camı paramparça etmişti.
Tam bu sırada seslere uyanan Yo-han ve Min-Joon içeri dalmıştı. Gördükleri manzara karşısında şoka uğramışlardı. Aren ortası kırılmış kenarları ise keskin olan kalan camlardan ibaret olan kapıdan kendini dışarı attı ve olduğu yerde yere çöküp derin nefesler almaya başladı. Aynı zamanda da ağlıyordu. Kriz geçirdiği çok belliydi. Ancak bir kriz ile odayı bu hâle getirmesi şaşırtıcıydı. Joon sinirle ileri atıldı.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen!" Hızla ona yürüyeceği sırada Yo-han kolunu tuttu. "Sakin ol, şuan hiç normal görünmüyor. Ateşi vardı demiştin değil mi? Belli ki kriz geçirdi." Yo-han'ın söyledikleri ile birlikte joon kendini sakin tutmaya çalışarak balkona ilerledi ve kapıyı açtı. Kırık camlara basmamaya dikkat ederek kızın tam karşısına geçti. Yüzü hâlâ yere dönüktü elleri omuzları ve dizleri kan içindeydi. Vücudu ise titriyordu.
Joon ona doğru eğildi ve eli ile yüzünü kaldırdı. Yüzü ağlamaktan mahvolmuş, dudakları titriyordu. Nefes alış verişleri hâlâ normal değildi. Yo-han aniden arkasında belirdi ve kızın boynuna sakinleştirici iğneyi hızla vurduğu anda yere yığıldı. Joon şaşırmış bir ifade ile ona baktı. "Git uyu joon. Bugünlük bu odada kalamaz biraz uzun sürer bunu halletememiz." Joon iç çekip ayağa kalktı. "Peki, bir şeye ihtiyacın olursa uyandır." Yo-han kafasını salladıktan son joon ordan ayrılmıştı.
Yo-han önce adamlara göz attı ve söze girdi. "Karşıdaki odayı hazırlayın. Tıbbi malzemeleri de oraya götürün." Adamların hepsi başını sallayıp odadan çıktılar. Yo-han bir süre yerde yatan kızın başında durdu ve hüzünle ona baktı. "Bunları yaşadığın için özür dilerim..."
____________
"Tam karşına geliyor. Vur onu!"
"Ama o bize sağ lazım bunu yapamam!"
"Yo-han onu vurmazsan bizden önce polisler yakalayacak kalbi ve kafası dışında vur bir yere halledebiliriz!"
"Tam şimdi!"
Nefesi titremişti. Tam karşısına çıkan kıza hiç bakmadan ateş etmişti. Nereye vurduğuna dikkatli bakınca sol göğüs kafesinin delindiğini gördü. Aren kurşun yediğini anlamadığı için olduğu yerden Yo-han'a bakıyordu. Adam tam ona doğru yürüyeceği sırada sağ tarafından görünmeyen biri tarafından kafasına kurşun yemişti.
"Hassiktir Yo-han çabuk çık ordan!"
Kız yere yığılmış son bir kez Yo-han'a bakmıştı.
"Lanet olsun polisler geliyor ordan çık dedim!"
____________
O gün zamanında hareket etmediği için Aren'e karşı büyük bir suçluluk hissediyordu. Kurtulabilirdi, sadece ufak bir krizle kurtarabilirdi. Ancak erken hareket etmediği için kız bir gözünden de olmuştu. Hissettiği suçluluk duygusunu kimsede hissetmemişti. Bu çok ağır geliyordu...
"Özür dilerim..."
Yüzüne gelen saçları geriye attı ve şakağındaki kurşun izini gördü. Polis konuşturmak için onu ölümcül noktalarından vurmazdı. Bunu yapan kişi kesinlikle Williams'lar olmalıydı çünkü o gece onlar da Aren'in peşindeydi. James'in tek kızını öldürüp ona acıyı hissettirmek bunlara yetmemişti. Eğer ölmediği yayılırsa tekrar peşine düşeceklerinden emindi.
....
"Daha iyi misiniz?"
So-ra yatağına gelen yemeğe bir süre bakındı. Bu soruyu uzun zamandır kimse sormamıştı, şuan ise bunu soran kişinin tanımadığı bir hizmetli olması daha acınası olmuştu. "İyiyim." Yine de sorulsa da yalan söylemeyi tercih ediyordu çünkü onu dinleyecek kadar zamanı olan kimse yoktu. "Hamileliğinizde kendinizi çok yıpartmamanız gerekiyor. Kırmızı etten bol bol yiyin hamileler için gerekli bir besin."
Kadın yanına ilaçlarını da koyup odadan çıktı.
So-ra çatalı ile etten biraz aldı ve inceledi. Bu et parçası bile eskileri hatırlamasına sebep oluyordu. Aren'in kırmızı ete alerjisi vardı, hastanenin yaptığı yemeklerle ilgilenemedikleri için kız bir çok gün damardan beslenmek zorunda kalmıştı. Öyle ki çoğu günler damar yolu açılırken kesin olarak en az bir kez damarı patlattığı oluyordu. Kolundaki morarmaları asla unutmazdı. Bazen bu morarmaların psikolojisi ile damardan bile beslenmeyi reddeder bir kaç gün aç gezerdi.
Bunları düşünürken göz yaşlarının çoktan süzüldüğünü fark etmemişti bile. İçinde olduğu bu durumdan ve onu bu duruma sokan adamdan nefret etmişti, Aren'i son bir kez görmesine bile engel olmuştu. Eğer o ölseydi gelip görebileceği bir mezarı olurdu ama şuan yaşıyorsa bile nerde olduğunu veya bulabilicek miydi bilmiyordu.
"Umarım iyisindir..."
...
Russell kapıyı tıklatıp içeri girdi. Gergindi çünkü nasıl açıklama yapacağını bilmiyordu. "Beni istemişsiniz efendim." James oturduğu koltuktan ayağa kalktı ve Russell'a döndü. "Baba olacaksın Russell, nasıl hissediyorsun?" Genç adam başını öne eğdi. "Sevgili karım Rena'ya hamile olduğunu ilk öğrendiğimde içimde bir zafer duygusu hissetmiştim." Bir kaç adım ileri gelmişti. "Ama bu mutluluğum uzun sürmemişti, çünkü aynı aylarda sadece bir hata olan başka bir kadın daha hamile kalmıştı."
Russell gözlerini kaldırıp karşısındaki adama baktı. "Ama kaçmadım çünkü yaptığım şerefsizliğin sorumluluğunu almak zorundaydım ve açıkçası evlilik dışındaki çocuğuma hamile kalan Alya'yı seviyordum."
İnsancıl olmayan gülüşü ile başını iki yana salladı. "İki kadın ve iki kızımla farklı farklı ilgilendim." Derin bir iç çekti ve yanına geldiği masada iki bardağa viski doldurmaya başladı. "5 yıl geçmişti, Nora'nın Alyadan haberi yoktu. Ta ki Alya öldürülene kadar..."
"Alya ağzı yüzü kan içinde kucağımda son nefesini verirken benden kızımızı korumamı istemişti. Aren'i korumamı istemişti." Gözleri tekrar odadaki büyük tabloya takıldı. "Sonra öğrendim ki onu öldüren kişi ortağım olacak kişi
Cha Min-Seok'muş. Bunu öğrendiğim gün bende gidip onun kafasına sıktım." Russell hafif çatılı kaşlarla adamı dinlemeye devam etti. "Aradan geçen yıllar acımızı dindirmedi ama azalttı. Rena ve Aren çok iyi anlaştılar. Nora başta kabul etmese de o da Areni sonradan sevdi."
Bu defa yüz ifadesi tamamen sertleşmişti. "Sonra içimizden bir köstebek savunmasız görünce Williams köpeklerine haber uçurdu ve Rena'yı öldürttü..." Ne zaman bittiğini anlamadığı viski bardağını masaya bıraktı. "Nora bu acıya dayanamayıp intihar etti." Artık gözleri hüzünlü bakıyordu. "Bunların hepsi 26 yılda gerçekleşti. Ve yaklaşık 2 hafta önce de öğrendim ki, Alya'yı, sevdiğim kadını öldüren adamın oğluda kızımız için gelmiş."
Bakışlarını Russell'a çevirdi. "Aren'i neden öldürtmek istedim Russell?" Genç adam söze girdi. "Konuşması ihtimali için düşünüyordum." James ufak bir kahkaha attı. "Sence o beni satar mıydı?" Russell sessiz kalmıştı. "Elbette hayır. Onu öldürtmek istedim çünkü ben hızlıca yapmasaydım Min-Joon ona acı çektirerek öldürecekti." Olduğu yerden aşağıya bakarak konuşmaya devam etti. "Ama öğrendim ki adamın öldürmeyi bile becerememiş Russell." Russell sıkıntıyla nefes verdi. "Korktuğum başıma gelmiş Russell. Kızım o canavarın elinde Russell!" Cümlenin sonuna doğru sesi yükseldi ve Russell'ın yakasına yapıştı.
"Korumak istediğim tek kişi de yaralı bir şekilde o piçin ellerinde Russell!" Onu sertçe yere itti ve önüne gelen her şeyi çığlık çığlığa devirdi. Russell sinirlendi ve ayağa kalkıp o adamı sıkıca yakasından yakaladı. "Baba bana bak!" James nefes nefese sinirli bakışlarını Russell'a çevirdi. "Beni mi suçluyorsun? Asıl suçlu sensin!" Yaş almış adam kaşlarını çatarak oğluna baktı.
"Hangi baba çocuğunu öldürerek korumak ister söylesene! Sen onu gerçekten korumak isteseydin cesaretini toplar ve Min-Joon'un yaptığı gibi bir şekilde onu hastaneden çıkarır ve saklardın! Onun yaptığını yapamadığın için beni suçlayamazsın!"
James beklenmedik gerçekler ile karşı karşıya kalınca öylece kala kalmıştı. Russell haklıydı, hangi baba bunu yapardı ki? "Berbat bir babayım değil mi?" James'in bu ani sorusu Russell'ın çatılı kaşlarının havalanmasına sebep olmuştu. O an fark etti ne kadar haklı olsa bile o da ileri gitmişti. James geri çekildi ve belinden silahı çıkarıp kafasına dayadı. "O halde gebermeliyim." Genç adam hızlıca atılıp tam patlayacağı sırada silahı kaptı.
"Bana bak! Bu şekilde ilgi çektiğin falan yok ayrıca Areni ordan kurtarana kadar yaşayacaksın yoksa sen gidince ben de dahil kimse siklemez o kızı!"
....
"Efendim, bayan Lenora geldi."
Joon adamı onayladı. "Gelsin." Adam başını salladı ve odadan çıktı. Çok geçmeden kapı çaldı ve Lenora içeri girdi. Kadının yüz ifadesi gergindi, adam yalandan sırıtıp oturması için izin verdi. "Günaydın, Arenne iyi mi?" Joon düz bir ifade ile kadının gözlerinin içine bir süre bakındı. "Değil, onun durumu ne? Kanser böylesine bir krize yol açmıyor herhalde." Kadın derin nefes alıp verdi. "Kanserden değil tabii ki. Zamanında göğüs kafesine yediği kurşundan sonra başladı. Ama bu yaradan normal olan sadece astım krizi gibi bir şey geçirmesi lazımdı. Fakat beraberinde sinir krizi de geçirmiş." Joon başını yani der gibi yana çevirdi.
"İki yıl boyunca biliyorsunuz hafızasının silinmesi için bir çok yola başvuruldu fakat hepsi başarısız oldu. Haliyle beraberinde bunları da unutmadı. Ayrıca aldığı takviyeler vitamin değildi, bir çeşit uyuşturucu da denebilir. Sakinleştiriciden farkı aldığında hareket etmekte bile zorlanır." Yutkundu.
"Hastane sürecinde başına gelen her şey onu biraz daha fazla delirtmiştir kesin olarak. Onu şuan normal bir insan olarak düşünme hatasına düşmeyin. Bahsettiğim takviyeleri almadığı müddetçe kâbus sonrası bu krizleri yaşamaya devam eder." Joon anladığını belirterek başını salladı.
Lenora boğazını temizledi. "Bay Joon, acaba onu öldürecekmisiniz?" Adam geriye yaslandı. "Daha çok ölmek için yalvartmayı düşünüyordum konuşmadığı taktirde." Lenora anladığını belirterek başını salladı. "James ve Russell denen o iki adam Aren'in yaşadığını artık biliyor." Joon anlık olarak güldü. "Daha iyi ya, kurtaramayacaklarını da biliyorlardır artık."
Lenora hâlâ gergindi, gerginliği ise Aren içindi. "Bay Joon. Dilerseniz kaldığı odanın balkon veya camını korunaklı bir şekilde açık bırakın. Aren sadece nefessiz hissetmiyor gerçekten nefessiz kalıyor. İstediğiniz şey yaşaması ise-" Joon sözünü kesti. "Başka bir şey var mıydı?" Lenora iç çekip ayağa kalktı. "Hayır efendim ben müsadenizi isteyeyim." Adam başını salladı ve kadın odadan çıktı. Oturduğu yerden hiç kendini bozmadan gece olanları düşündü.
Kriz esnasında kırdığı kelepçeleri düşündü, kolay kolay kırılacak bir şey değildi. Ama onu da yapmıştı. Geçmişine göz atmıştı 2 yıl öncesine kadar 7.300 kişiyi öldürmüş bir suikastçı. Çoğuna baskın yaparak çoğunu ise fiziksel olarak öldürmüştü. Silah aletleriyle öldürdüğü kişi sayısı işkence ile öldürdüğü kişi sayısından daha azdı. Toplam öldürdüğü rakamın %31 i kafası bulunamayan cesetlerdi. Ayağa kalktı ve odasından ayrıldı. Merdivleri çıkıp dün mahvettiği odasına gitti.
Emrettiği gibi hiç bir şeye dokunulmamıştı.
Daha sonra adımlarını yeni geçtiği odaya yöneltti ve kapının önüne gelip bekledi. Artık bir yerden başlaması gerekiyordu. İçeri girdi ve hafif uyku sersemi olan kıza baktı. Biraz yaklaşıp kelepçelerini açtı ve karşısında durup söze girdi. "Hâlâ konuşmayacak mısın." Kız sinirle nefes verdi ve bir şey söylemedi. "İyi o zaman," üstündeki ince battaniyeyi sert bir hışımla kaldırdı. Üstüne beyaz bir tişört giydirilmişti. Altına ise şort giymişti çünkü dün ayaklarını fena kesmişti. Sargı içinde olan yerlere baktı ve sırıttı. "Benim için daha eğlenceli olacak." Aren yeni uyandığından ötürü hâlâ kalın olan sesiyle konuştu. " Ne yaptını sanıyorsun?"
....
Joon onu odadan çıkarmış ve yürüyerek önceki odasına kadar çekiştirmişti. Odanın önüne geldiklerinde sertçe kızı içeri itti. "Burda yaptığın şeyi hatırlıyor musun?" Aren gece olanları unutmamıştı. Dönüp Joon'a baktı. "Evimin bir odasını mahvettin, burayı sen temizleyeceksin." Kız gözlerini kapatıp derin nefes aldı. "Ceza falan mı bu? Şu kesilmiş haliyle tek ayak üstünde de durayım mı?" Joon tebessüm etti. "Konuşmayı bırak ve başla." Aren etrafa bir göz gezdirdi. "En azından süpürmek için bir şey versen-" adam hiç düşünmeden cevapladı. "Ellerinle."
Aren en sonunda pes etmiş ve yere eğilmişti. Eğildiği sırada tüm ağırlığı tamamen ayaklarına yüklenince hafif sızlandı. Elleriyle önce büyük cam parçalarını bir araya topladı ve dikkat etmeye çalışarak bu sefer devirdiği eşyaları kaldırdı. Ne kadar dikkat etse de ayaklarında minik cam parçalarının sızısını hissediyordu. Çömelmiş şekilde göz ucuyla kapıya baktığında o aptalın hâlâ orda beklediğiniz gördü. İçinden orospu çocuğu diye geçirmeden edemedi.
"Ah!" Ayağına dizine batan cam yüzünden küçük bir çığlık patlatmıştı. Hızla normal pozisyonda oturdu ve batan cama baktı. Çok büyük değildi ancak çok küçükte değildi Dişlerini hafif sıkıp camı hızla eliyle çıkardı.
Bakışları tekrar kapıya kayınca adamın çoktan gitmiş olduğunu gördü. Gözlerini kapatıp sakin kalmaya çalıştı. Muhtemelen bu daha başlangıçtı, daha hiç bir şey görmediğinden emindi. Ayağa kalktı ve odaya biraz göz attı. Çok büyük bir kısmı harabeye dönmemişti, yatağın sol kısmının devamı fena haldeydi o kadar.
....
Kalan son cam parçalarını da poşete yerleştirdi ve o poşeti de kapının önüne taşıdı. Odayı tekrar gözden geçirdi. Balkon kapısına tutunan camlara kadar temizlemişti. Banyodan aldığı yer silme fırçasını tekrar sudan geçirdi ve son bir kez silip odadan çıktı. Etrafta kimse yoktu, ta ki merdivenin aşağısından gelen kişiyi görene kadar. Bu yüzü hatırlıyordu ama çıkaramamıştı.
Yo-han da durup ona bakmıştı. Burda karşılaşmayı o da beklemiyordu. "Sen ne yapıyorsun?" Aren gözlerini kaçırdı. "Hiç bir şey..." Yo-han gözlerini kıstı. "Odanın kilitli olduğunu sanıyordum." Aren tam konuşacağı sırada Joon araya girdi. "Kendi mahvettiği odayı temizlettirdim." Yo-han şaşkın bir ifadeyle ona baktı. "Bu halde mi?"
Joon omuz silkti. Gözleri Aren'i bulunca dizindeki taze kan dikkatini çekti. "Sakarmışsın." Yo-han neyden bahsettiğini anlamayıp kıza döndü ve o da bacağımdaki kanı gördü. "Senin için birini göndereceğim bacağına baksınlar."
Joon bunu onaylamadı. "Önce öğle yemeği. Aşağıya gel." Aren bunlarla kesinlikle yemek yemeyi hayal bile edemiyordu. "Sizinle bir şey yemem ben. Aç kalırım daha iyi!" Kız tekrar geldiği odaya dönecekken Joon'un söylediği şey onu durdurdu. "Tüh, hastanede kullandığın takviyelerden almıştım senin için," sinsi bir şekilde sırıttı. "Yine onlarla devam edeceksin anlaşılan." Aren şokla ona baktı. O ilaçlara tekrar dönmek istemiyordu. Yo-han Kaş göz hareketleriyle Joon'a ne yaptığını sordu fakat Joon sadece sırıttı. "Hadi inelim o zaman yemeğe." Diyip ilerledi arkasından baka kalan Yo-han olanları sorguladı ve Aren'e döndü.
Aren ona garip bir şekilde bakıyordu. "Seni bir yerden hatırlayacak gibiyim." Yo-han aniden her şeyin farkına vardı ve arkasına döndü. "Yemeğe gelsen senin için daha iyi olur." Hızla ordan uzaklaştı. Aren ise sinirden başını ovaladı, düşündüğünden çok zor olacaktı.
....
Yemek masasında sessizce yemek yeniyordu. Joon masanın başına oturmuş, Yo-han ise hemen çaprazına geçmişti. Aren ise 4-5 sandalye uzaklıkta oturuyordu yemeğine ise hiç dokunmamıştı. "Hâlâ yememekte ısrarcı görünüyorsun." Joon konuşunca dikkatleri üstüne almıştı. Aren ciddi bir şekilde cevapladı. "Kırmızı etlere alerjim var." Anladığına dair sesler çıkardı. "Ama salatanı ve çorbanı tüketebilirsin değil mi?" Aren şuan hunharca sayıp sövmek istiyordu ama şu anlık duracaktı.
Çatalını salataya geçirdi ve ağzına attı. Baharat tadını alınca zor zor çiğnemeye başladı. Salatada en nefret ettiği şey olabilirdi, ancak bunu belli etmeyecekti o ilaçları almamak için dayanacaktı. Boynunun kaşındığını hissetti fakat normal karşıladı çünkü etin kokusunu almak bile onu etkiliyordu. "Baban ve abin yaşadığını öğrenmiş." Joon'un kurduğu cümle kızın yemeğinin boğazına takılmasına sebep olmuştu. Zorda olsa kendine gelebilmişti fakat kafası bu cümle ile durmuş gibi hissetti. "Ne dedin?" Adam kaşlarını çattı. "Neden bu kadar şaşırdın?"
"Baban ve abin dedin." Yo-han anlamaz bakışlarını ikisinde gezdirdi. "James ve Russell?" Aren şokla Joon'a baktı, gerçek olamazdı değil mi? Bir an için nefes almakta zorlandı. "A-abim? Russell?" Yo-han ve Joon ciddiyetle kıza baktılar neden böyle davrandığını anlamamışlardı.
Russell abim olamazdı. Tutsak kaldığım hastanenin sahibi abim olamazdı. Hafızamın sürekli silinme emrini veren kişi abim olamazdı. So-ra, bebeğinin babası abim olamazdı. Hastanede patlamasına rağmen beni orda bırakıp giden abim olamazdı. Hasta olduğumu bile bile gerekli ilaçları almamı engelleyen abim olamazdı...
Kendine geldiğinde çimlerin üstüne oturuyordu. Başını kaldırdığında hemen karşısında Yo-han'ı gördü ama gördüğü kişi Yo-han değildi. İki yıl öncesinde onu göğüsünden vuran adamı gördü. Aynı bakışla doğrudan yüzüne bakıyordu. Aren şokla geri çekildi. "Sen..." Yo-han gözlerini sıkıca kapattı, hatırlamıştı. "Sen o adamsın."
Joon ne olduğunu anlamamıştı.
"Hangi adam?" Aren hâlâ titreyerek konuşuyordu.
"Yakalandığım gün bana ateş eden adam sendin..."
Gözlerini ondan ayıramadı. Zaman, o anın içinde sıkışıp kalmış gibiydi; ne rüzgâr esiyordu ne de etrafındaki dünya hareket ediyordu. Kalbi, göğsüne sığmayacak kadar sert atarken zihni tek bir gerçeğe tutunmaya çalışıyordu: Bu adam burada olmamalıydı.
Ama oradaydı.
Ve bu, yalnızca bir tesadüf olamayacak kadar keskin, bir hayal olamayacak kadar gerçekti.
İki yıl önce toprağa gömülen o anı, şimdi karşısında nefes alıyordu sanki. Aynı bakış, aynı sessiz tehdit, aynı değişmeyen soğukluk... Sanki zaman onun için hiç ilerlememişti.
Oysa kendisi, o günden beri her saniyeyi ağır bir yük gibi taşımıştı.
Kaçmak mı, yoksa yüzleşmek mi gerektiğini bilemedi. Çünkü içindeki korku, geçmişten çok daha derin bir şey fısıldıyordu:
Bazı hikâyeler gerçekten bitmezdi. Sadece sustuğu sanılırdı.
Ve şimdi, o susturulmuş hikâye yeniden konuşmaya başlıyordu...
Hem de en karanlık yerinden
