4. bölüm · GÖLGELER ŞEHRİ: KAN ve TUTKU
İsimsiz bir çöküş
"Son dakika gelişmesiyle karşınızdayız."
Bu akşam saatlerinde, Güney Kore'nin en tartışmalı nöropsikiyatri merkezlerinden biri olarak bilinen Jinhwa Neuro Center'da büyük bir patlama meydana geldi. Olay, yerel saatle 09.17 sularında gerçekleşti ve çevredeki birçok noktadan duyulan şiddetli bir sarsıntıyla birlikte merkezin büyük bir bölümü alevlere teslim oldu.
Ancak patlamadan dakikalar önce hastane içerisinde dikkat çekici bir hareketlilik yaşandığı ortaya çıktı. İddialara göre, bazı hastaların aniden kontrol dışı davranışlar sergilemeye başladığı ve kısa süre içinde bu durumun toplu bir isyana dönüştüğü bildiriliyor. Güvenlik personelinin müdahale etmekte yetersiz kaldığı, bazı kapalı bölümlerin zorla açıldığı ve alarm sistemlerinin devreye girdiği ifade ediliyor.
Görgü tanıkları, patlamadan hemen önce binada ani bir elektrik kesintisi yaşandığını ve ardından güçlü bir ışık parlamasıyla birlikte büyük bir gürültü duyduklarını aktarıyor. O anlarda içeriden yükselen çığlık seslerinin çevreye kadar ulaştığı da gelen bilgiler arasında.
İlk belirlemelere göre patlamanın, hastanenin alt katlarında bulunan araştırma laboratuvarlarından kaynaklandığı düşünülüyor. Ancak isyan ile patlama arasında bir bağlantı olup olmadığı henüz netlik kazanmış değil.
Olay yerine çok sayıda itfaiye ve sağlık ekibi sevk edilirken, yetkililer bölgeyi tamamen güvenlik çemberine aldı. İçeride bulunan hasta ve personelin durumu henüz netlik kazanmazken, bazı kaynaklar hastanenin belirli bölümlerine erişimin hâlâ sağlanamadığını bildiriyor.
Jinhwa Neuro Center, son yıllarda yürüttüğü ileri düzey nörolojik deneyler ve gizli araştırma projeleriyle kamuoyunun dikkatini çekmişti. Ancak bu çalışmaların içeriği hiçbir zaman tam olarak açıklanmamış, kurum sıkı bir gizlilik politikasıyla faaliyet göstermişti.
Yetkililer patlamanın nedenine ilişkin resmi bir açıklama yapmazken, olayın teknik bir arızadan mı yoksa yaşanan isyanın bir sonucu mu olduğu araştırılıyor.
Bu akşam saatlerinde, Güney Kore'nin tartışmalı nöropsikiyatri merkezlerinden Jinhwa Neuro Center'da büyük bir patlama meydana geldi. Olay, yerel saatle 22.17'de gerçekleşti ve merkezin büyük bir bölümü alevlere teslim oldu.
Patlamadan dakikalar önce içeride bazı hastaların kontrol dışı davranışlar sergilediği ve durumun kısa sürede bir isyana dönüştüğü iddia ediliyor. Güvenlik ekiplerinin müdahalede yetersiz kaldığı, bazı bölümlerin zorla açıldığı ve alarm sistemlerinin devreye girdiği belirtiliyor.
Görgü tanıkları, patlama öncesinde elektrik kesintisi ve ardından güçlü bir ışık parlaması yaşandığını, içeriden çığlıklar duyulduğunu aktarıyor.
İlk bulgular, patlamanın alt katlardaki araştırma laboratuvarlarından kaynaklanmış olabileceğini gösteriyor. Ancak isyanla bağlantısı henüz net değil.
Olay yerine çok sayıda ekip sevk edilirken, bölge güvenlik çemberine alındı. İçeridekilerin durumu belirsizliğini koruyor.
Bu isyan sonrasında hastaneden kaçan bir çok suçlu ve hasta olduğu tespit edildi. Zorunda olmadığınız müddetçe dışarıda gereksiz bir şekilde bulunmayınız.
Yetkililer patlamanın nedenine dair henüz resmi açıklama yapmadı."
James, düz bir ifade ile karşısındaki TV'yi izliyordu. Telefonu eline aldı ve Russell'ı aradı çok uzun sürmeden arama açıldı.
"Hallettiniz mi?"
"Her şey istediğiniz gibi oldu efendim. Tek sorun o herif hastaneyi havaya uçurdu."
"Ya Bebek?"
"Annesi fazla stres oldu onu kontrole götüreceğim. Yine de iyi olduğunu umuyorum."
"Anladım."
"Aren enkazın altında kalmış olabilir."
James sıkıca gözlerini kapattı. Her ne kadar ölüm emrini vermiş olsa da bu kişi yıllarca kızı gibi büyüttüğü kişiydi.
__________
"Söz ver bana, onu her şeyden koruyacaksın..."
__________
"Anladım." Diyip telefonu kapattı. Bir an için tüm vücudu boşalmış gibi olmuştu. Oturduğu koltuktan ileri gidip yere çökmüştü. Göz yaşlarını tutamamış, elleri ile yüzünü kapatmıştı. "Özür dilerim..." Ağzından bir hıçkırık çıkınca sessizce ağlamayı bıraktı. Hemen televizyonun arkasındaki büyük tabloya baktı. Sevgili karısına utançla bakıp gözlerini yumdu. "Benim gölgemde güvende olabilme ihtimali yoktu..."
1 hafta sonra.
"Merhabalar," Danışman hemen So-ra'ya döndü. "Buyurun?" Derin bir nefes alıp hafif dolan gözleri ile kadına baktı. "Jinhwa Neuro Center hastanesinde hayatını kaybeden kişilerden iki kişiyi soracaktım." Danışman hemen bilgisayara döndü. "İsimleri neydi?"
"Arenne Wilson ve Park Re-Siena"
Danışman biraz bekledikten sonra yüz ifadesi garip bir hâl aldı. "Ölen kayıtlarında Re-Siena çıkıyor. Fakat Arenne'yi göremedim, listede yok." So-ra şokla kadına baktı. Aniden dengesi bozulunca yere çöktü ve iki danışmanda kalkıp yardım etti. "İyi misiniz?" So-ra'nın elleri titriyordu. "Ama o..." Danışmanlar önce onu kolundan destek vererek sandalyeye oturdu. "İyi hissetmiyor gibisiniz. Sizin için doktor çağıracağım." So-ra kadının kolunu tuttu ve başını hayır anlamında salladı. "Gerek yok, ben iyiyim..."
...
So-ra arabaya bindi fakat çalıştırmadı. Direksiyon başında öylece önündeki boşluğa baktı. Russell onun çoktan ölmüş olduğunu söylemişti. Ama bulundukları şehrin tek hastanesinde ölüm kaydı yoktu.
"Yaşıyor olabilir misin..." Gözleri dolmuştu. Kafasını direksiyona koyup sessizce ağlamaya başladı. Yaşadığı düşüncesi içini kesinlikle rahatlatmıyordu çünkü eğer yaşıyorsa ona kesinlikle kimse rahat vermeyecekti. Kendini toparlayıp arabayı çalıştırdı ve hastaneden ayrıldı.
Russell'a onun ölüm kaydı olmadığını söylemekte kararsızdı. Sonuçta kendisi Aren'den hiç hoşlanmıyordu. Açıkçası ona zarar verme ihtimalini bile düşünüyordu.
Umarım Aren iyidir...
....
"Anne! Nolur aç gözlerimi çok korkuyorum!" Annem gözlerini açmıyor kanlar içinde yerde yatıyordu. Etrafta bize yardım edebilecek kimse yoktu. Ta ki arkamda ağlama sesi duyana kadar. Bu babamdı... "Baba! Nolur kurtar Annemi o uyanmıyor!"
"Arenne, gitmen gerekiyor." Ne dediğini anlamadığım için tekrar babama döndüm gördüğüm manzara nasıl hissettirdi bilmiyordum sadece titrediğimi hissedebiliyordum. Babam doğrudan bana silah çekiyordu. Geriye bir kaç adım sendeledim. Bunu bana gerçekten yapacak mıydı? "Baba..."
Tam tetiğe bastığı anda silah sesi patladı. Dizime gömdüğüm başını kaldırdım ve ellerimi kulaklarımdan çektim. Babam karşımda kalbinden akan kanla gülümseyerek bana bakıyordu. Öne doğru yığıldığı anda tam karşımda yine o çocuğu görmüştüm. Uçağımı çalan çocuk, Cha Min-joon. Sırıtarak bana bakıyordu.
"Bana artık bir hayat borçlusun."
"Ahh..." Hızlı hızlı nefeslerimin eşliğinde acıyla sızlanıyordum. Gözlerimi açamıyor, etrafımdaki tıbbi cihaz olduğunu düşündüğüm sesleri zor duyuyordum. Sırtımda çok keskin bir acı vardı. Gözlerimin önünde ise hâlâ o çocuk...
Kolumda hissettiğim küçük sızı ile vücudumun rahatladığını hissettim. Ensemde hissettiğim sıcak el ise başımı hafif doğrulttu ve ağzıma gelen bardakla önce dişlerimi sıktım ama su içtiğimi anlayınca tekrar gevşetip ihtiyacım olan tek şeyi içtim. Suyu ağzımdan aldığı sırada etrafımdaki karanlık perdenin yerini sarı bir ışık almıştı. Nefes alışlarım normalde dönünce deli gibi atan kalbimde sakinleşmişti.
"Dokuz canlı falan mısın sen?" Sesin geldiği yöne dönmeye çalıştım çok ağır hareket ettiğimden bir noktadan sonra durmak zorunda kalmıştım, karşımda kimse yoktu. Ta ki baktığım yerin biraz daha sağında koltukta oturan bir sima gördüm.
"Günaydın."
Görüş alanım açılınca yüzünü daha net görebildim, Min-Joon... Gözlerimi kapatıp olanları idrak etmeye çalıştım. "Neredeyim?"
Hiç bekletmeden net cevap verdi. "Hayatının geri kalanını geçireceğin yerdesin." Sanırım az önce sakinleştirici yemiştim çünkü sinirlenemiyordum.
"Seni işine yaramayacağım konusunda bilgilendirdiğimi sanıyordum." Alayla güldü. "Sence ben tuttuğumu bırakan birine benziyor muyum?" Ona daha net bakmaya çalışıyordum ama yapamıyordum. Bir süre yüzüme bakınca iç çekti ve ayağa kalkıp yattığım yere yaklaştı. Baş ucuma gelip bir süre beni inceledi ve ardından yanımdaki koltuğa oturdu. "Yaran acıyor olmalı yatak başını yükseltemem, böyle devam edelim."
Kaşlarımı çatarak yüzünü inceledim ve az önce sorduğu soruyu yanıtladım. "Tuttuklarına kesinlikle tahammülü olmayan birine benziyorsun." Tek kaşını kaldırıp başını hafif sola çevirdi. "Öyle mi?" Gözlerimi devirip yüzümü başka yöne çevirdim. "Olduğun konuma bağlı. Sana tahammül etme sebebim planımda önemli bir konumda olman." Offladım. "Aman ne sevindim."
"Bana gerçekten hiç bir şey söylemeyecek misin?" Hâlâ gördüğüm rüyanın etkisinde kalmıştım ama belli edemezdim. "Sen birini ortadan kaldıracaksın diye neden ailemden birini yok sayayım?" Joon bu defa gözlerini kısarak baktı. "Öldüreceğim kişi baban olmasa umrunda bile olmazdı. Sende benim gibisin." Bu sefer ona döndüm. "Nasılmışım?" Oturduğu yerde geriye yaslandı ve başını ovaladı. "Sam, o nasıl öldü?" Anlamaz gözlerle ona baktım. "O kim be?" Hafif tebessüm etti.
"Rena, onun yerini Williams'lara belli eden adamın." Kızın yüzü düz bir ifade aldı. "Sinirlerimle oynamaya çalışıyorsun." Tekrar hazır cevap gelmişti. "Yoksa başardım mı?" Sinirle soludu. "Dediğim gibi, sana hiç bir şey anlatmayacağım. Öldür beni gitsin." Tekrar öne doğruldu ve gülümseyerek Aren'e baktı.
"Öldürmek mi? Hayır. Böyle devam edersen seni öldürmem için zaten yalvaracaksın, şuan olduğu gibi." Ardından ayağa kalktı ve kapıya yöneldi. "Sadece yaranın iyileşmesi ve ilk darbede ölmeyeceğinden emin olmak için bekleyeceğim, bu sırada sende iyi düşün." Diyip odadan ayrıldı. "Sikerim böyle işi." Daha ne kadar rahatsızlık verebiliceğini düşündüğüm serumu kolumdan çekip aldım ve yere attım. Başım çok ağrıyordu...
...
Min-Joon aşağıya indi ve oturma salonuna geçti. Tekli berjer'e oturup başını geriye yasladı. Tam bu sırada kulaklarına dolan ses başını tekrar kaldırmasına sebep oldu. "Gerçekten konuşacağına inanıyor musun?" Masadaki paketten bir sigara aldı ve ağzına yerleştirdi. Hemen yanına gelen ortağıda yakması için ateş uzattı. Sigara dumanını içine çekti. "Konuşmak zorunda." Dumanı tekrar dışarı saldı. "Konuşmazsa kendim de istemediğim şeyleri yapmak zorunda kalacağım Yo-han."
Yo-han adamın tam karşısına oturdu. "Durumu nasıl?" Joon hiç düşünmeden cevaplad. "Ateşi hâlâ düşmedi." Yo-han sıkıntıyla nefes verdi "Kolay konuşmayacağından eminim. Ama bir istisna dışında." Joon dikkatini karşısındaki adama verdi. "Aren'i bıçaklayan kişi. Russell'ın adamıymış." Çatılı olan kaşları havalandı. "Ne?" Yo-han sırıttı "Asıl bombayı söylemedim bile, Russell'da James'in sağ koluymuş." Hâlâ aynı ifade ile Yo-han'ın söylediklerini idrak etmeye çalışıyordu. "Ama James'in sağ kolu, neden onun kızını öldürtsün" Yo-han önündeki Votka'dan bir yudum aldı. "Çünkü bunu ona James emretti." Kafası bu sefer gerçekten karışmıştı. "Neden?" Yo-han derin nefes aldı.
"Çünkü senin en sağlam olanı bile konuşturabiliceğini iyi biliyordu Min-joon."
Sırf bu yüzden kızını bile öldürtmeye kalkışması mı? Cidden mi? Nasıl bir ölüm korkusu taşıyordu bu James?
"Eğer onun ölmediği öğrenilirse elbette peşine düşeceklerdir. İşin kötüsü, Russell'dan hamile kalan fahişe Aren'i her nerden tanıyorsa bugün hastaneye onu görmeye gitmiş. Ve ölüm kayıtlarında ismi olmadığı o kadına söylenmiş." Joon şakaklarını ovaladı. "Sonuç olarak onu Kuzey Kore'den çıkardık. James'i bilmem ama Russell hiç bir halt yapamaz." Bu sohbet canını sıkmaya başlamıştı. Ayağa kalktı ve salondan ayrıldı.
Ofisine doğru yol almışken gözü Aren'in kaldığı odaya takıldı ve önce oraya uğramaya karar verdi. Bir ihtimal James'in yaptığı haltı öğrenirse konuşmaya karar verebilirdi. Kızın odasına doğru ilerledi ve kapıyı açtı. İçeri girip biraz yaklaştığında kolundaki serumun yerde olduğunu gördü. Kıza baktığında ise uyuyordu, yüzünde yine huzursuz bir ifade vardı
__________
"Lenora, hâlâ orda mısın?"
"Burdayım efendim."
"Orası patlamadan Aren'i alabiliceğimiz bir yere götür."
"Bende o iş."
_________
O an için Lenora kaçmış olsaydı elindeki tek şansı kesinlikle kaybedecekti. Babasının katilinden intikam almak için burda bu kızı gebertebilirdi ancak o şerefsiz kendi kızını bile öldürtmeye yeltenecek kadar duygu kaybı yaşamıştı, işe yaramazdı. Planı daha ağır olacaktı, kendi kızını kullanarak onu bulup öldürecekti.
"Dua et ki ölmelisin, İyileşemeyesin. Seni konuşturmak için gereken ne varsa yapacağım. Baban babamı öldürürken bana hiç acımadı. Bende o katilin kızına acımayacağım."
Kızın uyuduğu yatağa ayağı ile ağır bir şekilde vurdu ve sinirle odadan ayrıldı. Biraz yürüdükten sonra kendi ofisine girdi ve sandalyeye oturup başını geriye yasladı. Ödü kopuyordu, o adama kötü bir son yaşatmayacak diye ödü kopuyordu. Kafaya koymuştu, yapacaktı. Ondan sonra onu seven kim varsa hepsini yok edecekti. Babasının acısını en tatmin edici şekilde çıkaracaktı.
Gözleri köşede duran siyah dolaba takıldı. Yavaşça doğruldu ve oraya doğru yürüdü. Tam önüne geldiğinde sensöre parmak izini okutup dolabı açtı. İçindeki ışıklandırmaların göründüğü tek bir nokta vardı. Cam özel kesim kutunun içinde sabitlenmiş kağıt bir uçak...
________________
"Uçağınmı bana geri ver!"
"Güzel uçuyor, bu artık benim."
Koşarak ordan uzaklaştı ve bir ağacın arkasına saklandı. Özenle Keskin bir şekilde katlanmış uçağa göz atarken üstünde Kırmızı kalemle yazılmış ismi gördü.
*Arenne*
Oflayarak okul çantasından bir kalem çıkardı ve o ismin üstünü çizdi, hemen üstüne de kendi adını yazmıştı.
*Min-Joon*
Uçağın yeni haline bakıp gülümsedi. "Artık tamamen bana ait oldu."
_________________
Cam kutuyu çıkarıp eline aldı ve içindeki uçağı çıkardı. Kutuyu bir köşeye bıraktı ve tekrar koltuğuna oturup uçağı inceledi. Jamesin kızına yaptığı bu uçağı çaldıktan 3 saat sonra Min-Joon'un babasını öldürmüştü. Bu çaldığı uçakta ona yük kalmıştı. Yıllar önce düşmanının kızından Uçağı çalmıştı. Şimdi ise doğrudan düşmanınnın kızını çalmıştı... Ancak o kızı bu uçak gibi saklamayı düşünmüyordu. Aksine onu yılratacaktı. Bir yandan kızın hemen konuşmasını ve bunların hiç birini yapmamayı istiyordu.
Bunları düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyordu bırakmalıydı. Onlar kendisini delirtmeden önce alması gereken bir intikam vardı. Tek odağı intikam olmalıydı.
İç çekti ve uçağı kenarına bıraktı. Başını koltuğa yaslayıp gözlerini yumdu... Kendi yatağına her yattığında kabuslar görüyordu ancak bu koltuk öyle değildi. Bu onun huzur bulduğu tek yerdi, ne kadar rahat olmasa da iyi hissediyordu.
Sonunda çok geçmeden uykuya dalmıştı.
...
Yo-han Votkasını tamamen bitirdikten sonra ayağa kalktı ve bir süre dışarıyı izledi. Kardeşi hakkında ne yapacağını bilemiyordu, babasının ölümü gözlerini tamamen köreltmişti. O günden sonra artık küçük bir çocuk değilde, intikam arayan bir canavar olarak büyümüştü. Sıkıntıyla nefes verdi ve merdivenlerden yukarı çıktı. Odasına gideceği sırada Min-Joon'un ofis odasının ışığı hâlâ açıktı. Kapıyı çaldı fakat içeriden ses gelmeyince girmek dışında yapacağı başka bir şey yoktu. Kardeşi dar koltukta uyuya kalmıştı.
Uykusunun hafif olduğunu bildiğinden dokunmak istemedi ancak biraz yaklaşıp kravatının önünü gevşetti ve bir düğmesinin önünü açtı. Ardından hemen yan odaya geçip oradaki yatağından ince battaniyeyi aldı ve tekrar ofis odasına döndü. Yavaşça battaniyeyi Min-Joon'un üstüne örttü ve üşüyecek yerinin kalmadığından emin olduktan sonra sessizce biraz onu izledi. Dudakları dışında her şeyiyle kendi babasına benziyordu. Bir tek dudağı Annesine benzemişti.
Onu daha fazla incelemeyi bırakıp yavaşça odadan çıktı ve kendi odasına ilerledi. Uyumaya hazırlanmak için dolabından yeni kıyafetler alıp duşa geçti. Çok uzun sürmeyen bir duş alıp çıktıktan sonra giyinip yatağına uzandı. Ilık duş onu mayıştırınca bu sefer uyuabiliceğine inanmıştı ancak zihnine kazıdığı ses tekrar kulaklarına dolmuştu.
"Artık büyüdün Yo-han, sen bir abisin ve gidip kardeşini korumalısın."
Ses yüzünden tekrar gözleri açılmıştı. Görevini yerine getirmişti, kardeşini koruyordu ancak acı olan şu ki kardeşi abisinden bihaberdi. Min-Joon 20, Yo-han 25 yaşındayken tanışmışlardı. Ancak ona abisi olduğunu söyleyemezdi çünkü bu sefer Annesinin öldüğünü değilde kaçtığını öğrenecekti. Bunu saklayabilmek için ise kendisini de silah ve bomba tedarikçisi olarak tanıtmıştı, bu şekilde zamanla ortak olmuşlardı.
İyi bildiği bir şey vardı ve o da bu sırrın uzun süre saklı kalmayacağıydı. Joon bir şeylerin farkında olmasına rağmen bunu bir tek sarhoşken dile getiriyordu.
Yo-han bu yüzden endişeliydi, zamanı geldiğinde o öğrenmeden önce kendisi anlatması lazımdı...
______________
"Biraz toparlan hadi. Hey, bana sadece iş anlatmana gerek yok. Bir sorunun varsa onları da anlatırsın belki beraber çözeriz ha?"
Sersemleşmiş olan Min-Joon, anlamsız bakışlarla Yo-han'a baktı. "Sorunlarım?"
Ağrıyan başını ovaladı. "Sikerler, tek bir sorunum var. James'i henüz öldürememiş olmak!"
Yo-han gözlerini kapatıp sabır dilercesine iç çekti. "Bunu şuan düşünme tamam mı? Sen ayılınca konuşuruz fena sarhoş olmuşsun baksana ayakta duramıyorsun."
Min-Joon'un kolunu kendi omuzunun üstüne attı ve balkondan içeri sokup yatağına uzandırdı. Üstüne battaniyesini atıp odadan çıkmaya hazırlanmıştı ki Min-Joon seslenince durmuştu. "Sen..."
"Niyeyse sana bakınca gözümün önüne hep annem geliyor, özellikle gözlerin."
Yo-han bir süre ona bakıp durdu. Böyle bir şey söylemesini hiç beklemiyordu. Tam Joon'a doğru bir adım atacağı sırada kendine geldi ve tekrar kapıya doğru yürüdü.
"İyi geceler."
______________
Gözlerini kapatıp derince nefes alıp verdi.
"İyi geceler Min-Joon."
