2. bölüm / 4
Gölge ve Işık (töre)2. Bölüm
Bölümler 4Şu an: 2. Bölüm
- 1 1. Bölüm (prolog)2.214 kelime
- 2 2. Bölüm3.877 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm2.453 kelime
- 4 4. Bölüm1.579 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bıçağı size dokuz santim saplayanın, bıçağı altı santim geri çekmesi bir lütuf değildir…
Malcolm X
*
(2027- İstanbul)
En yanlış kararlar bile en doğru kişi ile verilmelidir. Yanınızda kimse yoksa eğer karar verme ihtiyacı duymazsınız. Ne olursa olsun der geçerdiniz. Benim hikayem öyle değildi. Yaşanmasının bir sebebi vardı.
Bir annem, bir babam vardı sadece. Başka kimsem yoktu. Onlar da artık yoktu. Hem annemi hem de babamı tıp fakültesine başladığım yıl kaybetmiştim. Sekiz yıl önce ikisini de toprağa vermiştim.
O günden sonra bana destek çıkan en önemli kişi babamın arkadaşı Tuncay amca idi. Kendisi amcam gibi olan bir adamdı. Eşi annelik, kendi babalık, kızı hem kardeşlik hem ablalık, oğlu da abilik yapmıştı bana.
Annem kanser hastasıydı. Kanser ile olan savaşını kaybetmişti. O zorlu mücadeleyi atlatamamıştı. Annemin hastalığını geçirebilmek için doktor olmak istemiştim hep. Annem ölünce de başkaları annesiz kalmasın istemiştim.
Babam ise kimyagerdi. Kendisi sürekli labaratuvarda deney yapardı. Onun sayesinde kimya dersim hep yüz olurdu. Babamla beraber laboratuvara gider, onunla deney yapardım arada sırada. Babam, yanında olan ekip arkadaşının ihmalkarlığı yüzünden ölmüştü.
Ben de yalnız kalmıştım. Yapayalnız kalmıştım. Hayır, hayır. Ben o gün kimsesiz kalmıştım.
Ben Marin Kaya.
Kaya ailesinin tek kızı, göz bebeği. Onlar için kurşun atıp kurşun yiyecek o kızdım. Gerçi artık hipokrat yeminim yüzünden kurşun atamazdım. En azından birini öldürmek için.
Birini öldürmeye kalkıp onu ameliyat edemezdim.
“Marin!” Çığlık atarak içeri giren kişi kapıyı çalma zahmetine girmemişti. İçeri giren kişi bu hayattaki tek dostumdu: Derin.
Yatağın üstünden atlayarak yanıma geldi. Yanağıma sulu bir öpücük kondurunca bundan nefret ettiğimi tekrar ,çekinmeden göstererek, sildim.
“Naber bebeğim?” dedi yüzsüzce. Alışmıştı artık biri beni sulu şekilde öpünce hemen sildiğime. O da beni deli etmek için bilerek yapıyordu bunu. “Hazır mısın?”
Hazır mıydım?
Derin ile birlikte eve çıkmıştık mesleğe ilk başladığımız zaman. Artık onun ailesine yük olmak istememiştim. Üniversiteyi okuduğum süre zarfında okuldan çıkıp bir kafeye gidiyor ve orada çalışıyordum. Derin ile aynı fakültede okuyorduk o zamanlar. Şimdi de aynı işi yapıyorduk. Aynı gün Doğu görevimizi yapmak için tayinimiz çıkmıştı.
Kulak Burun Boğaz Uzmanı, Operatör Doktor Derin İplikçi.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, Operatör Doktor Marin Kaya.
Bugün akşam saatlerinde yola çıkacaktık. Yüksek ihtimalle Derin hazırlanmayı bitirmişti. Gerçi ben de hemen hemen bitirmiştim. Tuncay amcanın gideceğimiz yerde tanıdıkları olduğu için ev konusunda bir sorun yaşamayacaktık.
“Neredeyse hazırım Derin.” Elimdeki pantolonu valize koyup ona döndüm. “Bir sorun mu var?”
Başını iki yana salladı.
“Hemen kötüyü çağırma,” diyerek payladı beni. “Gayet iyi durumdayım. Bir sorun yok, sadece hazır mısın diye bakmaya geldim. Erken çıkarsak erken varırız. Uyumak için vaktimiz olur bebeğim.” Haklıydı. Saat dokuz gibi hastanede olmamız gerekiyordu ikimizin de.
Kapı çalınca Derin’in ailesinin geldiğini tahmin ediyordum. Bizi uğurlamak için geleceklerdi zaten.
“Anamlar geldi galiba, ben kapıya bakayım.” Havada öpücük atarak odadan kaçtı.
Derin ile her saniye kavga edebilecek bir potansiyelimiz vardı ama aynı zamanda her saniye canciğer kuzu sarması oluyorduk. Derin bir dünya insana bedeldi. Bugün deselerdi ki bana: Derin kalacak ama kalan her şeyin gidecek.
Düşünmezdim bile bir saniye bile. Bütün mal, mülk, sahip olduğum her şey gitsin ama Derin kalsın.
Kalan eşyalarımı da hızla topladım. Odamda sadece yatağım, halım, perdelerin ve dolabım kalmıştı. Kalan her şeyi valizlerin içine doldurmuştuk. Zaten bazı şeyleri de kargo ile gönderdiğimiz için çok eşya kalmamıştı.
Valizleri peşimden çekerek odanın dışına sürükledim. İçeri geçtiğimde Demir abiyi, Tuncay amcayı ve İpek teyzeyi gördüm. İpek teyze, aynı Derin'in saçları gibi sarı renkli saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı. Üzerinde siyah bir kazak vardı ve siyah bir pantolon. Demir abi ve Tuncay amca ise siyah, boğazlı kazak giymişti.
Tuncay amca genlerini oğluna aktarmıştı, İpek teyze ise Derin’e. Çocukları anne babasının kopyası gibiydi.
Ben ne anneme benzerdim ne de babama. Annemin gözleri yeşil, babamın gözleri siyahtı. Ben ise kahverengi gözlere sahiptim. Annem sarı, düz saçlara sahipti. Babam esmerdi, simsiyah saçları vardı. Benim saçlarım ise kıvırcık, koyu kahverengi tonlarındaydı.
“Hoşgeldiniz.” Düşüncelerimden sıyrılarak onların yanına ilerledim. Tuncay amcanın ve İpek teyzenin elini öpüp alnıma götürdüm.
“Hoşbulduk güzel kızım.”
Demir abinin elini öpmek için yöneldiğimde izin vermemişti. “O kadar yaşlı değilim, Marul.” Ona göre ben Marul idim. Saçlarımı gördüğü ilk saniyede dudaklarından marul kelimesi dökülmüştü.
O günden sonra adım “Marul” olarak kalmıştı.
“Estağfurullah 26 atom numaralı element.” Marul dediği zaman bana, 26 atom numaralı element derdim ona hemen. İkimiz onunla atışırdık arada. Üçüne döndüm. “Size birşey ikram edelim diyeceğim de,” dedim utanç içinde. Onlar ne demek istediğimi anlamış gibi gülümsedi.
“Olur mu öyle şey yavrum, boşver bizi sen.” İpek teyze anlayışla gülümsemişti. Yan tarafını gösterdi bana. “Gel sohbet edelim. Az sonra çıkacakmışsınız sanırım.”
Başımı hafifçe öne eğdim. “İsterdim ama benim kabristanı ziyarete gitmem gerekiyor.” Sonuçta gidiş var dönüş yok diye bir tabir vardı.
Anlayışla gülümsediklerini gördüm. “Tamam Kıvırcık, git bakalım.” Tuncay amca anneme ve babama olan düşkünlüğümü biliyordu.
“Ben de geleyim seninle Marul.” Buna gerek yoktu. Annemin ve babamın mezarına kendim gidebilirim.
İtiraz edeceğimi anlayınca hızla lafa atladı. “Siz zaten bütün gece araba kullanacaksınız ve yarın iş başı.” Dedikleri mantıklı geldiği için kabul etmek zorunda kaldım. “Hem beni bu ihtiyarlarla bırakmazsın sen.”
Evdekilere veda ederek evden çıktık. Anahtarı benden alarak direksiyona geçti. Arabayı çalıştırınca yolculuğun ilk anı başlamış oldu.
Demir abi yani Demir İplikçi endüstri mühendisiydi. Derin ile aralarında üç yaş vardı. Belli etmeseler bile birbirlerine çok bağlıydılar. Onların ilişkisine benzeyen bir kardeşim olsun isterdim.
“Doktor Hanım,” dedi ilgimi çekmek ister gibi. “Benim karnımda bir ağrı var da. Ona bakar mısınız bir ya?” Gülümseyerek cevap verdim.
“Ben kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyım.”
“Yani?”
“Sana bakamam Demir abi.” Bunu sevmemiş gibi yüzünü buruşturdu. “Sen Gastroenteroloji’ye git de uzmanına görün. Hafif bir şey de olabilir ağır bir şey de olabilir. Her ihtimali göz önünde bulundurman lazım.” Birkaç saniyeliğine bana döndü.
Tekrar yola dönerek cevap verdi. “Tam doktorluk cevap yalnız.” Ne sandın der gibi bir bakış attım ona. “Şarkı açayım mı Doktor?”
“Acıklı bir şey çalsın Demir Bey.” Başını salladı ve hızla müzik açmaya başladı. Şarkının o güzel nağmeleri kulağımdan beynime işlendi.
Şarkıları kendi hayatımla bağdaştırmayı çok seviyordum.
“Geri dönme, bilirim yine gidersin.
Sakın sevme, beni yerle bir edersin”
Yerle bir olacağımı bilsem bile beni sevmekten vazgeçmelerini istemezdim.
“İçimdeki, ateşi söndüremezsin.
Aşk yürek ister, ki sahip değilsin.
Aşk yürek ister, ki sahip değilsin.”
İçimdeki ateşi kimse söndüremezdi. Evlat acısı ve anne, baba acısı hiçbir şeye benzemezdi.
“Ümit verme, ahımla yaşayamazsın
Söz verme, sözünü sen tutamazsın
Zahmet etme, beni inandıramazsın
Sen de herkes kadar yabancısın
Sen de herkes kadar yabancısın.”
Şarkı sözleri akıp giderken gözlerimi yola çevirdim. Akıp giden yola, telaş içinde koşturan insanlara baktım.
“Kalbim soğuk zaten yokluğun üşütmez.”
Üşütür aslında onların yokluğu. Onlar gittiğinden beri hiç ısınamadım.
“İlk değil son değil bu acı öldürmez.
Öyle içli suskun mağrur ve korkak,
Bu kalpte yeniden aşk hüküm sürmez.
Unutmadım, nasıl unutur kalbim?
Alışmadım, yokluğun cehennemim
İsyanım hep, özlemimden
Ah bi gelsen o gündür bayramım
Unutmadım, nasıl unutur kalbim?
Alışmadım, yokluğun cehennemim
İsyanım hep, özlemimden
Ah bi gelsen o gündür bayramım.”
Onları karşımda görsem bu kez ben giderdim korkudan.
Araba durduğu zaman geldiğimiz yere baktım. Kabristanın önünde durmuştuk. Arabadan inip arkamdan kapıyı kapattım.
Koyu mavi demirden yapılmış kapının üzerinde, “Her Canlı Ölümü Tadacaktır.” yazıyordu.
Ölümü bir kez daha hatırlatmıştı bu yazı bana.
Kapıyı aralayarak içeri girdim. Arkamdan Demir abi de gelmişti. İçeri girip her zaman geçtiğim yolları ilerledim. Buraya gelmek çoğu insanı ürkütürdü ama ben hiç korkmazdım. Gece yarısı bile burada kalmışlığım vardı.
Annem ve babamın mezarına yaklaşınca Demir abiye seslendim. “Demir a-” derken lafımı kesti.
“Ben bekliyorum, sen git hadi.” Anlayışına tebessüm ederek baktım ona. Sonra onu arkamda bırakarak devam ettim ilerlemeye.
Serpil Kaya
Ruhuna Fatiha
D. 28 Ekim 1975
Ö. 4 Kasım 2020
Harun Kaya
Ruhuna Fatiha
D. 23 Aralık 1970
Ö. 5 Kasım 2020
Ellerimi açıp Fatiha suresini okumaya başladım. Duam bitince ellerimi yüzüme sürdüm. “Annem,” dedim içli içli. “Babam,” dedim sonra onun mezarına dönerek. “Özledim sizi.”
Gerçekten özlemiştim onları. Kokusuna bile hasret kalmıştım. Seslerine, sarılmalarına…
“Ben başka hayatları kurtarmak için Mardin'e gidiyorum ama İnşallah geri döneceğim canlarım. Geri döndüğümde o günlüğün sırrını da öğreneceğim ama. Eminim bundan.”
Annemin bir günlüğü vardı ve bu günlüğün şifresi vardı. Şifresini bulmadan açamıyordum.
“Şifreyi kırdırmak istesem de bunu yapamam ki. Annemin benden son isteği kendi çabalarım ile bulmamdı.” Onlarla biraz daha dertleşip beni geride bekleyen kişiyi düşününce mezar taşlarını öptüm.
“İkinizi de çok seviyorum.” Ayağa kalkıp arkamı döndüm. Demir abi ellerini açmış dudaklarını kıpırdatarak bir şeyler okuyordu. Yanına vardığımda Amin dedi. Ellerini yüzüne sürdüğünde ilerlemeye başladık.
“Ne okudun abi?”
“Yasin.” Kur'an-ı Kerim'in kalbi…
“Allah kabul etsin abi.” Demir abi çok fazla süre biliyordu ezbere. Hafızlık yapmış olduğunu düşünmüştüm bir ara ama yapmamıştı.
“Amin.”
Geri dönüş yolunda ikimiz de sessizdik. Yaklaşınca Derin’e mesaj attım.
Ben;
Biz yaklaştık. Eşyaları indir istersen kuzu.
Canımın içi;
Tamamdır Doktor Marin hanım.
Evin önüne geldiğimizde Derin'in anne ve babası ile yoğun bir tartışma içinde olduğunu gördük. Kaşlarımı çatarak Demir abiye döndüğümde o da onları aynı şekilde izliyordu.
Araba durduğu gibi indik. “Ya anne hava zaten sıcak, ne üşümesi?” Derin'in üzerinde mavi, yün kazak ve siyah, mini etek vardı.
Derin soğuk havalarda bile her şekilde giyinebilirdi. Bu onu vadedilen bir lütuftu.
“Derin,” diyerek konuşmanın içinde buldum kendimi. Orada bulunan üç kişi de bana döndü. “Şu anda şubat ayının 24'ündeyiz. Havan ne kadar sıcak olabilir?”
Dudağının kenarı kıvrılarak bana cevap verdi. “Benim gibi bir asilzade, sizin gibi bir köylüyle aynı hava derecesine sahip sizce?” Kafamızı salladık aynı anda. “Yanılıyorsun işte. Benim hissettiğim hava derecesi ile sizin hissettiğiniz hava derecesi aynı değil.” Her neyse diyerek onu umursamayı bıraktım. Ama benim aksime İpek teyze bırakmadı.
“Ya hastalanırsan?”
“Yanımda doktorum var.” Beni işaret etti. O hasta olunca sadece bana koşardı.
“Mardin'e gidiyorsunuz.”
“Evet.” dedi sadece.
Vazgeçme niyeti yoktu. “Orada böyle kıyafetler giyilmez.”
Derin kaşlarını çattı. Giydiklerine birisinin karışmasından nefret ediyordu. “Onlara ne benim ne giydiğimden, pardon? Zaten hayatı uçlarında yaşayan biriyim ben. Kimse yediğime, içtiğime, giydiğime karışamaz. İstersem çıplak gezerim, onlara neymiş?” Tuncay amca ve Demir abinin sert bakışlarına maruz kaldı.
Bakışları fark edince omuz silkerek cevap verdi. “Tabii ki o şekilde dışarı çıkmayacağım ama onlar da karışmasınlar yani ya.”
Onların tartışmasını daha doğrusu aile tartışmasını çekmek istemediğim için, “Biz artık gidelim,” diye lafa girdim. “On üç saatlik yolumuz var.” Hızlı gidersek biraz daha az sürerdi. “Şimdilik görüşürüz diyelim.”
Hepsiyle vedalaştık sırayla. “Bizim deliye iyi bak.” İpek teyze bunu derken kaşları ile kendi kızını işaret etti. “Bir sana güvenirim ben onun iyiliği konusunda.”
Başımı salladım sırada Derin göz devirmek ile meşguldü. Onların bu haline gülerek arabaya bindim. İlk sürüş bendeydi ve bu süre zarfında Derin uyuyacaktı. Mardin hayatımızın ilk zamanı için hazırdım.
Mardin benim hayallerimin şehriydi. Oraya gitmek için zamanında çok fazla dua etmiştim. Derin de benim gibiydi gerçi.
Sadece o ben dua ettim demek yerine manifest yaptım derdi. Ya da manifestledim.
Mardin'e -hayallerimin şehrine- annem ve babam olmadan gidiyordum.
*
(Yazardan- Mardin)
Mardin'in sokaklarında yürüyordu Miran Jan Kızıloğlu. Mardin'in kavurucu sıcağı daha gün yüzüne çıkmamıştı. Yerlerde hafif kar vardı. Attığı her adımda bir sürü kar tanesinin ölümüne yol açıyordu.
Üşüyordu Miran Jan Kızıloğlu. Hava yaklaşık olarak on derece olmalıydı ama o sadece soğuk havada üşümüyordu. Yaz mevsiminde de soğuktu hava ona göre. Mardin'in kavurucu sıcağında da üşüyordu. Kardeşinin minik mezarında ise üşümekle kalmıyordu.
Biz kesiyordu orada. Soğuktan titriyordu. Donuyordu.
İçi boştu o mezar taşının. Yapan kişiyi bulmuş olsalar bile yerini söylememişti o kansız herif. Emrah Komiser, görev ihlali yaparak kimseye söylememişti o kansızın bulunduğunu.
Urfa'nın hatırı sayılır ağalarından biri bulmuştu. Azad Ağa’ya teslim etmişti hemen. Aynı minik Jin’in olmayan bedenini gömdükleri günkü gibi başka şehirlerden destek olmaya gelmişti çoğu kişi.
O adam nasıl minik kıza acımamışsa onlar da o kansıza acımamıştı.
Miran Jan Kızıloğlu, gelmek istediği yere ulaşınca Demir kapıyı iterek açtı. Neredeyse her gün geçtiği için ezbere bildiği yolları geçti.
Taştan yapılmış yolları geçerken hiçbir ses duymuyordu. Etrafta birileri var mıydı, bilmiyordu. Belki vardı belki yoktu. Onun için burada önemli olan bir kişi vardı ve o kişi nefes almıyordu.
Gerçi o kişinin nedeni de burada değildi. O sadece kendini kandırıyordu…
Hafızasından kötü anıları uzaklaştırarak sert adımlar eşliğinde gideceği yere ulaştı. Gözleri kalbini kıran o yazıların üzerinde dolaştı. O kız kardeşini ziyarete gelmişti.
Ona saygısızlık olmasın diye dizlerinin üzerine çöktü. Kimsenin önünde diz çökmezdi ama bu mezar taşının önünde yapardı.
“Behna dile min,” dedi ezgili bir sesle. Onun dilinden bu ton ne güzel dökülmüştü. Behna dile min Kürtçede ‘Nefesim’ anlamına geliyordu. Onun nefesini çalmışlardı ondan. “Yalnız bırakmadım seni. Yine ilk sana geldim.” İncitmekten korkar gibi dokundu toprağa.
“Bütün gün yediler beynimin etini güzelim.” Ona şirkette olanların özetini geçiyordu bazen. Abilerini şikayet ediyordu en çok kendisini sevmesi için. “Bir susmadılar ki işlerimi bitireyim. Asla izin vermediler çalışmama. Sonra da çalışmama laf eder, dururlar işte.” Acı bir tebessüm kondu yüzüne tekrar.
“Neredesin bilmiyorum, Behna dile min. Ne haldesin, ne durumdasın bilmiyorum. Seni özledim, seni çok özledim. Herkes bir şekilde kendi hayatına devam ediyor ama ben devam edemedim. Biz seninle aynı gün doğduğumuz gibi aynı gün ölmeliydik. Erken gitmene gerek yoktu Behna dile min. Sen gidince benim de yarım gitti. Beni niye arkanda bıraktın?”
Derin bir nefes alarak başını semaya dikti. Hafifçe yağmur çiselemeye başlamıştı. Sanki Miran Jan Kızıloğlu ağlarsa onun gözyaşlarını saklamak için yağıyordu yağmur. Dolan gözlerini kırpıştırdı yaşların gitmesi için.
Tekrar kardeşinin isminin yazılı olduğu yere döndü. “Beni niye kimsesiz bıraktın be behna dile min?” O sırada arkasından bir ses geldi.
“Kimsesiz değilsin sen Miran Ağa.” Bakmadı gelenin kim olduğuna. Biliyordu çünkü kim olduğunu. Sesinin tonuna gerek yoktu gelenin kim olduğunu anlamak için. Aklında iki olasılık olurdu buraya geldiği zaman.
Ya babası Azad Ağa gelirdi.
Ya en yakın arkadaşı Baran gelirdi.
Bu kez onu yalnız bırakmayan kişi Karayel aşiretinden Baran Karayel'di. En büyük dostu, en iyi sırdaşı, arkadaştan öte kardeşi…
“Kimsesiz değilsin sen,” dedi bir kez daha. Miran’ın böyle düşünmesine yol açtığı için kendisine içten içe beddua ediyordu. “Baban var, annen var, kardeşlerin var, ben varım.” Sen de benim kardeşimsin demek geldi içimden Miran'ın ama başka demesi gereken bir şey olduğu için sustu.
“Allah korusun, Betül ölse,” diye lafa başladığı zaman Baran’ın gözlerinde korku tohumlarının düştüğünü bakmasa bile görmüştü. Betül için can alır, can verirdi Baran. “Yerini Koray doldurur mu? Baban? Annen? Ben?” Baran diyecek bir şey bulamadı. Kardeşi gibi gördüğü adamın acısını hissetmek istemiyordu o. “Doldurmaz Baran,” diye kendi cevabını kendi verdi. “Hiç kimse gidenin yerini doldurmaz.” Kalbinin derinlerinde bir orman yanarken tekrar konuştu Miran. “Hele ki o kişi benim ikizimken onun yerini bir ordu insan dolduramaz."
Miran, yanındaki dostunun bakışları altında mezar taşını öptü. Toprağın kokusunu içine çekti. Belki kardeşi burada yoktu ama bir toprağın altında olma ihtimaline tutunarak kokladı mezarı. O kardeşinin kokusunu bilmiyordu ki. Onun kıyafetlerini kokluyordu. Yıkayınca deterjan kokar diye hiç yıkanmamıştı onun kıyafetleri. Zamanla nem kokmuştu ama atmamışlardı Jin’den geriye kalan hiçbir şeyi. Kıyafetleri, oyuncakları, yatağı, yastığı, battaniyesi ve daha nicesi bir odada duruyordu. Miran oraya kimsenin girmesine izin vermiyordu. Madem herkes hayatına devam ediyor, onlar sahip olmamalı diye düşünmüştü.
Ellerini açıp sessizce dua etmeye başladı. Arkasında duran Baran Karayel de aynı şeyi yapmaya koyuldu. İki arkadaş birlikte dua ettiler. Miran ellerini yüzüne sürdüğünde kendi canının acısının dinmesi için dua etmedi. Kardeşine yapılan şeylerin videosunu izlemişti herkesten gizli çünkü.
Jin’e vurmuşlardı. Ona yiyecek yemek vermemişlerdi, bunu ağlama tonundan anlamıştı Miran. Onun öldüğü anı izlemişti.
O saniyeden sonra mutlu olmak için bir sebebi oluşmamıştı bir daha. Ne abilerinin ne de ablasının düğününde… Ne mezuniyetinde ne de okul hayatında…
Miran omzunun üstünden arkasına baktığında yerdeki çamuru umursamadan, yağan yağmura bakmadan kendisiyle beraber dizlerinin üzerinde duran dostuna baktı. “Bakma bana öyle.” Baran Karayel, bu bakışları sevmemişti. “Eğer Miran Jan Kızıloğlu dizlerinin üzerine çökecek bir neden bulduysa, bana ayakta kalmak yakışmaz.”
Baran, dünyanın en iyi arkadaşı kategorisinde olan bir adamdı.
Miran tepkisiz şekilde önüne döndü. İçinden onun bu dediğine gülümsemek gelmişti ama bunu yapmamıştı çünkü bir mezarlıkta gülünmezdi. “Seni çok seviyorum.” Buraya her geldiğinde söylerdi bunu. “Sende beni, en az benim seni sevdiğim kadar çok sev behna dile min, olur mu?” Baran Karayel'in dilinin ucuna kadar geldi orada kimsenin olmadığı ama bunu söyleyemedi.
Ardından ikisi de ayaklandı. Miran Ağa, toparlanmış gibi duran görüntüsünün altında olan yıkılmış adamı çok az kişi görüyordu. Hatta bazen kimse görmüyordu.
Baran Karayel ve Miran Jan Kızıloğlu bütün endamıyla çıktı mezarlıktan. Taş yollardan yürüyerek geçtiler. Acılı insanların halleri büründü gözlerine. Can acısının ne demek olduğunu biliyordu ikisi de. Baran, hiç tanımadığı ama fazla tanıdığı küçük kızın acısını çekmişti.
Baran, siyah Bugatti Veyron’unu Miran’ın siyah Porsche Cayenne’inin hemen arkasına çekmişti. İki araba da yağmurun bastıran etkisi ile tertemiz duruyordu. İkisi de birbirine döndü.
Miran elini Baran Karayel'e uzattı. “Buraya geldiğin için teşekkür ederim kardeşim.” Buraya gelip ıslanmasının sebebi olmuştu. İkisi de sırılsıklam olmuştu ama ıslanmayı sorun etmiyordu.
Gökyüzü de onlarla beraber ağlıyordu.
“Kardeşler arasında lafı olmaz, Miran Ağa.” Baran bunları hafifçe gülümseyerek söylemişti. Aynı zamanda bunu söylerken arkadaşının uzattığı elini kavramıştı.
“Islandın benim yüzümden.” Hâlâ ıslanmaya devam ediyorlardı.
“Belki de senin sayende.” Miran'ın kendisini suçlamasına izin vermemişti.
“Eve geç kalıyorsun.”
“Çocuk değilim artık Miran.” Ardından derin bir nefes aldı. “Ama artık eve gitme zamanı.” Miran onaylar tarzda başını salladı.
İkisi vedalaşıp kendi arabalarına yöneldi. Farları açarak ilerlemeye başladılar. Kısa süre sonra Miran Ağa Mardin'in yollarını aşarak kendi konağının önüne geldi.
Onun geldiğini gören Şehmuz hızla kapının önüne geldi. Elindeki şemsiyeyi kapıyı açıp inen ağasına uzattı. Miran ise anlayışlı bir şekilde baktı ona. “Yeterince ıslandım ben Şehmuz Abi, sende kalsın.” Arabanın anahtarını yılların emektarına verip ilerlemeye başladı.
Konağın kahverengi kapısından geçip eve doğru ilerlemeye başladı. Attığı adımlar boş alanda yankı yapıyordu.
Ardından konağın kapısının önünde durdu. Artık yağmur damlaları onu ıslatmıyordu. Cebinden çıkarmış olduğu anahtarı kapıya takarak kilidi açtı. Anahtarında bir süs yoktu Miran'ın. O öyle şeyleri sevmezdi.
Kimseye selam vermeden, hatta kimseye görünmeden merdivenlere yöneldi. Onun odası konağın dördüncü katında bulunuyordu. Zaten konağın dördüncü katında toplamda iki oda eşyalarla doluydu. Bunlardan biri de Miran'ın odası idi.
Odasına geçince hızla üstünü değiştirdi. Siyah bir kazak giydi. Altına da siyah bir eşofman. Saçlarının ıslaklığını da havlu yardımıyla az da olsa aldı.
Havluyu yatağın üzerine fırlatıp odadan tekrar çıktı. Merdivenleri inerken yüzünde herşeyden bıktım ifadesi vardı.
Diğerlerinin oturduğu alana ,salona, geçip kimsenin oturmadığı tekli koltuğa oturdu. Herkesin gözü Miran Ağaya dönmüştü. Miran, onların bakışlarını hiç umursamadan oturuyordu.
“Selam, sabah yok mu Küçük Ağa?” Bunu en büyük abisi Aram söylemişti. Odadaki diğer kişiler de bunu demek istemişti ama hiçbiri ağzını açıp bir şey dememişti.
“Sabah olunca veririz ağabey.” Gözlerini Aram’a dikmişti. Bugün şirkette de fazlasıyla sinirlenmişti abisine ve onu delirtmeye devam ediyordu. Biraz daha bunu yapmaya devam ederse kalbini kırmaktan çekinmeyecekti.
Bunu anlayan Dilan eşine hafif bir uyarı verdi ama Aram bunu ciddiye almadı. Dilan hem kendisinin hem de eşimin üzülmesini istemiyordu.
“Şirketten erken çıktın bugün.” Amacı onun nabzını yoklayarak sinirini yükseltmekti. Ateşle oynadığının farkına varmıyordu. Kardeşini kıskanıyordu çünkü o babasının gözbebeği idi. Kimse ona dokunamazdı. Annesi bile… “Hayırdır, ince işlerin mi vardı?” Mardin gibi bir yerde bunun olmayacağını biliyordu hepsi ama sesini çıkarmıyorlardı.
Diljin Hanım bir umut lafa atladı. “Sevdiğin biri mi var oğlum?”
Kimse ciddiye almadı onu.
“Abi karın nerede?” Sert çıkan ses tonu ile herkesi fazla şaşırtmıştı. Herkesi şaşkına uğratmıştı. Böyle bir çıkışı kimse beklemiyordu. “Merve neden hâlâ inmedi aşağıya?”
Aram Kızıloğlu’nun iki tane karısı vardı. Dilan onun ilk karısıydı. Birbirlerini seçmişler ve evlenmişlerdi yedi yıl önce. Birbirine aşık oldukları gözlerinden bile anlaşılıyordu lakin Dilan'ın çocuğu olmuyordu. Bu yüzden onun üzerine ailesinin baskısı ile Merve ile evlenmişti Aram Kızıloğlu. Dilan'ın üzerine, sevdiği kadının üzerine, kuma getirmek zorunda kalmıştı.
“Seni ilgilendirmez!” Sert çıkan sesi ile kimi koruduğunu kimse anlamamıştı. Kuma karısını hâlâ sevmediğini belli ediyordu bu yüzden onu korumazdı diye düşünüyordu herkes. Ama akıllarından acaba onu koruyor olabilir mi düşüncesi geçti. Dilan'ın ise üzülmesini engellemek için yapmış olabilirdi. “Benim karım seni niye ilgilendiriyor?”
Yanında oturan kadının üzülmesini engellemek için onu paramparça ettiğinin farkında bile değildi.
“Benim özel hayatım seni niye ilgilendiriyor?” Rahat tavrı karşısında herkes şaşırmıştı. Miran Jan Kızıloğlu, odada bulunan kişilerin aklında dolaşan düşüncelerin farkında bile değildi o an.
“Oğlum,” dedi annesi Diljin Hanım kavga etmelerini önlemek için. Herkesin gözleri ona dönmüştü ama o sadece Miran'a bakıyordu. “Sıra artık sende.” Miran bu konuların açılmasını sevmiyordu.”
“Ne sırası?” Anlamamış gibi yapmak en iyisiydi.
“Gelin getirme sırası oğlum. Ya da çocuk yapma sırası.”
Miran bu kez kendisi için çok değerli olan ablasına laf atmıştı.
“Kızın hamile ya anne ikinciye.”
“Aynı şey değil.” Miran, kalmaya devam ederse olay çıkaracağını bildiği için sinirle ayağa kalktı. Onun sinir harbini fazlasıyla iyi biliyorlardı. Sinirli olduğu zaman taş üzerinde taş bırakmıyor, herşeyi yakıp yıkıyordu.
O sinirlendiği zaman yanına kimse yaklaşmıyordu.
“Aç değilim ben,” dedi masayı hazırlayan çalışanlara bakarak. “Size afiyet olsun.” Seri adımlarla geldiği için pişman olduğu odadan kaçarcasına çıktı.
Azad Ağa da oğlunun evlenmesini, onun mürüvvetini görmeyi istiyordu ama bu şekilde değil.
Arkasından Diljin Hanım ayağa kalktı ama karşısında dağ gibi durdu kocası. “Dur!” Sert çıkan sesi ile durdurdu onu. “Ben giderim.” Aralarında kopan bağlar yerine gelmemişti.
Azad Ağa da odadan çıkınca arkasından Keje Hanım söylenmeye koyuldu. “Bu da denyus işte.” Onun arkasından ters bakışlar atıyordu. “Eğer çok biliyorsan kendin baksaydın.” O üzüldüğünü belli etmiyordu. Bu ailenin ayakta durabilmesi için onun acısını içine gömmesi gerekiyordu. “Kuzulkurt.”
Hepsi bıyık altından gülerken Azad Ağa çoktan üst kata çıkarak oğlunun odasının önünde durdu. Buraya her zaman çıkmazdı. Kızının odasının önünden geçerken içi kıyılırdı onun. Miran, buraya önüne gelen herkesi çıkarmazdı zaten.
Kapıyı çalınca içeriden, “Meşgulüm,” dedi.
“Benim, oğlum,” dediği zaman tepki gelmedi içerden. Bunu kabul olarak gördüğü için kapıyı açıp içeri girdi.
Miran, odasına koyduğu siyah koltuğa oturmuş, bir elinde sigarası ile içli içli düşünüyordu. Azad Ağa, yürüyerek onun yanına gittiğinde oğlu gözlerini ona çevirdi.
“İçme şu zıkkımı,” dese de kendisi de kullanıyordu. Sadece ona zarar veren etkilerden uzak tutmak istiyordu.
“Efkarlıyım baba,” dedi başını koltuğa yaslayarak. “Aşk acısı da neymiş benim acımın yanında.” Azad Ağa oğlunun yanına attı kendini. Bir elini onun bacağına koydu.
“Sen kardeşin acısı çekiyorsun oğlum, ben seni anlayamam.” Bu durumu ancak bu şekilde anlatabilirdi. “Ama unuttuğun bir şey var.” Nedir der gibi baktı. “Ben evlat acısı ile sınanıyorum. Allah sana yaşatmasın oğlum, tek duam bu benim. Sen benim neden gözbebeğimsin, biliyor musun?”
Hiç sorgulamamıştı ama tahmin edebiliyordu.
“Neden?” diye sordu yine de.
“Çünkü hedef sadece Jin değildi.” Gözünden bir yaş damladı. “Hedef beni parçalayacak iki kişiydi. Yeni doğan ikizler için kurban kestiğimi biliyorlar.”
Miran kaşlarını çattı.
“Hepsi için yapmadın mı bunu bana?” Doğru, diğer çocuklar için de kurban kesmişti. Sadaka vermişti, hatta çocukları için yeni arsalar satın almıştı.
“Yaptım,” dedi kabul ederek. Zaten reddetmek gibi bir hedefi yoktu onun. “Ama hiçbiri için Boncuk’u kesmedim.” Boncuk, Azad ve Diljin’in evlendiği zaman almış oldukları danaydı. Birçok hayvanın içinde en çok onu sevmişlerdi. O dana, onların aşkının nişanesiydi.
“Boncuk?” Bu ismi bir yerden duymuştu.
“En kıymetli danam,” dedi. “En kıymetlimi en kıymetlilerim uğruna harcamıştım.” Yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. “Şimdi benim danam sensin.”
“Ben dana değilim baba.” O dana değil, bir insandı.
“Her neyse, boşver onu şimdi.” Tek gözünü kırparak başımı salladı. “Var mı sevdigin biri.” Teessüf eder gibi baktı babasına Miran.
“Yok baba, almayım ben.”
“Niye oğlum?” Azarlama moduna geçti hemen. Oğlunun acısından az da olsa kurtulmasını istiyordu. “Gönlüne göre olan bir hanım ile evlensen kötü mü olur?”
“Gönlüme göre bir hanım bulmadım baba.” Bulmayı da düşünmüyordu zaten. “Öyle birisi yok.”
“Büyük lokma ye, büyük söz konuşma!” diye uyardı oğlunu. “İngilizce bir söz vardır. What’s yours will find you.” Miran'ın İngilizcesi ileri düzey olduğu için babasının profesyonel olarak dediği şeyi anlamıştı. Senin olan seni bulacaktır. “Nasibinde varsa bir bakmışsın yarın karşında.”
İnanıyordu Azad Ağa. Oğlunun karşısına bir kadın çıkacak ve o kadın ile birbirinin yaralarını saracaklardı.
***
Bölüm sonu ballarım.
Umarım sevmişsinizdir çünkü benim kanım ısınıyor onlara. Sizler de onları sevin (tehditkarlık)
Beni sakın linç etmeyin kitapta kuma olayı var diye. Güneydoğuda hatta birçok yerde bunlar yaygın.
Miran'ın sinir harbini merak ediyor musunuz, belki onu da okuruz...
Dram ile yoğrulacak bir kurguya hoşgeldiniz ballarım.
Sizleri seviyorum kendinize iyi bakın
Görünüşürüz canımlar...
Bölüm etkileşimi
