7. bölüm · GÖKYÜZÜNÜN İKİ SIRRI

7.BÖLÜM

Melia Moon5

Rüzgâr, pencerenin kenarına hafifçe dokunuyordu; perde usulca dalgalandı.Uzaklardan bir arabanın sesi geçti, sonra her şey yeniden sustu.Ev, gecenin kalbinde nefes alır gibiydi — sakin, dingin ve yorgun.
Güneş’in yüzünde huzurlu bir ifade vardı; kaşlarının arasındaki çizgi yavaşça silinmişti.Bilekliği hâlâ elindeydi, parmaklarının arasında sanki bir dua gibi saklı duruyordu.O küçük güneş motifi, ay ışığının altında parıldadı;gökyüzünde birbirini tamamlayan iki ışık gibi — biri geceye ait, biri gündüze.
Zaman o an durdu sanki.Saniyeler ağırlaştı, rüyalar sessizce odanın içine süzüldü.Ve aynı gökyüzünün altında, başka bir yerde, uykusuz bir adam başını kaldırıp Ay’a baktı.
Dışarıda, sokak lambaları birer birer sönüyordu.Ay, bulutların ardına çekilirken güneş yavaşça doğuyordu.Ama o gece gökyüzü bir sırrı saklamıştı:Aynı ışığa bakan iki yabancı, birbirinin kaderine çoktan dokunmuştu...
****SABAH****Sabah, odanın içine yavaşça süzülen ışıkla başladı.Güneş’in kirpiklerine düşen o yumuşak ışık, sanki onu nazikçe uyandırmak ister gibiydi.Göz kapaklarını araladığında, perdelerin arasından giren gün ışığı duvarda ince bir çizgi hâlinde dans ediyordu.Bir süre öylece yatakta kaldı; ne uyanmak ne de uyumaya devam etmek istiyordu.Rüyasında gördüğü o an hâlâ zihnindeydi —kapüşonun gölgesi, elinin o harekete uzanışı,ve tam yüzü görecekken… uyanışı.
Elini yavaşça alnına götürdü, saçlarını geriye itti.Kalbi hâlâ hızlı atıyordu, sanki rüyadaki o tanıdık olmayan tanıdık duygunun yankısı kalmıştı içinde.Bir süre tavana baktı, sessizce düşündü:“Kimdi o? Neden… bu kadar tanıdık geldi?”
Yatağın yanındaki komodinde duran bilekliğini fark etti.Elini uzatıp aldı, parmaklarının arasında çevirdi.Güneş motifi, sabah ışığında minik bir parıltı saçtı.“Senin yüzünden mi görüyorum böyle rüyalar?” diye fısıldadı, kendi kendine gülümseyerek.Sonra bir iç çekti ve yatağından doğruldu.
Ayaklarını yere bastığında, tahta zeminin serinliği tenine değdi.Pencereden gelen sabah kokusu —toprak, biraz nem, biraz da çiçek — odayı doldurmuştu.Radyatörün üzerindeki küçük saksıdaki menekşe, başını sabah ışığına çevirmişti.Güneş bir an menekşeye baktı, sanki onunla dertleşir gibi:“Bugün çalışmıyoruz, güzelim… pastane kapalı,” dedi yorgun ama huzurlu bir sesle.
Ellerini başının arkasına koydu, gerindi.Omuzlarından çıkan hafif bir gerginlik sesiyle rahatladı.Sonra pencereye yürüyüp dışarı baktı.Sokak sessizdi; hafta sonu sabahlarının o dingin hali vardı her yerde.Bir köpek karşı kaldırımdaki gölgede kıvrılmış uyuyordu,birkaç kuş çatıların arasında alçak sesle cıvıldıyordu.
Güneş perdeyi biraz daha araladı, ışık odayı doldurdu.Yüzüne düşen ılık güneş huzmesiyle gözlerini kıstı, gülümsedi.“Ne garip,” diye mırıldandı, “Geceleri Ay’a bakıyorum, ama sabah olunca hep ben kalıyorum.”
Sonra yatağını düzeltti, battaniyeyi özenle katladı.Ela hâlâ uyuyordu; kapı aralığından baktığında küçük kızın yanakları yastığa yaslanmış, saçları dağılmıştı.Güneş’in kalbine bir sıcaklık yayıldı.Sessizce gülümsedi, kapıyı kapatmadan önce fısıldadı:“Biraz daha uyu, prensesim…”
Mutfaktan su sesi geliyordu; ananesi erken kalkmış olmalıydı.Güneş derin bir nefes aldı, aynaya yöneldi.Yüzüne baktı; gece boyunca düşünmekten biraz yorgun ama yine de huzurluydu.Bir yandan saçlarını toplarken kendi kendine konuştu:“Bugün hiçbir plan yok, sadece ben varım… belki bu iyi gelir.”
O anın dinginliğinde zaman yavaş akıyordu.Evin her köşesi, sanki bir süreliğine nefes almayı hatırlamış gibiydi.Ve Güneş, pencereden gelen ışığa döndü, bir an için gözlerini kapadı.O anın sessizliğinde sadece kalp atışını duydu —dün geceyle bugünün arasındaki o ince çizgide,hayat bir kez daha, fark ettirmeden yönünü değiştirmeye hazırlanıyordu.
Güneş mutfağa yöneldiğinde, kahve kokusuna karışan taze ekmek kokusu burnuna geldi.O tanıdık koku, çocukluğundan beri sabahların habercisiydi sanki.Kapının eşiğinde durdu bir an; ananesi, ocağın başında küçük cezvede kahveyi karıştırıyordu.Güneş’in yüzüne istemsiz bir gülümseme yayıldı.
Sessiz adımlarla arkasından yaklaştı, kollarını ananesinin beline doladı.Sıcak, güvenli bir sarılmaydı bu —tüm dertleri bir anlığına unutturan, dünyadaki en huzurlu anlardan biri.
— “Günaydın balım,” dedi güneş ,ananesi onun kollarını hissedince.Sesinde hem uykunun yumuşaklığı hem de alışkanlığın sıcaklığı vardı.Kafasını hafifçe geri çevirip torununu öptü, sonra kahkaha gibi tatlı bir sesle ekledi:— “Günaydın deli kız!”
Güneş gülerek başını ananesinin omzuna koydu.“Deli olmasam bu ev sessiz olurdu,” dedi, gözleri parlayarak.Ananesi de onun bu cevabına gülümseyip başını iki yana salladı.
— “Allah seni eksik etmesin yavrum,” dedi, elini Güneş’in yanağına koyarak.Güneş o dokunuşun sıcaklığını hissetti, bir an gözleri doldu ama hemen toparlandı.— “Amin anane,” dedi yumuşak bir sesle, sonra ellerini onun ellerinin üzerine koydu.— “Sen olmasan ben ne yapardım ki…”
Ananesi gülümsedi, göz kenarlarındaki çizgiler belirginleşti.— “Sen güçlü kızsın, hem de adın gibi Güneş’sin.Işığın hep yanımda, bana yetiyor.”
Güneş’in kalbi bir anda doldu; o söz, sanki içindeki bütün karanlığı aydınlatmıştı.Kahkahalar, kahve kokusu ve sabah güneşi mutfağı doldururken,birkaç saniyeliğine her şey olması gerektiği gibiydi.
Güneş, ananesinin kucağından sıyrılıp mutfağın köşesindeki sandalyeye geçti. Tahta zeminin hafif gıcırtısı sabahın sessizliğini nazikçe böldü. Pencereden içeri süzülen ışık, tezgâhın üzerinde ince bir altın tozu gibi yayılıyordu. Taze ekmeğin kokusu mutfağa sinmişti; kahve cezvesi fokurdayarak küçük bir melodi çalıyor, mutfağı ısıtıyordu.
Az sonra Ela odasından çıktı. Üzerinde bol bir kazak, saçları dağınık bir topuzdaydı ama yüzünde dinlenmiş bir huzur vardı. Masaya yaklaşırken gözlerinde o alışıldık ışıltı belirdi.— “Abla,” dedi gülümseyerek, sandalyeyi çekip otururken, “dünki projeyi beğenmiş öğretmen. Notlar açıklandı, hepsini geçtim!”
Güneş’in yüzünde kocaman bir tebessüm yayıldı.— “Aferin sana, demiştim ben o kadar uğraşmanın karşılığını alacaksın diye,” dedi.Ela gözlerini devirdi ama gülümsemekten kendini alamadı.— “Sen olmasan bitmezdi zaten, maket yaparken az mı elim kesildi!”
Anane bu sohbeti gülümseyerek izliyordu. Elindeki peynir tabağını masaya koydu, ardından kahveyi fincanlara pay etti.— “Benim çalışkan kızlarım,” dedi, “sabah sabah yine ev şenlendi.”
Güneş çaydanlıktan buhar yükselirken bardakları doldurdu; o sırada bilekliği ışığın altında hafifçe parladı. Gözleri bir an ona takıldı, sonra Ela’ya çevirdi.— “Bugün pastaneye gitmeyeceğim,” dedi. “Hafta sonu zaten kapalı. Biraz dinlenelim, sen de derslerinden uzaklaş.”
Ela elindeki ekmeği çaya batırıp başını salladı.— “Dinlenmek güzel olur,” dedi, sonra gülerek ekledi: “Ama senin dinlenme anlayışın da genelde sokak sokak bisiklet sürmek oluyor.”Güneş güldü, sesi evin duvarlarında yankılandı.— “Belki biraz… Ama söz, bugün eve erken döneceğim.”
Anane fincanını yavaşça bıraktı.— “Ne yaparsanız yapın, yeter ki birbirinize sahip çıkın kızlarım,” dedi.O an evin içi, küçük bir huzur balonuna dönüştü.
Kahvaltıdan sonra Ela tabakları toplarken Güneş yanına geçti, tezgâhı birlikte temizlediler. Sıcak suyun buharı yüzlerine vuruyordu; arada göz göze gelip gülüştüler. O anın sadeliği, hiçbir kelimeye gerek bırakmıyordu.
Masadan kalkarken Güneş bilekliğine bir kez daha dokundu; metalin soğukluğu parmak uçlarında hissedildi ama içinde garip bir sıcaklık da yayıldı. Sonra ananesine dönüp gülümseyerek,— “Ben biraz dışarı çıkacağım, hava alırım,” dedi.Anane, fincanı elinde tutarak başını kaldırdı.— “Aman dikkat et kızım, hava serin.”— “Tamam, anane,” dedi Güneş yumuşak bir sesle.
Ela pencereden ona seslendi:— “Abla! Vişneli çörek almayı unutma!”Güneş kahkaha attı,— “Tamam, kraliçem!” dedi.
Kapıyı sessizce çekti arkasından. Eski menteşeler hafifçe gıcırdadı; o ses bile bu sabahın sessizliğine karışıp yankılandı.Evin önündeki taş basamaklar hâlâ gece serinliğini taşıyordu, çıplak bileklerinden içeriye usulca bir ürperti doldu.
Bir süre durdu, sokağın ucuna baktı.Sabah güneşi, karşı apartmanın penceresinden yavaşça süzülüyor, duvarlardaki solmuş boyayı altın rengine boyuyordu.Hava temizdi; dün gece yağan yağmurun kokusu hâlâ toprağın içinde saklıydı.
Bisikleti apartman girişindeki duvara yaslanmış halde duruyordu. Zincirinden bir damla su süzülüp yere düşerken şip diye bir ses çıkardı.Güneş, seleye elini koyup tozunu sildi, sonra bir refleksle tekerlere baktı — sanki dün yaşadığı o düşüş yeniden aklına gelmişti.Bir an gülümsedi kendi kendine, “Bugün dikkatli ol, kahramanlık yok,” diye mırıldandı hafifçe.
Poşetini bisikletin sepetine yerleştirdi, montu olmadığı için kollarını ovuşturdu.Sabahın serinliği, taze kahve kokusu gibi ciğerlerine doldu.
Pedala bastığında zincir yavaşça döndü, demirin sesi sokakta yankılandı.Mahalle yeni uyanıyordu — bakkal kepengini yarıya kadar kaldırmış, yan apartmandaki kadın camlarını siliyordu.Kuşlar çatıların arasından birbirine sesleniyor, bir köşede sabah ekmeği almak için sıraya girmiş birkaç insanın sessiz telaşı görünüyordu.
Güneş, dar sokaktan ilerledikçe rüzgâr saçlarını savurdu.Gözlerini kısıp yukarı baktı — gökyüzü masmaviydi, bulutsuz ve berrak.Rüzgârın dokunuşuyla t-shirt’ünün ince kumaşı hafifçe dalgalandı, ama o üşümedi; içinde garip bir sıcaklık, anlatılamayan bir huzur vardı.
Bisikletiyle virajı döndüğünde yol genişledi.Kaldırım kenarındaki çiçekçiden sabah sulamasının kokusu geliyordu; ıslak toprakla karışmış sardunya kokusu, burnunun ucunda tatlı bir serinlik bıraktı.O an içinden, “Hayat ne kadar sessiz ama ne kadar dolu…” diye geçti.
Köşedeki çöp kutusunun yanından geçerken bir kedi fırladı, Güneş istemsizce frene bastı.Bisiklet hafifçe yalpaladı ama o düşmeden toparladı kendini.Küçük bir kahkaha attı, “Bu sabah macerasız geçmeyecek galiba.”
Biraz daha pedalladı, sokağın sonunda kendi dükkanının bulunduğu caddeye çıktı.Orası biraz daha kalabalıktı — fırıncı sabah poğaçalarını dizerken vitrin camı buğulanmıştı, yan taraftaki manav kasaları çıkarıyordu.Her şey olağan, her şey tanıdıktı.
Güneş, dükkanının önüne geldiğinde bisikletini kaldırıma dayadı.Kilitli kepengi görünce bir an başını yana eğdi.Cumartesi… Pastane kapalıydı.Ama o, her hafta olduğu gibi gelip kontrol etmeyi huy edinmişti — sanki kendi kurduğu küçük dünyayı sabahın ilk ışığında görmek, içini rahatlatıyordu.
Eğilip çantasından küçük anahtarı çıkardı. Metalin soğukluğu parmak uçlarına değdiğinde yüzünde istemsiz bir tebessüm belirdi.Kepengi hafifçe kaldırdı, içeriye yalnızca başını uzattı.
Tezgâhın üstünde geçen günün un tozları hâlâ duruyordu.Bir köşede kahve fincanı, üzerinde kurumuş kahve halkasıyla bekliyordu.Kokusu gitmişti belki, ama o an Güneş’in burnuna taze kahve gibi geldi.
— “Yarın sabah yine buralarda olacağız,” diye fısıldadı kendi kendine.Sanki duvarlar bile onu duydu.
Sonra kepengi yavaşça indirdi, anahtarı cebine koydu.Yüzünü gökyüzüne çevirdi, gözlerini kısa bir süreliğine kapadı.Sabah güneşi, adının hakkını verircesine, yüzüne sıcak bir dokunuş konduruyordu.
Bisikletine tekrar bindi, sepetindeki küçük poşeti kontrol etti.— “Ela vişneli çörek görünce sevinecek,” dedi gülümseyerek.Pedallara bastı.Ve sokak, onun gidişiyle bir kez daha uyanmaya başladı.
Güneş, pedallara bastıkça rüzgâr yüzüne ince bir perde gibi çarpıyordu.Sokağın iki yanındaki ağaçlar, sabahın erken saatine rağmen canlıydı; yaprakların arasından süzülen ışıklar yolun üzerine gümüş çizgiler bırakıyordu.Tekerleklerin sesi kaldırım taşlarına dokundukça tık tık tık diye yankılanıyor, o ritim Güneş’in içindeki huzura karışıyordu.
Sepetteki poşet arada bir sallanıyor, içinden vişneli çöreğin tatlı kokusu yükseliyordu.Güneş burnuna gelen o kokuyla istemsizce gülümsedi.“Ela bunu görünce var ya… hemen çaya banacak,” diye mırıldandı kendi kendine.Sonra aklına Sena geldi — günlerdir konuşmamışlardı.
Yokuşun sonuna geldiğinde pedalı biraz daha yavaşlattı, elini cebine attı.Telefonun soğuk ekranı parmaklarının ucuna değdi.Bir an tereddüt etti, sonra küçük bir nefes alıp numarayı çevirdi.Rüzgâr, saçlarını yana savurmuştu; kulaklığı kulağına takarken birkaç tel saç yanağına yapıştı.
Numarayı çevirirken dudak kenarı kıvrıldı;— “Bak şimdi kesin bir şey diyecek…” diye söylendi içinden.
Telefon birkaç kez çaldı.Sonra, karşıdan sabahın enerjisini paramparça eden o tanıdık ses geldi:— “Aaaa kim arıyor dersin? Güneş Hanım, dünyayı bir günlüğüne kurtardınız mı yoksa hâlâ kahve mi içemediniz?”
Güneş kahkahayı bastı.— “Yok canım, daha kahveye sıra gelmedi. Sadece ‘müsait misin’ diye aradım. Uğrayacaktım da…”
Sena’nın sesi iyice neşelendi.— “Müsaitim derken… ben her zaman müsaitim sana! Hadi çabuk gel, annem börek yaptı. Ama uyarıyorum, geç kalırsan hepsini yerim!”
— “Tamam tamam, teslim oluyorum. Beş dakikaya oradayım,” dedi Güneş, gülerken.
Telefonu kapatıp cebine koydu.Pedallara yeniden bastı; rüzgâr bu kez biraz daha güçlüydü ama Güneş’in yüzündeki tebessümü silemiyordu.Gökyüzü açık maviydi, bulutlar pamuk gibiydi, kalbinde hafif bir sevinç titreşiyordu.
Köşe başındaki fırından çıkan sıcak ekmek kokusu burnuna geldiğinde,“Sabahın güzelliği de başka ya…” diye iç geçirdi.Birkaç çocuk kaldırımdan koşarak geçti, biri elinde balon taşıyordu.O an kendini bir film sahnesinin içinde hissetti.
Sena’nın sokağına vardığında, her şey canlıydı —Pencereden sarkan sardunyalar, kaldırımdaki bir kedi, balkondan sarkan çamaşır ipinde rüzgârla dans eden bir gömlek…Güneş, bisikletin hızını azalttı; sepetten poşeti kontrol etti.
Ve tam o sırada, evin önünde beliren Sena’yı gördü.Üstünde desenli bir sabahlık, saçları dağınık, ama yüzünde o tanıdık, enerjik gülümseme vardı.Elinde süpürgeyle kapıya dayanmış, bir elini beline koymuştu.
— “Ooo Güneş Hanım teşrif etmişler!” dedi teatral bir ses tonuyla.“Güneş doğduysa dünya kurtuldu demektir!”
Güneş kahkahaya boğuldu, bisikletini kenara çekti.— “Sen sabah sabah tiyatroya mı başladın yine?”
Sena gülerek süpürgeyi kenara bıraktı.— “Ne yapayım canım, yeteneği gizlemek olmaz. Hadi gir içeri! Börek var, çay var, ben varım… daha ne olsun?”
Güneş başını iki yana salladı ama yüzündeki gülümseme kaybolmadı.— “Tamam tamam, ama ben boş gelmedim. Vişneli çörek getirdim, Ela’ya da ayırdım, senin için de fazladan bir tane var.”
Sena ellerini birbirine vurdu.— “Of yaşasın! Sen var ya, insan formundaki mucizesin! Hemen gir içeri, annem seni görünce sevincinden bir tepsi daha yapar.”
Güneş gülerken içeri adım attı.Kapının eşiğinden geçerken, içini tarifsiz bir huzur kapladı —çünkü o an, dost sesi, sıcak çay kokusu ve sabah güneşi, hepsi aynı anda oradaydı.
Evin kapısından içeri adım atar atmaz Güneş’i tanıdık bir sıcaklık karşıladı.Taze demlenmiş çayın kokusu, kızarmış böreğin çıtırtısı ve duvardan duvara yayılan sabah ışığı…Her şey, Zeliha Teyze’nin evinde her zaman olduğu gibi huzur doluydu.
Sena ayakkabısını tek hamlede çıkarıp geriye seslendi:— “Anneee! Güneş geldi! Vişneli çörekle!”
Mutfaktan gelen ses yumuşaktı ama aynı zamanda tok bir kararlılığı da taşıyordu.— “Öyle miymiş? O zaman gelsin bakalım o güzel yüzlü kız, çayı tazeledim biraz önce.”
Güneş gülümseyip başını eğdi.Zeliha Teyze’yi her gördüğünde içinden bir sükûnet geçerdi;kadının yüzündeki çizgiler, yılların yorgunluğundan değil, yaşamı derinlemesine anlamış birinin izlerinden oluşuyordu.
Mutfak masası, güneş ışığıyla parlayan beyaz dantelli örtüsüyle adeta bir tablo gibiydi.Cam vazonun içinde birkaç nergis vardı — belli ki Zeliha Teyze sabah erkenden bahçeden toplamıştı.
Zeliha Teyze, elinde çaydanlıkla masaya doğru ilerlerken yüzünde o dingin, zarif tebessümü taşıyordu.Başındaki şal hafifçe yana kaymış, gözlerinde ise hem bilgeliğin hem şefkatin yumuşak ışıltısı vardı.
— “Hoş geldin kuzum,” dedi, Güneş’in elini tutup sıcacık bir şekilde sıktı.“Sabah sabah seni görmek içimi ferahlattı. Nur gibi girdin içeri.”
Güneş hafifçe utandı, başını eğdi.— “Hoş bulduk Zeliha Teyze, özlemişim sizi de bu evi de.”
Sena, çoktan mutfağa girip tabakları karıştırmaya başlamıştı.— “Anne sen anlatma şimdi duygusal şeyler, Güneş daha kahvaltı yapmadan ağlayacak! Önce böreği yesin, sonra maneviyata geçeriz.”
Zeliha Teyze gülerek kızına baktı.— “Senin dilin hiç durmaz zaten. Ama doğru diyorsun, aç karna tefekkür olmaz.”
Masaya oturduklarında her şey birden sıradan ama büyülü bir hal aldı.Zeliha Teyze çayı ince belli bardağa dikkatlice doldururken,küçük bir buhar dalgası yüzüne vurdu, gözlüklerinin camı hafifçe buğulandı.
— “Bugün hava çok güzel,” dedi Güneş, dışarıdaki aydınlığa bakarak.“Sabah bisikletle gelirken her yer ışıl ışıldı, rüzgâr bile yumuşaktı.”
Zeliha Teyze, çay kaşığını karıştırırken başını hafifçe salladı.— “Bazen rüzgâr bile insanın gönlündeki hali taşır, kızım. İçin huzurluysa, sabah başka parlar.”
Sena lafa girdi hemen, böreğin ucunu koparırken ağzında konuştu:— “Anne yine başladın ha, az dur dinle şu kadını Güneş! Dün gece rüyasında ışık görmüş, kalkmış Kur’an okumuş, sonra bana ‘senin sabah enerjin meleklere karışıyor’ diyor!”
Güneş kahkaha attı, Zeliha Teyze de tatlı bir tebessümle kızına baktı.— “Seninle meleği aynı cümlede kullanmam bile mucize zaten,” dedi gülerek.
Sena sanki bir zafer kazanmış gibi böreği elinde salladı.— “Bak Güneş, gördün mü, annem de bana dayanamadı artık!”
O sırada Zeliha Teyze bir an sustu, Güneş’e dikkatle baktı.Bakışlarında bir bilgelik, sessiz bir sezgi vardı.— “Ama senin yüzünde bir yorgunluk da var bugün,” dedi yumuşak bir sesle.“Kalbinde bir şey dolanıyor sanki, konuşmak ister misin?”
Güneş, elindeki çay bardağına baktı; buhar yüzünü okşadı sanki.Bir an sessizlik oldu.Sena’nın gözleri hemen büyüdü, ama şakacı tonunu korumaya çalıştı:— “Yoksa biri Güneş’in moralini mi bozdu? Kimseye bırakmam, sabah sabah kim bulaştı sana?”
Güneş gülümsemeye çalıştı, ama gözlerinde belli belirsiz bir gölge vardı.— “Yok, öyle bir şey değil… sadece… biraz rüya gördüm bu sabah. Garipti. Hâlâ etkisindeyim sanırım.”
Zeliha Teyze başını hafifçe eğdi.— “Rüya bazen kalbe düşen bir işarettir kızım. İstersen anlat, birlikte yorumlarız.”
Sena hemen araya girdi:— “Ama önce ikinci bardak çayı doldur, rüya uzun sürecek gibi hissediyorum!”
Üçü birden güldü.Mutfak, çay kokusuyla, gülüşlerle ve sabah ışığının sıcaklığıyla doldu.Ama Zeliha Teyze’nin bakışları hâlâ Güneş’in yüzündeydi —sanki o rüyanın ardında, kelimelere sığmayan bir anlamı çoktan sezmişti.
Bir süre sessizlik oldu. Çay kaşıkları artık dönmüyor, sadece saatin tıkırtısı duyuluyordu.Güneş, başını önüne eğmişti; bardağındaki buhar, yüzünün önünden ince bir sis gibi geçiyordu.Bir yandan dudak kenarındaki o yorgun tebessümü korumaya çalışıyor, bir yandan da gözleri uzaklara dalıyordu.
Sena kahkaha atarak kendi anlattığı bir espriye gülüyor, Zeliha Teyze de başını iki yana sallayıp “bu kız hiç değişmeyecek” der gibi gülümsüyordu.
Zeliha Teyze bu hâli fark etti.— “Kızım, sen sabah sabah niye böyle sessizsin? Düşüncelisin yine,” dedi, yumuşak bir tonda.
Güneş başını kaldırıp gülümsedi, ama o gülümsemenin içinde bir gölge vardı.— “Rüyamda bir çocuk gördüm…” dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.Sena hemen ilgisini topladı, gözlerini kocaman açtı:— “Aaa rüyada çocuk mu? Nasıl yani, kimmiş?”
Güneş bir an durdu; parmaklarını çay bardağının kenarına sürttü.Bakışları uzaklaştı, sanki o anı yeniden yaşıyordu.— “Yere düşmüştüm,” diye başladı.“Bisikletle gidiyordum, sonra tekerlek bir çukura girdi, ben de dengesizce devrildim. Ama canım yanmadı garip şekilde. Sonra biri geldi… bir çocuk.”Sesi giderek daha yumuşadı, daha içe dönük oldu.— “Kapüşonluydu. Yüzünü tam göremedim ama elleri… elleri aklımda kaldı. Bisikleti tek eliyle kaldırdı. Sonra bana baktı. Gözlerini göremedim ama bakışının sıcaklığını hissettim. Öyle tuhaf bir andı ki…”
Sena’nın yüzünde merakla karışık bir gülümseme belirdi.— “Eee sonra? Konuştunuz mu?”
Güneş başını iki yana salladı, dalgın bir ifadeyle:— “Hayır… konuşmadık. Sadece sustuk. Sonra… rüyada bir an oldu. Çocuk kapüşonunu açmak üzereydi, ben de kim olduğunu görmek istedim ama tam o sırada… uyandım.”
Bir süre sessizlik oldu.Çaydan yükselen buhar, aralarındaki boşlukta dans eder gibi kıvrıldı.Zehra Teyze dikkatle dinliyordu; ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
— “Yani yüzünü hiç görmedin, öyle mi?” dedi sakin bir sesle.— “Evet,” diye fısıldadı Güneş. “Ama garip bir his bıraktı bende. Sanki o çocuğu tanıyorum. Hani bazı yüzler vardır ya, hiç görmemişsindir ama kalbin bilir… öyle bir his.”
Sena gülümsedi, dirseğiyle Güneş’e hafifçe dokundu.— “Yoksa gizemli bir prens geliyor olabilir ha?”Güneş başını eğip gülümsedi, ama bu kez tebessümünde hem bir merak hem de açıklayamadığı bir hüzün vardı.— “Kim bilir… belki de sadece geçmişten bir yansıma,” dedi kısık bir sesle.
ZelihaTeyze derin bir nefes aldı, sesi artık hem yumuşak hem derindi:— “Bazen insanın kalbi, hakikati rüya olarak gösterir kızım. Görmediğin o yüz, belki de Allah’ın sakladığı bir zamandır. Henüz zamanı gelmediği için tanıyamamış olabilirsin.”
O anda mutfakta sessizlik hâkimdi.Pencereden sızan sabah ışığı, masanın üzerindeki bardaklara vuruyor; buharın içinde küçük ışık halkaları oluşuyordu.Güneş, içinden geçenleri susturmak ister gibi derin bir nefes aldı.— “Belki de öyledir…” dedi.Sonra bardağındaki son yudumu içti, hafifçe gülümsedi.
Zehra Teyze, başını hafifçe yana eğdi, gözlüğünü düzeltti.Sesi, çayın son yudumu kadar yumuşaktı:— “Kızım, bazı şeyleri akıl değil kalp hatırlar,” dedi.“Bazen bir yüzü değil, bir hissi tanırsın. O his, geçmişten ya da geleceğinden olabilir. Rabbim, insana zamanı unutturur ama duyguyu asla.”
Güneş, bu sözleri duyunca başını kaldırdı.Gözlerinde hem bir şaşkınlık hem de içten gelen bir minnettarlık vardı.Sanki o cümle, uzun zamandır içinde yankılanan bir soruya cevap olmuştu.
— “Belki de…” dedi kısık bir sesle, ellerini bardağın etrafında birleştirerek.“Belki de onu tanımamın sebebi buydu. Hani biriyle ilk kez tanışırsın ama yıllardır biliyormuşsun gibi hissedersin ya…”
Sena hemen lafa atladı, hem ciddi hem alaycı bir tonda:— “Evet, evet! Kalpten bağlantı bu işte! Bak bence o çocuk sana kısmet!”Dediği an, kahkahasını tutamayıp masaya yaslandı.
Güneş, başını iki yana sallayıp gülümsemeye çalıştı ama sesi çıkmadı; içinden geçen şeyin şaka olmadığını hissediyordu.Zehra Teyze ise Sena’ya yumuşak bir bakış atıp, ardından Güneş’e döndü:— “Rüyalar bazen bir yolun habercisidir, kızım. Bir insanın kaderi, bazen o rüyaların içinde ipucu verir. Sen sadece bekle… ama olur da o yüzle bir gün karşılaşırsan, kalbin tanır zaten.”
Güneş, gözlerini kısa bir anlığına kapadı.Zehra Teyze’nin sesi, sanki kalbinin en derin yerine işliyordu.O an kendi kendine mırıldandı:— “Kalbim zaten tanıyor gibi…”
Mutfakta tekrar sessizlik oldu.Sena’nın parmakları bardağın kenarına vurdu, dışarıdan kuş sesleri duyuluyordu.Sabahın dinginliği, üç kadının arasında görünmez bir bağ gibi dolanıyordu.
Ve Güneş, o an fark etti —Rüyasında gördüğü o çocuk, sadece bir rüya değildi;kalbinin hatırladığı bir yankıydı.
Güneş’in parmakları bardağın etrafında yavaşça döndü;soğuyan çayın yüzeyinde kendi yansımasını gördü, bulanık, belirsiz…Tıpkı aklındaki düşünceler gibi.Sanki her şey aynı anda hem olmuştu hem de hiç yaşanmamıştı.
Sena, arkadaşının dalıp gitmiş hâlini görünce dudaklarını büzüp eğildi,— “Sen gittin yine oraya…” dedi alayla ama içinde bir endişe gizliydi.— “Yok,” dedi Güneş, hafifçe gülümseyerek, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.“Bir yere gitmedim… sadece düşündüm.”
Zeliha Teyze, o yorgun gülümsemenin ardındaki ağırlığı sezdi.Sandalyesinde doğrulup elini Güneş’in elinin üzerine koydu.Parmakları sıcaktı, dokunuşu hem şefkatli hem de güven vericiydi.— “Düşünmek, kalbin yankısını dinlemektir bazen,” dedi.“Bazı sesleri duymak için sessizleşmek gerekir kızım.Belki de Rabbim sana bir şey göstermiştir; sen sadece henüz anlamını çözememişsindir.”
Bu sözler Güneş’in içini titretti.Kalbi, sanki biri nazikçe dokunmuş gibi hızlandı.Derin bir nefes aldı, elini bileğinin üzerindeki izlere götürdü.Parmaklarıyla o görünmez çizgileri okşadı; bilekliği düşünmeden edemedi.
Bir anda Sena’nın sesi bu ağır havayı dağıttı:— “Peki rüyandaki çocuk… şey… yakışıklı mıydı?” dedi, göz kırparak.Zehra Teyze hemen başını salladı,— “Sena!” diye uyardı ama dudaklarının kenarında bir gülümseme vardı.
Güneş kahkaha atmadı ama tebessüm etti.— “Bilmiyorum,” dedi sessizce.“Yüzünü görmedim… ama sesini hatırlıyorum.Bir de… dokunuşunu. Sanki beni kaldırırken kalbime değmiş gibiydi.”
Sena, arkadaşına dikkatle baktı;o an, onun sadece bir rüyayı değil, bir duyguyu anlattığını fark etti.Zehra Teyze’nin bakışları yumuşadı.— “Kalbin tanır kızım,” dedi bir kez daha, bu kez daha yavaş, daha anlamlı.“Belki o çocuk, seni bulması gereken yerdedir zaten.”
Mutfakta, ince belli bardakların içindeki çay tamamen soğumuştu.Ama Güneş’in kalbinde hafif bir sıcaklık kalmıştı;adını koyamadığı ama içini ısıtan bir his.Sanki biri uzaktan, çok uzaktan, o hissi ona geri gönderiyordu.
Bir süre sessizce oturdular.Sena parmaklarıyla masadaki kırıntıları toplarken,Güneş pencereye döndü.Güneş ışığı, perdeyi delip içeri süzülüyordu —tüm o karmaşanın içinde umut gibi, sessiz ama ısrarcı.
Ve o an, içinden geçen cümle sessizce yankılandı:“Belki de bazı yollar, rüyada başlar; ama gerçeğe varmak için uyanmak gerekir.”
Sena, sessizliği fazla bulmuş olacak ki,birden yerinden kalkıp perdeleri tamamen araladı.Güneş ışığı odanın içine doldu;çayın buharı tükenmişti ama hava hâlâ sıcaktı.
— “Hadi kalk,” dedi Sena,ellerini beline koyup, sanki her şeyi çözmüş gibi kendinden emin bir tavırla.“Bu kadar düşünmek sana iyi gelmiyor.Biraz hava alalım. Senin şu ‘rüya çocuğu’ kafanı da dağıtırız belki.”
Güneş, önce gülümsememek için kendini tuttu ama başaramadı.— “Rüya çocuğu mu?” diye tekrarladı alayla.— “Evet,” dedi Sena, gözlerini devirdi. “Ne diyeyim, başka ismi yok ki?Hem belki dışarı çıkınca karşımıza falan çıkar, belli mi olur?”
Zeliha Teyze, kahkahayı bastı;gülüşü ince ama içten bir sesti, odanın duvarlarında yankılandı.— “Siz gençler,” dedi gülerek, “her rüyanın peşine düşersiniz amabazılarını sadece kalp taşır, göz değil.”
Güneş başını öne eğdi,Zeliha Teyze’nin bu sözleri kalbine dokunmuştu yine.Ama Sena’nın neşesi, o derinliği fazla uzun tutmasına izin vermedi.
— “Ben seni beklemem,” dedi,“beş dakika içinde hazırlanmazsan bisikletine biner, giderim.”
Güneş, onun bu çıkışına gülerek karşılık verdi.Bir an için gerçekten iyi hissetti —sanki tüm o ağırlık, Sena’nın kahkahasının içinde biraz erimişti.
Ceketini aldı, saçlarını topladı, aynadan kendine kısaca baktı.Gözlerinin altındaki yorgunluk çizgileri hâlâ oradaydı amaartık eskisi kadar soğuk görünmüyordu.
Kapıya yönelirken Zeliha Teyze seslendi:— “Kızım,” dedi, “her şeyin vakti var.Ama bazen yürürken de anlam gelir insana.Sen sadece yola çık, yeter.”
Güneş hafifçe başını salladı.— “Sağ olun Zeliha Teyze,” dedi içten bir gülümsemeyle.
Sokağa çıktığında hava taze, rüzgâr serindi.Bisikletini eline aldı; zincirine yapışan sabah ışığı gözünü aldı bir an.Sena, ileride ellerini cebine sokmuş, sabırsızca bekliyordu.
— “Geç kaldın!” diye bağırdı uzaktan.— “Ben hep geç kalırım,” dedi Güneş, yanına yaklaşırken,“ama hiçbir şeyi kaçırmam.”
Sena kahkaha attı.İkisi yan yana, sessiz sokakta pedallamaya başladılar.Güneş’in saçları rüzgârla karışıyor,kalbi, uzun zamandır ilk defa biraz hafifliyordu.
Sokağın köşesini döndüklerinde Sena döndü ve sordu:— “Nereye gidiyoruz?”Güneş omuz silkti,— “Bilmem,” dedi. “Belki bir cevap bulmaya.”
Sokak köşesini döner dönmez cadde genişledi; araba sesi azaldı, hava daha ferah bir nefes aldı.Güneş ile Sena yan yana pedallarken sokaklar arkalarında usul usul kaydı. Evlerin balkonlarındaki çiçekler sabah güneşine dönük, yapraklarında hâlâ çiy taneleri vardı; havada hafifçe tuz kokusu, denize yaklaştıkça daha net bir iz bıraktı.
Güneş, ritmik pedallarla ilerlerken çevresini dikkatle izliyordu — eskimiş duvar ilanları, yağmurun bıraktığı damla izleri, kaldırım kenarındaki küçük bir çocuk parkı. Her şey yavaşça film şeridi gibi akıyor, ama içinde bulunduğu anı bölmiyordu; aksine daha da özenli kılıyordu. Tekerleklerin ritmi, kalbinin atışıyla uyumlanmış gibiydi; her vuruşta biraz daha sakinleşiyordu.
Sena arada bir hafifçe hızlanıp sonra tekrar yavaşlayarak Güneş’i takılıyordu:— “Hey, Güneş! Bugün rüya çocuğu mu seni getirdi buraya, yoksa ben mi turist rehberiyim?”Sesi neşeli, şakacıydı; sözcükleri rüzgârla birlikte saçlarının arasından uçuyordu.
Güneş, omzunu silkerek karşıladı o takılmayı, ama dudaklarının kenarındaki tebessüm kaybolmadı:— “Sen hep komiksin,” dedi.— “Evet, komik olmak da bir meslek, baksana ekmeğini yiyorsun,” diye karşılık verdi Sena, gözleri parıldayarak.
Yokuşu inerlerken rüzgâr yüzlerine daha sert vurdu; denizin tuzu, sahilden yükselen ıslak kokuyla buluştu. Ufuk çizgisi önlerinde uzuyor, ince bir sis şeridi denizle gökyüzünü birbirine bağlıyordu. Sabahın hafif serinliği yanaklarını kıpırdattı; Güneş tişörtünün üstünde hissetti soğukluğu, ama içindeki bir şey ılık kalmaya devam etti.
Sahil yoluna vardıklarında banka yanaştılar. Kumların üzerinde henüz çok az ayak izi vardı; sabahın erken saatleri, kayaların üstündeki yosunların parlaklığı ve dalgaların kıyıya nazikçe çarpışı bir ritüel gibi tekrarlanıyordu. Deniz, uzaktan usul usul soluk bir mavi olarak yayılıyordu; suyun üstünde sabah güneşinin kırık kırık parıltıları dans ediyordu.
Sena bisikletten atlayıp kumun kenarına yürüdü, ayağını suya hafifçe daldırıp şakacı bir sesle bağırdı:— “Görüyor musun? Deniz sabah insanı olmayı seviyor!”Güneş bisikletten indi, sepetten poşeti aldı ve ikisi birlikte sahile doğru yürüdüler. Ayaklarının altındaki ıslak kum, hafifçe bastıkça toparlanıyor; küçük kabarcıklar ayak bileklerine çarpıp patlıyordu.
Bir an ikisi durdu, yüzlerini denize çevirdiler. Dalga sesleri, çakıl taşlarına vurdukça ince bir melodi yaratıyordu; martıların çığlıkları uzaktan cevap veriyor, rüzgâr saçlarıyla oyun oynuyordu. Güneş nefesini derin bir çekti; tuzlu hava ciğerlerine doldu, göğsünü hafifçe açtı.
Sena, Güneş’in omzuna dayanıp arkaya yaslandı; gözleri denizin üzerinde kaydı, sonra aniden Güneş’e bakıp takılmaya başladı:— “Hakikaten rüya çocuğu mu gördün? Peki o çocuk sana ne dedi, ünlü muhteşem laf mı söyledi?”Güneş başını yana eğip hafifçe güldü, sesinde hâlâ sabahın kırılganlığı vardı:— “Hiçbir şey demedi. Sadece bakıyordu. Öyle durdu, bisikleti kaldırdı, sonra yüzünü göstermeden gitti.”
Sena gözlerini kısıp onu süzdü; ardından ciddileşti gibi oldu ama hemen tekrar oyunbaz bir ifadeye büründü:— “Bana kalırsa bu bir işaret. Kader seni sahile kadar sürüklemiş, şimdi de ‘sen bakarsın artık’ diyor,” dedi abartılı bir ciddiyetle ve ardından kahkaha attı.
Güneş gülümsedi ama içinde bir yerde sözün ciddiyeti çınladı. Hafifçe denize doğru yürüdü; ayak parmakları ıslak kumla temas edince bir seferde biraz ürperdi ama bu sefer ürperti hoştu. Deniz kenarından yükselen serinlik, rüyasındaki ağırlığı yavaşça hafifletiyordu.
Sokaktan gelen uzak bir vapur düdüğü, sahilin dinginliğini nazikçe böldü. Ufukta bir kayığın silueti belirdi; güneşin kırık ışıkları suyun üstünde küçük yollara dönüşüyordu. Güneş dizlerini hafifçe büktü, elleriyle kumun yüzeyini karıştırdı; avuçlarının içine ısınan küçük bir kum tanesi, sanki dünyadaki ağırlığın minik bir sembolü gibiydi.
Sena yanına yaklaşıp omzuna dokundu, sesi bu kez daha ciddi ama yine sıcak:— “Bak Güneş, bazen cevaplar sahilde saklıdır. İnsan bazen rüzgârı dinler, bazen dalgayı. Bazen de sadece bir tane çörek yeter.”Güneş, o sözün içindeki basitliği sevdi; başını salladı.
Güneş biraz ilerleyip bir kayanın üzerine oturdu. Sena da karşılık verip dizlerini çekti; ikisi yan yana otururken sahilin genişliği, konuşmalarını küçük ve özel kıldı. Güneş sessizliği dinledi; içinde şakacı bir huzur, dışarıda ise denizin ritmi vardı. Gözleri ufka takıldı; rüyadaki çocuğun kapüşonundaki gölge aklına geldi, ama burada, gerçek sabahın ışığında, gölge yumuşuyordu.
Sena cebinden çıkardığı bir küçük kağıt parçasını uzattı, yapmacık ciddi bir ifadeyle:— “Bak, işte bugünün görev listesi. 1) Vişneli çörekleri tad. 2) Güneş’i gülümset. 3) Kaderi şaşırt.”Güneş sesinden bir kahkaha yükseldi; deniz onların kahkahayı içine çekti, sonra geri verdi.
Saat ilerliyordu ama güneşin sıcaklığı daha da artmıştı; sahilde bir iki balıkçı ağaçlara ağlarını asıyor, çocuklar kum kaleleri yapıyordu. İkisi de bir süre daha öylece oturdular; hiç acele etmeden, denizi dinleyerek, rüzgârla birlikte. Her dalgaya göz dikip, içlerinden geçen küçük umutları birbirlerine fısıldar gibi paylaştılar — çoğu palavra, bazılarıysa açık bir gerçeklikti: mesela Ela’nın o vişneli çöreğe yapacağı tepkiler.
Güneş, cebinden küçük poşeti çıkarıp Sena’ya bir çörek uzattı. Sena kapıp ısırdı; yüzünde anında bir sevinç patladı, ardından gözleri Güneş’e takıldı:— “Yeminle seninle gezerken insan dünyayı daha tatlı görüyor,” dedi, dudaklarının kenarı kırmızı vişne şurubuyla parlıyordu.
Güneş, o anı hafızasına bastırdı; küçük, parlak bir an.Sahilden kalkıp bisikletlerine doğru döndüklerinde, ikisi de biraz daha hafif hissetti; rüyanın gölgesi hala oradaydı ama sahilin tuzu, rüzgârın sesi onu bir nebze ayırmıştı. Pedallara bastıklarında kumun, denizin ve sabahın kokuları arkalarında kaldı; şehir onları yeniden içine aldı ama ikisinin adımları daha yumuşamış, daha düşünceli bir ritme sahipti.
Sokak köşesini döner dönmez cadde genişledi; araba sesi azaldı, hava daha ferah bir nefes aldı.Güneş ile Sena yan yana pedallarken sokaklar arkalarında usul usul kaydı. Evlerin balkonlarındaki çiçekler sabah güneşine dönük, yapraklarında hâlâ çiy taneleri vardı; havada hafifçe tuz kokusu, denize yaklaştıkça daha net bir iz bıraktı.
Güneş, ritmik pedallarla ilerlerken çevresini dikkatle izliyordu — eskimiş duvar ilanları, yağmurun bıraktığı damla izleri, kaldırım kenarındaki küçük bir çocuk parkı. Her şey yavaşça film şeridi gibi akıyor, ama içinde bulunduğu anı bölmiyordu; aksine daha da özenli kılıyordu. Tekerleklerin ritmi, kalbinin atışıyla uyumlanmış gibiydi; her vuruşta biraz daha sakinleşiyordu.
Sena arada bir hafifçe hızlanıp sonra tekrar yavaşlayarak Güneş’i takılıyordu:— “Hey, Güneş! Bugün rüya çocuğu mu seni getirdi buraya, yoksa ben mi turist rehberiyim?”Sesi neşeli, şakacıydı; sözcükleri rüzgârla birlikte saçlarının arasından uçuyordu.
Güneş, omzunu silkerek karşıladı o takılmayı, ama dudaklarının kenarındaki tebessüm kaybolmadı:— “Sen hep komiksin,” dedi.— “Evet, komik olmak da bir meslek, baksana ekmeğini yiyorsun,” diye karşılık verdi Sena, gözleri parıldayarak.
Yokuşu inerlerken rüzgâr yüzlerine daha sert vurdu; denizin tuzu, sahilden yükselen ıslak kokuyla buluştu. Ufuk çizgisi önlerinde uzuyor, ince bir sis şeridi denizle gökyüzünü birbirine bağlıyordu. Sabahın hafif serinliği yanaklarını kıpırdattı; Güneş tişörtünün üstünde hissetti soğukluğu, ama içindeki bir şey ılık kalmaya devam etti.
Sahil yoluna vardıklarında banka yanaştılar. Kumların üzerinde henüz çok az ayak izi vardı; sabahın erken saatleri, kayaların üstündeki yosunların parlaklığı ve dalgaların kıyıya nazikçe çarpışı bir ritüel gibi tekrarlanıyordu. Deniz, uzaktan usul usul soluk bir mavi olarak yayılıyordu; suyun üstünde sabah güneşinin kırık kırık parıltıları dans ediyordu.
Sena bisikletten atlayıp kumun kenarına yürüdü, ayağını suya hafifçe daldırıp şakacı bir sesle bağırdı:— “Görüyor musun? Deniz sabah insanı olmayı seviyor!”Güneş bisikletten indi, sepetten poşeti aldı ve ikisi birlikte sahile doğru yürüdüler. Ayaklarının altındaki ıslak kum, hafifçe bastıkça toparlanıyor; küçük kabarcıklar ayak bileklerine çarpıp patlıyordu.
Bir an ikisi durdu, yüzlerini denize çevirdiler. Dalga sesleri, çakıl taşlarına vurdukça ince bir melodi yaratıyordu; martıların çığlıkları uzaktan cevap veriyor, rüzgâr saçlarıyla oyun oynuyordu. Güneş nefesini derin bir çekti; tuzlu hava ciğerlerine doldu, göğsünü hafifçe açtı.
Sena, Güneş’in omzuna dayanıp arkaya yaslandı; gözleri denizin üzerinde kaydı, sonra aniden Güneş’e bakıp takılmaya başladı:— “Hakikaten rüya çocuğu mu gördün? Peki o çocuk sana ne dedi, ünlü muhteşem laf mı söyledi?”Güneş başını yana eğip hafifçe güldü, sesinde hâlâ sabahın kırılganlığı vardı:— “Hiçbir şey demedi. Sadece bakıyordu. Öyle durdu, bisikleti kaldırdı, sonra yüzünü göstermeden gitti.”
Sena gözlerini kısıp onu süzdü; ardından ciddileşti gibi oldu ama hemen tekrar oyunbaz bir ifadeye büründü:— “Bana kalırsa bu bir işaret. Kader seni sahile kadar sürüklemiş, şimdi de ‘sen bakarsın artık’ diyor,” dedi abartılı bir ciddiyetle ve ardından kahkaha attı.
Güneş gülümsedi ama içinde bir yerde sözün ciddiyeti çınladı. Hafifçe denize doğru yürüdü; ayak parmakları ıslak kumla temas edince bir seferde biraz ürperdi ama bu sefer ürperti hoştu. Deniz kenarından yükselen serinlik, rüyasındaki ağırlığı yavaşça hafifletiyordu.
Sokaktan gelen uzak bir vapur düdüğü, sahilin dinginliğini nazikçe böldü. Ufukta bir kayığın silueti belirdi; güneşin kırık ışıkları suyun üstünde küçük yollara dönüşüyordu. Güneş dizlerini hafifçe büktü, elleriyle kumun yüzeyini karıştırdı; avuçlarının içine ısınan küçük bir kum tanesi, sanki dünyadaki ağırlığın minik bir sembolü gibiydi.
Sena yanına yaklaşıp omzuna dokundu, sesi bu kez daha ciddi ama yine sıcak:— “Bak Güneş, bazen cevaplar sahilde saklıdır. İnsan bazen rüzgârı dinler, bazen dalgayı. Bazen de sadece bir tane çörek yeter.”Güneş, o sözün içindeki basitliği sevdi; başını salladı.
Güneş biraz ilerleyip bir kayanın üzerine oturdu. Sena da karşılık verip dizlerini çekti; ikisi yan yana otururken sahilin genişliği, konuşmalarını küçük ve özel kıldı. Güneş sessizliği dinledi; içinde şakacı bir huzur, dışarıda ise denizin ritmi vardı. Gözleri ufka takıldı; rüyadaki çocuğun kapüşonundaki gölge aklına geldi, ama burada, gerçek sabahın ışığında, gölge yumuşuyordu.
Sena cebinden çıkardığı bir küçük kağıt parçasını uzattı, yapmacık ciddi bir ifadeyle:— “Bak, işte bugünün görev listesi. 1) Vişneli çörekleri tad. 2) Güneş’i gülümset. 3) Kaderi şaşırt.”Güneş sesinden bir kahkaha yükseldi; deniz onların kahkahayı içine çekti, sonra geri verdi.
Saat ilerliyordu ama güneşin sıcaklığı daha da artmıştı; sahilde bir iki balıkçı ağaçlara ağlarını asıyor, çocuklar kum kaleleri yapıyordu. İkisi de bir süre daha öylece oturdular; hiç acele etmeden, denizi dinleyerek, rüzgârla birlikte. Her dalgaya göz dikip, içlerinden geçen küçük umutları birbirlerine fısıldar gibi paylaştılar — çoğu palavra, bazılarıysa açık bir gerçeklikti: mesela Ela’nın o vişneli çöreğe yapacağı tepkiler.
Güneş, cebinden küçük poşeti çıkarıp Sena’ya bir çörek uzattı. Sena kapıp ısırdı; yüzünde anında bir sevinç patladı, ardından gözleri Güneş’e takıldı:— “Yeminle seninle gezerken insan dünyayı daha tatlı görüyor,” dedi, dudaklarının kenarı kırmızı vişne şurubuyla parlıyordu.
Güneş, o anı hafızasına bastırdı; küçük, parlak bir an.Sahilden kalkıp bisikletlerine doğru döndüklerinde, ikisi de biraz daha hafif hissetti; rüyanın gölgesi hala oradaydı ama sahilin tuzu, rüzgârın sesi onu bir nebze ayırmıştı. Pedallara bastıklarında kumun, denizin ve sabahın kokuları arkalarında kaldı; şehir onları yeniden içine aldı ama ikisinin adımları daha yumuşamış, daha düşünceli bir ritme sahipti.
Kızlar sahilde oturmuş, ayaklarını hafifçe kumlara gömerek birbirlerine dönmüşlerdi. Güneş bisikletini yakın bir ağacın dibine yaslamış, ellerini dizlerinin üzerine koymuş ve hafifçe öne eğilmişti. Saçları rüzgârda dans ediyor, hafif tuz kokusu yüzüne çarpıyordu.
Sena, elleriyle kumları karıştırırken hafifçe kahkaha attı:— “Baksana, kumlar bile sabah uykusundan yeni kalkmış gibi yumuşacık.”
Güneş, gözlerini ufka dikerek dalgaların ritmine baktı:— “Evet… ama bazen öyle bir an oluyor ki, her şey çok ağır geliyor. Rüya gibiydi sanki. Ama sahilin sesi biraz hafifletti, değil mi?”
Sena başını iki yana salladı, gözlerinde o tanıdık muzip ifade vardı:— “Aynen öyle. Biraz tuz, biraz rüzgâr, biraz da kahkaha… Hayatın ilacı gibi.”
Güneş hafifçe gülümsedi, ellerini cebine soktu; montu yoktu, ince bir tişörtün içinde hafif ürperiyordu. Ama soğuk rüzgârın karşısında gökyüzüne bakarken içi bir nebze ferahladı.— “Biliyor musun, sahil hep böyleymiş gibi geliyor bana… Her şeyi unutturuyor.”
Sena gözlerini Güneş’e çevirdi, saçının bir tutamı yana düşmüş, yüzünde hafif bir tebessüm vardı:— “İyi ki geldik. Hem, biraz da muhabbet lazım, değil mi?”
Güneş başını salladı, sonra sessizce kumların üstüne oturdu. Elleriyle dizlerini sardı, derin bir nefes aldı. Güneşin ışığı, sabahın ilk sıcak tonlarıyla bulutların arasından süzülerek yüzüne vuruyordu; o an, sahilin sessizliğiyle birleşince kalbinin ritmi sakinleşti.
Sena hafifçe kıkırdadı, sahildeki birkaç taşın arasından küçük bir oyun başlattı, Güneş de ona katıldı. Konuştukça, geçmiş rüyaların gölgesi yavaşça dağıldı; denizin tuzu, rüzgârın sesi ve arkadaşlığın sıcaklığı, içlerindeki ağırlığı hafifletti.
Sahildeki sessizliği küçük kahkahalar böldü; Sena hafifçe kıkırdar, taşlarla oynarken Güneş de onun oyuna katıldı. Göz göze geldiklerinde, güneşin yumuşak ışığı saçlarını aydınlatıyor, denizin tuzlu kokusu ve rüzgârın hafif esintisi içlerindeki ağırlığı biraz olsun alıyordu.
Sohbet yavaşça Kerem’e geldi.
— “Peki Güneş, Kerem’le görüşebildin mi yakın zamanda?” diye sordu Sena, bir taş atıp denize bakarken.— “Hayır,” dedi Güneş, omuz silkeleyerek. “Arasak mı, sence?”
Sena hemen telefonunu çıkarıp Güneş’e bakarak gülümsedi:— “O zaman arayalım, hoparlöre alırım, birlikte konuşuruz,” dedi, sesi hem enerjik hem de hafif şakacıydı.
Sena telefonu çevirirken yüzünde ufak bir oyunbazlık vardı; parmakları hafifçe titredi, sanki tam beklediği repliği başlatacakmış gibiydi. Telefon iki kez çaldı, üçüncü çalmadan Kerem hattı açtı — “Efendim? Picasso hanım
Sena anında gözünü kırptı; o kırpışma hem “başardım”ın zaferi hem de “şimdi eğleniyoruz”un mührüydü.
Sena hoparlöre alırken takılmadan konuşuyordu, cümleleri akıp gidiyordu:— “Keremio,biz sahildeyiz, Güneş’le oturuyoruz. Uğrarsan iyi olur, biraz hava alalım istedik.”
— “Ah, sahil mi… Bak güzelmiş. Şimdi birkaç işim var, işleri bitirirsem damlarım oraya
Sena otoriter bir surat ifadesiyle;-"tamamdır keremio bey bekliyoruz"
Güneş kendi kendine gülümsedi ve başını hafifçe salladı.
Güneş, omzunu hafifçe oynatarak, denizin tuzunu içine çekti:— “Tamam,” dedi, “hem rüzgâr iyi geldi, biraz daha oturalım o zaman.”
Sena ayağa kalkıp kumtaki izlerini düzeltti; Kerem geldiğinde yerinde bulsun diye küçük bir yer ayırdı. Güneş bu düzenli, sıcak arkadaşlığı izlerken içindeki sıkıntının bir kısmı daha eriyip gitti. Konu kapandıktan sonra üçü de kendi gündemine döndü; sahilin sesi, martıların çığırtısı ve Kerem’in kilit sesiyle açıp kapadığı o anahtar tıkırtısı kadar sıradan ama gerçek bir sabah akışı sürdü.
Güneş, sahildeki kumun üzerinde ellerini birleştirip hafifçe yaslandı, yüzünde yorgun ama meraklı bir ifade vardı. Sena’ya döndü, gözlerini kırpıştırarak sordu:
— “Anlat bakalım, sende ne var ne yok? Ne yapıyorsun, hayat nasıl gidiyor?”
Sena, biraz geriye yaslanıp ellerini saçlarının arasına attı, gözleri hafifçe parladı. Dudaklarının kenarında o tipik sakacı, deli dolu gülümsemesi belirdi:
— “Ah… tablolarla boğuşuyorum işte. Her gün fırçayla savaşıyorum, renkler üstüme üstüme geliyor. Bazıları beni deli ederken, bazıları… işte, beni benden alıyor,” dedi, sesi hem şaka hem ciddiyet arasında gidip geliyordu.
Güneş, tebessümle başını salladı; Sena’nın enerjisi, o karmaşık renk yığını ve gürültüsü, bir anda sahilin sakinliğiyle tezat oluşturuyordu. İçinden, “Hala aynı deli dolu Sena işte,” diye geçirdi.
Sena devam etti, elleri havada figürler yapıyor, kafasını eğip komik mimikler sergiliyordu:— “Düşünsene, bir tablonun önünde duruyorum, fırçam elimden kayıyor… ve ben de ‘Haydaa, n’oluyor bana?’ diyorum kendi kendime. Ama sonra bakıyorum… işte, ortaya bir şey çıkıyor. Benim hayatımın özeti bu: kaos ve biraz da sihir,” dedi, gözleri parladı, kahkahayı bastı.
Güneş, hafifçe gülerek başını eğdi, elini çenesine götürdü:— “Sen hâlâ kendi kaosunu yönetiyorsun yani… Ama haklısın, biraz sihir var işin içinde,” dedi, sessiz bir tebessümle.
Sena bir an durdu, sonra omuz silkip bir şakayla:— “Biliyor musun Güneş, sen olmasan bu kaosun içinde kaybolur giderdim. Ama sen sahile gelince… sanki her şey biraz daha anlamlı oluyor.”
Güneş, hafifçe kızardı, gözlerini ufka dikti; rüzgâr saçlarını okşadı, kumun üzerinde küçük izler bıraktı. İçinde hem hafif bir huzur hem de dostluğun sıcaklığı dolaşıyordu.
İkisi de bir süre sessizce sahili izledi; dalgaların sesi, martı çığlıkları ve kumun altındaki minik taşların hışırtısı, bu kısa sohbeti tamamlayan tek notalar oldu.____________Sahilde sessizlik hafif hafif yerini hareketliliğe bırakmıştı; rüzgâr saçlarını okşuyor, dalgalar kıyıya yavaşça çarpıyordu. Güneş ve Sena, kumların üstünde oturmuş, arada bir el hareketleriyle tablolar ve fırçalar hakkında konuşuyorlardı.
O sırada, arkadan hafifçe yaklaşan bir ses:— “Bö!”
Güneş ve Sena bir anda irkildi, ikisi de birer çığlık attı. Kumdan doğrulurken Güneş’in gözleri bir an için büyüdü, Sena ise kahkahayı bastıramayarak yere çömeldi ve hafifçe gülümseyerek:— “Ahahah, sen bizi ne sandın Kerem?” dedi.
Kerem, arkadan sessizce ilerlerken kendi kendine gülümsüyordu; sakacı, efendi ve sakin mizacını bozmadan, küçük bir şaka yapmıştı.
Sena hemen Kerem’e doğru espriyle yüklendi:— “Vay efendi, böyle mi yaklaşılır kızlara ha? Bu ne densizlik! Biraz saygı, biraz saygı!”
Güneş, hâlâ irkilmiş ama tebessüm eden bir şekilde başını salladı:— “Sen yine yapıyorsun işte… Sakince yaklaşılacak yerde bö demek.”
Kerem, ellerini iki yana açtı, masum bir ifadeyle:— “Efendim, uyarı mıydı bu yoksa provokasyon mu anlamadım…”
Sena kahkahayı bastı, hafifçe Kerem’e dokundu:— “Provokasyon tabii ki! Ama iyi oldu, biraz canımız sıkılıyordu. Hoş geldin Kerem!”
Güneş, ikisinin bu haline tebessüm etti; rüzgâr saçlarını savururken kumlar ayaklarının dibinde hafifçe oynadı. Sahil, şimdi daha canlı, daha eğlenceli bir havaya bürünmüştü; üç arkadaş arasında sessizliği ve yalnızlığı dağıtan küçük bir oyun başlamıştı.
Sena, Kerem’in yanına doğru yanaştı, hafifçe omzuna dokundu:— “Seninle uğraşmak, tam da bu yüzden eğlenceli! Hem ciddiyetle karışık bir sakarlık, bayılıyorum buna!”
Kerem kahkahayı bastı, gözlerini kısmıştı; sahil rüzgârı saçlarını savuruyor, elindeki termos hafifçe sallanıyordu:— “Yani demek ki hedefi tutturdum. Ama dikkat edin, bir sonraki sefer biraz daha hazırlıklı gelirim.”
Güneş, kumların üstünde doğrulurken ellerini dizlerine koydu ve hafifçe başını salladı:— “Sana karşı her zaman hazırlıklı olmak lazım, Kerem. Bu bir gerçek.”
Sena, gözlerini kısarak Kerem’e baktı:— “Sadece senin için değil, Güneş’in de morali düşük, biraz gülmesi lazım. Bak, o da şimdi tebessüm ediyor, fark ettin mi?”
Kerem, hafifçe öne eğilip sessiz bir şekilde mırıldandı:— “O, mihrak gibi etrafı gözetiyor zaten. Ama bakın, sahilin bu sessizliği, kumun soğukluğu, denizin tuzu… işte bu an, bir nebze huzur veriyor.”
Güneş, Kerem’in bu sözlerine kulak verirken saçlarını rüzgâra savurdu, yüzünde yavaşça bir rahatlama ifadesi belirdi. Sena, defterini bir kenara bırakıp ellerini dizlerine koydu; Kerem’e bakıp alaycı bir tonla:— “Demek sahilin bu huzuru sana yetiyor, efendi? Vallahi, insanı biraz olsun neşelendiriyorsun.”
Kerem hafifçe başını salladı, sonra ufak bir kahkaha attı; sessiz ama samimi bir şekilde:— “Siz de biraz olsun rahatlayın, belki biraz resim, biraz kahkaha iyi gelir. Benim işim, sessizlikte var olmak, ama bazen böyle gürültüye katılmak da fena değil.”
Güneş ve Sena, Kerem’in o sakin ama bir o kadar da samimi hâlini izlerken sahilin rüzgârı, denizin hafif çarpan dalgaları ve martıların uzak sesleri eşliğinde yavaş yavaş üç arkadaş arasında hafif, hoş bir sohbet akmaya başladı. Kerem zaman zaman sessizce karışıyor, Sena onu dürtüyor, Güneş de gülümseyerek dinliyordu; sahil şimdi üçü için sadece bir mekân değil, aynı zamanda içlerini açabildikleri bir sığınak olmuştu.
Kerem,Güneş’in dalgın hâlini fark etti ve hafif alaycı bir tonla, ama sadece Güneş’e karşı kullanarak takıldı:— “Gezegen kız, yine mi dertli? Denizin tuzu fazla mı geldi, yoksa rüzgâr mı seni üzdü?”
Güneş, Kerem’in bu lafına hafifçe kaşlarını çatarak baktı, ama söyleyecek bir şey bulamadı; omuz silkti ve sessiz kaldı.
Sena, Kerem’in bakışlarını fark edip gözlerini devirdi, küçük bir kahkaha attı:— “Aman Kerem, sen yine dalga geçiyorsun, Güneş’in morali bozuk diye eğlence buldun herhalde!”
Güneş, içten ama hafif bir gülümsemeyle:— “Sena, senin tabloların gibi karmaşık bir sabahım var…” dedi, sesi hâlâ dalgaların ve rüzgârın içinde kayboluyordu.
Kerem, bunu fırsat bilip tekrar takıldı, bu sefer hafifçe göz kırparak:— “Bak gezegen kız, tablolardan bile fazla renk sende var, ama moral sıfır gibi.”
Sena, hafifçe başını salladı, fırçasını tabloya değdirirken:— “Ah Kerem… sana göre her şey Güneş’in moraliyle ilgili. Ama unutma, bazen bir tabloyu düzeltmek için biraz kaos gerek.”
Güneş, Kerem ve Sena’nın bu uyumuna bakarken, dalgınlığı yavaş yavaş dağıldı; Kerem’in takılmaları, Sena’nın delice enerjisi ve sahilin sakinliği birleşmişti. İçinde bir sıcaklık, hafif bir tebessüm yer etti. Üçü için sahil artık sadece bir mekân değil, hem sessiz hem de eğlenceli bir sığınak olmuştu.
Sahilin hafif rüzgârı saçlarını okşarken, Güneş derin bir nefes aldı ve bisikletini kumlu zemine bıraktı. Denizin tuzu ve martıların uzak çığlıkları arasında, yanında oturan Sena’ya döndü. Gözleri hâlâ hafif dalgındı; rüyasının etkisi hâlâ üzerindeydi.
-“şey… bilekliğimi düşürmüştüm, hatırlıyor musun?
Kerem, başını hafifçe yana eğip gözlerini kısıp dikkatle dinledi. Sessiz, ama meraklı bir ifadeyle:— “evet hatırlıyorum"
Güneş, derin bir nefes aldı, sahildeki rüzgâr saçlarını hafifçe savururken gözlerini dalgın dalgın denize çevirdi.
— “O gün Hediye Teyze ekmek istemişti benden,” dedi, sesi hâlâ hafif titrek, anlatırken elleri bisikletinin gidonuna kenetlenmişti. “Ben de götürmek için çıkmıştım. Ama o sırada yağmur bir anda şiddetlendi. Dönerken… bisiklet kaydı, düştüm. Birisi… bisikleti tek hamlede kaldırdı üzerimden. Canımın acısıyla sesimi yükselttim.”
Bir an durdu, gözleri uzaklara daldı, sonra devam etti:
Güneş, hafifçe başını eğdi, bilekliğini ellerinin arasında sıkarak devam etti:— “Eve gittiğimde fark ettim ki bilekliğim kaybolmuş. Ertesi gün… birisi Arife Teyze’nin dükkanına bırakmış. Ama ben… bence o çocuktu. Yüzünü görmedim, kapşon yüzünden. Rüyamda da o çocuğu gördüm. Sanki… tanıdığım ama tanımadığım bir gölgeydi.”
Gözleri hafifçe parladı, anlatırken dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi; rüyadaki yüzü kapşonun ardında saklı olduğu için hâlâ gizemliydi.
Sonra başını eğdi, bilekliği ellerinin arasında sıkarak mırıldandı:— “Bir teşekkür borçluyum… bu bileklik babamdan kalan son hatıra. Gerçekten, bir teşekkür borçluyum…”
Sena, Güneş’in yanında otururken hafifçe başını iki yana salladı. “Hıh… bak sen bunu anlatırken hâlâ tedirgin oluyorsun,” dedi sakince, ama gözlerinde eğlenceli bir kıvılcım vardı. “Ama… demek bir kahraman vardı orada. İlginçmiş.”
Kerem, bisikletinin yanına oturmuş, hafifçe eğilmişti. Sarı saçları rüzgârla hafifçe dağılmış, mavi gözleri dikkatle Güneş’i izliyordu. Sakin ve ölçülü duruşuyla, ama merak dolu bir sesle sordu:— “Gerçekten mi? Yani… rüyanda gördün ama yüzünü göremedin?”
Sena, Kerem’in yanına yaslanıp göz kırptı:— “Hımm, yani Güneş’in rüyaları artık bizim gizli dedektif dosyamız oldu, ha?” dedi, hafif alaycı ve oyunbaz bir tonda.
Güneş, küçük bir kahkaha bastı ama hemen yerine oturttu:— “Sadece bir rüya değil… bu… bir teşekkür borçluyum demek istiyorum. Bu bileklik… benim icin çok kıymetliydi "
Kerem başını hafifçe eğdi, ama gözlerinde minik bir tebessüm belirdi:— “Anlıyorum… bu yüzden hâlâ saklı bir değer taşıyor.”
Sena ise hafifçe omuz silkti, gülümseyerek:— “Ama bakın, rüyanda gözüken gizemli çocuk, imdadına yetişen bir kahraman gibi oldu sana.”
Güneş, ellerini bilekliğin üzerinde sıkarak sessizce gülümsedi, denizin tuzu ve rüzgârın hafif esintisiyle içi bir nebze olsun rahatlamıştı. Kerem de sahildeki taşlara basarak hafifçe gerindi ve ekledi:— “İyi ki… sahilde oturuyoruz, iyi ki buradayız.”
Sahilin sabah sessizliği, martıların arka plandaki sesi, dalgaların ritmik vuruşu… Hepsi, üç arkadaşın arasında hem geçmişin ağırlığını hem de hafif bir mutluluk ışığını taşıyordu.
Sena, Güneş’e dönüp hafifçe şakayla karışık bir sesle sordu:— “Peki bakalım, tablolarınla mı boğuşuyorsun hâlâ, yoksa biraz sohbet bize de kaldı mı?”
Güneş, derin bir nefes alarak gözlerini ufka dikti:— “Biraz… her ikisi de. Ama senin enerjin… biraz olsun içimi açıyor, biliyor musun?”
Kerem, o sessiz sakinliğiyle, iki kızın muhabbetine hafifçe eşlik ederek, sahilin kenarında duran bisikletine göz attı ve kendi kendine mırıldandı:— “İşte, bazen küçük bir sahil, küçük bir sohbet, dünyayı biraz daha iyi yapıyor.”

Sahilde otururken, Sena bir an Güneş’e göz kırptı, hafifçe yana eğildi ve alaycı bir ifadeyle sordu:— “Enişte mi geliyor bize yoksa?”
Güneş, hafifçe irkildi ve dudak kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Kaşlarını kaldırıp gözlerini yuvarladı; Sena’nın bu şakacı tavrı, onu hem sinirlendiriyor hem de eğlendiriyordu.— “Ne alaka, Sena?” dedi yavaşça, sesi biraz mahcup, biraz da ne yapacağını bilmez bir tonla.
Sena, ellerini dizlerinin üzerine koyup hafifçe öne eğildi, bir süre düşünmüş gibi yaptıktan sonra:— “Yani… bu kadar sessiz ve sakin birinin bize geleceğini düşününce, başka ne diyebilirdim ki? Hadi itiraf et, biraz heyecanlanmadın mı?”
Güneş, rüzgârda savrulan saçlarını eliyle geriye attı, gözlerini ufka dikti ve dalgaların hırçın ritmini izlerken mırıldandı:— “Hayır tabiki sena saçmalama.”
Sena, yüzündeki o deli dolu, sakacı ifade ile hafifçe kıkırdadı ve ekledi:— “Hadi bakalım, o gelene kadar sahilin keyfini çıkaralım, gezegen kız.”
Güneş, yavaş bir nefes aldı, biraz olsun moralsizliğini denizin tuzlu rüzgârına bırakıp gülümsedi:— “Tamam, sahilin keyfi… ama dikkat et, ben hâlâ biraz karamsarım.”
Sena, omuz silkerek karşılık verdi:— “Karamsarlığı bırak, biraz da eğlenelim. Hem kim bilir, belki eniştemiz gelir, belki de sadece sahil bizi selamlar.”
Rüzgâr saçlarını savururken, denizin hırçın dalgaları ve gökyüzünün kızıllığı, sahildeki bu küçük diyalogu daha da sıcak ve samimi kılıyordu. İkisi, hem şakalaşıyor hem de sessizce günün ve arkadaşlığın tadını çıkarıyordu.
Sahilde otururken, Sena bir an Güneş’e göz kırptı, hafifçe yana eğildi ve alaycı bir ifadeyle sordu:— “Enişte mi geliyor bize yoksa?”
Güneş, hafifçe irkildi ve dudak kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Kaşlarını kaldırıp gözlerini yuvarladı; Sena’nın bu şakacı tavrı, onu hem sinirlendiriyor hem de eğlendiriyordu.— “Ne alaka, Sena?” dedi yavaşça, sesi biraz mahcup, biraz da ne yapacağını bilmez bir tonla.
Sena, ellerini dizlerinin üzerine koyup hafifçe öne eğildi, bir süre düşünmüş gibi yaptıktan sonra:— “Yani… bu kadar sessiz ve sakin birinin bize geleceğini düşününce, başka ne diyebilirdim ki? Hadi itiraf et, biraz heyecanlanmadın mı?”
Güneş, rüzgârda savrulan saçlarını eliyle geriye attı, gözlerini ufka dikti ve dalgaların hırçın ritmini izlerken mırıldandı:— “Heyecan… belki de… evet, biraz.”
Sena, yüzündeki o deli dolu, sakacı ifade ile hafifçe kıkırdadı ve ekledi:— “Hadi bakalım, o gelene kadar sahilin keyfini çıkaralım, gezegen kız.”
Güneş, yavaş bir nefes aldı, biraz olsun moralsizliğini denizin tuzlu rüzgârına bırakıp gülümsedi:— “Tamam, sahilin keyfi… ama dikkat et, ben hâlâ biraz karamsarım.”
Sena, omuz silkerek karşılık verdi:— “Karamsarlığı bırak, biraz da eğlenelim. Hem kim bilir, belki eniştemiz gelir, belki de sadece sahil bizi selamlar.”
Rüzgâr saçlarını savururken, denizin hırçın dalgaları ve gökyüzünün kızıllığı, sahildeki bu küçük diyalogu daha da sıcak ve samimi kılıyordu. İkisi, hem şakalaşıyor hem de sessizce günün ve arkadaşlığın tadını çıkarıyordu.
— “Ah, işte bizim efendi çocuk! Bak bakalım, gezegen kızın morali bozuk, ona biraz neşeni bulaştır!” dedi, hafif bir alaycılıkla.
Güneş kafasını kaldırdı, hafifçe gülümsedi ama hâlâ içine kapanıktı. Kerem ise, sahildeki o sakin ama kendine güvenli duruşuyla yürüyordu; uzun boyu, sarı saçları ve mavi gözleri güneşin altında hafifçe parlıyordu. Hafif yapılı bedeni, sahilin hafif rüzgârına rağmen dik ve kendinden emin duruyordu.
— “Gezegen kız, neyin var?” dedi Kerem, sanki her şeyi bilmiyormuş gibi ama sadece Güneş’e takılmak için kullandığı o samimi, sakacı tonda.
Sena hemen Güneş’in yanına eğilip, gözlerini kısıp komik bir bakış attı:— “Uuu, gezegen kızın morali sıfır, Kerem geldiğine göre ne olacak bakalım?”
Güneş hafifçe gözlerini devirdi, dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm belirdi.— “Senaa! Dur biraz, sakın saçmalama,” dedi, sesi hem uyarıcı hem de gülümseyen bir tonla.
Kerem, iki eli cebinde hafifçe yana yaslandı, Güneş’e bakıp sakacı bir ifadeyle:— “Bak bakalım, gezegen kız yine düşüncelere dalmış. Ne var, dünyayı mı kurtarıyorsun yoksa?”
Güneş hafifçe omuz silkerek başını salladı:— “Dünyayı değil ama kendi moralimi toparlamaya çalışıyorum, Kerem.”
Sena kahkahayı bastı, ardından bisikletinin gidonuna yaslanarak:— “Ahahah, bak Kerem, bu gezegen kızın canı sıkkın. Hem ona biraz takıl, hem sahilin keyfini çıkar!”
Kerem, Güneş’in hafifçe utanmış ifadesini görünce hafifçe gülümsedi, sakacı tavrını devam ettirdi:— “Ohooo, o zaman benim görevim belli oldu; moralini düzeltmek için buradayım. Ama sadece takılmak için, sakın yanlış anlama!”
Güneş dudaklarını ısırarak gülümsedi, rüzgâr saçlarını savururken, sahil sanki sadece onların sohbetine tanıklık ediyor gibiydi. Martıların sesi, dalgaların çarpışı ve hafif rüzgâr, üç arkadaşın arasındaki muzip, samimi atmosferi daha da sıcak kılıyordu.
Sena ise hafif bir kıkırdama ile:— “Bakın bakalım, Kerem geldi, gezegen kız biraz olsun gülümsedi, hem de benim sakacı tavırlarımı fark etmeden!”
Güneş, rüzgârın serinliği ve sahilin sakinliği arasında, Kerem’in bu hafif takılmalarına sessizce tebessüm etti. İçinde bir nebze rahatlama, bir nebze de utangaç bir sevinç vardı; sahil, rüzgâr ve arkadaşlık üçlüsü, onun moralini yavaş yavaş yükseltiyordu.
***************Sohbetleri bir süre daha sürdü. Rüzgâr artık serinlemişti; denizin tuzu havaya daha belirgin bir şekilde karışıyor, dalgalar kıyıya biraz daha güçlü çarpıyordu. Ufukta güneşin son kızıllığı, denizin üstüne ince bir bakır parıltı gibi düşüyordu. Gökyüzü, turuncuyla mora karışan yumuşak bir geçişteydi; sanki gün, vedasını yavaşça gerçekleştiriyordu.
Sena ilk kalkandı. Elleriyle dizlerine yaslanıp “Ahh, resmen taş oldum oturmaktan,” diye söylendi. Üstündeki ince şalı omuzlarına sıkıca sardı, rüzgârla uçuşan saçlarını toparladı.— “Ben gideyim artık, annem merak eder şimdi,” dedi, bisikletine yönelirken.Kerem ayağa kalktı, ardından Güneş de toparlandı; üçü birden aynı anda geriye dönüp ufka baktılar. O an sessizdi — sadece denizin hışırtısı, martıların uzak çığlıkları ve rüzgârın hafif uğultusu…
Sonra, şehrin minarelerinden birinde ezan sesi yankılandı.Aksam ezanı.Önce uzak bir noktadan duyuldu, sonra diğer camilerden birer birer katıldı; sesler denizin üstünden yankılanarak yayıldı. Güneş başını kaldırıp o sesi dinledi, içten bir huzurla gözlerini kapadı.
Sokak lambaları birer birer yanmaya başlamıştı. Turuncu sarı bir ışık, kaldırım taşlarını boyuyor; denizin kenarına yakın banklarda oturan birkaç kişi sessizce ayağa kalkıyordu. Uzaktan simitçinin arabası yavaşça toplanıyor, denizden dönen balıkçılar teknelerini kıyıya çekiyordu.
Kerem hafifçe bisikletini eline aldı, Güneş’e dönüp gülümsedi:— “Yarın görüşür müyüz, gezegen kız?”Sesi sakindi, ama dostça bir sıcaklık taşıyordu.
Güneş başını hafifçe yana eğip tebessüm etti.— “Belki. Belli olmaz,” dedi, gözlerini sahile çevirdi.
Sena hemen lafa karıştı, elindeki bisikletin ziline bastı.— “Ben ararım sizi! Kaçış yok, tamam mı? Hem yarın sabah pastaneye uğrarım, visneli çörek istiyorum!”Güneş kahkaha attı, elini kaldırıp salladı.— “Tamam Sena, sen yeter ki iste.”
Kerem de başıyla onayladı, sonra ikisine de aynı sakin tonla, “Dikkat edin kendinize,” dedi.Üçü farklı yönlere doğru ilerlerken, rüzgârın getirdiği tuz kokusu hâlâ üzerlerindeydi.Sena, sokağın sonundaki ışıklara doğru pedallara bastı; arkasından kahkahası yankılandı.Kerem, denize bir kez daha baktı, sonra sessizce yürüyüp gözden kayboldu.
Güneş bir süre orada kaldı; ayaklarının altındaki ıslak kumun serinliği, akşam ezanının sesiyle birleştiğinde, içinde tanımlayamadığı bir huzur vardı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı — günün son ışığı, yerini geceye bırakıyordu.
Derin bir nefes aldı, yüzünde yumuşak bir tebessümle kendi kendine fısıldadı:— “Ne olursa olsun… bugün biraz daha iyiyim.”
Sonra bisikletine bindi, lambaların altından geçerek yavaş yavaş evine doğru pedallamaya başladı.Şehir, akşama sessizce karışıyordu.
Sahil sessizleşmişti artık. Gün, yavaş yavaş akşamın kollarına bırakıyordu kendini. Gökyüzü pembe ile morun arasında solgun bir renge bürünmüş, ufuk çizgisi boyunca güneşin son ışıkları suya ince bir altın şeridi gibi düşmüştü. Deniz hırçındı; dalgalar kıyıya daha sert vuruyor, rüzgârın sesiyle birlikte karaya yankılanıyordu.
Güneş, bisikletinin pedallarına yavaşça bastı. Havanın serinliği saçlarını savuruyor, tuz kokusu nefesinin içine karışıyordu. Arada bir, Sena ve Kerem’le paylaştığı anlar aklından geçiyor, dudaklarının kenarına yorgun ama huzurlu bir tebessüm yerleşiyordu.
Sokak lambaları birer birer yanmaya başlamıştı.Birinin altında durduğunda farın solgun ışığı bisikletinin jantında parladı.İkindi ezanı çoktan okunmuş, şehrin üstüne akşamın telaşı çökmüştü.
Sokağın köşesini döndü. Apartmanlarının önüne vardığında, gökyüzü artık tamamen kararmıştı.Bisikletini duvara yasladı, saçlarını geriye doğru savurup derin bir nefes aldı. Günün yorgunluğu omuzlarına çökmüştü ama yüzünde tatlı bir sakinlik vardı.
Tam o sırada, bir anda gözleri büyüdü.Bir düşünce, zihninin ortasına bir yıldırım gibi düştü.
— “Eyvah!” dedi, kendi kendine.Sesindeki panik, sessiz sokağın içinde yankılandı.
Elini alnına götürdü, dudaklarından kısa bir nefes kaçtı.— “Ben bugün Ela’ya çörek götürecektim!”
O an, sabahki telaş gözlerinin önünde canlandı — pastanede aldığı vişneli çörekler, kutunun kenarına dikkatle yerleştirirken “Ela buna bayılacak,” deyişi, sonra rüya, sahil, sohbet… Her şey birbirine karışmıştı.
Bisikletinin gidonuna hafifçe yaslandı, derin bir iç çekti.— “Of Güneş, sen var ya… tam bir unutkanlık abidesisin,” diye söylendi kendi kendine gülerek.
Sonra toparlandı.Bisikletin üzerindeki küçük kutuya baktı; hâlâ oradaydı, sağlamdı.Gözlerinde aniden bir sevinç parladı.— “Neyse ki çörekler kurtuldu!”
Pedala bastı yeniden.Sokağın loş ışıkları arasında, evlerine doğru hızlandı.Rüzgâr bu defa daha serin, gökyüzü daha koyuydu.Ama o, kalbinde bir sıcaklık hissediyordu — belki evine, belki o küçük kızın yüzündeki gülümsemeye, belki de farkında olmadan içine işleyen o rüyadaki yabancıya doğru pedallıyordu.
Sokağın sonuna geldiğinde hava iyice karar­mıştı. Gökyüzü lacivert bir örtüye bürünmüş, birkaç yıldız ürkekçe belirmişti. Uzaklarda, camilerden yükselen akşam ezanı rüzgâra karışıyor, şehrin her köşesinden yankılanıyordu. O ses, Güneş’in içini tarifsiz bir huzurla doldurdu. Pedalların çevrilişinde bir ritim vardı artık; kalbiyle aynı tempoda atıyor gibiydi.
Mahalleye yaklaştıkça tanıdık sesler duyuldu: bir evden çatal kaşık sesleri, başka bir yerden televizyonun uğultusu, sokakta koşuşturan çocukların neşeli çığlıkları… Loş sokak lambaları aralıklarla yanıyor, bazıları titrek bir ışık yayıyordu. Asfalt, gün boyu yağan yağmurun izleriyle hâlâ ıslaktı. Bisikletin tekeri o su birikintilerinin içinden geçerken küçük sıçramalar oluşturuyordu.
Güneş, köşedeki bakkalın önünden geçerken el sallayan yaşlı amcayı fark etti. Hafifçe gülümsedi ama durmadı; aklında hâlâ Ela’ya götüreceği çörekler vardı.
Apartmanın önüne vardığında ezan sesi yavaş yavaş yerini akşamın sessizliğine bıraktı.Bisikletini her zamanki yerine, kapının yanındaki duvara dikkatle yasladı. Zinciri kontrol edip kutudaki çörekleri eline aldı. Elleri hâlâ biraz soğuktu; rüzgâr parmak uçlarını üşütmüştü.Ay, az önce denizde gördüğü aynı parlaklığıyla şimdi evinin önündeydi. Bulutların arasından yavaşça süzülüyor, sanki “geldin” der gibi onu izliyordu.Güneş gülümsedi, sonra başını eğip eve yöneldi.
Merdivenleri hızla çıktı. Her adımda apartmanın içindeki sessizlik biraz daha belirginleşti. Dördüncü kata geldiğinde, alt komşunun kapısından gelen yemek kokusu burnuna doldu: taze pişmiş dolma kokusuna karışan hafif bir nane kokusu.Kendi kapısına vardığında bir an durdu; derin bir nefes aldı.— “Tam zamanında geldim galiba,” dedi sessizce.
Anahtarı çevirdiğinde kapıdan içeri sıcak bir hava yayıldı. Kapıyı açtığında, içeriden sıcak bir yemek kokusu yayıldı — tarhana çorbası, taze kekik ve fırından yeni çıkmış ekmek. Sobanın ya da fırının bıraktığı o tanıdık sıcaklık, hemen yüzüne vurdu. Evin içinden, mutfaktan gelen tabak sesleri ve bir tencerenin fokurtusu duyuluyordu.
Salondan anneannesinin sesi geldi:— “Kızım, geç kaldın! Biz de Ela’yla merak ettik seni.”
Güneş, elindeki torbayı kaldırdı, gülümseyerek cevap verdi:— “Sahile indik biraz, hava almak iyi geldi. Bak, Ela’nın çörekleri de burada.”
Ela hemen salondan fırladı. Uzun saçlarını ensesinde toplamış, üzerinde rahat bir ev kazağı vardı.— “Gerçekten mi? Vişneli olanlardan mı?” dedi, gözleri parlayarak.
Güneş torbayı uzattı.— “Evet, hem de sıcacık hâlâ.”
Ela torbayı alıp içeri geçti, bir yandan gülüyor, bir yandan da “Anane,ablam beni unutmamış!” diye sesleniyordu.Anneanneleri mutfaktan gülümseyerek çıktı, ellerini önlüğüne sildi.— “Unutur mu hiç? Onun kalbi hep doludur ama hep yerinde,” dedi.
Güneş, o an anneannesine sarıldı; o tanıdık lavanta kokusunu içine çekti.Günün bütün yorgunluğu, rüzgârı ve sessizliği o anda sanki bir battaniyeye sarılmış gibi üzerine çöktü.Ev sıcaktı.Kalbi de öyle.
Anneannesi şaşırdı önce; sonra ellerini yavaşça Güneş’in sırtına koydu. O zayıf ama güven veren dokunuş, yılların sabrını taşıyordu.“Ne oldu yavrum?” dedi yumuşak bir sesle, başını biraz geri çekip torunun yüzüne bakarak.
Güneş başını iki yana salladı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. “Hiç…” dedi, ama sesinin içinde biriken minnettarlık kelimelere sığmamıştı. “Sadece… iyi ki varsın.”
Anneannesi gülümsedi, o yorgun yüzünde sıcacık bir huzurla.“Ben hep buradayım kızım,” dedi. “Sen yeter ki kendine iyi bak.”
Anneannesi, torununa bir süre daha baktıktan sonra elini Güneş’in yanağına koydu.“Hadi kızım,” dedi şefkatle, “git de üstünü değiştir. Üstünde tuz kokusu kalmış, rüzgâr da saçını darmadağın etmiş. Sofra hazır sayılır, Ela da getirir şimdi çayları.”
Güneş başıyla onayladı, gözlerinde yumuşak bir tebessüm. “Tamam anneanne,” dedi, sesinde yorgun ama huzurlu bir tını vardı. Ardından odasına yönelirken, mutfaktan gelen sesler arkasından yankılandı.
Ela’nın cıvıl cıvıl sesi hemen duyuldu:“Anneanne, sen yine fazla tuz atmışsın sarmaya! Geçen sefer de dedim, bak tansiyonum çıkacak vallahi!”
Anneannesi kahkaha attı, “Senin tansiyonun değil de iştahın çıksın yeter!” dedi gülerek.“Ben iştahlıyım zaten, sorun o!” diye karşılık verdi Ela, şakacı bir tavırla. “Yemin ederim, bir gün bu mutfağa tuzluk koymayacağım, gizleyeceğim!”
Güneş koridorun ucunda durmuş, gülmemek için dudaklarını ısırdı. Başını iki yana salladı, “İkisi de aynı,” diye mırıldandı kendi kendine.
Odasına geçtiğinde, pencerenin önünden loş bir akşam ışığı süzülüyordu. Perdeler hafifçe kıpırdıyor, dışarıdan ezan sonrası sessizlik eve doluyordu. Güneş saçlarını çözdü, denizin kokusuyla karışan tuzu yavaşça hissedip derin bir nefes aldı.
Dolabından rahat bir tişört ve ince bir eşofman çıkardı. Üstünü değiştirirken, içeriden hâlâ Ela’nın sesi geliyordu:“Anneanne, çayı demledin mi, yoksa yine su gibi mi olacak?”“Sus da iç, içince güç gelir sana!”“Güç bana değil sana gelsin, bana tatlı lazım tatlı!”
Güneş içten bir kahkaha attı, sonra aynada kendine kısa bir bakış fırlattı. Gözlerinde günün tüm yorgunluğu, ama aynı zamanda biraz huzur vardı.Saçlarını arkaya topladı, derin bir nefes alıp mutfağa doğru yöneldi.
Güneş, mutfağa girdiğinde sıcak yemek kokusu hemen yüzüne çarptı; dolmanın, taze pişmiş ekmeğin ve demlenmiş çayın kokusu birbirine karışmıştı. Masanın ortasında küçük bir vazo içinde birkaç kır çiçeği vardı — belli ki Ela toplamıştı.
Ela hemen fark etti onu.“Bak bak kim gelmiş!” dedi abartılı bir sesle. “Deniz kızı sonunda karaya vurdu!”
Anneannesi, çay tepsisini tezgâhtan alırken başını çevirdi. “Ela, ablanla dalga geçme kızım, daha yeni geldi çocuk.”
“Yahu dalga geçmiyorum ki,” dedi Ela, kıkırdayarak. “Sadece deniz kokuyor, fena mı?”
Güneş gülümseyip sandalyeye oturdu. “Sen de hiç değişmiyorsun Ela,” dedi, bir parça ekmek koparırken. “Sürekli şamata.”
Ela hemen karşısına oturdu, çatalla tabağındaki dolmalara daldı. “Ne yapayım, evdeki sessizliği ben bozmazsam anneanne saksılarla konuşacak,” dedi, göz kırparak.
“Ah seni!” dedi anneanne gülerek, elindeki bezi masaya bıraktı. “Saksılar senden daha az konuşuyor inanki.”
Ela kahkahalarla güldü. “O zaman ben konuşayım, sen dinle!” dedi neşeyle.
Güneş bu atışmaları izlerken içinin bir yerinde huzur yayıldı. O gürültü, o sıcak sesler… dışarıdaki serin akşam rüzgârına, günün yorgunluğuna iyi geliyordu.
Anneannesi sonunda oturdu, ellerini dizlerine koyup, “Hadi bismillah,” dedi. “Yiyin bakalım kızlar, sıcak sıcak.”
Bir süre sadece çatal bıçak sesleri duyuldu. Dışarıdan uzaklardan köpek havlamaları, rüzgârın hafif uğultusu geliyordu.
Sonra anneanne başını kaldırdı, göz ucuyla Güneş’e baktı. “Kızım, bugün bir durgunsun sen,” dedi yavaşça. “Bir şey mi oldu?”
Güneş bir an durdu, dolmasını tabağa bıraktı. Hafif bir gülümseme takındı. “Yok anneanne… sadece biraz yoruldum.”
Ela hemen atıldı, ağzında yemekle konuşarak:“Yorulmaz mısın canım, sabahın köründen beri dışarıdasın. Sahilde rüzgâr yedin, üstüne bisiklet sürdün. Şaşırmam yani!”
Anneannesi gülerek başını salladı. “Sen de yoruluyorsun herhalde çene çalmaktan,” dedi.
Ela hemen karşılık verdi, “O da emek ister anneanne, kolay değil bu kadar konuşmak!”
Masadaki üç kuşak kahkaha atarken, evin içinde sıcaklık bir dalga gibi yayıldı.
Güneş, önündeki çaya baktı, sonra başını kaldırıp anneannesiyle Ela’ya gülümsedi.“O kadar güzel ki burası,” dedi alçak bir sesle. “Sanki dışarıdaki her şey kapının dışında kalıyor.”
Anneannesi gülümseyip torununun elini tuttu. “Ev dediğin o yüzden vardır kızım,” dedi yumuşak bir tonda. “İnsanın kalbini dışarıdan korusun diye.”
Ela hemen lafa girdi. “Ama benim odam hariç, orası tam bir savaş alanı!”Anneanne göz devirdi, “Onu da senin kalbin kadar karıştırıyorsun zaten.”
Ela gülerek omuz silkti, “Benim kalbim çok renkli anneanne.”
Güneş, bu sahnenin sıcaklığı içinde derin bir nefes aldı. Günün ağırlığı, denizin rüzgârı, rüyanın yankısı… hepsi birer birer çözülüyordu sanki.
Yemekten sonra mutfakta tabak sesleri azaldı; çaydanlığın içindeki su son kez fokurduyup sustu. Güneş, sofrayı toplamaya yardım etti; anneannesi her zamanki gibi “Sen bırak kızım, ben hallederim,” dese de dinlemedi. Birlikte mutfağı toparladılar, ardından anneannesiyle Ela televizyonun karşısına geçti. Radyodan hafif bir türkü çalıyordu; evin içinde huzurlu, tanıdık bir sıcaklık vardı.
Güneş, odasına doğru yürürken koridorun loş ışığında duvardaki eski aile fotoğraflarına göz gezdirdi. Çoğunda gülümseyen yüzler, bayram sofraları, çocukluk anıları… Hepsi bir anda içini burktu. Kendi odasına girdiğinde gökyüzü artık kararmış, pencereden içeri dolan rüzgâr perdeyi yavaşça sallıyordu.
Üzerini değiştirip yatağın kenarına oturdu. Bisikletle geldiği için bacaklarında hâlâ hafif bir yorgunluk vardı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi, derin bir nefes aldı. O an, gözleri komodinin üzerinde duran küçük mavi kutuya takıldı. Kutuyu eline aldı, kapağını yavaşça açtı — içinde, o kaybolup sonra yeniden bulunan bileklik duruyordu.
Babasıyla birlikte geçirdiği bir yaz günü geliverdi aklına; küçükken ona bu bilekliği takarken “Kaybedersen, ben bulurum,” demişti babası gülerek. Güneş’in gözleri doldu ama ağlamadı. Parmaklarıyla bilekliği okşadı, sanki o sözü yeniden duyuyormuş gibi.
Fısıltı gibi bir sesle mırıldandı:“Buldular baba… sözünü tuttular belki de.”
Sonra, gözleri hafifçe dalarak rüyayı düşündü. O yüzü görememişti; kapüşonun altında yalnızca bir siluet kalmıştı zihninde. Ama o dokunuş, o anlık sessizlik, kalbinde iz bırakmıştı.Kendi kendine sordu:“Ya o kişi beni gerçekten tanıdıysa? Ya bir tesadüf değilse bu?”
Rüzgâr perdeyi bir kez daha hareket ettirdi; dışarıda köpek havladı, uzaktan bir araba geçti. sessizlik yeniden çökmüştü şehrin üzerine.
Güneş bilekliği bileğine taktı, parmaklarını üzerinde gezdirirken dudaklarının kenarında huzurlu bir gülümseme belirdi. İçinde garip bir his vardı — tam tanımlayamadığı ama kalbinde kıpırdayan bir şey.
“Belki…” dedi kendi kendine, “belki bu bir başlangıçtır.”
Başını yastığa koydu, pencereden sızan sokak lambasının turuncu ışığı yüzüne vuruyordu. Gözleri kapanmadan hemen önce, rüyasındaki o an tekrar geldi aklına — o kapüşonlu figür, elini uzatıp ona doğru bakarken ki sessizlik…Güneş’in dudaklarından neredeyse fark edilmeyen bir fısıltı döküldü:“Kimsen olduğunu bilmiyorum… ama sanırım seni bulmam gerekecek.”
O an, dışarıda rüzgâr yön değiştirdi.Perde bir kez daha dalgalandı —ve gece, Güneş’in kalbine bir sır bırakıp sessizce kapandı.
Güneş yatağına uzandı, yastığın serin yüzü tenine değdiğinde derin bir nefes aldı.Odanın içinde sadece saatin tikırtısı vardı — ağır, ritmik, neredeyse kalp atışı gibi.Pencerenin aralığından içeri giren gece rüzgârı perdeyi yavaşça dalgalandırıyor, lavanta kokusuna biraz nem, biraz da deniz havası karıştırıyordu.
Tavanı izledi bir süre; gözkapakları ağırdı ama zihni hâlâ uyanıktı. Günün içinden kalan görüntüler bir bir aklından geçiyordu — sahil, Sena’nın kahkahası, Kerem’in sessiz gülümseyişi, dalgaların sesi, sonra o rüya…O kapüşonlu figür, bileklik, babasının sesi.Hepsi birbirine karıştı.
Bir an gözleri doldu; ama gözyaşı dökülmeden, o his yavaşça içinin derinlerine çekildi.Elini bileğindeki bilekliğe götürdü, parmaklarıyla nazikçe dokundu.Sanki o temas, kalbini sakinleştiriyordu.
Dışarıda bir araba geçti, uzakta bir köpek havladı.Sonra her şey yeniden sustu.Güneş başını yastığa gömdü, nefesini düzene soktu.Her nefeste biraz daha hafifledi; her nefeste biraz daha sessizleşti.
Ay ışığı, perde aralığından girip yüzüne vurdu.O ışık, sanki bütün günün ağırlığını alıp götürüyordu.
Güneş, tavana çevirdiği bakışlarını yavaşça pencereye kaydırdı.Ay oradaydı — perde aralığından içeri süzülen soğuk ışığıyla, sanki odanın her köşesini sessizce dinliyordu.Bir an, o ışığın tam yüzüne vurduğu noktada gözlerini kısmak zorunda kaldı; sonra içten bir nefesle mırıldandı:
— “Yine geldin…”
Sesinde ne öfke vardı ne sevgi; daha çok, uzun zamandır konuşmadığı birine yöneltilmiş yorgun bir hitap gibi.Bir süre sustu. Parmakları yastığın kenarına takılı kaldı, gözlerini kısarak Ay’a baktı.
— “Biliyor musun, ben senden hiç hoşlanmadım,” dedi fısıltıyla.“Ne zaman sana baksam… hep karanlığı hatırlatıyorsun bana. Gecenin içinde tek başına parlayan bir şey gibi, fazla sessizsin. Fazla soğuk. Fazla uzak.”
Bir an durdu; nefesini tuttu, göğsünün ritmini dinledi.Rüzgâr, perdenin ucunu hafifçe kıpırdattı — o kıpırtı bile cevapsız bir teselli gibiydi.
— “Güneşi severim ben. Gürültüsünü, sıcaklığını, kalabalığını…Karanlık beni ürkütüyor, anlıyor musun? Her şey susunca, herkes uyuyunca sanki içimde bir şey büyüyor.Senin ışığında bile karanlık var.”
Ay sessizdi. Ama o sessizlik, sanki bir yanıt gibiydi — yargılamadan, sadece dinleyerek.
Güneş dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi.— “Ama ne olursa olsun, her gece buradasın,” dedi kısık bir sesle.“Ve ben ne kadar kızsam da… ışığını hep odamın içine alıyorum.”
Bir damla yaş gözpınarında belirdi ama düşmeden silindi.Karanlık artık eskisi kadar tehditkâr görünmüyordu; Ay’ın varlığı, bir dostun suskun ama güven veren bakışı gibiydi.
Gözlerini kapadı, son bir kez mırıldandı:— “Peki… bu gece kal o zaman. Ama sabah olunca yine gideceğini biliyorum.”
Ay ışığı, sanki cevaben biraz daha parlak vurdu duvara.Ve Güneş, o ışıltının altında sessizce uykuya daldı...