2. bölüm · GÖKYÜZÜNÜN İKİ SIRRI

2.BÖLÜM

Melia Moon5

Sabah telaşı biraz azalmıştı. Pastanenin önünden geçenlerin ayak sesleri, sokak satıcılarının uzaklardan gelen bağırışları ve kahve makinesinin homurtusu arasında gün öğlene doğru ilerliyordu. Güneş, vitrinin önünde durmuş, çocukla yaşadığı kısa anı hâlâ zihninde tartıyordu. Küçük bir çöreğin yokluğu bile onun için bu kadar önemliyse… bu çocuğun hayatında kim bilir daha neler eksikti?

Sena, kahkahalarla anlatmaya devam ediyordu:“Bence o çocuk bir gün sana sürpriz yapacak, Güneş. Belki evinde gizlice limonlu kek yapmaya çalışıyordur.”

Kerem başını iki yana sallayıp gülerek ekledi:“Ya da bence kesin arkadaşlarına hava atıyordur: ‘Ben Güneş Pastanesi’nden kek yedim!’ diye.”

Onların şakalaşmaları Güneş’in gülümsemesine sebep oldu ama aklı hâlâ vitrinin önünde duran o küçük gölgedeydi. Çocuğun çekingen bakışlarında saklanan sessizlik, ona alışık olmadığı bir his bırakmıştı: hem merak hem de koruma isteği.

Tezgâhın yanındaki çiçekleri düzenlerken göz ucuyla sokağa baktı. Belki çocuk geri dönerdi. Belki de bu sabahki eksiklik onun için fazla büyük bir hayal kırıklığı olmuştu.

Tam o sırada kapının zili bir kez daha çaldı. Bu sefer içeriye yeni bir müşteri girdi: elinde bir tomar evrakla telaşlı görünen genç bir kadın. Pastanenin havası değişti, fakat Güneş’in zihninde hâlâ aynı soru vardı:Kimdi bu çocuk? Ve neden limonlu çörek onun için bu kadar önemliydi?

Güneş derin bir nefes aldı ve gözlerini ufka çevirdi. “Evet… Bazen böyle küçük anlar, günün en değerli anları oluyor. Sanki bütün yoğunluk ve telaş, o küçük kaçış anında bir şekilde anlam kazanıyor.”

-ERTESİ GÜN-
Güneş, pastanesinin küçük mutfak bölümünde tezgahın kenarına kurduğu kahvaltı sofrasını düzenliyordu. Masada taze pişmiş kruvasanlar, limonlu kek dilimleri, ufak bir tabak meyve ve demlenmiş çay vardı. Güneş tabakları özenle yerleştirirken, gün ışığı vitrin camından içeri süzüldü; raflardaki kavanozlar ve tezgâhın üzerindeki çiçekler, sıcak bir parlaklıkla aydınlandı.

Kapı hafifçe açıldı ve içeri giren Sena, elinde çantasını sallayarak gülümseyerek dedi:“Günaydın Güneş! Sanırım yine erken geldik, değil mi?”

Arkasından Kerem, hafif sakalını kaşıyarak gülerek içeri girdi:“Günaydın! Sana kahvaltıya geliyoruz, farkında mısın? Yoksa pastaneye kendi başına mı kahvaltı hazırlıyordun?”

Güneş, ikisine de gülümseyerek karşılık verdi:“Günaydın sizlere! Hayır, aslında kahvaltıyı hazırlamak uzun zamandır planımdaydı, iyi ki geldiniz. Masa hazır.”

Sena, hafifçe sakalını okşayarak Kerem’e baktı ve şakalaşarak:“Bence Kerem’in yüzünde biraz uykusuzluk var, kahve şart!”

Kerem, alaycı bir ifadeyle karşılık verdi:“Uykusuzluğun ve kahveye olan ihtiyacımın farkındasın, demek ki sen hâlâ sabah insanı olmayı becerememişsin, Sena.”

Üçü birden gülüştü ve Güneş sofraya birkaç ekstra fincan çay koyarken, arkadaşlarının kahkahaları mutfağın köşelerine yayıldı. Masada sıcak ve samimi bir atmosfer oluşmuş, günün ilk ışıkları raflardaki kavanozlarda ve tabaklarda dans ediyordu.

O an, bir sessizlik oldu. Güneş’in bakışları dalıp gitmişti; sanki zihninde uzaklara doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Pastanenin sıcak havası, dostlarının neşesi bir anlığına silikleşti.

O an bir sessizlik oldu. Güneş’in bakışları dalıp gitmişti; sanki zihninde uzaklara doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Pastanenin sıcak havası, dostlarının neşesi bir anlığına silikleşti.
Derken, kafedeki televizyonun sesi yükseldi. Haber spikerinin ciddi tonu, ortamın huzurunu yarıp geçti:
“Bugün öğle saatlerinde, şehir merkezine bağlanan tünelde meydana gelen zincirleme kazada bir araç ağır hasar gördü. Araçta bulunan çift, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı…”
Güneş’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Cümleleri duyduğu an, içi ürperdi. Bir anda sandalyede hafifçe sıçradı, gözleri ekrana kilitlendi.
Tünel… Araç… Kaybolan bir çift…
Bir anlığına geçmiş geri geldi; o soğuk haberle başlayan acı dolu gün. Annesi ve babasının tüneldeki kazada hayata veda ettiği anılar, zihninde yankılandı. Boğazına düğümlenen bir acıyla gözlerini yere indirdi.

Sena, Güneş’in yüzündeki ani solgunluğu fark edip hemen yanına eğildi. “Güneş, iyi misin? Rengin soldu…” diye sordu, sesi neredeyse bir fısıltı kadar yumuşaktı.

Kerem, elindeki fincanı sessizce masaya bırakıp gözlerini Güneş’e dikti. Endişeyle eğildi, sanki cevabını dudaklarının kıpırdamasından bile okuyabilmek ister gibiydi. “Birden irkildin… kötü bir şey mi oldu?”

Güneş dudaklarını araladı ama kelimeler boğazına düğümlendi. İçinde kopan fırtınayı susturmak ister gibi derin bir nefes aldı, fakat gözlerindeki nemi gizleyemedi. Pastanenin sıcaklığını delen tek şey, televizyonun fonda yankılanan ağır haber tonuydu.

Sena, Güneş’in titreyen ellerini kendi ellerinin arasına aldı. Parmaklarının sıcaklığıyla ona güç vermeye çalıştı. “Biliyorum… hâlâ zor geliyor.
Ama biz buradayız. Hep yanındayız, her zaman.”

Kerem de başını salladı, sesi sakin ama kararlıydı. “Ne zaman istersen konuşabilirsin. İstemezsen de… sadece burada otururuz. Sessizlik bile bazen yeter. Sen yalnız değilsin.”

Bu sözler Güneş’in kalbindeki derin yarayı kapatmadı elbette; ama o anda sırtındaki yük biraz olsun hafiflemiş gibi hissetti. Çay fincanlarının hafif tıkırtısı, uzaklardan gelen belli belirsiz bir müzik ve pastanenin sıcacık kokusu, acının üzerine incecik bir huzur perdesi örüyordu.

Güneş derin bir nefes aldı, dudaklarının kenarında beliren hafif gülümseme gözyaşlarına karıştı. “Teşekkür ederim…” dedi titreyen sesiyle. “İkiniz de iyi ki varsınız.”

Sena ile Kerem, göz göze gelip aynı anda gülümsediler. O küçük an, sözcüklerden çok daha fazlasını anlatıyordu. Kerem, masanın ortasına elini koydu; Sena da tereddüt etmeden onun üzerine kendi elini bıraktı. Güneş, kısa bir an duraksadı, sonra onların ellerine kendi elini ekledi. Sessiz, ama derin bir bağlılığın işaretiydi bu.

Pastanenin geniş camından süzülen gün ışığı, üç arkadaşın üzerine dökülüyordu. Işık, masanın üzerindeki fincanlarda parlıyor, raflarda dizili keklerin kenarlarında yumuşak bir parıltı bırakıyordu.

Dışarıda hayat hızla akıyor, insanlar kendi telaşlarına koşuyordu; ama içeride zaman ağırlaşmış, neredeyse durma noktasına gelmişti.
Güneş o an fark etti: kaybettikleri, kalbinde asla sönmeyecek bir iz bırakmıştı. Fakat yanında kalanlar, o izlerin acısını taşımayı biraz olsun kolaylaştırıyordu. Acı ve huzur, hüzün ve dostluk, birbiriyle çelişiyor gibi görünen ama aslında aynı kalpte buluşan duygular, Güneş’in yüreğinde yan yana duruyordu.

Camın ötesinde gökyüzü maviliğini koruyor, güneş ışığı tüm parlaklığıyla şehri kucaklıyordu. Masanın başında oturan üç dost, ellerini birbirinin üzerinde tutarken, sanki kendi küçük evrenlerini kurmuş gibiydiler. O evrende acılar paylaşıldıkça hafifliyor, küçük anlar anlam kazanıyor, en önemlisi de kalpler birbirine sıkıca bağlanıyordu.
Ve Güneş, içinden geçen fırtınaya rağmen, ilk kez derin bir huzurla şunu hissetti:“Belki de hayat, tam da böyle anlarda saklıydı.”

O anın sessizliği, geçmişin gölgeleriyle bugünün sıcaklığını aynı potada eritmişti.Derken, pastanenin kapısı hafifçe açıldı. Kapının tepesindeki minik çan, ince bir tınıyla çaldı.

İçeriye, her zamanki gibi adımlarını dikkatle atan küçük çocuk girdi. Üzerinde biraz büyük gelen lacivert montu vardı; montun kol ağızları avuçlarını neredeyse tamamen gizliyordu. Elinde küçük bir bozuk para torbası tutuyor, gözleri ise doğrudan vitrindeki limonlu keklere kayıyordu.
Çocuğu görür görmez Sena gülümsedi, Kerem hafifçe doğruldu. Ama en çok Güneş’in yüzü aydınlandı; az önceki hüzünlü gölgenin yerini yumuşak bir şefkat aldı. Elleri hâlâ arkadaşlarının ellerinin arasındayken, gözlerini çocuktan alamadı.

Çocuk tezgâha doğru ilerledi, ürkek bir sesle konuştu:“Limonlu kek… bugün var mı?”
Sorunun ağırlığı mekâna yayıldı. Güneş’in kalbi bir an sıkıştı. Ellerini yavaşça Sena ile Kerem’in avuçlarından çekti; masadan kalkarken sandalyenin hafifçe gıcırtısı duyuldu. Adımları tereddütlü değildi, ama kalbinin derininde bir şey onu titretmişti.

Tezgâhın önüne geldiğinde eğildi, çocuğun göz hizasına indi. Onun çekingen bakışlarını görünce sesi kendiliğinden yumuşadı:“Bugün gelmeyecekmiş...ama yarın mutlaka olacak. Sana söz veriyorum.”

Çocuğun omuzları hafifçe düştü. Dudakları kıpırdadı ama uzun süre sessiz kaldı. Sonunda yalnızca başını salladı; yüzünde hayal kırıklığını saklamaya çalışan o donuk ifade vardı.
Arkasını döndüğünde Sena ve Kerem’in hâlâ onu izlediğini gördü. İkisinin de gözlerinde aynı şey vardı: hem destek hem de sessiz bir gurur. Güneş onların bakışlarından güç alarak yeniden çocuğa döndü.

“Yarın geldiğinde, senin için en tazesinden ayıracağım,” dedi. Elini nazikçe tezgâhın kenarına koydu, gülümsemesi içten ve koruyucuydu.
Çocuk gözlerini kaldırıp ona kısa bir an baktı. O bakışta minnet mi vardı, yoksa sadece suskun bir kabulleniş mi, Güneş ayırt edemedi. Fakat kalbine işleyen şey, çocuğun ürkek sessizliğiydi.
Bir adım geri çekildi, küçük çantasına sarıldı ve kapıya yöneldi. Çanın ince sesi yeniden çaldığında, ardında bıraktığı şey sessizlikten fazlasıydı: masanın üzerinde ağır, görünmez bir hüzün.

Güneş derin bir nefes aldı, yavaşça masasına döndü. Sandalyeye oturduğunda Sena’nın gözleri hâlâ onda, sesi ise fısıltı kadar yumuşaktı:“Gördün mü? Hayat hep bir şeyleri alıyor ama yerine başka şeyler de bırakıyor.”
Kerem dudaklarında buruk bir gülümsemeyle fincanını kaldırdı. “Ve belki de,” dedi, “o küçük şeyler, düşündüğümüzden çok daha değerlidir.”
Güneş, gözlerini kısacık kapattı. Çocuğun sessizliğiyle kendi sessizliğinin birbirine dokunduğunu hissetti. İçinde taşıdığı hüzün hâlâ oradaydı, ama dostlarının varlığı ve o küçük çocuğun masumiyetiyle birlikte, biraz daha taşınabilir hâle gelmişti.

Sena, yaramaz bir gülümsemeyle omzunu silkerek:— “Ben atölyeye dönüyorum, yoksa tablolar isyan çıkaracak!” dedi, hafif dalga geçer gibi.
Kerem ise sakin bir tebessümle ekledi:— “Benim de ofise uğramam lazım, hayvanlar beklemez. Ama sen merak etme, burayı çok güzel idare ediyorsun. Bunu görüyorum.”
Sena kısa bir kahkaha atıp, Kerem ise sessizce gülümseyerek yanından ayrıldı; ikisi de hafif adımlarla, sohbet ederek dışarıya yöneldi. Pastane kısa süreliğine sessizliğe gömüldü; fırından yükselen limonlu çörek kokusu ve hafif çıtırtılar mutfakta kaldı.

Güneş, mutfakta yalnız kalınca ellerini tezgaha koydu ve derin bir nefes aldı. Zihninde, her gün aynı saatte gelen o küçük çocuğun yüzü belirdi. Neden sürekli limonlu çörek alıyordu? Güneş, çocuğun ailesinin hâlâ yanındayken mi yoksa kendi başına mı olduğunu merak etti. Kendi yaşadığı kazayı hatırladı; anne ve babasını kaybettiği o an, birdenbire çocuğun masum bakışlarında yankı bulmuş gibiydi. Belki de çörek, onun küçük bir tesellisi, kaybolmuş güveninin tatlı bir yansımasıydı.

Gözleri hafifçe tavana kaydı; bir film şeridi gibi geçmişi aktı gözlerinin önünden. Ananesiyle sabah kahvaltıları, Ela ile paylaştığı sırlar, kayıp akşamlar, yalnızlık ve hüzün… Hepsi, birbiri ardına, canlı kareler hâlinde zihnini doldurdu. Çocuğun ellerindeki küçücük kağıt poşeti, o anların ağırlığını hafifletir gibi duruyordu.
Fırının hafif sıcak buharı mutfağın köşelerini doldururken, Güneş çöreğin yanına eğildi, limon kokusunu içine çekti. Geçmişin acısı ve şimdinin tatlılığı birleşti; her kare, hem hafif hem de taşınabilir bir yük hâline gelmişti artık. Küçük çocuğun her gün buraya gelişi, onun hâlâ dünyayla bağ kurduğunu, umut taşımaya devam ettiğini gösteriyordu.

Güneş, mutfakta yalnız kaldığında, kulaklıklarını taktı ve telefonundan Canozan – Sar Bu Şehri şarkısını açtı. Şarkının ilk notaları, mutfağın sessizliğini yavaşça sararken, zihnindeki düşünceleri biraz olsun bastırdığını hissetti, Güneş’in elleri hamurla buluştu. Şarkının sözleri, onun iç dünyasında yankı buldu:
“Anlamam nedenini, üzmüşler bebeğimi ah, ah,tam yüzüne dalmışken, çizmiş kendi resmini ah, ah”

Güneş, hamuru yoğururken, bu sözlerin derinliğine daldı. Şarkının melodisi, onun ruh halini yansıtır gibiydi; hüzünlü ama bir o kadar da huzur vericiydi.
“Nolursun kaç kurtar kendini bu diyardan yarGüneşi ararken peşini bırakmaz ay, ay”
Bu dizeler, Güneş’e bir çıkış yolu arayışını hatırlattı. Geçmişin gölgelerinden kurtulmak, yeni bir başlangıç yapmak istiyordu. Şarkının her kelimesi, onun içsel yolculuğunu anlatıyordu.
“Sar bu şehri en başından yak iyice yakKim der ki bu rüyadan uyan ona uzat”

Güneş, çöreğin hamurunu şekillendirirken, şehri sarma, yakma ve yeniden doğma arzusunu hissetti. Her hareketi, bir yenilenme çabasıydı.
“Sanma ki ölümsüzüm bu şehrin duvarları dar, darNolursun kaç kurtar kendini bu diyardan yar”
Şarkının bu sözleri, Güneş’e duvarların dar olduğunu, özgürlüğün ve kurtuluşun mümkün olduğunu hatırlattı. Her çörek, bir adım daha özgürlüğe yaklaşıyordu.

Her dize, hamurun şekline işliyor, küçük ritüeli tamamlıyor, Güneş’i dünyadan soyutluyordu.
Güneş, kulaklıklarından şarkıyı kapattıktan sonra fırının sıcak buharını içine çekip çöreğin son dokunuşlarını veriyordu. Hamur şekle girmiş, limon kokusu mutfakta yavaşça yayılıyordu. Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve içeriye yaşlı bir teyze girdi.

“Günaydın Güneş kızım!” dedi, sesi yumuşak ama neşeli, hafif titrek. Saçları griye çalan, özenle taranmış ama birkaç teli dağınık; gözlerinin köşelerinde yılların getirdiği kırışıklıklar vardı, bakışları hâlâ parlak ve merak doluydu. Boyu kısa, omuzları hafifçe kambur, adımları yavaş ama kararlıydı. Yanakları hafifçe sarkmış, dudakları ince ama tebessümü sıcacık bir sıcaklık yayıyordu.

Elleri, uzun yılların emeğini taşıyan ince çizgilerle doluydu, parmakları hafif titriyordu ama hâlâ pratikti; çantasını nazikçe masaya bıraktığında hareketleri hem sevecen hem de kararlıydı.
Güneş tebessüm ederek başını eğdi:“Günaydın hediye teyze...Seni görmek ne güzel ne almak istersin bugün?"

Teyze, hafifçe gülümseyerek çantasını masaya bıraktı ve cebinden küçük bir vesikalık çıkardı. Gözlerini kısıp göstererek:“Bak bakalım , bu torunumun fotoğrafı. Sana da göstereyim dedim. Ekmek alacağım ama seni görmeden gitmek olmazdı, Güneş kızım. Seni uzun zamandır tanıyorum, hem torunumdan, hem de pastanenin havasından!”

Güneş hafifçe gülümseyerek sakaladı:“bu resimle kalbimi mi fethetmeye çalışıyorsun, hediye teyzeciğim?"

Teyze hafifçe kahkaha attı, gözleri parladı:“Tatlı mı tatlı ama biraz da yaramaz! Seni ona vereyim mi? Hadi alayım seni torunuma!”

Güneş tebessümünü gizleyemedi, şakacı bir edayla:“Sanırım torununu benden iyi koruman gerekecek.”Ama aklından geçiyordu ki Halit abiyi, abi gibi seviyor;onun olgun duruşuna ve kişiliğine derin bir saygı duyuyordu

Teyze mutfakta etrafa bakındı, gözleri raflarda dizili kekleri süzdü, hafifçe mırıldandı:“Bu pastanenin havası… ah, insan burada kendini bir an genç hissediyor. Hem ekmek aldım, hem kahve aldım, hem de neşelenmiş oldum! Üstelik yıllardır sizi tanıyorum, böyle tatlı bir mekânda karşılaşmak her zaman mutluluk veriyor.”

Güneş tebessümle karşılık verdi:“Ne zaman istersen uğrayabilirsin. Burada kahkahalar eksik olmaz zaten.”

Teyze, poşetini kapıp kapıya yönelirken son bir kez dönüp hafifçe:“Yarının vişneli çöreğini sakın unutma kızım! Yoksa torunum bana kızacak!”dedi ve kahkaha attı Ama kahkahası bir anda kesildi.

Gözleri boşluğa daldı, yüzündeki ifade değişti. Elindeki poşete baktı, sonra etrafa şaşkınca göz gezdirdi.— “Ben… nereye gidiyordum?” diye mırıldandı, sesi titrek çıkmıştı.

Güneş, tebessümünü koruyarak teyzenin yanına yaklaştı. Ellerini hafifçe tezgâha dayadı, gözlerini onun gözlerine dikti.“Hediye teyze, ne oldu? Her şey yolunda mı?” dedi, sesi yumuşak ama dikkatliydi.

Teyze, hafifçe kaşlarını çatıp düşünceli bir ifadeyle etrafa baktı. Bir an duraksadı, sonra hafifçe omuz silkti.“Ah, ne diyordum ben… Evet, evet… Bir şeyler vardı, ama şimdi… Şimdi hatırlayamadım,” dedi, sesi titrek ama sıcak.

Güneş, nazikçe tebessüm etti ve elini teyzenin omzuna hafifçe koydu.“Merak etme hediye teyze, birlikte hallederiz. Beraber hatırlamaya çalışalım, olur mu?”

Teyze hafifçe gülümsedi, gözlerinde hâlâ bir şaşkınlık vardı ama Güneş’in varlığı ona güven veriyordu.“Ah, sen iyi bakıyorsun bana, Güneş kızım… Ne olurdu bilmeden bu pastaneye gelmeseydim!”

Güneş, küçük bir kahkaha atarak:“İyi ki gelmişsin işte. Ama merak etme Halit abiyi hemen arayalım.”

Teyze hafifçe başını salladı ve Güneş telefonunu çıkarıp numarayı tuşladı. Mutfağın sıcak havasında, fırından yükselen limonlu çörek kokusu arasında sessizlik bir anlığına çöktü; ardından hafifçe çalan telefon sesiyle beraber yeni bir hareketlenme başladı.

Güneş telefonunu çıkardı, numarayı tuşlarken tebessümünü koruyordu. Teyze hafifçe mutfakta etrafa bakıyor, arada kendi kendine mırıldanıyordu.

Telefon çaldı; kısa bir bekleyişten sonra Halit’in sesi geldi.“Merhaba, Güneş… Nasılsın?"
Güneş, sesi sakin ve güven verici bir tonla:“Merhaba Halit abi,iyiyim, teşekkür ederim. Hediye teyze burada, biraz şaşkın ama merak etme, yanındayım. Senden bir ricam olacak, müsait misin?”

Güneş,telefonu hafifçe hediye teyzeye doğru uzattı, yüzünde merak ve hafif bir endişe vardı.“Bak bakalım, Halit… buraya gel, Güneş kızım seni bekliyor,” dedi, sesi titrek ama sevecendi.

Güneş, Halit’in konuşmasını duyarken tebessüm etti:“Abi, Hediye teyze biraz kafasını karıştırıyor, belki de evini unutuyor. Onu yalnız bırakmamak için kısa sürede gelir misin?”
Halit’in kısa bir kahkaha sesi duyuldu:“Tamam Güneş, merak etme. Hemen geliyorum. Hediye sultan , seni alırım.”

Teyze telefonu kulaklığına götürdü, hafifçe gülümseyerek:“Ah işte Halit’im… Ne iyi ettim de buraya geldim, Güneş kızım. Yoksa koca evde kaybolurdum!”

Güneş, onun yanında dururken hafifçe omuz silkerek gülümsedi:“İşte böyle, Hediye teyze. Her şey yolunda, Halit abi geliyor. Endişelenme.”
Fırından yükselen limonlu çörek kokusu, mutfakta yavaş bir sıcaklık ve huzur bıraktı. Güneş, teyzenin yanında dururken hem sorumluluk hem de sakin bir rahatlama hissediyordu; Halit’in kısa sürede gelmiş olacağını bilmek, ikisi için de güven verici bir huzur yaratmıştı.

Akşam üzeri,Kapı hafifçe açıldı, içeriye Halit girdi. Boyu uzun, omuzları geniş, duruşu sakin ve güven vericiydi. Kahverengi saçları hafifçe dağılmış, gözlerinde ise derin ve yumuşak bir bakış vardı; sanki her adımı, etrafına huzur yayıyordu. Üzerindeki kot pantolon ve rahat gömlek, günlük telaşını yansıtırken, adımlarındaki kararlılık dikkat çekiyordu.

Hediye Teyze, torunu Halit’i görünce yüzünde anında bir gülümseme belirdi. “Ah, işte Halit’im! Gel bakalım, hadi, beni al,” dedi, sesi hem sevinçli hem de çocuksu ve titrek çıkmıştı
Halit tebessüm etti, nazikçe ananesinin elini tuttu ve yavaşça doğrulttu:“Merak etme Hediye sultan, seni alıp götüreceğim.”

Hediye Teyze, Halit'in koluna tutunmuş şekilde, mutfakta kısa bir tur attı, fırından yükselen limonlu çörek kokusuna hafifçe burun kıvırdı ve gülümsedi. Güneş, onların bu kısa anını izlerken, hem hafif bir huzur hem de sorumluluk duygusuyla doldu.

Halit’in sakin ve güven veren duruşu, teyzenin biraz karışık zihnini rahatlatıyor, her ikisinin de yüzüne yavaş yavaş bir rahatlama gülümsemesi yerleştiriyordu.

Hediye Teyze ve Halit ,pastanenin kapısına doğru yürürken Güneş onları izledi. Halit ,hediye teyzenin kolunu hafifçe kavramış, adımlarını ona göre ayarlıyordu. hediye Teyze, arada Halit abinin omzuna dokunuyor, hafifçe gülüyordu.

Kapıya doğru yürürlerken Halit, teyzenin adımlarına uyum sağlıyor; Hediye Teyze ise arada omzuna dokunup hafifçe gülüyordu.
— “Ah Güneş kızım, iyi ki buradaydın,” dedi Hediye Teyze minnetle. “Yoksa kendimi bir köşeye gömecektim!”Güneş tebessüm ederek başını salladı:— “Ne demek Hediye Teyze, her zaman yanındayım. Senin güvenliğin her şeyden önemli.”

Halit hafifçe gülerek teyzenin kolunu kavradı:— “Tamam Hediye sultan,artık bende. Rahat olun, her şey yolunda.”

Teyze, Halit’in yüzüne bakıp başını salladı:— “Evet, evet… çok teşekkür ederim Halit’im. Beni bırakmayacağını biliyorum.”

onlara son bir kez el salladı, gülümsemesini gizlemeden:— “İyi yolculuklar Hediye Teyze. Halit abi, dikkatli gidin!”

Kapıya yaklaşırken Halit teyzenin kolunu sıkıca tuttu, ardından Güneş’e dönüp güven veren bir ifadeyle başını salladı:— “merak etme gerisini ben hallederim" diyip göz kırptı

Hediye Teyze ve Halit abi,pastanenin kapısından çıkarken fırından yükselen limonlu çörek kokusu mutfağı doldurdu; Güneş, onları izlerken hem huzur hem de içten bir sıcaklık hissetti. Küçük bir sabah telaşı, bu kısa ama samimi vedayla tatlı bir anıya dönüşmüştü.

Güneş,hediye teyze ve Halit abiyi uğurladıktan sonra derin bir nefes aldı. Mutfağı toparladı, tezgâhın üzerindeki ufak kırıntıları temizledi, fırını kapattı ve lambaları söndürdü. Pastanenin kapısını kilitlediğinde, sokak sessizliğe bürünmüştü.

Mahalle, akşamın ilk serinliğiyle hafif bir saklılık kazanmıştı. Arnavut kaldırımlı sokak boyunca binaların duvarlarına vurmuş gün ışığının son sıcak tonları, pencerelerde hafifçe yansıyordu. Bazı pencerelerden televizyondan gelen hafif sesler duyuluyor, bir iki evin balkonunda çamaşırlar rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Pastanenin önünden geçen birkaç kişi, aceleyle evlerine dönüyor, adımlarının ritmi sokağın sakin sessizliğine karışıyordu.

Hafif bir rüzgâr, yan sokaktan eski bir top sesi ve bir köpeğin havlamasıyla birleşiyor, günün telaşını yavaşça geride bırakıyordu.

Güneş, camın önünde durdu, dışarıdaki sessizliği izledi. Sokak lambalarının hafif turuncu ışığı, vitrin camına düşerek tezgâhın üzerinde yumuşak bir parıltı oluşturuyordu. Şehrin karmaşası bir kenara çekilmiş, mahalle kendi küçük, sakin ritmine dönmüştü. Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. Bugün de geride bırakılmıştı; minik anılar, küçük mutluluklar ve çörek kokusuyla dolu bir gün daha sona ermişti. Kapalı pastanenin önünde dururken, Güneş’in yüreğinde hem tatlı bir huzur hem de gelecek günün umutları filizleniyordu.

Fırlatır gibi olmasa da, sakin adımlarla bisikletine yöneldi. Oturur oturmaz kulaklıklarını taktı ve Canozan – Sar Bu Şehri şarkısını açtı. İlk notalar çalarken, bisikletin pedalına hafifçe bastı; melodinin ritmiyle hareketi uyumlandı.

Rüzgâr hafifçe esti; Güneş’in saçları omuzlarından savruluyor, şarkının sözleriyle birlikte mahallenin sessiz sokaklarına karışıyordu. Bisikletin tekerlekleri kaldırımların üzerinde hafifçe tıkırdarken, şehir bir anlığına onun için durmuş gibiydi.

Her pedal darbesiyle, şarkının sözleri kulaklığından içeri doluyor, Güneş’in ruhunu sarmalıyor, düşüncelerini ve yorgunluğunu biraz olsun hafifletiyordu. Sokak boyunca ilerlerken, hem şehrin hem de kendi iç dünyasının sessizliği, bu küçük yolculukta ona eşlik ediyordu...