3. bölüm · GÖKYÜZÜNÜN İKİ SIRRI
3.BÖLÜM
Rüzgâr hafifçe esti; Güneş’in saçları akşamın karanlığında ışıldıyor sanki geceye asi gelmek istercesine omuzlarından savruluyor, şarkının sözleriyle birlikte mahallenin sessiz sokaklarına karışıyordu.
Bisikletin tekerlekleri kaldırımların üzerinde hafifçe tıkırdarken, şehir bir anlığına onun için durmuş gibiydi. Her pedal darbesiyle, şarkının sözleri kulaklığından içeri doluyor, Güneş’in ruhunu sarmalıyor, düşüncelerini ve yorgunluğunu biraz olsun hafifletiyordu. Sokak boyunca ilerlerken, hem şehrin hem de kendi iç dünyasının sessizliği, bu küçük yolculukta ona eşlik ediyordu.
Kısa bir süre sonra evin önüne geldiğinde bisikletini dikkatlice durdurdu. Ayağını yere bastı, pedaldan indi ve bisikletini yanındaki küçük park yerine hafifçe yasladı. Kulaklıklarından yayılan müzik hâlâ içindeydi, ama dışarıdaki sessizlik ona eve varmanın güvenini hissettirdi.
Kapıyı açarken derin bir nefes aldı; bisikletinin hafifçe tıkırdayan zincir sesi, sanki günün bitişini fısıldıyordu.
Eve doğru yürürken düşünceleri hâlâ pastanedeki küçük anılarda dolaşıyordu. Kapıyı açtığında, ananesi onu bekliyordu; gözlerinde hafif endişe ve sevgi karışımı bir ifade vardı.
— “Gün nasıl geçti kızım?” diye sordu, sesi hem sıcak hem de meraklıydı.
Güneş hafifçe gülümseyerek yanıtladı:— “İyiydi, annane… Sakin ve güzel geçti. Hem seni çok özledim, merak etme!”Sonra yaşlı kadının yanaklarını sevgiyle öptü.
Anneannesi hafifçe başını sallayıp gülerek:— “Dur dur, deli kız! Hemen şımarma "dedi, sesi hem uyarıcı hem de sevgi doluydu.
Güneş etrafa bakarken küçük kız kardeşini aradı:— “Peki ya Ela, nerede şimdi?”
Ananesi hafifçe omuz silkerek, sevecen bir sesle yanıtladı:— “Seni beklerken uyuyakaldı kızım. Şimdi rahat rahat uyusun.”
Güneş hafifçe gülümseyip başını salladı:— “Demek minik prenses uyumuş öyle mi?"
Ananesi de gülümseyerek:— “Evet, kızım. Şimdi sen banyoya gir, ben biraz mutfakta işleri toparlayayım.”
Güneş banyoya yöneldi; kapıyı kapatıp salondan çıktığında sessizlik odada ağırlaştı.
Ananesi mutfakta durdu, ellerini hafifçe birbirine bastı; gözlerinin köşesi dolmuş, yaşlı yüzünde hem endişe hem de sevgi okunuyordu.
______________
hafifçe gülümseyerek çantasını yatağın kenarına bıraktı. Üzerini değiştirmek için dolaba yöneldi; sıcak bir duşun ardından rahat pijamalarını giydi, elanın odasına giderek saçlarını öptü açılan üzerini düzeltti . Salona giderek açık olan tv yi kapattı anneannesinin de alnına kucuk bir buse bıraktı. Ailesinden kalan son hatıralara son kez bakarak odasına girdi .
Pencerenin kenarına oturup bir an sessizce dışarıyı izledi; akşamın serinliği sokakları kaplamış, vitrinlerden yayılan ışıklar sokak taşlarını hafifçe aydınlatıyordu.
Kısa bir süre sonra yatağına uzandı. Ay ve güneş desenli gece lambasına dokundu.Gözlerini kapatırken günün tüm telaşı ve küçük mutlulukları bir film şeridi gibi akıp geçti. Sessizlik ve hafif rüzgârın sesi arasında yavaşça uykuya daldı.
________Ertesi sabah______
Güneş gözlerini hafifçe açtı. İlk ışıklar odasına doluyor, odanın köşelerindeki pastane paketleri ve masanın üzerindeki küçük notlar günün enerjisini fısıldıyordu. Ananesi, mutfakta kahvaltıyı hazırlarken, Ela da masayı kuruyordu.
— “Günaydın Güneşim! Kahvaltı hazır,” dedi ananesi, gözleri hala uykulu ama neşeliydi.
Ela, hafif gülümseyerek ekledi:— “günaydın abla, sıcak çay ve taze ekmekler seni bekliyor!”
Güneş kaşlarını hafifçe kaldırıp dudaklarını buruşturdu; yüzünde hem hafif kızgınlık hem de sevgi vardı.— “Ben kahvaltıyı hazırlayacaktım ki… Siz niye zahmet ettiniz, canlarım?"
Ela, hafifçe gülümseyerek, gözleri parlayarak cevap verdi:— “Ama biz de yardımcı olmak istedik, ablacım. Hem seni beklemek de keyifliydi! Üstelik çok güzel uyuyordun.”
“Ananesi ise sevecen bir sesle, hafifçe başını sallayarak torununa baktı; gözlerinde tatlı bir parıltı vardı, sesi hem şefkatli hem de bilgeydi.— Senin güzel ellerin yorulmasın diye biz hazırladık, sen bize yetiyorsun zaten, sofranın yükünü dert etme.”
Güneş ,ananesinin tontiş yanaklarını öptü. Yanaklarının yumuşaklığı ve sıcaklığı, ona çocukluğunu hatırlatır gibi oldu. Ananesi gülümseyerek, hafifçe başını salladı; gözlerinde hem sevgi hem de şefkat parlıyordu.— “Dur dur deli kız… Senin güzel ellerin yorulmasın diye biz hazırladık, sen bize yetiyorsun zaten, sofranın yükünü dert etme.”
Güneş, ananesinin sözleri karşısında boğazında küçük bir düğüm hissetti. İçinden, “İyi ki varsın… Sen olmasan bu ev aynı olmazdı,” diye geçirdi ve sofranın etrafında yayılan huzuru derin bir nefesle içine çekti.
Sabahın ilk ışıkları mutfağa dolarken, kahvaltı masası taze ekmek, reçel ve çayın buğusuyla doluydu. Güneş, tabağına ekmeğini alırken ananesi gülümseyerek:— “Bu reçeli dün komşu getirdi, tadına bak hele,” dedi ve küçük bir parça reçeli Güneş’in tabağına bıraktı.
Elay, Güneş’in yanında oturmuş, gözlerinde hafif bir tebessümle:— “Sen hep en çok reçeli alıyorsun, abla Biraz da bana bırakır mısın?” diye takıldı.
Güneş gülerek, şaka karışık:— “Peki, peki… Ama eğer biraz daha istiyorsan, sıradaki kruvasanı sana vermemek için elimden geleni yaparım!”
Ela kahkaha attı:— “Ah, sen gerçekten tatlıyı savaşa çevirmeyi biliyorsun. Ama söz veriyorum, intikamımı alacağım.”
Ananesi, ikisinin neşeli atışmalarını izlerken hafifçe başını salladı ve:— “Siz çocuklar… Bu evin en tatlı tartışmaları sizden çıkıyor. Ama unutmayın, ekmek bitmeden bitiremezsiniz,” dedi gülümseyerek.
Tam o sırada Güneş’in telefonu masanın kenarında titredi. Ekranda Sena’nın adı belirdi. Güneş telefonu açar açmaz, Sena’nın enerjik ve şakacı sesi kulaklarına doldu:— “Güneş! Pastaneyi açmıyorsun ha? Hemen gelmelisin,yoksa ben gelirim ve tüm kruvasanları yutarım! Şaka, şaka… ama belki yutarım!”
Güneş gülerek telefonu kulağına götürdü:— “Sena! Daha yeni kahvaltıdayım, ananemle ve Elayla birlikteyiz. Sakın gelme!”
Sena kahkaha atarak cevapladı:— “Ah! Tamam, tamam… Ama söz ver, en geç bir saat içinde açıyorsun, yoksa sana tonlarca çikolatalı tatlı yollayacağın aklımda!”
Güneş telefonu kapatırken hafifçe gülümsedi. Ela hemen araya girdi:— “Vay canına, Sena abla yine gelmeden pastaneyi ele geçirmeye çalışıyor!”
Güneş omuz silkti, gülümseyerek:— “Evet, ama bu sefer onu kahvaltı masasında bekleyecek bir tabak kruvasan ile karşılayacağım. Savaş başlamadan barış sağlamak lazım.”
Ananesi ikisine de bakıp kahkahalarını tutamayarak:— “Siz yine tatlılarla, şakalarla sabahı şenlendirdiniz. Ah, sizinle bu ev bir başka güzel oluyor,” dedi.
Kahvaltının neşesi yavaş yavaş hafiflerken, Ela tabağını bitirmiş, çantasını omzuna asıyordu. Güneş onun hareketlerini izlerken hafifçe gülümseyerek:— “Okula geç kalmayacaksın değil mi?” diye sordu.
Ela, ablasına alaycı bir bakış atarak:— “Sen endişelenme, her zaman zamanında yetişirim. Ama eğer kahvaltıyı biraz daha uzatırsan, belki geç kalırım,” dedi ve kahkaha attı.
Güneş tabağını toplarken başını salladı:— “Senin o geç kalma huyun hiç değişmiyor, küçük hırsızım.”
Ela kapıya doğru yürüyüp ananesine döndü ve yanaklarını öptü:— “Görüşürüz, anneannecim.”
Ananesi gülümseyerek, hafifçe başını salladı:— “Allah’a emanet torunum! Dikkatlice git okula, tamam mı? Her şey yolunda olsun,” dedi ve elanın saçını hafifçe düzeltti.
Ela hafifçe gözlerini devirip gülümseyerek cevap verdi:— “Tamam ananem, merak etme. Dikkatliyim, kafamı duvarlara çarpmadan giderim,” dedi ve çantasını omzuna aldı.
Ananesi hafifçe başını sallayarak iç çekti, gözlerinde hem sevgi hem de küçük bir şaşkınlık parlıyordu:— “Ah ah, hiç akıllanmayacak bu çocuk,” dedi kendi kendine, Elanın peşinden bakarken mutfağın sıcak ışıkları saçlarının üzerinden süzülüyordu.
Güneş, Ela kapıdan çıkarken gülümseyerek ona el salladı:— “İyi dersler, acele etme ama geç de kalma, tamam mı?”
Ela hafifçe gülüp cevap verdi:— “Tamam abla, merak etme.”
Kapının kapanmasıyla birlikte mutfakta sessizlik çöktü, ama ev hâlâ sabahın sıcaklığıyla doluydu. Pencereden süzülen ışık, mutfağın tahta masasına vuruyor, tabağın ve çay fincanlarının üzerinden yumuşak bir parıltı yayıyordu. Duvardaki eski saat hafif bir tıkırtı ile zamanı hatırlatıyor, mutfakta hâlâ taze ekmek ve reçelin kokusu hissediliyordu.
Güneş derin bir nefes aldı ve masadaki tabakları toplamaya başladı. Ellerini hafifçe silerken, tabağı üst üste diziyor, kırıntıları kenara süpürüyordu. Her hareketi sakin ama kararlıydı; sabahın huzuru, onun rutinini yavaş yavaş şekillendiriyordu.
Ananesi ise başını örttü ve namaza gitmek için hazırlık yapıyordu. Gözleri hafifçe parladı, gülümseyerek:— “Hadi bakalım, Güneş, bugün de işler yolunda gitsin,” dedi kendi kendine, ardından sessiz adımlarla mutfaktan çıktı.
Güneş masayı toparlarken, evin içindeki sessizlik ona huzur verdi. Pencereden gelen hafif rüzgar perdeleri oynatıyor, kuşların cıvıltısı dışarıdan duyuluyordu. Tüm ev, sabahın ışığı ve günlük rutinin sakinliğiyle doluydu; küçük bir sıcaklık, hem mutfakta hem Güneş’in içinde hâlâ devam ediyordu.
Tam o sırada, Güneş’in telefonu masanın kenarında titredi. Ekranda Sena’nın adı belirdi. Güneş telefonu alırken hafif bir gülümseme yayıldı yüzüne.
— “buyrun sena hanım"dedi dalgacı bir tonda
Sena, sesi neşeli ve sabırsız bir tonla:— “Evet, ben! Az önce aramıştım ama sen meşguldün, fark ettim! Pastaneyi açıyor musun artık, yoksa ben gelirim ha?”
Güneş hafifçe gülerek:— “Sakin ol Sena, daha yeni kahvaltıdayım. Ananem namazda, ben masayı topluyorum.”
Sena küçük bir kahkaha attı:— “Tamam tamam! Ama unutma, bir saatte açmazsan seni bulurum, gözüm üstünde! Şaka şaka… ya belki şaka değil,” dedi ve sesi mutlulukla titredi.
Güneş telefonu kapatırken hafifçe gülümsedi, Sena’nın enerjisi sabahın sakinliğine karışmış, evin içindeki huzuru tatlı bir canlılıkla tamamlamıştı.
Güneş, telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldı. Mutfağın hafif sıcaklığı ve sabahın ışığı hâlâ içindeydi. Masadaki tabakları toplarken her hareketi sakin ama kararlıydı; kırıntıları kenara süpürüp fincanları tezgâha diziyor, tabakları dikkatle yıkamak için lavaboya taşıyordu.
Masayı toparlarken bir yandan da ananesinin arkasında durup saçını düzelttiği o anaç, sıcak gülümsemesini düşündü. Hafifçe başını salladı, ardından mutfakta duran küçük çiçekli havluya ellerini silerken içten bir gülümseme yayıldı yüzüne.
Ananesi namazdan dönmek üzere mutfaktan çıktı. Güneş ona dönüp, yanağına hafifçe dokundu:— “Senin tontiş yanaklarını öpmek de sabah ritüelim artık,” dedi.
Ananesi gözlerini kısarak gülümsedi, hafifçe omzuna dokunup:— “Allah’a emanet torunum, bugün de işler yolunda gitsin,” dedi.
__"sende allaha emanet ediyorum Gülizar sultan, umarım yolunda gidecek hadi ben kaçtım "
Mutfaktan çıkarak bisikletinin yanına gitti.
Bisiklet, bahçenin kenarında hafifçe çimlere gömülmüşti. Güneş önce seleyi kontrol etti, frenleri hafifçe sıktı, zincirini gözden geçirdi. Pedalların ve zincirin hafifçe yağlı kokusu, sabahın serinliğiyle karışıyordu. Kaskını kafasına takarken aynada kendi yansımasına baktı; gözleri sabah ışığında hafifçe parlıyordu, dudaklarının kenarında ise hafif bir gülümseme vardı.
Ananesi mutfaktan uzaktan onu izliyordu; hafif bir kahkaha atarak kendi kendine:— “Ah, bu çocuk… Hem titiz, hem de bir o kadar aceleci,” dedi.
Güneş bisikletine bindi. Pedallara bastığında tekerlekler çimlerin üzerinden hafifçe geçiyor, zincirin ritmik sesi bahçeye yayılıyordu. Sokaktan geçen ilk kuşların cıvıltısı ve sabahın taze havası, onun yüzüne hafif bir serinlik vuruyordu. Bisiklet yavaş yavaş hızlanıyor, sabahın sessizliğini ve hafif rüzgarın kokusunu yanına alıyordu.
Yol boyunca evlerin önünden geçti; pencere kenarlarında çiçekler, balkonlarda asılı taze çamaşırlar sabah güneşiyle parlıyordu. Güneş, hafif rüzgarla uçuşan saçlarını elleriyle tutarak bisikletine yön verdi. Pastaneye yaklaştığında, vitrin camlarından içeri süzülen ışık ve hafif un kokusu, onu her zaman olduğu gibi heyecanlandırdı. Pedalları yavaşça bıraktı, bisikleti dengesini koruyarak durdu.
Pastanenin kapısını açmadan önce derin bir nefes aldı; taze kruvasanların ve çayın kokusu, sabahın sıcak huzurunu iyice tamamlıyordu.
Güneş, pastanenin kapısına geldiğinde bisikletini güvenli bir yere park etti. Pedalların hafif tıkırtısı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Anahtarı alıp kapıyı açarken hafif bir gıcırdama sesi duyuldu; bu ses, ona geçmiş sabahların alışkanlıklarını ve rutinlerini hatırlatıyordu.
İçeri girdiğinde vitrin camlarından yayılan ışık ve fırından gelen hafif un kokusu karşıladı onu. Raflarda sıralı kruvasanlar, taze poğaçalar ve küçük tatlılar sabırla alıcılarını bekliyordu. Güneş, tezgâhın üzerindeki bezleri düzeltti, fırının sıcaklığını kontrol etti ve her şeyi dikkatle yerleştirdi.
Masaların üzerine hafifçe serpiştirilmiş kırıntıları süpürdü, ardından küçük bir sandalye hareket ettirdi, cam kenarındaki çiçekleri gözden geçirdi. Her hareketi titiz, ama bir o kadar da rahat ve akıcıydı; sanki pastane, onun ellerinde canlanıyordu.
Her şey hazırdı; pastane artık hem sabahın sessizliğini hem de beklenen enerjiyi taşımaya hazırdı. Güneş, vitrindeki tatlılara bakarken hafifçe gülümsedi, içinden Sena’nın gelmesini ve sabahın bu sıcak, tatlı ritmini paylaşmayı düşündü.
Kapı zili hafifçe çaldığında Güneş, vitrindeki kruvasanlara son bir kez göz attı. Hafif bir gülümsemeyle kapıya yöneldi. İçeri giren Sena, enerjisiyle pastanenin sessizliğini anında doldurdu. Saçları hafifçe dağınık, gözleri parlıyordu; yüzünde merak ve neşe karışımı bir ifade vardı.
— “Güneş! İşte geldim! Pastanenin açıldığını gördüm mü bakalım?” dedi, hafif koşar adımlarla masalara doğru ilerlerken.
Güneş hafifçe gülümseyip onu selamladı:— “Gördün işte, tam zamanında geldin. Ama biraz sakin ol, yoksa kruvasanlar korkar!”
Sena kahkaha atarak masanın kenarına doğru sıçradı:— “Ha! Ben mi korkutacakmışım? Kruvasanlar beni tanımıyor demek ki!”
Güneş tezgâhın arkasından, hafif takılmalı bir şekilde:— “O zaman kendini tanıt, bakalım bu küçük tatlılar seni affedecek mi,” dedi.
Sena hızlı bir adım atarak tezgâhın önüne geldi. Gözleri vitrindeki kruvasan ve tatlılara takıldı, sonra Güneş’e bakarak:— “Ah, sen de gördün işte! Ama ben önce senin günaydınını alacağım, yoksa asla tatlılara geçemem,” dedi, hafif şaka karışık ve enerji dolu bir tonla.
Güneş gülümseyerek hafifçe başını salladı:— “Günaydın Sena, hoş geldin. Ama uyarayım, bugün kruvasanlar için savaş açmayacaksın, tamam mı?”
Sena omuzlarını oynatarak:— “Söz veriyorum, ama gözüm hâlâ üzerlerinde olacak!” dedi ve vitrindeki tatlılara doğru eğildi.
Pastanenin içi artık sabahın sıcak ışığı, taze un kokusu, Güneş’in huzurlu düzeni ve Sena’nın enerjisiyle doluydu. Tezgâhın arkasında Güneş hafifçe tebessüm ederken, camdan süzülen ışık Sena’nın saçlarına vuruyor, küçük bir altın parlaklık yaratıyordu. Her hareket, her bakış, hem günlük ritmi hem de iki kardeşin küçük oyununu romantik ve sıcak bir şekilde tamamlıyordu.
Sena vitrindeki tatlılardan birini işaret ederek:— “Bunu deneyeceğim, tamam mı? Sen de bak, tatlı mı gerçekten?”
Güneş hafifçe başını sallayarak:— “Bakacağız bakalım, eğer doğruyu söylüyorsa seninle paylaşırım,” dedi, aralarındaki tatlı takılmalarla güneşli sabahın sakinliği ve enerjisi bir araya gelmişti.
Güneş vitrindeki tatlılara bakarken hafifçe kaşlarını kaldırdı ve Sena’ya sordu:— “Peki, Kerem nerede şimdi? Bugün onu göremedim.”
Sena, vitrindeki kruvasanlardan küçük bir ısırık alırken hafifçe dudaklarını silip cevap verdi:— “Aa, Kerem mi? Şimdi yaralı kedilerle ilgileniyordu biraz. Bahçede bir tanesini bulduk, biraz kanamıştı, onu sardık. Sonra da yemek verdik. Çok tatlıydı!”
Güneş gülümseyerek başını salladı:— “Ah, senin bu merhametin… Ama Kruvasan yerken böyle detayları anlatmak zor oluyor, hem ağzın dolu hem de anlatıyorsun,” dedi hafif takılmalı bir tonla.
Sena bir kahkaha attı, ağzındaki kruvasanı çiğneyerek:— “Evet evet, ama inan bana, kediler önemli! Kruvasan da tabii ki önemli ama… kediler bir numara!”
Güneş, Sena’nın enerjisine ve merhametine gülümseyerek karşılık verdi:— “Tamam, tamam. Kediler bir numara, Kruvasanlar ikinci sırada. Ama ikisine de aynı özeni göstermen lazım, anlaştık mı?”
Sena, vitrindeki diğer tatlılara göz atarken:— “Anlaştık! Ama bak, Kruvasanlar seni kıskanıyor olabilir, ben onları da ihmal etmeyeceğim,” dedi, hafif şakacı ve mutlu bir tonla.
Pastanenin içi, sabahın sıcak ışığı, taze un kokusu ve Sena’nın enerjisiyle dolarken, Güneş tezgâhın arkasından hafifçe gülümseyerek ona baktı. Aralarındaki bu küçük, tatlı atışmalar, sabahın huzurunu ve canlılığını bir araya getiriyor, sahneyi romantik ve samimi bir hâle getiriyordu.
____________
Sena,vitrinin kenarındaki küçük masada oturmuş, Güneş’in yarım bıraktığı karakalem çizimini tamamlıyordu. Kalemi kağıt üzerinde hafifçe kaydırırken, yüzünde odaklanmış ama mutlu bir ifade vardı. Arada kruvasanlardan küçük bir ısırık alıyor, çizimin gölgelerini ve ince detaylarını dikkatle işliyordu.
O sırada pastanenin kapısı hafifçe çaldı. Güneş başını kaldırdı, gülümseyerek:— “Hoş geldiniz!” dedi müşteriye, tezgâhtaki düzenini koruyarak.
Müşteri, vitrine göz atarken:— “Merhaba, bugün taze kruvasanınız var mı?” diye sordu.
Güneş hafifçe başını salladı:— “Evet, birkaç dakika önce fırından çıktılar. Hangisinden almak istersiniz?”
Müşteri favori kruvasanını seçip ödeme yaparken, Güneş nazikçe paketledi ve müşteriye uzattı:— “Afiyet olsun. Yine bekleriz,” dedi.
Müşteri mutlu bir şekilde pastaneden çıkarken, kapı zili hafifçe çaldı ve sessizlik tekrar çöktü. Güneş, tezgâhın arkasında derin bir nefes aldı, gözleri vitrindeki tatlılara takıldı.
Ardından mutfağın arka tarafına geçti. Fırını açtı, temiz tezgâhın üzerine limonlu çörek malzemelerini tek tek yerleştirdi. Unun hafif kokusu, limon kabuğunun taze aroması ve tereyağının yoğun kokusu birleşiyordu. Ellerini hafifçe unladıktan sonra hamuru yoğurmaya başladı. Parmaklarının arasındaki doku, hamurun yumuşaklığı ve hafif direnci, Güneş’e sabahın ritmini ve huzurunu hatırlatıyordu.
Sena, çizimini tamamlarken başını kaldırıp Güneş’i izledi. Gözlerinde hayranlık ve hafif bir merak parlıyordu. Güneş de onu fark ederek hafifçe gülümsedi, limonlu çörek hamurunun üzerine şekeri serperken ince bir ritimle çalışıyordu. Pastane artık hem sabahın huzurunu hem de küçük bir canlılığı taşıyor, her detay Güneş’in özeni ve Sena’nın enerjisiyle birleşiyordu.
Güneş limonlu çörek hamurunu yoğurmaya devam ederken, Sena kalemini masaya bıraktı ve hafifçe gülümseyerek:— “Azıcık dinlensene, yoruldun gibi görünüyor,” dedi, sesinde hem şaka hem de samimi bir endişe vardı.
Güneş, hamurdan ellerini silerken hafifçe başını salladı ve gülümseyerek karşılık verdi:— “Yoruldum sayılmaz, ama senin bu uyarını ciddiye alacağım. Birkaç saniye durayım,” dedi.
Sena küçük bir kahkaha attı ve tekrar kalemini eline aldı:— “Hadi ama, senin gibi biri bile biraz ara vermeli. Ben de çizime devam ederim, ama gözüm hep üzerindeydi, biliyorsun!”
Güneş tezgâhın kenarına hafifçe yaslandı, limonlu çörek hamurunu önüne alıp derin bir nefes aldı. Fırının hafif sıcaklığı ve sabahın taze aroması etrafı sarmıştı; küçük bir huzur ve tatlı bir tempo anı yaratmıştı.
Sena, masada otururken Güneş’i izlemeye devam etti. Onun her hareketi, hem sabırlı hem de titiz bir şekilde yaptığı iş, Sena’nın gözünde hem etkileyici hem de güven vericiydi. Hafif rüzgar camdan içeri süzülüyor, perdeleri yavaşça oynatıyor, sabah ışığı ikisinin etrafında tatlı bir sıcaklık oluşturuyordu.
Güneş, birkaç saniyelik duraktan sonra hamuru tekrar yoğurmaya başladı, ama şimdi Sena’nın uyarısıyla daha hafif bir ritimle çalışıyordu; aralarındaki bu küçük an, hem işin ciddiyetini hem de samimi bağlarını pekiştiriyordu.
Güneş, hamuru yoğurup çörekleri fırına verdikten sonra tezgâhı son bir kez kontrol etti. Fırından gelen hafif sıcak buhar, pastanenin havasını dolduruyor, unun ve limon kabuğunun aroması her köşeye yayılıyordu.
İşi bitirdiğini görünce hafifçe doğruldu, ellerini temizledi ve vitrinin kenarındaki masaya doğru yürüdü. Sena, kalemi yeniden eline almış, çizime odaklanmıştı. Güneş hafifçe masanın yanına oturdu, gözleri vitrindeki tatlılara takıldıktan sonra Sena’ya döndü:— “Biliyor musun, bu limonlu çöreği özellikle küçük çocuk için yaptım. Gelince çok mutlu olacağını düşündüm,” dedi, sesinde hem hafif gurur hem de samimi bir sevinç vardı.
Sena başını kaldırıp Güneş’e baktı, gözleri parladı:— “Gerçekten mi? Aa, o zaman ben de onlara bakmam lazım, değil mi?” dedi, sesi heyecanla titriyordu.
Güneş hafifçe gülümsedi, limonlu çöreklerin taze kokusunu hafifçe havaya çekti:— “Evet, taze ve yumuşacıklar. Küçük eller onları görünce mutluluktan ışıldayacak, emin ol. Ama sen de biraz tadına bakabilirsin tabii,” dedi, hafif şaka karışık ve sıcak bir tonla.
Sena, vitrindeki çöreklere bakarken yüzünde büyük bir sevinç ve merak ifadesi belirdi. Ardından bir tanesini işaret ederek:— “Aa, bunu hemen denemeliyim! Hem çocuk mutlu olacak, hem de ben!” dedi ve elleriyle hafifçe heyecanlandı.
Güneş, limonlu çöreklerden birinin kokusunu içine çekerken hafifçe Sena’ya dönüp sordu:— “Sence bugün gelir mi o ufaklık?”
Sena, gözlerini parlatıp heyecanla:— “Aa, gelir mi gelir! Eğer geç kalmazsa mutlaka gelir. Bak, bu çörekleri görünce sabırsızlanacak, eminim,” dedi ve vitrindeki çöreklere işaret etti.
Güneş hafifçe gülümsedi, tezgâhın arkasına doğru eğildi ve bir çöreği nazikçe aldı:— “İşte bu, tam onun boyuna göre, yumuşak ve limonlu. Gelince yüzündeki mutluluğu görmek için sabırsızlanıyorum,” dedi, sesi hem hafif gurur hem de tatlı bir merakla doluydu.
Sena küçük bir kahkaha attı, ellerini çırparak:— “Aa, kesinlikle! Onun gözleri parlayacak, yüzü ışıldayacak. Ben bile heyecanlandım şimdi!”
Güneş, çöreği vitrindeki diğer tatlıların yanına koyarken, sabah ışığı camdan süzülüp ikisinin üzerine vuruyor, küçük bir altın parlaklık yaratıyordu.
Pastanenin içi, taze limon kokusu, Sena’nın enerjisi ve Güneş’in tatlı merakıyla dolup taşıyordu; sahne hem romantik hem samimi, hem de sıcak bir bekleyiş havasına bürünmüştü.
Saat biraz ilerlemişti, sabahın sıcak ışığı pastanenin içini aydınlatıyordu.
Güneş tezgâhın arkasında limonlu çörekleri kontrol ediyor, her hareketinde çöreklerin taze ve yumuşak olmasına dikkat ediyordu. İçinden hâlâ o ufaklığın—her gün gelip limonlu çörek alan ama asla konuşmayan küçük çocuğun—neden gelmediğini merak ediyordu.
Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve Kerem, mahallenin veterineri arkadaşı, neşeli bir şekilde içeri girdi:— “Günaydın Güneş! Selam,” dedi, her zamanki gibi enerjik ve arkadaş canlısı.
Güneş hafifçe gülümseyerek başını salladı:— “Ah, işte sen! Sabahın ilk misafiri sensin,” dedi, Kerem’in enerjisi ve neşesi sabahın sakinliğine tatlı bir canlılık katıyordu.
Sena Kerem’i görünce hafifçe gülerek:— “Bak, işte beklenen misafir! Ama ufaklık hâlâ yok, merak ettim,” dedi.
Güneş hafifçe başını salladı, hâlâ aklında sessiz küçük çocuğun düşüncesi vardı: “Bugün neden gelmedi acaba? Çörekleri çok seviyor, eminim gelince mutlu olacak.”
Kerem vitrindeki tatlılara göz atarken, Güneş hafifçe tezgâhın arkasından:— “Küçük misafirimiz gelince onu da mutlu edeceğiz. Bu limonlu çörekler tam ona göre, gelince yüzü ışıldayacak,” dedi, sesi hem gurur hem de tatlı bir merakla doluydu.
Sena gülümseyerek Kerem’e baktı:— “Sen de bekle bakalım, ufaklık gelince pastane bir anda şenlenecek,” dedi, sesi neşeyle titriyordu.
Güneş, Kerem’in enerjisine bakarken hafifçe gülümsedi; küçük çocuğun gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu, ama şimdi Kerem’in neşesi pastaneyi dolduruyordu.
İçerideki sıcak ışık, taze limon kokusu ve tatlı sohbet, sabahın huzurunu hem canlı hem romantik bir hâle getirmişti.
Pastanenin içi, sabahın taze ışığı ve limonlu çöreklerin aromasıyla doluydu. Güneş tezgâhın arkasında fırından çıkan son çörekleri yerleştirirken, zihni hafifçe dalmıştı.
O küçük ufaklık—her gün gelip limonlu çöreğini alan sessiz çocuğun—bugün neden gelmediğini düşündü. Gözleri vitrindeki boş köşeye takıldı, içinden “Belki de bugün çok meşguldür… ya da hasta olmuştur,” diye geçirdi.
Tam o sırada kapı çaldı ve birkaç müşteri içeri girdi. Güneş hemen dikkatini topladı, gülümseyerek:— “Hoş geldiniz! Bugün taze limonlu çöreklerimiz var, kruvasanlarımız da yeni fırından çıktı,” dedi.
Müşteriler vitrindeki tatlılara göz atarken, Güneş siparişleri aldı, ödemeleri kontrol etti ve paketlemeleri dikkatle yaptı. Hareketleri hâlâ hızlı ve dikkatliydi, ama arada bir düşüncelerine geri dönüyor, boş köşeye bakıyor, ufaklığın yokluğunu hissetti.
Sena, Güneş’in dalgın bakışlarını fark ederek hafifçe gülümseyip yanına yaklaştı:— “Güneş, ne düşünüyorsun? Sanki aklın başka yerde gibi,” dedi, sesi hafif şakacı ama endişeli bir tonla.
Kerem de vitrinin kenarında gözlerini Güneş’in hareketlerinden ayırmadan sessizce:— “Evet, biraz dalgın görünüyor,” dedi, yumuşak bir sesle ama farkındalıkla.
Güneş, müşteriyle ilgilenirken hafifçe başını salladı, gülümseyerek:— “Ah, fark ettiniz mi? Sadece… ufaklığı merak ediyordum. Bugün gelmedi, o kadar,” dedi.
Sena hafifçe başını sallayıp gülümseyerek:— “Hmm, anladım. Ama bak, müşterilerle ilgileniyorsun, çöreklerin de hazır. Onun için üzülme, tamam mı?”
Güneş tezgâhın arkasında bir çöreği nazikçe paketlerken, içinden hâlâ küçük ufaklığı düşünüyor, ama müşterilerin mutluluğu ve Sena ile Kerem’in farkındalığı, ona hafif bir huzur veriyordu. Pastanenin içi sabahın sıcak ışığı, tatlı aromalar ve hafif bir dalgınlıkla dolmuştu; bu an, hem yoğun hem de romantik bir sessizlik yaratıyordu.
Güneş, Kerem ve Sena’nın çıkışının ardından pastanenin içinde kısa bir sessizlik yaşandı. Camlardan süzülen akşam ışığı, raflardaki tatlıların üzerinden yumuşak bir parıltı yayıyor, fırının hafif sıcak buharı hâlâ havada asılı duruyordu.
Bir süre tezgâhın arkasında durup, günün telaşını ve sabahın sıcaklığını düşündü. Ufaklığın bugün gelmemiş olmasını, müşterilerle olan kısa sohbetleri, Sena’nın enerjisini bir anlığına gözlerinin önünden geçirdi. Huzurlu ama hafif bir endişe kapladı içini.
Derin bir nefes aldı, bakışlarını vitrindeki tatlılara çevirdi. Zamanın ilerlediğini fark edince, mecburen:— “Artık kapatmam lazım,” dedi kendi kendine, hafifçe iç çekerek.
Dükkanın ışıklarını kapattı, tezgâhın üzerini düzeltti ve kapı kilidini kontrol etti. Dışarıdaki akşam serinliği hafifçe yüzüne vurdu, rüzgar camlardan süzüldü ve perdeleri nazikçe salladı.
Bisikletine yöneldi, pedallarına hafifçe dokundu ve kulaklığını taktı. Cihazdan yayılan Can Ozan’ın “Sar Bu Şehri” şarkısı hemen ruhunu sardı; melodinin ritmi ve sözler, günün tüm yorgunluğunu hafifletiyor, akşamın karanlık ama sakin atmosferiyle birleşiyordu.
Pedallara bastıkça, rüzgar saçlarını hafifçe okşuyor, kulaklığın melodisi şehri ve geçmiş sabahın tatlı anılarını hatırlatıyordu. Güneş, bisikletin üzerindeyken hem akşamın serinliğini hem de günün sıcaklığını içten bir huzurla hissediyor, müzik ve hafif rüzgar eşliğinde evine doğru yol alıyordu derken birden direksiyonu bir o kadar tanıdık patikaya doğru sürdü...
Güneş, pedallarına hafifçe bastıkça akşamın serinliği yüzüne vuruyor, kulaklığından yayılan Can Ozan şarkısı şehrin sessizliğini ve hafif esintisini ritimle dolduruyordu. Şehir ışıkları bir bir yanarken, denizin uzaklardan gelen hafif dalga sesi kulaklarına çarpıyordu.
Zihni hâlâ ufaklığın gelmemesi, pastanedeki sakinlik, Sena ve Kerem’in gidişi üzerine dönüyor; günün telaşı ile akşamın sessizliği arasında bir boşlukta süzülüyordu. Bu yüzden evine gitmek yerine, sahil kenarına yöneldi. Bisikletini sahile yakın bir bankın yanına çekti, pedallardan indi ve kulaklığını takılı tutarak oturdu.
Ay ışığı denizin üzerinde hafif bir parıltı yaratıyor, rüzgar saçlarını okşuyor, şehrin ışıklarıyla birleşen suyun yansıması huzur veriyordu.
Güneş, derin bir nefes aldı, dalgaların hafif uğultusunu dinleyip günün tüm telaşını, müşterileri, limonlu çörekleri ve Sena’nın neşesini zihninde birleştirdi.
Ama bir süre sonra gözleri uzaklara daldı, düşüncelerinin derinliklerine çekildi.
Yıllar önce bir kaza sonucu kaybettiği anne ve babasının anıları bir anda gözlerinin önüne geldi. Derin bir iç çekişle, ellerini hafifçe yüzüne götürdü.
Gözlerinden süzülen bir yaş, yanaklarını ıslattı. Kendi kendine fısıldadı:— “Anne… baba… size çok ihtiyacım var…”
Kalbinin derinliklerinden yükselen hasret ve sevgi, gözyaşlarıyla birleşti:— “Sizi çok özledim… Siz yanımda olsaydınız her şey çok daha kolay olurdu…”
Rüzgar saçlarını okşuyor, denizin dalgaları hafif bir uğultuyla bankın altından geçiyordu. Güneş başını ellerinin arasına aldı, sessizce ağladı; ama zamanla bu acı, içinde küçük bir huzur da yaratmaya başladı. Gözyaşları yavaş yavaş durulurken, fısıltıları rüzgara karıştı:— “Anne, baba… sizin yanınızda olmayı çok isterdim… Ama ben buradayım, sizi hep hatırlıyorum.”
Bir süre sahilde öyle oturdu, denizin ritmi ve akşamın sakinliği, içindeki karmaşayı yavaş yavaş yatıştırdı. Derin bir nefes aldı, gözlerindeki yaşlar hafifçe kurudu, kalbindeki özlem hâlâ tazeydi ama bir parça huzur bulmuştu.
Güneş sonunda bisikletine yöneldi, pedallara bastı ve evine doğru yola koyuldu. Hava iyice kararmış, şehir ışıkları denizin parıltısıyla birleşmişti. Kapıya vardığında, ananesi hafif endişeli bir ifadeyle bekliyordu.
— “Ah, Güneş, neredeydin böyle geç saatte? Bir sorun oldu mu?” diye sordu, sesi hem merak hem de hafif telaşla doluydu.
Güneş gülümseyerek bisikletini kapıya yasladı, kulaklığını çıkardı ve hafifçe başını salladı:— “Sorun yok ananem, sadece sahilde biraz oturup düşünmek istedim. Hava güzel ve sakinleştiriciydi,” dedi, sesinde hem rahatlama hem de hafif bir mahcubiyet vardı.
Ananesi hafifçe başını sallayıp endişesini yatıştırıcı bir gülümsemeyle:— “Ah, iyi o zaman… Ama bir dahaki sefere haber ver, tamam mı?” dedi ve Güneş’in saçlarını hafifçe düzeltti.
Güneş evin içine girerken, günün hem telaşlı hem de huzurlu anlarını bir kenara bırakıp, akşamın sakinliğiyle yavaş yavaş rahatlamaya başladı. Pastanenin, sahilin ve denizin sessizliğiyle dolu gün, onu hem yorgun hem de huzurlu bir şekilde eve bağlamıştı.
Güneş, kapıdan içeri adımını attığında evin hafifçe serinleyen havası yüzüne vurdu. Ananesi mutfakta çaydanlığın sesini duyuruyordu; hafif buhar, mutfağın sıcaklığını yavaşça tüm odaya yayıyordu.
Güneş, çantasını bir kenara bıraktı ve hafifçe gerinerek derin bir nefes aldı.
Mutfağa yöneldi, ananesi çayın demlenmesini beklerken hafifçe gülümsedi:— “Gün bitmiş gibi görünüyor. Sen de biraz rahatla artık, Güneş,” dedi, sesi hem sıcak hem de şefkat doluydu.
Güneş, çayını hazırlarken yavaşça hareket ediyor, günün telaşı ve sahildeki düşüncelerini bir kenara bırakıyordu. Hafifçe sandalyeye oturdu, bardaktaki çayın buharını içine çekti.
Dışarıdaki akşam karanlığı ve uzak dalgaların sesi, içindeki hafif hüzün ve huzuru birlikte dengeledi.Bir süre sessizce oturdu, çayın sıcaklığı ve evin sakinliğiyle nefesini topladı. Gözlerini kapattığında sahildeki dalga sesi ve akşamın serinliğiyle gelen huzur, tüm günün yorgunluğunu yavaşça aldı götürdü.
Ananesi hafifçe yanına yaklaşıp omzuna
dokundu:— “İyi misin, torunum? Artık dinlenmelisin,” dedi, sesi sevgi ve şefkat doluydu.
Güneş hafifçe başını salladı, gülümsedi:— “Evet, ananem… Şimdi biraz sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Teşekkür ederim,” dedi.
O akşam, evin sıcak ışıkları, hafif çayın buharı ve sahil düşüncelerinin ardından gelen sakinlik, Güneş’in iç dünyasında bir denge yaratmıştı. Gün bitmiş, ama hafif bir huzur ve romantik bir sakinlikle sona ermişti.
O akşam, evin sıcak ışıkları, hafif çayın buharı ve sahil düşüncelerinin ardından gelen sakinlik, Güneş’in iç dünyasında bir denge yaratmıştı. Gün bitmiş, ama hafif bir huzur ve romantik bir sakinlikle sona ermişti.
Gece sessizliği evin üzerine çökmüştü. Güneş, günün yorgunluğunu üzerinden atmış, odasında hafifçe uykuya dalmıştı. Ananesi kapıyı sessizce araladı, loş ışığın altında torununu izledi.
Yavaşça Güneş’in başına yaklaştı, parmaklarını hafifçe saçlarının arasına geçirdi ve onu okşamaya başladı.
Gözleri dolmuş, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Fısıldar gibi kendi kendine konuştu:— “Ah, güzel kızım… Bilmez miyim senin neler hissettiğini, ağladığını…”
Ananesi birkaç saniye sessizce durdu, torununun saçlarını nazikçe okşadı, hafifçe başını salladı ve derin bir nefes aldı. İçindeki endişe, sevgi ve şefkat bir anda yumuşayarak yerini huzura bırakmıştı.
Sonra yavaşça odadan çıktı, kapıyı sessizce kapattı. Güneş hâlâ derin uykudaydı, odadaki loş ışık ve ananesinin bıraktığı sıcaklıkla sanki evin tamamı sakin ve huzurlu bir nefes almış gibiydi.
O gece, ev sessizliğe gömülmüş, sadece denizin uzaklardan gelen hafif uğultusu ve sahil rüzgarının hatırlattığı sabahın huzuru kalmıştı.
Ananesi, mutfakta çayını toparladıktan sonra hafifçe Güneş’in odasına uğradı ve torununun huzur içinde uyuduğunu gördü.
— “Artık dinlenme vakti, Güneş. Günün uzun ve yorucuydu,” dedi, sesi hem yumuşak hem de şefkat doluydu.
Ananesi, yatağını hafifçe düzeltti, yorganını çekti ve odadan sessizce çıktı.
O sırada Ela da odasında uyumuş, sabahki telaş ve günün yorgunluğu onu derin bir uykunun içine bırakmıştı.
Yumuşak nefes alış verişleri ve hafif dönmeleri, evin genel sakinliğiyle birleşiyor, Güneş’in odasındaki sessizlikle birlikte evin huzurlu akşamını tamamlıyordu.
Evin loş ışıkları, dışarıdaki hafif rüzgar ve uzak deniz sesi, hem Güneş hem de Ela için sakin ve güvenli bir geceyi müjdeliyordu. O akşam, geçmişin hüzünleri ve günün telaşı geride kalmış, yerini sıcak bir huzur ve romantik bir dinginlik almıştı.
