10. bölüm · GÖKYÜZÜNÜN İKİ SIRRI
10.BÖLÜM
Demir uyanık değildi belki ama uyumuyordu da.Gözlerini kapatsa bile içindeki uğultu susmuyordu — sanki başının içinde bir motor, hiç durmadan çalışıyordu.Yatağın ucunda bir süre oturdu, sonra sessizce kalktı.Doruk’un uykusunu bölmemek için adımlarını hafifletti, kapıyı usulca aralayıp dışarı çıktı.
Hava serindi. Yağmur dinmişti ama toprak hâlâ ıslaktı; o tanıdık koku, gecenin sessizliğine karışmıştı.Demir, her zamanki yerine, evin önündeki küçük taş basamağa oturdu.Dirseklerini dizlerine dayadı, başını kaldırdı.
Ay, bulutların arasından yarı seçiliyordu.Ne tam görünüyordu, ne de tamamen kaybolmuştu — tıpkı Demir gibi.
Demir derin bir nefes aldı.Soğuk hava ciğerine dolarken yüz kasları gerildi.Bir süre öylece durdu, hiçbir şey söylemeden sadece baktı.
Sonra alçak bir sesle konuştu:“Ne diye hâlâ parlarsın ki…Kimseye faydan yok, ama yine de oradasın.Herkes çekip gider, sen kalırsın, öyle mi?”
Elini dizine koydu, bileğindeki gümüş ay figürüne baktı.Işığa vurdukça sanki nefes alıyordu metal.Demir başını yana eğdi, hafifçe mırıldandı:“Belki de sen de yoruldun ha?
Bir süre sustu, başını yana eğdi.Elini kaldırıp baktı — çizikler, kan kabukları hâlâ oradaydı.
“Sen bile eksilmezsin ha,” dedi sessizce.“Ben yamalıyım, sen tam.Ama yine de ikimiz de aynı gökyüzünün altındayız, ne ironik.”
Sabah ezanı okunmaya başladığında, Demir hâlâ yerinden kıpırdamamıştı.Gökyüzü yavaş yavaş açılıyor, geceyle sabahın arası o solgun griye bürünüyordu.Soğuk hava yanaklarını kesiyor ama o, hâlâ elindeki kabuk tutmuş çiziklere bakıyordu.
Tam o sırada, sokak başından bir ayak sesi duyuldu.Adımlar yavaş, tanıdık bir tınıyla geliyordu.Az sonra Hale Teyze belirdi; elinde küçük bir poşet, omzunda hırkasıyla, sabah serinliğini umursamadan yürüyordu.Demir’i görünce durdu, şaşkınlıkla seslendi:
“Demir oğlum, sen bu saate kadar burada mıydın?”
Demir başını kaldırdı, hafifçe doğruldu.“Hava almaya çıktım, Hale Teyze,” dedi kısık bir sesle.
Kadın başını iki yana salladı, bir adım yaklaşıp baktı.“Evladım senin hava dediğin, gecenin dibi olmuş.Üşüyeceksin bu hâlde, hadi içeri geç.”
Demir ayağa kalktı, ellerini cebine soktu.“Bizimkiler sana emanet,” dedi sadece.“Ben işe geçeyim.”
Hale Teyze anlam veremedi, kaşlarını çatıp baktı.“Şimdi mi işe gidilir bu saatte?” diye sordu ama Demir onu duymamış gibiydi.
Evin kapısını açtı, içeri girdi.Adımları sertti, belli ki içinde biriken şeyi bastırmaya çalışıyordu.Banyoya yöneldi, musluğu açtı; yüzüne soğuk su çarptığında gözleri hafifçe irkildi.
Aynaya baktı.Gözlerinin altı mor, çenesi gergindi.Islak elleriyle saçını geriye itti, ardından kurulanmadan çıktı banyodan.
Dolabın kapağını açtı, altına eski kot pantolonunu, üstüne sade bir beyaz tişört geçirdi.Hiç vakit kaybetmeden montunu aldı, kapıya yöneldi.Yüzünde kararlı ama soğuk bir ifade vardı — sabahın sessizliğine uymayan bir acele.
Kapıyı açtığında Hale Teyze hâlâ oradaydı, şaşkınlıkla bakıyordu.“Elin ayağın buz gibi olmuş evladım, nereye böyle?” dedi.
Demir sadece kısa bir “İşe,” diyebildi.Ardından yürümeye başladı; ayak sesleri sokakta yankılandı, yağmurun bıraktığı sulara karıştı.
Hale Teyze kapının eşiğinde kaldı, ardından mırıldandı:“Bir gece bile huzur yok bu çocuğa…”
Sonra başını iki yana sallayıp içeri girdi, Demir’in arkasından kapıyı sessizce kapattı.
Demir, montunu kaptığı gibi kapşonunu başına geçirdi. Soğuk sabah havası yüzüne çarpıyor, nefesi buğulanıyordu.Bir an bile durmadan yürümeye başladı — adımları sert, yönü belli ama içi karışıktı.
Şehrin sessizliği bile onu boğar gibiydi.Her köşe başında aynı duvarlar, aynı tabelalar, aynı yorgun yüzler…Hepsi sanki üstüne geliyordu.Betonun kokusu, sabahın nemli soğuğuna karışmıştı; hava ağırdı, nefes almak bile zordu.
Sokak lambalarının altından geçerken yüzü yarı aydınlanıyor, yarı karanlıkta kalıyordu.O yürüdükçe ayakkabılarının tabanı su birikintilerine çarpıyor, sıçrayan damlalar pantolonuna bulaşıyordu ama o fark etmiyordu.Yürüdükçe sanki bir şeylerden kaçıyor gibiydi — ama kaçtığı şey dışarıda değil, içindeydi.
Bir süre sonra başını hafifçe kaldırdı.Gökyüzü hâlâ griydi, bulutların ardında ay silik bir çizgi gibi kayboluyordu.Demir, kapşonunun altından gökyüzüne baktı, derin bir nefes aldı.Sanki içinden “Bir nefeslik yer bırakmadın bana, şehir…” der gibiydi ama dudakları kıpırdamadı.
Adımlarını hızlandırdı, sokaklar birbirini kovaladı.Sanki bir yerlere değil, bir hissin dışına çıkmaya çalışıyordu.Köhne binaların arasından geçerken yağmurun kesik kesik damlaları yine başlamıştı; o ise başını kaldırmadan yürümeye devam etti.Kentin gürültüsü henüz uyanmamıştı ama sessizliği bile kulak tırmalayıcıydı.
Köşeleri döndükçe binalar daha da sıklaştı.Yer yer duvarlardan dökülmüş sıvalar, paslı kepenkler, gece boyu yanık kalmış bir lambanın solgun ışığı…Yağmur durmuştu ama kaldırımlar hâlâ ıslaktı, Demir’in ayakkabıları her adımda suya bastıkça hafif bir ses çıkarıyordu.
Nereye gittiğini bilmeden yürüdü bir süre.Sonra önünde, tanıdık bir görüntü belirdi:Bir tamirhanenin önünde duran eski arabalar, pas kokusuna karışan yağ ve mazot kokusu, içerden gelen metal sesleri.Demir bir an durdu. Burnuna dolan o tanıdık koku bile biraz sakinleştirdi onu.
Kapşonunu indirip derin bir nefes aldı, sonra içeri girdi.İhsan Usta her zamanki gibi sabahın ilk saatinde çoktan işin başındaydı; bir elinde anahtar, diğerinde bez, radyodan cızırtılı bir türkü sesi geliyordu.
Demir içeri girerken “Selamünaleyküm Usta,” dedi.İhsan Usta başını motor kapağından kaldırıp gülümsedi.“Aleykümselam delikanlı! Ne bu hal, gene sabahın köründe geldin ha? Ben daha çay bile demlemedim.”
“Erken geldin oğlum,” dedi başını kaldırmadan.Demir yalnızca omzunu silkti, “Evde duramadım,” dedi sessizce.İhsan Usta kısa bir bakış attı ama sorgulamadı.O, Demir’in fazla konuşmadığı zamanları bilirdi.
Demir hafif bir tebessümle başını salladı.“Erken alışkanlık işte, Usta.”
İhsan Usta kahkaha attı,“Erken kalkmak iyidir de, seninki biraz fazla erken be oğlum. Güneş bile daha terliğini giymemiş, sen dükândasın!”
Tamirhanenin içi yağlı parça kokusuyla doluydu, demirlerin birbirine çarpma sesi, sabahın o sakinliğinde yankılanıyordu.Demir montunu çıkarıp bir kenara astı, kollarını sıvadı.Ne kadar yorulursa, o kadar iyi hissedeceğini biliyordu.
Demir hafifçe güldü, sonra sessizleşti. Üzerindeki montu çıkarıp askıya astı, ardından arka taraftaki küçük odaya geçti. Metal dolabın kapağını açtı, içinden iş tulumunu çıkardı. Beyaz tişörtünün üzerine geçirdi, kollarını dirseğine kadar sıvadı. Aynadaki yansımasına kısa bir bakış attı — gözlerinin altındaki morluklar belirgindi.
İhsan Usta o sırada çay ocağının yanına geçmişti, semaveri karıştırırken seslendi:“Bak, bugün şu mavi arabanın balatası var. Sahibi sabah sabah aradı, acele işiymiş. Kahvaltı etmeden başlama ha, elimdeki böreği paylaşırız birazdan.”
Demir “Tamam Usta,” dedi kısaca. Sesinde yorgun ama disiplinli bir tını vardı.Elleri hâlâ biraz sertti, parmak eklemlerindeki yara kabukları tam kapanmamıştı. Tulumu giyerken bile canı acıdı ama aldırmadı.
Tezgâha doğru yürüdü, tornavidayı eline aldı, motorun kapağını kaldırdı.İhsan Usta onu bir süre izledi, sonra derin bir iç çekti.“Demir,” dedi gülümseyerek, “ben senin yaşındayken hâlâ sabahları uykuyla kavga ederdim. Sen motorla kavga etmeyi seçtin belli ki.”
Demir başını kaldırmadan, kısa bir nefes verdi.“Uykuyla kavga etmeye vaktim yok, Usta.”
İhsan Usta hafifçe güldü, sonra yavaşça ciddileşti.“İnsanın gençliğinde vakti çok olur da, farkında olmaz… sonra bir bakarsın, bütün sabahlarını kaçırmışsın.”
Demir anahtarı elinde çevirdi, kısa bir duraksamadan sonra kısık bir sesle yanıtladı:“Benim sabahlarım erken biter, Usta.”
İhsan Usta başını salladı, yorgun ama sevecen bir ifadeyle,“Senin gibiler hep erken başlar hayata… ama gecikmeyi hiç bilmezler. Yorulma be oğlum, hayat senden kaçmıyor.”
Demir, motora tekrar eğildi,“Kaçmasa da durmuyor,” diye mırıldandı sadece.
Dışarıda hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı.Sokaktan geçen ilk minibüsün sesi, sabahın sessizliğini deldi.Dükkanın önündeki tabelaya yeni doğan güneşin solgun ışığı vuruyor, içeriye gri bir parlaklık doluyordu.
Demir son vidayı sıktı, eliyle motor kapağını kontrol etti.Bir uğultu sesiyle motor kısa süreli çalıştı, sonra düzgün bir şekilde rölantiye geçti.Demir derin bir nefes aldı, tornavidayı tezgâha bıraktı.
İhsan Usta, köşedeki küçük masaya oturmuş, elinde çay bardağıyla hafifçe gerindi.“Sabah oldu be oğlum! İş bittiğine göre gel, kahvaltı da edelim. Hem enerji toplarsın, hem çay yanında güzel gider.”
Demir, kolunu sıvarken başını hafifçe yana eğdi.“Ben sadece bir bardak çay alırım, Usta. Kahvaltıyı sonra hallederim.”
İhsan Usta kaşlarını çattı, sesi hafif yükseldi ama tatlı bir serzenişle:“Bir bardak çayla mı yetineceksin be Delikanlı? O çay, muhabbetiyle güzel, kahvaltıyı da beraberinde getirir."
Demir sessizce başını salladı, bardağı eline aldı.“Yeterli olacak, Usta. Bugün uzun işimiz var.”
İhsan Usta, köşedeki sandalyeye oturmuş çay bardağını kaldırdı, göz ucuyla Demir’i süzdü.“Ulan Delikanlı, senin boy uzun ama kahvaltı etmemekle bu kadar ince görünmüyorsun Bacakların boyunu geçti, enerji yok!”
Demir kaşlarını kaldırdı, hafif alaycı bir sesle:“Usta, boyumu çok konuşmayalım, yoksa kafama çay dökersin.”
İhsan Usta güldü, bardağı masaya koydu:“Yok oğlum, dökecek halim yok. Ama bir gün sen de kahvaltısız ayakta kalamazsın, bil bunu.”
Demir bardağı eline aldı, hafifçe içti ve göz ucuyla ustasına baktı:“Bakalım, bugün de bir bardakla idare edeceğim. Sen de merak etme, kahvaltısız ölmeyeceğim.”
Usta başını salladı, hafif sakacı bir tonla:“Ulan bak, bu lafınla hem beni sakinleştirdin hem de korkuttun. Ama sözümü unutma, bir gün boyun kadar uzayacak enerjiye ihtiyacın olacak.”
Demir gözlerini kısa süreliğine kapattı, sonra bardağına bakarak kısık bir sesle:“Eline sağlık, Usta.”
Demir bardağı kaldırdı, çaydan derin bir nefes aldı. Siyah, sekersiz ve yoğun çayın tadı ağzını sardı; biraz acı, biraz da kabullenmişlik kokuyordu.
İçerken yüzünde hiçbir ifade yoktu — ne keyif ne hoşnutsuzluk. Çay sanki onun sabah rutinine, günün kararlılığına eşlik eden bir araç gibiydi.
İhsan Usta arkasındaki motor kapağını sıvazlarken göz ucuyla bakıyordu:“Ula Delikanlı, çay içmiyorsun da, adeta zift içiyorsun. Böyle devam edersen dişlerinle motoru tamir edersin, çaydan güç gelmez!”
Demir omuz silkerek hafif bir mırıldanma ile yanıtladı:“Zift gibi olsun, Usta. Şekerli olursa sabrım çözülür, işim aksar.”
Usta, kaşlarını kaldırıp gülümsedi:“Ah ulan, sen de ayrı bir tip oldun. Ama tamam, anla artık. İyi bak kendine, hem çay hem motor… boyunu aşan işler bunlar.”
Demir sessizce bir yudum daha aldı, bardağı masaya bıraktı.“Hazır,” dedi kısık bir sesle. “Artık işe koyulabiliriz.”
İhsan Usta, çayının dumanına bakarak hafifçe kafasını salladı:“Tamam Delikanlı, bakalım bugün hangi motor seni sınayacak.”
Demir, tornavidayı tekrar eline alıp motorun yanına yürüdü; çayın sertliği ve sabahın serinliği içinde tamamen işe odaklandı.
Demir tornavidayı sıkıca tutarken, motorun motor kapağı altındaki vidolarla sessiz bir savaş veriyordu. Her hareketi ölçülü, sakin, hatta biraz mekanik gibiydi. Aklında başka düşünceler dolaşıyordu; sabahın serinliği, çayın sertliği ve geceden kalan yorgunluk birbirine karışmıştı.
İhsan Usta, motorun yanına gelmiş, lastiğin küçük bir yamasıyla uğraşıyordu. Arada elini silip demir parçalarıyla uğraşırken hafifçe mırıldandı:“Oğlum, sen de bir bak, bu yamayı düzgün yapalım, motor da ağlamasın.”
Demir, göz ucuyla Usta’yı izledi, başını hafifçe salladı.“Tamam, Usta. Dikkatli oluyorum.”
Bir süre sessizlik oldu, sadece tornavida ve metalin çıkardığı sessiz tınılar duyuluyordu.
Sonra İhsan Usta, işi bitirip başını kaldırdı ve hafif sakacı bir tonla söyledi:“Oğlum, dükkanın çöpünü de çıkarır mısın? Sana zahmet.”
Demir, başını hafifçe salladı, sesini çıkarmadan:“Tamam Usta, işim bitince çıkarırım.”
İhsan Usta, gülerek tekrar lastiğe döndü:“Sağol oğlum"
Demir tornavidayı elinde sıkıca tutmuş, sessiz ve soğukkanlı adımlarla işine devam ediyordu.Dışarıdaki serin hava yüzüne çarpıyor, çayın bıraktığı sert tat hâlâ damaklarında dolaşıyordu; bu sertlik, onun konsantrasyonunu daha da derinleştiriyordu.Motorun her vidaya oturuşu, her tık sesi, Demir’in kendi ritmini bulması gibiydi.Düşünceleri hâlâ gökyüzüne ve geceden kalan yorgunluğa takılıydı ama elleri işine meşguldü; zihninin bir köşesinde rüzgârın ve yağmurun sesi hâlâ yankılanıyordu.
Bir süre sessizce çalıştıktan sonra, işin sonuna geldiğini fark etti.Parçaları tek tek yerine oturtup sıkılaştırdı, motorun titreşimini test etti, frenleri ve lastiklerin oturuşunu inceledi. Her şey yerli yerindeydi.Bir an durup derin bir nefes aldı, ardından tornavidayı tezgâhın kenarına bıraktı.
— “Usta,” dedi, sesi sakin ama net. “İşim bitti, ben çıkayım mı?”
İhsan Amca başını kaldırdı, alnındaki teri kolunun tersiyle sildi ve Demir’in omzuna babacan bir şekilde dokundu:— “İyi ettin oğlum, sağ olasın. Sen de bir nefes al, allah izin verirse yarın yine devam ederiz"
Demir, İhsan Amca’nın omzuna dokunmasına karşılık yalnızca kafasını salladı.Ama kısa bir duraklamadan sonra, sessiz ve kararlı bir sesle söyledi:— “Usta, yarın gelemem… biraz işlerim var.”
İhsan Amca gözlerini Demir’den ayırmadı, alnındaki kırışıklar hafifçe derinleşti ama hâlâ babacan bir tavırla cevap verdi:— “Olur oğlum,yarın çok bir iş yok zaten"
Tam o anda, tamirhanenin dışından keskin bir ses yankılandı; metal bir şeye çarpan hafif bir gıcırtı gibi…Demir, refleksle başını anında o tarafa çevirdi.Gözleri hızlıca taradı ama önünde, devrilmiş koliler ve malzeme yığınları vardı; dışarısı tamamen görünmüyordu.Sokaktaki ışık ve gölge oyunları, yağmur sonrası nemin verdiği buğulu hava, onun bakışlarını engelliyordu.
İçten içe kısa bir uyarı hissetti, elleri hâlâ cebinde, duruşu sert ve kontrollü.Demir sessiz kalmayı tercih etti.Kolilerin arkasında kaybolmuş bu hareket, kısa bir gerilim anı yarattı; ama Demir soğukkanlılığını korudu, göz ucuyla durumu takip etti, hiçbir şekilde panik göstermedi.
İhsan Amca irkilip, hafifçe gerildi. Babacan ama korkulu bir tavırla dışarıya doğru hareketlendi:— “Bi bakayım… kedidir herhalde,
Demir sessizce başını salladı, hafif bir mırıldanmayla:“Üzerimi değiştireyim bari…”
Demir arka tarafa yöneldi.Küçük odada, pas ve yağ kokusunun hâlâ yoğun olduğu köşede durdu.Yorgun elleriyle önce montunu, ardından iş pantolonunu ve tişörtünü dikkatlice çıkardı; yağlı ve paslı giysileri bir kenara bıraktı.Siyah tişörtünü giyerken aynaya yansıyan omzundaki yara izine göz ucuyla takıldı, bir an durdu, dişlerini sıktı, derin bir nefes aldı.
Üzerine siyah kapüşonlu hırkayı geçirdi, giysilerini tamamladıktan sonra bir kez daha aynaya bakmadan sessizce arka kapıdan dışarı çıktı.Dışarıda yağmurdan kalan nem ve akşamın serinliği yüzüne çarptı.elleri cebindeydi gözleri yavaşça tamirhanenin önüne kaydı, İhsan Amca’ya ve bisikletin yanında duran kıza bakıyordu.Demir, hafifçe yanlarına doğru yürüdü.
— “İyi misin?” diye sordu, sesi soğuk ama yumuşak bir tonda, kısa ve net.
Güneş önce yüzüne bakmadı; elleri hâlâ bisikletin üzerinde, hafifçe gerilmişti.— “Evet, iyiyim… frenleri sıktım ama tutmadı,” dedi kısaca, açıklama yapar gibi.
Demir göz ucuyla dizine kaydı; hafifçe mırıldandı:— “Dizin kanıyor… bi bak istersen.”
O anda Güneş kafasını kaldırdı ve bir an göz göze geldiler.Demir, mesafesini bozmadan, sessizce İhsan Amca’ya döndü:— “Ustam, ben gidiyorum. Kendine iyi bak.”
İhsan Amca omzunu hafifçe kaldırdı, gülümseyerek:— “Hayırlı akşamlar oğlum"
Demir sessizce başını salladı, göz ucuyla refleks olarak kızı kontrol etti, sonra adımlarını hızlandırıp yoluna devam etti.
Demir sessiz adımlarla uzaklaşırken, Güneş bir an dalıp gitti; gözleri önüne gelen görüntülerle kendi düşüncelerine gömüldü.O anda, Demir’in arkasına bakakaldı; bisikletini toparlarken, geçen gün yaşadığı düşmeyi ve rüyasında yüzünü göremediği çocuğu hatırladı.Yüzü hafif ciddileşti, gözleri düşündü, hafifçe kasıldı; rüyasının tanıdık hissi ve o günkü küçük olay bir an için üst üste binmişti.
İhsan Amca, arkasından uyarıcı ama sakin bir sesle konuştu:— “Kızım, dikkat et. Dizine çok yüklenme, bisikleti de doğru kullan. Acı hissediyorsan dur ve dinlen, tamam mı?”
Güneş, uyarıyla irkildi ama gözlerini Demir’den ayırmadan kısa bir baş sallayışla yanıt verdi:— “Tamam amca,çok teşekkürler iyiyim,” dedi; sesi sakin ama ciddi, dizindeki hafif acıyı hissetse de zihni başka yerdeydi...
Güneş başını tekrar öne eğdi, elleriyle bisikletini toparladı. İhsan Amca gözlerini Demir’in uzaklaşan siluetine kaydırdı, sonra tekrar kızı dikkatle izledi; sözleri kısa ve öz, ama tecrübeyle doluydu.
Demir, sessiz adımlarla dar sokaktan ilerlerken, kapüşonunun gölgesi yüzünü hafifçe örttü.Yağmur sonrası nemli hava ciğerlerine doluyor, serin rüzgâr omuzlarına çarpıyordu. Ellerini cebinde sıkıca tutmuştu.elleri cebinde ağır adımlarla ilerliyordu.Kendi kendine mırıldandı, sesi neredeyse duyulmuyordu:— “bi kere de iyilik yapma be Demir, bari onu yapma…”
Omuzlarını hafifçe gerdi, dişlerini sıktı, kapüşonunun altından derin bir nefes aldı. Sessiz adımlarla yürümeye devam ederken, hem yorgunluğu hem siniri hem de kendine sarkastik sözleri bir arada taşıyordu; mesafesini bozmayarak, kendi dünyasında sessiz bir hesaplaşma sürdürüyor gibiydi.
Mahallenin dar sokaklarına girdiğinde, etrafındaki solgun ışıklar ve rutubetli kokular üzerine çöktü. Tek göz odalı gecekonduların çatısı eğilmiş, duvarları rutubet ve eski boyayla kaplanmıştı. Hava serindi, zeminde su birikintileri hâlâ parlıyordu.
Demir’in aklından bir düşünce geçti: babasının hatırlattığı o yıllar, annesini felç hâline getiren adam… yüzü kızardı, omuzları daha da gerildi. Sessiz adımlarına rağmen içindeki öfke hafifçe dalgalandı; eski anılar zihnini tırmalıyordu.
Daha fazla odaklanamadan, köşeyi döner dönmez iki adam dikkatini çekti. Alkol kokusundan sarhoş oldukları belliydi, yüzleri kırmızı ve buruşuktu, gözleri tuhaf bir parıltıyla Demir’in üzerine dikilmişti.
— “Hey lan! ne bakıyosun be?” diye bağırdı biri, argo ve bağırarak konuşuyordu, ağzını fazla açıp kelimeleri yayarak söylüyordu.
Diğeri, adımlarını Demir’in önüne doğru attı, hırçınca seslendi:— “Gel hele, sana bi’ ders verelim!”
Demir durdu, sessiz ve ciddi bir şekilde göz ucuyla onları süzdü. Kapüşonunun gölgesi yüzünü örtüyordu, mesafesini bozmuyor, adımlarını hızlandırmak yerine sakinliğini koruyordu. İçten içe sinirliydi; hem yorgunluk hem geçmişin yükü hem de bu mahalledeki her adımın getirdiği gerilim… ama bir an bile kendini kaybetmeye niyeti yoktu.
Demir, başını hafifçe eğerek yürümeye devam etti. Sokak lambasının titrek ışığı altında ayak sesleri yankılanıyordu.Arkasından gelenlerin adımları da ona karışıyordu artık.
Adamların biri alkolün etkisiyle sendeleyip küfrederek homurdandı:— “Bak hele, artist gibi yürüyo lan bu! Bi’ dur bakayım orda!”
Demir durmadı. Sadece kapüşonunun altından derin bir nefes aldı, elleri hâlâ cebindeydi.Sakin, hatta neredeyse donuk bir sesle konuştu:— “Kavga istemiyorum. Sadece yürüyüp gideceğim.”
Bu söz bile adamlardan birini kışkırttı. Diğeri, çirkin bir kahkaha attı, yanındaki arkadaşa omuz attı.— “Hee duydun mu? Beyefendi kavga istemiyormuş,” dedi ağzındaki kelimeleri uzatarak.
Demir bir an bile dönmedi, adımlarını sürdürdü.Ama tam o anda arkadan gelen ses, bardaktaki son damla gibi çarptı kulağına.— “Ananı da böyle yürüyerek mi bırakmıştın lan?”
O an hava ağırlaştı.Demir’in adımları bir anda kesildi; başını hafifçe eğdi, dişleri sıkıldı. Bir saniye içinde sessizlik çınladı sokakta.
Kapüşonun gölgesinden çıkmadan, bir anda geri döndü.Adama doğru iki adım attı, üçüncü adımda elini kaldırıp adamın boğazına yapıştı.Sert, ölçülü ama ölüm sessizliğinde bir hareketti bu.Adamın gözleri şaşkınlıkla büyürken, Demir’in sesi kısık ama buz gibiydi:— “Bir daha o ismi ağzına alma.”
Adam nefes almakta zorlanırken, Demir’in parmakları birkaç saniye daha boğazında kaldı.Sonra elini aniden çekti; adam öksürerek geri sendeledi, duvara yaslandı.Demir’in yüzündeki ifade değişmemişti — ne öfke, ne pişmanlık… sadece derin, taş gibi bir sessizlik.
Diğer adam, korku ve alkol karışımı bir panikle, cebine attığı elini yarıda bıraktı.Demir’in gözleri bir an ona kaydı;Diğer adam, korku ve alkol karışımı bir panikle cebine attığı elini yarıda bıraktı.Bir an durdu, sonra ağzının kenarından alaycı bir gülümseme süzüldü.— “Hee, korkutacaksın bizi yani ha?” dedi, sesi alkolle karışmış, cümleleri yuvarlanıyordu.Elini ceketinin altına attı; oradaki bir metal parçasını — belki bir çakı, belki sadece gösteriş olsun diye tuttuğu bir kesici — parmaklarının arasında çevirdi.Gözleri kana bulanmış gibiydi, ama o bulanıklık sarhoşluktandı.
Demir, göz ucuyla bu hareketi fark etti.Bir adım geri çekilmedi, sadece başını hafifçe yana eğdi.Yüzündeki ifade hâlâ donuktu, ama bakışlarının içinde bir kıvılcım belirdi;yıllardır bastırdığı o karanlık, sanki gözbebeklerinin ardında kımıldadı.
— “O elini indir,” dedi alçak, titremeyen bir sesle.Ne bağırdı ne tehdit etti; sadece söyledi.Ama o sesin altındaki gerginlik, bütün sokağı susturmaya yetti.
Demir dönmeden yürümeye kalktı ama adamın ayak sesleri hızlandı.Bir anda bıçağı savurdu Demir refleksle geri çekildi, metal ceketin kolunu sıyırdı.O an Demir’in içindeki ip koptu.
Demir’in bakışı değişti.Bir anda öne atıldı; güçlü bir hamleyle bıçaklı eline sertçe tekme attı, metal bir şakırtıyla bıçak kaldırıma savruldu.Adamın dengesini bozan bu hareketin ardından Demir kolunu kavradı,Gözleri kıvılcım gibi parladı, geri adım atmadı; tam tersine, öne atıldı.Adamın bileğini yakaladı, burkarak geri çevirdi.Bir çatırdama sesi geldi, adamın bağırsak yırtar gibi çıkan cırtlak sesi sokağa yayıldı:— “Ahh— ulan kolum!”diyerek yere kapaklandı
Bir adım attı,tam o anda diğeri nefesini toplayarak yerden kalkarak sopayı kaptığı gibi küfretti:— “Sen kimsin lan, göt herif!?” Demir kapüşonunun gölgesinden çıkmadan sessizce başını çevirdi. Sesi soğuk, neredeyse iğneli çıktı:-"gel lan kuduz herif sikeyim belanı!"
Adam daha da kışkırdı, eli sopayı sıkarken küfretti; sözleri çığırmıştı.Demir bir adım attı — öfkesi artık dizginlenemez bir gerilim haline gelmişti. Hareketleri hızlı ve hesaplıydı: sopayı savuran adamın kolunu sıkıca yakaladı, vücudunun ağırlığını kullanıp ani bir burkulma yaptırdı. Kolun üzerinden gelen o sert çatlama benzeri ses, sokakta kısa bir çığlık gibi yankılandı; adam sendeleyip yere kapaklandı, elindeki sopa da fırladı.
Demir tereddüt etmedi. Hızla öne çıkıp onu yere bastırdı; annesine laf eden adamdı bu,bir hareketle adamın dengesini bozdu adam yerde sırt üstü kıvranıyordu ayağını adamın boğaz hizasına bastırdı — nefesini kısıtmak değil, hareketini tamamen engellemek amacıyla, hakimiyet kurar gibi. Adam acıyla inledi, sesleri boğuk çıkıyordu; etraftakiler ürküp geri çekildi.Sokak bir anda kaosa dönmüştü — küfürler, inlemeler, uzaklardan gelen şaşkın bakışlar.
Demir, göğsüne kadar yükselen öfkeyi nefesiyle bastırmaya çalıştı,alnından ter süzüldü. Ardından yüksek, keskin bir sesle haykırdı:— “Bir daha yoluma çıkmayın! Anladınız mı!?”
Adamlar inleyerek kafa salladılar; Demir’in duruşu, tehditten çok kesin bir sınır koyuşuydu. Birkaç saniye daha orada durdu, sonra arkasını döndü ve yürümeye devam etti. Adımlarının sesi ıslak taşlarda yankılanırken, geride homurtular ve inlemeler kaldı.
Demir sessiz adımlarla yürüyordu.Sokak lambaları titrek yanıyor, kaldırımdaki su birikintileri ay ışığını yamuk yumuk yansıtıyordu. Rüzgâr hafifti ama içindeki gürültü hâlâ dinmemişti.Bir köşeyi dönerken başını kaldırdı, gri bulutların arasından sızan aya baktı.Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi — yorgun, alaycı bir tebessüm.
— “Oldu mu şimdi, ha?” diye mırıldandı.Sesi kısık ama sitemliydi.— “Bir gece daha… yine dayak, yine bela. Sen de yukarıdan izliyorsundur şimdi, değil mi? Eğlencelidir herhâlde.”
Bir süre sustu, nefesini tuttu, gözlerini ayın soğuk ışığında gezdirdi.— “Sen de hiç şaşmıyorsun be ay…Hep oradasın, ben ne kadar batarsam batayım, sen çıkıyorsun.”
Bir taş tekmeledi, ses sokakta yankılandı.Yürümeye devam ettiSonra ellerini cebine soktu, başını biraz eğdi.Ay hâlâ tepede, Demir ise gölgesini peşine takarak karanlığın içine karışıyordu.
Demir nihayet sokağın sonundaki dar yola saptı.Ay ışığı, yamuk dökülmüş kaldırım taşlarının arasına vuruyor; duvar diplerinde biriken sular parça parça yansıyordu.Evin önüne geldiğinde, nefesini farkında olmadan tuttu. Tek göz, alçak çatılı, duvarları rutubetten kabarmış o gecekonduya baktı bir süre.Birkaç saniye sonra yavaşça kapıya yaklaştı, eli tokmağa gitti.Tıklatmadan önce derin bir nefes aldı; sonra iki kez vurdu kapıya, tok ses yankılandı daracık sokakta.
Kapı birkaç saniye sonra gıcırdayarak aralandı.Hale Teyze’nin yüzü göründü — alnında tülbent, elinde yarısı kurumamış bir bez vardı.Yorgun ama içten bir gülümsemeyle baktı Demir’e.— “Hoş geldin oğlum,” dedi. “Yine geç kaldın, azıcık da kendini düşün be yavrum.”
Demir başını hafifçe eğdi, omzundaki gerginliği gizlemek ister gibi dudak kenarını kıpırdattı.— “İş biraz uzadı, teyze.”
İçeriden ince ama kendinden emin bir ses duyuldu:— “Abim mi geldi!”Doruk, elinde yarısı bitmiş bir defterle koridora koştu.
Koşarak abisine sarıldı, başını kaldırıp gülerek baktı:— “Yine geç kaldın, yarış yapsaydık kesin yenilirdin!”
Demir istemsizce gülümsedi, elini uzatıp Doruk’un saçlarını karıştırdı.— “Sen yarışta değil, konuşmada şampiyonsun küçük adam.”Doruk kahkaha attı, sonra Hale Teyze “sessiz olun biraz” der gibi başını salladı.
O sırada, sedirin üzerindeki kadının — Meryem’in — gözleri kapıdaydı.Ne ses çıkarabiliyordu, ne hareket edebiliyordu ama o gözler…Bir anne bakışıydı; içinde hem dua, hem özlem, hem suçsuz bir sitem taşıyordu.Demir’in içi, annesinin gözleriyle buluştuğu an daraldı.Yıllardır aynı sessiz teşekkür, aynı affedememe hissi arasında sıkışmışlardı.Meryem’in gözleri yavaşça yumuşadı; belli belirsiz bir rahatlama çöktü yüzüne, dudak kenarları kıpırdamasa da sanki “geldin” diyordu.
Demir göz temasını fazla uzatmadı.Sanki bakarsa boğazına oturacak bir düğüm büyüyecekti.Omzundaki hırkanın yakasını çekiştirdi, sesini kısık ama ölçülü tuttu:— “Ben bir üzerimi değiştireyim.”Banyoya yöneldi.Koridorun duvarları dar, boyası yer yer dökülmüş, ışık zayıftı.Zemindeki seramiklerde çatlaklar vardı; musluğun altındaki kovadan aralıklarla su damlıyordu.
Demir aynanın karşısına geçtiğinde bir süre öylece durdu.Yüzüne baktı — alnında ter,gözlerinin kenarına sinmiş yorgunluk ve hâlâ sönmemiş bir öfke…Hepsi birbirine karışmıştı.
Kapüşonlu hırkasını çıkardı, ardından tişörtünü de peşinden sıyırdı.Soğuk fayanslara çıplak omzu değince ürperdi.O anda kolundaki ince bir kesiği fark etti;bıçak darbelerinden mi, yoksa kavgadaki itiş kakıştan mı kalmıştı, emin değildi.Bir damla kan süzülüp bileğine indi ama Demir sadece baktı,ne pansuman yaptı ne silmeye çalıştı — umursamadı.
Derin bir nefes aldı, lavaboya eğilip ellerine su çarptı.Soğuk suyun temasıyla kasları hafifçe gerildi.Aynaya yeniden baktığında, karşısındaki adamı tanımakta zorlandı.Bir yanı hâlâ sokaktaki kavganın sıcağındaydı,diğer yanı annesinin sessizliğinde boğuluyordu.
Başını iki yana salladı, musluğu kapattı.Küçük bir nefes bıraktı ardından — hem yorgun, hem sitemli.
Lavabonun kenarına bıraktığı tişörtü eline aldı,soğuk kumaşı çekinmeden üzerine geçirdi.Cebinden küçük, kenarları yıpranmış bir künye çıkardı;bir an avuçlarının arasında çevirdi, sonra boynuna taktı.Künye tişörtün altına gizlenirken metalin soğuğu göğsüne değdi.
Altına gri bir eşofman geçirdi,çıplak ayaklarıyla fayansın soğuğunu hissederek banyodan çıktı.Üzerinde artık kavganın tozu değil, evin sessizliği vardı.
Banyodan çıkıp odaya yöneldi.Dar koridorun ucundaki küçük odadan loş bir ışık sızıyordu.İçeri girdiğinde, Hale Teyze yer sofrasını kurmuştu;bir kenarda ekmek sepeti, ortada buharı tüten bir çorba kasesi vardı.Evdeki yoksunlukla karışık sıcaklık, bir anlığına Demir’in yüzündeki gerginliği yumuşattı.
Hale Teyze, başını hafifçe çevirip gülümseyerek baktı:— “Oğlum, gel hele… karnını doyur güzelce.Gün boyu ayaktasındır sen.”
Demir yorgun bir sesle, ama saygılı bir tonda karşılık verdi:— “Sağ olasın, Teyze.”
Hale Teyze, önündeki kaseden bir kepçe çorba aldı,kaşığı dikkatle üfleyip Meryem’in dudaklarına doğru uzattı.Kadının gözleri hâlâ aynı noktada, oğlunun üstündeydi;yıllardır konuşamasa da o bakış, bin kelimenin yerini tutuyordu.
Demir yere çömeldi,sofranın kenarına oturdu — sessizce, anne kokusunun olduğu o köşeye.Bir an için sadece kaşığın kaseye değen sesi duyuluyordu;her şey sanki o an, o küçücük odada duruyordu.
Meryem’in gözleri hâlâ Demir’deydi; o bakışlarda hem özlem hem de sessiz bir huzur vardı.
Tam o sırada Doruk, ağzında ekmekle sandalyesine yan oturmuş halde sırıttı:— “Ne oldu abi, yine kahramanlık mı yaptın dışarıda? Elin niye kesik?”
Demir kaşığı havada tuttu, göz ucuyla kardeşine baktı.— “Sen ödevini yap da önce, sonra benim elime sıra gelir.”
Doruk kıkırdayarak sırtını sandalyeye yasladı:— “Benim ödevim senden hızlı, merak etme. Senin gibi her şeye geç kalmıyorum.”
Demir’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı,ama gözlerinde yorgunluğun gölgesi hâlâ asılıydı.— “Akşam akşam bulaşma bana, Doruk,” dedi kısık bir sesle, kaşığını çorbasına daldırırken.
Hale Teyze ise iki kardeşin atışmasını gülümseyerek izliyordu;evin içinde, uzun süredir eksik olan bir sıcaklık vardı.
Demir sessizce çorbasını karıştırırken, kaşığın kaseye değen sesi odadaki tek sesti.Doruk hâlâ kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor, Hale Teyze de Meryem’in ağzına bir kaşık daha çorba veriyordu.Tam o anda Meryem’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü.Titrek bir çizgi halinde yanağından aşağıya indi, sessizce battaniyesine düştü.
Demir’in kaşığı havada asılı kaldı.Gözleri bir anda annesine kaydı.Ne konuştu, ne sordu. Sadece baktı.Yutkundu, boğazı düğümlendi.
Bir an için çocukluğu geldi aklına — annesinin mutfakta gülerek “Oğlum dikkat et, elini kesme,” dediği günlerden biri.Şimdi o ses yoktu.Yerine, sessizlik içinde konuşan gözler vardı.
Demir başını hafifçe eğdi, dudaklarının kenarı titredi ama hemen toparlandı.Kendi kendine fısıldadı, kimse duymadı:— “Ben buradayım, merak etme…”
Sonra kaşığı tekrar aldı, sanki hiçbir şey olmamış gibi çorbasına devam etti.Ama o damla yaş, battaniyenin üzerinde hâlâ ıslaktı.
Yemekten sonra Hale Teyze sessizce sofrayı toplamaya koyuldu. Kaşıkların birbirine çarpan sesi, mutfağı dolduran çorba kokusuna karışıyordu.Demir sandalyeyi biraz geri çekti, elindeki tabakları Hale Teyze’ye uzattı.— “Bırak oğlum, sen otur,” dedi kadın yorgun ama şefkatli bir sesle.Demir sadece başıyla selam verir gibi yaptı.
Doruk ise çoktan defterini masanın üzerine açmış, kalemini dişlerinin arasına sıkıştırmıştı.— “Abi şu denklemlere bi baksana, yine anlamadım ya,” diye homurdandı.Demir hafifçe kaşlarını kaldırdı, sandalyesini çekip yanına geçti.Deftere eğildi, birkaç saniye sessizce baktıktan sonra dudak kenarıyla gülümsedi.— “Doruk… bu ‘x’ senin gibi. Nereye koyarsan koy, hep ters yöne gidiyor.”Doruk hemen karşılık verdi:— “Benim suçum ne? Matematik bana düşman zaten.”Demir göz ucuyla baktı, ciddiyetini bozmadı:— “Yok, sen çalışmıyorsun ondan. Hadi bak şimdi, şu satırı şöyle yapacağız.”
Doruk itiraz etti, kalemi kaptı, kendi yazdığı satırı gösterdi:— “Ama ben böyle yapınca da oluyor.”Demir başını iki yana salladı, sabırla elini kardeşinin omzuna koydu.— “Olmuyor, matematikte ‘belki’ yok. Ya doğru, ya yanlış.”— “Sende de hiç eğlence yok be abi,” dedi Doruk gülerek.Demir, dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi:— “Eğlenceyle denklem çözülmez, küçük filozof.”
İkisi arasındaki bu küçük atışma, evin içini sessiz bir sıcaklıkla doldurdu.Meryem’in gözleri koltuğun kenarından ikisine çevrilmişti; yüzünde ince, neredeyse fark edilmeyen bir tebessüm belirdi.Gözleriyle konuşur gibiydi — “İşte, evim yine ev gibi kokuyor.”
Hale Teyze mutfaktan çıkıp onlara baktı, ellerini önlüğüne sildi, gülümsedi:— “Siz böyle giderse Doruk, abinden önce öğretmen olacaksın ha.”Doruk hemen atıldı:— “Ben olsam kesin geçerim onu.”Demir başını kaldırmadan karşılık verdi:— “Rüyanda.”
O an üçü de hafifçe güldü.Evin duvarlarında yankılanan o kısa kahkaha, Meryem’in gözlerinden bir kez daha yaş gibi parlayan huzura dönüştü.
Masada iki defter, üç kalem, bir de Doruk’un sabrı vardı — ki o da yavaş yavaş tükenmekteydi.Demir sandalyesine yaslanmış, önündeki defteri işaret ediyordu.— “Bak Doruk, şu denklemin sonucu üç. Sen beş bulmuşsun.”Doruk dudaklarını büküp kalemi masaya vurdu:— “Ama ben çarpmadım ki, topladım. Toplayınca beş çıkıyor.”Demir’in kaşları yavaşça çatıldı, elini alnına götürdü.— “Evet, sorun da o. Çarpman gerekiyor.”— “Ama niye? Toplamak daha kolay.”— “Çünkü denklem kolay olsun diye yazılmadı, çözülmek için yazıldı.”
Doruk kıkırdadı:— “Vay be, felsefeci oldun ha. Matematik anlatmıyorsun, hayat dersi veriyorsun.”Demir derin bir nefes aldı, defteri kendine çekti.— “Gel buraya, ben yapayım sen bak. Bir kere de dinle beni, tamam mı?”Doruk homurdandı, kalemi çevirdi, göz ucuyla abisine baktı.— “Dinliyorum zaten. Ama sen çok hızlı anlatıyorsun, jet gibi.”— “Jet olmasam bu denklemleri sabaha kadar çözerdik.”Doruk hemen atıldı:— “Zaten sabaha kadar çözemeyeceğim ben, belli oldu.”
Demir kalemi masaya bıraktı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.Hale Teyze o sırada sessizce sofradan kalan son tabakları kaldırmış, şimdi Meryem’in ayak ucundaki küçük tabureye oturmuştu.Elinde gri renkli bir ip, örgüyü örerken arada bir Meryem’e bakıyor, yüzündeki huzuru görüp kendi kendine gülümsüyordu.Odanın köşesinde sadece örgü şişlerinin şıkırt sesi duyuluyordu.
Demir tekrar gözlerini açtı, sabrını toplayarak Doruk’a döndü:— “Tamam. Baştan alıyoruz. Bu kez toplayıp değil, çarpacağız. Hadi, şu satırı oku.”Doruk inadına gülerek başını yana eğdi:— “Ya abi, sen bana kızınca daha karizmatik oluyorsun ha. Bi de gül biraz, suratın taş gibi.”Demir dişlerinin arasından fısıldar gibi konuştu:— “Bir satır daha saçmalarsan, o taşı kafana atarım Doruk.”Doruk kahkahasını tutamadı, masaya yaslanarak güldü:— “Tamam, tamam! Çarpıyorum işte. Gördün mü, sinirlenince daha iyi anlatıyorsun.”Demir istemsizce gülümsedi; o küçücük kahkahanın içinde bir sıcaklık vardı.Kafasını iki yana salladı, defteri kapattı:— “Yeter bugünlük. Senin matematiğin değil, benim sinir sistemim çözülecek yoksa.”
Doruk hemen itiraz etti:— “Ama daha öğrenemedim ki!”Demir arkasına yaslandı, gülümsemesini gizleyemedi:— “Öğrenemedin çünkü konuşmayı hiç bırakmadın, küçük belâ.”
Meryem’in gözleri ikisinin üzerinde gezindi.Bir an dudaklarının kenarı kıpırdadı, sessiz bir dua gibi.Oğullarını böyle görmek, sessizliğin içinde bir hayat belirtisi gibiydi onun için.Hale Teyze örgüsüne bakarak fısıldadı:— “Evde ses varken, huzur da var demek ki.”
Demir başını eğdi, kardeşine baktı.Doruk gülerek kalemini havaya kaldırdı:— “Abi, yarın yine ders yapıyoruz, tamam mı?”Demir gülümsemesini saklamadan, usulca cevap verdi:— “Yarın mı? Önce bugünü atlatalım, filozof.”
Hale Teyze masadan sessizce kalktı, çaydanlıktan ince belli bardaklara buharı tüten çay doldurdu.Küçük mutfaktan yayılan koku, evin yorgun havasına biraz canlılık kattı.Tepsiyi dikkatlice taşıyarak odaya geldi, masanın kenarına bıraktı.
— “Hadi bakalım, beyniniz yandı. Biraz çay için de kendinize gelin.”Demir başını kaldırıp gülümsedi.— “Eline sağlık, teyze. Sen olmasan bu ev sessiz kalırdı.”Hale Teyze kaşlarını hafifçe kaldırıp alayla konuştu:— “He, ben olmasam ev değil mezarlık olurdu. Siz iki erkek başınıza evi karıştırırsınız.”Doruk hemen araya girdi:— “Ama ben düzenliyim teyze, abi dağıtıyor!”Demir kaşlarını kaldırıp gülerek sordu:— “Ben mi? Hangi evde düzenliysen oraya taşın Doruk.”Doruk kıkırdadı:— “O da olur, ama orda matematik yok!”
Hale Teyze bardağı Doruk’un önüne koyarken başını iki yana salladı:— “Siz hiç değişmiyorsunuz. Biriniz ateş, öbürünüz barut.”Sonra Meryem’e döndü.Kadının gözleri hâlâ iki oğlunda, ama artık yüzündeki ifade biraz daha yumuşamıştı.Hale Teyze çayını bir yudum aldı, örgüsünü yeniden eline alırken usulca sordu:— “Demir, senin kolun kanıyordu az önce, baktın mı ona evladım ?”
Demir kısaca eline baktı, kolundaki küçük kesikten sızan ince çizgi hâlâ görünüyordu.Umursamaz bir ifadeyle omzunu silkti:— “Ufak şey teyze, hallederim.”Doruk hemen atıldı:— “Kesiktir şimdi, mikroplar girer! Sana serum falan takarlar, iğne yaparlar ha!”Demir dudak kenarıyla güldü:— “İğneden korkan sensin, filozof.”Doruk ciddiyet takınarak:— “Ben korkmuyorum, sadece gereksiz buluyorum.”— “Tabii, aynen. Tıbbın yüz yıllık gelişimini Doruk onaylamıyor artık.”
Hale Teyze bu sözlere kahkaha attı, çay bardağını bırakıp ellerini dizine vurdu.— “Ah siz yok musunuz! Şu halinize bak, hem tartışıyor hem gülüyorsunuz. Yine de… iyi ki varsınız.”Bir süre odayı çay kaşıklarının tın tın sesi doldurdu.Meryem’in gözleri, o iki oğlunun arasındaki o kısa, sıcak anlarda parladı.Sanki kalbiyle konuşur gibiydi: “Ne olursa olsun… yan yana olsunlar yeter.”
Doruk, çayını yudumlayıp ağzını buruşturdu.— “Teyze, bu çok sıcak ya!”Demir hemen lafı kaptı:— “Matematik çarpmayı yapamayan, çayı da içemez zaten.”Doruk kaşlarını çatarak güldü:— “O zaman sen iç de görelim, Einstein.”
Hale Teyze başını iki yana sallayıp, “Allah sabır versin sana Demir,” dedi.Ama yüzünde yorgun değil, huzurlu bir tebessüm vardı.Çayların buharı tavana doğru yükselirken, evin içi bir anlığına sessizleşti;dışarıda esen rüzgârın sesi bile sanki bu küçük sıcaklığa karışmak istemiyordu.
Çaylar bitip sohbet azaldığında, evin içinde tatlı bir yorgunluk çöktü.Hale Teyze örgüsünü katlayıp sepetine koydu, kalkarken dizlerini tuttu:— “Ben artık kalkayım oğlum, saat de geç oldu. Yarın erkenden pazara gideceğim.”Demir başıyla onayladı, nazikçe gülümsedi.— “Tamam teyze, dikkat et. İyi ki varsın.”Hale Teyze kapıya yönelirken bir kez daha Meryem’e baktı. Kadının gözlerinde o sessiz şükran hâlâ duruyordu.— “Meryem’im, ben yarın erkenden uğrarım. Sen rahat ol.”Meryem’in gözleri hafifçe kırpıştı, o da kendi dilinde teşekkür etti sanki.
Kapı kapanınca ev sessizleşti.Demir, mutfağa geçip sofradan kalan tabakları yıkadı, tezgâhı sildi.Doruk odasına geçmiş, bir şeyler mırıldanarak dolanıyordu.Demir, salondaki küçük kanepeyi çekti, halının üstüne yer yataklarını sermeye başladı.Yorganların içindeki deterjan kokusu burnuna doldu — sade, ama tanıdık bir huzur gibiydi.Son yastığı da koyduktan sonra Meryem’in odasına döndü.Kadının gözleri hâlâ açık, sessizce oğlunu izliyordu.
Demir, yavaşça yanına eğildi.Elini annesinin yorganının kenarına koydu, gülümseyerek fısıldadı:— “İyi geceler, Meryem Sultan.”Bir an annesinin gözleri parladı, o minicik tepki Demir’in boğazında bir şeyleri düğümledi.Sonra lambayı kapattı. Oda loş bir maviye büründü, dışarıdan gelen ay ışığı duvarlara vuruyordu.
Demir yatağa uzanmadı.Pencere kenarındaki tabureyi çekip oturdu.Sokaktan bir köpek havlaması, uzaktan geçen bir araba sesi geldi.Bir sigara yakmadı, çünkü annesi nefes alırken o dumanın evde gezmesini istemezdi.Sadece dizlerini karnına çekip sessizce oturdu.Ayın solgun ışığı yüzüne vuruyordu; gözlerinde kavganın yankısı, kardeşinin kahkahası, annesinin sessizliği birbirine karıştı.
Bir süre sonra alçak sesle kendi kendine mırıldandı:— “Bu kadar sessiz bir gecede bile, içim hâlâ gürültülü…”
Kafasını duvara yasladı, gözleri yavaşça kapandı.Ev nihayet tamamen sustu — sadece saat tik takları ve rüzgârın cama vurduğu hafif ses kalmıştı...
Gece ağır ilerlerken, Demir’in gözleri istemsizce kapandı.Rüyasında soğuk bir rüzgâr yüzünü yaladı — dudakları kupkuruydu.Bir uçurumun kenarındaydı. Aşağısı sisle kaplıydı, ama sanki o sisin altında bir şey vardı; bir yankı, bir ses, bir nefes…Ay ışığı solgun bir çizgi gibi omzuna vuruyordu.
Bir anda, arkasından bir ses duydu.Yumuşak ama ürkütücü bir ses:— “Gitme…”
Demir irkildi, başını çevirdiğinde beyaz bir elbise rüzgârda savruldu.Kız oradaydı.O gün bisikletiyle yere düşen kız…Gözleri bu kez gülmüyordu; bakışı donuktu, sanki ondan bir şey ister gibiydi.Ayaklarının ucundaki taşlar uçurumdan aşağı yuvarlanıyor, her biri karanlığa karışıyordu.
Demir’in kalbi göğsünde sert bir şekilde çarptı.Bir adım atmak istedi ama ayakları hareket etmedi.Kızın sesi yankılandı — bu kez daha güçlü, neredeyse feryat edercesine:— “Gitme! Gitme, Demir!”
Rüzgârın uğultusu, toprağın altından gelen bir uğultuya dönüştü.Kızın beyaz elbisesi uçurumun kenarına kadar savruldu, sonra o da adım attı.Demir elini uzattı, parmakları havayı kavradı sadece — kızın parmak uçları gözlerinin önünde kayboldu.
Bir anlık sessizlik…Sonra aşağıdan yankılanan bir düşüş sesi, kalbine saplanan bir soğukluk gibi çarptı.Demir’in dizleri çözüldü, boğazından kısık bir “Dur!” sesi çıktı ama artık çok geçti.Sis, her şeyi yuttu.
Demir, ter içinde uyandı.Nefesi düzensizdi, alnından süzülen ter damlası yastığa düştü.Gözleri bir süre tavanda gezindi, sonra ellerini yüzüne kapattı.Göğsü inip kalkarken kendi kendine fısıldadı:— “Rüya… sadece rüya…”
Ama içinden bir ses, bunun sadece bir rüya olmadığını söylüyordu...yorgunlukla gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı her ne kadar dirensede uykuya yenik düştü tekrardan...
