Gökyüzüne Yemin kitap kapağı

7. bölüm / 7

Gökyüzüne Yemin

Bölüm 7

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 7

Cumartesi sabahları normalde alarmı kapatıp birkaç dakika daha uyumak isterdim.

O sabah ise saat 06.10’da gözlerimi açtığımda aklımdaki ilk şey, saat onda başlayacak olan etkinlikti.

Bunun üzerinde fazla durmadım.

En azından ilk birkaç dakika.

Yataktan kalkıp banyoya gittim. Yüzümü yıkadım, tıraş oldum ve dolabın karşısına geçtim. Üniforma giymeyecektim. Bu düşünce bile garip gelmişti. Günlük hayatımın büyük bölümünde ne giyeceğimi düşünmem gerekmiyordu. Üniformam vardı, görevim vardı, belli bir düzenim vardı.

Bugünse yalnızca bir gönüllü olarak hastaneye gidecektim.

Dolaptan koyu renk bir pantolon ve sade bir gömlek çıkardım. Aynada kendime baktım.

“Alt tarafı bir etkinlik,” diye söylendim.

Sanki bir yere gideceğimi kendime hatırlatmam gerekiyormuş gibi.

Mutfağa geçip kahvaltı hazırladım. Annem görse memnun kalacağı türden bir kahvaltıydı. Peynir, zeytin, yumurta, ekmek… Hatta çay bile demledim.

Telefonum masanın üzerinde duruyordu.

Duru’dan yeni mesaj gelmemişti.

Zaten gelmesini beklemiyordum.

Dün akşam etkinliğin ayrıntılarını paylaşmış, ben de katılacağımı bildirmiştim. Konuşma orada bitmişti. Bunun son derece normal olduğunu biliyordum.

Yine de telefonun ekranı her aydınlandığında gözüm kendiliğinden oraya kayıyordu.

Sonunda telefonu alıp annemi aradım.

“Günaydın anne.”

“Günaydın oğlum. Hayırdır, bu saatte aradığına göre ya bir şey oldu ya da kahvaltı yaptın.”

Güldüm.

“İnsan kahvaltı yaptığı için annesini arayamaz mı?”

“Arayabilir. Ama senin kahvaltı yaptığını kendi gözlerimle görmeden inanmam.”

“Bugün yaptım.”

“Ne yedin?”

Kahvaltımı tek tek saydım.

Annemin memnuniyetle iç çektiğini duydum.

“Bak, demek ki isteyince oluyormuş.”

“Beni ne zaman rahat bırakacaksın?”

“Sen kendine düzgün bakmaya başlayınca.”

“Yani hiç?”

Annem kahkaha attı.

“Çok konuşma.”

Bir süre havadan sudan konuştuk. Sağlığının nasıl olduğunu sordum. Dinlendiğini, ilaçlarını düzenli aldığını ve babamın onu fazla sıkmadığını söyledi. Ardından, hafta sonu ne yapacağımı sordu.

“Bir etkinliğe katılacağım.”

“Ne etkinliği?”

“Bir hastane bağış organizasyonu. Çocuklar için kitap ve kırtasiye malzemeleri toplanacakmış. Birkaç saat yardımcı olacağım.”

“Ne güzel.”

Annemin sesindeki sevinç beni gülümsetti.

“İyi bir şey yapıyoruz işte.”

“İyi bir şey yapmak için illa büyük bir sebep olması gerekmiyor oğlum.”

Bir an sustum.

Duru’nun beni ararken söylediklerini hatırladım. Belki böyle bir etkinlik bana iyi gelirdi.

Annem devam etti.

“Orada arkadaşların da olacak mı?”

“Bilmiyorum. Birkaç gönüllüyle tanışacağım.”

“Güzel. İnsan yeni insanlarla tanışmalı.”

Gözlerimi kapattım.

Annemin cümlesi sıradan bir tavsiye olabilirdi. Ama ailemin son günlerde benim hayatımla ilgili söylediklerini düşününce bu kadar tesadüf yeterdi.

“Anne, ben yalnızca bir etkinliğe gidiyorum.”

“Ben de yalnızca bir şey söyledim.”

“Senin yalnızca bir şey söyleyişini biliyorum.”

Güldü.

“Git bakalım. Birilerine faydan dokunsun. Kendine de iyi bak.”

Telefonu kapattığımda saate baktım.

07.02.

Hâlâ vaktim vardı.

Ama nedense acele etmek istiyordum.

Hastaneye vardığımda saat 09.38’di.

Arabayı park edip girişe doğru yürüdüm. Hava serindi. Gökyüzü bulutluydu ama yağmur yağacak gibi görünmüyordu. Hastanenin önünde birkaç kişi ellerinde kutularla bekliyordu. Bir masanın üzerinde kitaplar, renkli kalemler, defterler ve oyuncaklar vardı.

Bir çocuk, annesinin elini çekiştirerek masadaki renkli kitaplardan birini gösteriyordu.

“Anne, bunu alabilir miyiz?”

Kadın eğilip çocuğunun kulağına bir şey söyledi. Çocuk başını salladı ama gözleri kitaptan ayrılmadı.

İçimde tuhaf bir sıcaklık hissettim.

Bazen insan, başkasının hayatında küçük bir değişiklik yapabileceğini hatırlamaya ihtiyaç duyuyordu.

Girişte görevli bir kadına etkinliğin nerede yapılacağını sordum. Beni konferans salonuna yönlendirdi.

Koridora girdiğimde birkaç gönüllünün hazırlık yaptığını gördüm. Bir kısmı kutuları taşıyor, bir kısmı kitapları türlerine göre ayırıyordu. Masaların üzerine isim listeleri bırakılmıştı.

Ve sonra onu gördüm.

Duru, salonun diğer tarafında bir kutunun üzerine eğilmiş, içindeki malzemeleri kontrol ediyordu. Saçlarını ensesinde toplamıştı. Üzerinde açık renk bir gömlek ve koyu bir pantolon vardı. Bileğine ince bir saat takmıştı.

Bir elinde liste, diğerinde kalem vardı.

Bir gönüllü ona bir şey sorduğunda başını kaldırıp cevap verdi. Ardından kutunun içindeki kitapları yeniden düzenlemeye başladı.

Onu izlediğimi fark ettiğimde bakışlarımı başka tarafa çevirdim.

İnsanlara yardım etmek için geldin, Göktuğ.

Bu doğruydu.

Ama kapıdan içeri girdiğimde gözlerimin ilk onu aramış olması da doğruydu.

“Göktuğ!”

Başımı çevirdim.

Duru beni görmüştü.

Elindeki listeyi yanındaki masaya bırakarak yanıma geldi. Yüzünde içten bir gülümseme vardı.

“Geldiniz.”

“Geldim.”

“Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk.”

Bir an birbirimize baktık.

Sonra Duru gözlerini hafifçe kıstı.

“Şaşırdım.”

“Neden?”

“Gerçekten geleceğinizi düşünüyordum ama yine de insan bazen son anda vazgeçilebileceğini düşünüyor.”

“Ben söz verdiğim bir şeyi yapmamaya çalışmam.”

“Güzel. O zaman doğru kişiye sormuşum.”

Bu cümle hoşuma gitti.

Belli etmemeye çalışarak etrafa baktım.

“Yapılacak işler nelerdir?”

Duru gülümsedi.

“Önce şu kutuları taşıyacağız. Sonra kitapları yaş gruplarına göre ayıracağız. Bir de kayıt masasında yardıma ihtiyacımız var. Hangisini tercih edersiniz?”

“Hangisinde eksik varsa oradan başlayalım.”

“Bunu söyleyeceğinizi tahmin etmiştim.”

“Beni bu kadar çabuk tanımaya mı başladınız?”

Duru’nun yüzünde kısa bir gülümseme belirdi.

“Henüz karar vermedim.”

“Karar vermek için acele etmeyin.”

Güldü.

“Bunu daha önce de söylemiştiniz.”

“Demek aklınızda kalmış.”

“Bazı cümleler akılda kalıyor.”

Bir an sessiz kaldık.

Sonra Duru elindeki kutuyu işaret etti.

“Peki, Yüzbaşı Alsancak. Madem geldiniz, işe koyulalım.”

“Emredersiniz, Doktor Yalın.”

Bu kez ikimiz de güldük.

Ve o sabah, uzun zamandır ilk kez bir yere yetişmek için değil, orada olmak istediğim için gelmiştim.

İlk yarım saat boyunca kutu taşıdım.

Beklediğimden fazla kitap vardı. Bazı kutuların üzerine yaş grupları yazılmıştı, bazılarının üzerindeyse yalnızca bağışçıların isimleri bulunuyordu. Duru, her kutunun içeriğinin kaydedilmesini ve kitapların doğru gruplara ayrılmasını istiyordu.

İşini ciddiye alıyordu.

Bunu yalnızca doktor olduğu için değil, yaptığı işin başkaları için ne anlama geldiğini bildiği için yaptığını düşündüm.

“Şu kutuyu buraya bırakabilir misiniz?” diye sordu.

Kutuyu gösterdiği yere bıraktım.

“Başka?”

“Şimdilik bu kadar.”

“Beni hafife alıyorsunuz.”

Duru başını kaldırdı.

“Öyle mi?”

“Bana hafif kutuları veriyorsunuz.”

Kutunun içindeki kitaplara baktı.

“Bu kutu hafif mi?”

“Benim için.”

“Peki, o zaman şunu taşıyın.”

Salonun köşesindeki daha büyük kutuyu gösterdi.

Kaşlarımı kaldırdım.

“Bu kadar kolay mı ikna oluyorsunuz?”

“İnsanların söylediklerinin arkasında durup durmadığını görmeyi severim.”

“Tehlikeli bir alışkanlık.”

“Mesleğim gereği dikkatli olmam gerekiyor.”

Kutuyu kaldırdım.

Gerçekten ağırdı.

Duru’nun yüzündeki ifadeyi görünce gülmemek için kendimi tuttum.

“Bir şey mi diyeceksiniz?” diye sordum.

“Hayır.”

“Bence diyeceksiniz.”

“Yalnızca kutunun hafif olduğunu söyleyen kişi sizdiniz.”

“Fikrimi değiştirdim.”

Duru kahkaha attı.

Bu kez başını geriye atarak güldü. Birkaç saniyeliğine etraftaki telaşı unutmuş gibiydi.

Ben de gülümsedim.

“Tamam,” dedi sonunda. “Sizi daha fazla zorlamayacağım.”

“Bence doğru karar.”

“Yalnız bir kutu daha var.”

Başımı iki yana salladım.

“Bunu bilerek yapıyorsunuz.”

“Kesinlikle.”

Kutuyu yerine bıraktıktan sonra birlikte kitapları ayırmaya başladık. Küçük çocuklar için resimli kitaplar, daha büyük çocuklar için hikâyeler, boyama kitapları ve eğitim materyalleri…

Duru her kitabı dikkatle inceliyordu.

“Bu kitaplar çocuklara mı dağıtılacak?” diye sordum.

“Bir kısmı hastanede tedavi gören çocuklar için ayrılacak. Bir kısmı da çocuk servislerine ve imkânları sınırlı merkezlere gönderilecek.”

“Güzel düşünülmüş.”

“Bazı çocuklar uzun süre hastanede kalıyor. Tedavileri devam ederken yapabilecekleri bir şeylerinin olması önemli. Kitaplar, boyama malzemeleri… Küçük şeyler gibi görünüyor ama bazen bir çocuğun bütün günü değişebiliyor.”

Bir kitabın kapağını düzeltti.

“Bir de aileler için güzel oluyor. Çocuklarının birkaç dakika da olsa başka bir şeye odaklanabildiğini görmek onlara iyi geliyor.”

Onu dinlerken yüzüne baktım.

Duru, işinden söz ederken değişiyordu. Daha canlı, daha kararlı oluyordu. Sözlerinin arasında bir gurur vardı ama bu, yaptığı işi kendini göstermek için kullanmanın gururu değildi.

İşini seviyordu.

Zorluklarını da biliyordu.

“Bu etkinlikleri sık yapıyor musunuz?” diye sordum.

“Fırsat buldukça. Her şeyi değiştiremeyiz ama yapabileceğimiz şeyleri de görmezden gelmek istemiyorum.”

Başımı salladım.

“Buna katılıyorum.”

Duru bana döndü.

“Peki, siz neden geldiniz?”

Soru basitti ama beklediğimden daha fazla düşündürdü beni.

“Yardımcı olmak için.”

“Bunu biliyorum. Ama neden kabul ettiniz?”

Bir süre cevap vermedim.

Sonra dürüst olmaya karar verdim.

“Bazen insanın kendi hayatının dışına çıkması gerekiyor. Sürekli aynı şeylerle uğraşınca, başka insanların hayatında neler olduğunu unutabiliyor.”

Duru dikkatle dinliyordu.

“Bir de,” diye devam ettim, “bu tür etkinliklerin gerçekten bir işe yaradığını düşünüyorum. Her şeyi düzeltemeyiz ama bir şeyleri kolaylaştırabiliriz.”

Duru’nun yüzünde yumuşak bir ifade belirdi.

“Güzel bir cevap.”

“Beni sınava mı çekiyorsunuz?”

“Hayır. Sizi tanımaya çalışıyorum.”

Bu kez ikimiz de sustuk.

Duru, söylediği cümlenin farkına varmış gibi elindeki kitabı yeniden kutuya koydu.

Ben ise bir süre hiçbir şey söylemedim.

Çünkü bu, o sabah duyduğum en açık cümleydi.

\* Sizi tanımaya çalışıyorum.\*

Ben de onu tanımaya çalışıyordum.

Belki de aramızdaki ilk gerçek ortaklık buydu.

Saat on bir civarında salona birkaç çocuk ve aileleri geldi. Bazı çocuklar etkinliğe katılmak için getirilmişti; bazılarıysa hastanede tedavi gören yakınlarını bekleyen ailelerin çocuklarıydı.

Gönüllülerden biri küçük bir masaya boyama kitapları yerleştirdi.

Bir çocuk, elindeki kırmızı kalemle kâğıda büyük bir uçak çiziyordu.

Yanına yaklaştığımda başını kaldırdı.

“Amca, sen pilot musun?”

Sorunun doğrudanlığı karşısında gülümsedim.

“Evet.”

Çocuğun gözleri büyüdü.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

“Uçak kullanıyor musun?”

“Evet.”

“Büyük uçak mı?”

“Evet.”

Çocuk bir an düşündü.

“Peki, gökyüzüne çıkınca korkuyor musun?”

Bu kez cevap vermeden önce duraksadım.

Bana bu soruyu daha önce de soranlar olmuştu. Genellikle aynı cevabı verirdim: Eğitim, tecrübe ve hazırlık…

Ama karşımda, elinde kırmızı kalem tutan küçük bir çocuk vardı.

“Korkmak bazen normaldir,” dedim. “Önemli olan korktuğunda ne yapacağını bilmektir.”

Çocuk kaşlarını çattı.

“Yani sen de korkuyor musun?”

Gülümsedim.

“Ben de insanım.”

Çocuk bu cevabı yeterli bulmuş gibi başını salladı.

“Ben de doktor olacağım.”

“Güzel. Neden doktor olmak istiyorsun?”

“Çünkü annem doktorların insanları iyileştirdiğini söylüyor.”

Tam o sırada Duru yanımıza geldi. Elinde birkaç boyama kitabı vardı.

“Bence çok güzel bir seçim,” dedi çocuğa.

Çocuk Duru’ya döndü.

“Sen de doktor musun?”

“Evet.”

“Peki, sen hiç korkuyor musun?”

Duru bir an bana baktı.

Sonra çocuğun yanına çömeldi.

“Bazen. Ama korktuğumda yardım isteyebileceğimi biliyorum.”

Çocuk ikimizi sırayla süzdü.

“Demek ikiniz de korkuyorsunuz.”

“Bazen,” dedim.

Çocuk yeniden resmine döndü.

“Ben de bazen korkuyorum. Ama annem yanımda olunca geçiyor.”

Duru’nun yüzündeki gülümseme biraz yumuşadı.

“Bu çok güzel,” dedi.

Çocuk resmini bitirince bize gösterdi. Uçağın yanında iki insan çizmişti. Birinin üzerine doktor, diğerinin üzerine pilot yazmıştı.

“Bu sizsiniz,” dedi.

Resmi elime aldım.

Uçak, gökyüzüne göre biraz fazla büyüktü. Doktor figürünün elinde de ne olduğunu anlayamadığım mor bir nesne vardı.

“Çok güzel olmuş,” dedim.

“Bunu size vereceğim.”

“Bana mı?”

Başını salladı.

“Evet. Ama kaybetmeyeceksin.”

Gülümsedim.

“Söz.”

Duru, çocuğun başını hafifçe okşadı.

“Bence bunu bir yere asmalısın.”

Resmi dikkatlice katlamadan dosyamın arasına yerleştirdim.

“Öyle yapacağım.”

Çocuk başka bir masaya geçtiğinde Duru bana döndü.

“Güzel cevap verdiniz.”

“Hangi cevabım?”

“Korkmakla ilgili olan.”

Omuz silktim.

“Çocuklar bazen doğru cevabı zaten biliyor. Yalnızca birinin onlara söylemesini bekliyorlar.”

Duru başını salladı.

“Belki de büyükler de öyledir.”

Ona baktım.

Bu cümlenin yalnızca çocuklarla ilgili olmadığını düşündüm.

Belki büyükler de korktuklarında ne yapacaklarını bildiklerini sanıyorlardı. Belki bazıları çalışıyor, bazıları susuyor, bazıları da her şey yolundaymış gibi davranıyordu.

Ben hangisiydim?

Duru elindeki kitapları masaya bıraktı.

“Biraz su içelim mi? Benim beş dakikalık molaya ihtiyacım var.”

“Ben de gelebilirim.”

“Zaten size soruyorum.”

Birlikte salonun yanındaki küçük dinlenme alanına geçtik.

Dinlenme alanında birkaç sandalye ve küçük bir masa vardı. Pencerenin kenarına bir su sebili yerleştirilmişti. Duru iki bardak su aldı, birini bana uzattı.

“Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Bir süre sessizce su içtik.

Dışarıda hastanenin bahçesi görünüyordu. Birkaç kişi banklarda oturmuş, telefonlarıyla konuşuyordu. Uzaktan ambulans sesi duyulduğunda Duru’nun bakışları istemsizce girişe kaydı.

Bunu fark ettim.

“İşten tamamen uzaklaşmak zor oluyor, değil mi?” diye sordum.

Duru gözlerini bana çevirdi.

“Nasıl anladınız?”

“Ambulans sesini duyunca hemen baktınız.”

Kısa bir gülümseme belirdi yüzünde.

“Alışkanlık. Bazen izinli olduğumda bile telefonum çalsa bir şey oldu sanıyorum.”

“Bunu anlıyorum.”

“Gerçekten mi?”

“Görevde olmadığım zamanlarda bile bazen bir şeyleri kontrol etme ihtiyacı hissediyorum. Sanki ben bakmazsam bir şey gözden kaçacakmış gibi.”

Duru bardağını masaya bıraktı.

“Peki, kendinize izin veriyor musunuz?”

“Ne için?”

“Her şeyi kontrol etmemek için.”

Soru, beklediğimden daha derine indi.

Pencereye döndüm.

“Öğrenmeye çalışıyorum.”

Duru başını salladı.

“Ben de.”

Ona baktım.

“Sen de mi?”

“Tabii. İnsan doktor olunca sürekli güçlü olması gerekiyormuş gibi hissediyor. Hastanın yanında, ailesinin yanında, iş arkadaşlarının yanında… Bir süre sonra yorgun olduğunu söylemek bile zorlaşıyor.”

Bir an sustu.

“Bazen eve gidince konuşmak istemiyorum. Bazen bütün gün başkalarının sorunlarını dinledikten sonra kendi sorunlarımı anlatacak gücüm kalmıyor. Sonra da bunu kimseye açıklamak zorunda kalmamak için her şey yolundaymış gibi davranıyorum.”

Sözleri beni şaşırtmıştı.

Duru’yu hep açık sözlü, ne düşündüğünü söylemekten çekinmeyen biri olarak görmüştüm. Öyleydi de. Ama onun da kendi içinde sakladığı şeyler vardı.

İnsan, birinin güçlü olduğunu gördüğünde onun hiç yorulmadığını sanabiliyordu.

Oysa güç, yorulmamak değildi.

Bazen yorulduğunu kabul edebilmekti.

“Anlıyorum,” dedim.

Duru hafifçe gülümsedi.

“Bu kez gerçekten anladığınızı düşünüyorum.”

“Bunu nereden çıkardınız?”

“Çünkü hemen bir çözüm önermediniz.”

Güldüm.

“Benim çözüm önerilerim o kadar kötü mü?”

“Hayır. Ama bazen insan çözüm değil, yalnızca dinlenmek istiyor.”

Başımı salladım.

“Bunu aklımda tutacağım.”

“İyi olur.”

Bir süre daha konuştuk. Duru bana acil serviste yaşadığı bazı zorluklardan söz etti ama hasta bilgilerini paylaşmadan, yalnızca işin genel yükünü anlattı. Ben de görev hayatının insanın günlük düzenini nasıl etkilediğinden bahsettim.

Birbirimize her şeyi anlatmadık.

Zaten buna ihtiyacımız da yoktu.

Ama ilk defa konuşurken kendimi bir şey kanıtlamak zorunda hissetmedim. Sessizlik olduğunda onu hemen doldurmaya çalışmadım. Duru da bana soru sormak için acele etmedi.

Beş dakika, on dakikaya dönüştü.

Sonunda Duru ayağa kalktı.

“Sanırım molamız bitti.”

Ben de kalktım.

“Evet. Yoksa kutular kendi kendilerini taşımayacak.”

“Keşke taşısalar.”

“Böyle bir teknoloji geliştirirseniz ilk müşteriniz ben olurum.”

Duru güldü.

“Anlaştık.”

Salona geri dönerken omuzlarımız bir an birbirine değdi.

İkimiz de durmadık.

Ama ben o küçük teması fark ettim.

Ve fark ettiğimi belli etmemek için gereğinden fazla hızlı yürüdüğümü de.

Etkinliğin sonuna doğru, gönüllüler kitapları son kez kontrol ediyor ve kutuları teslim edilecek yerlere göre ayırıyordu. Ben de bir listeyi tamamlamak üzere masada çalışıyordum.

Duru yanımda durdu.

“Bir şeye ihtiyacınız var mı?”

“Şimdilik yok.”

“Güzel. Çünkü benim birazdan başka bir yere geçmem gerekiyor.”

Başımı kaldırdım.

“İşe mi?”

“Evet. Bir arkadaşımın yerine kısa süreliğine uğramamı istedi. Acil serviste bir düzenleme varmış. Birkaç saat kalacağım.”

“Anladım.”

Duru bir an duraksadı.

“Bugün geldiğiniz için gerçekten teşekkür ederim.”

“Bunu birkaç kez söylediniz.”

“Çünkü gerçekten minnettarım.”

“Ben de gelmek istedim.”

Bu cümle ağzımdan çıktığında Duru’nun bakışları yüzümde durdu.

Bir an, söylememem gereken bir şey söylemişim gibi hissettim. Sonra kendi cümlemi düşündüm.

Gerçekti.

Etkinliğe katılmak istemiştim. Yardımcı olmak istemiştim. Onu görmek de istemiştim.

Bunlardan hiçbirini inkâr etmeme gerek yoktu.

Duru’nun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“Bunu duyduğuma sevindim.”

Çantasını omzuna taktı.

“Ben gitmeliyim.”

“Tabii.”

Birlikte girişe doğru yürüdük. Kapının önünde durduğumuzda dışarıda ince bir yağmur başlamıştı.

Duru başını kaldırıp gökyüzüne baktı.

“Şemsiye almayı unutmuşum.”

“Arabanız var mı?”

“Bugün toplu taşımayla geldim.”

“İsterseniz sizi bırakabilirim.”

Teklifi düşünmeden yapmıştım.

Duru hemen cevap vermedi. Birkaç saniye dışarıya baktı, ardından bana döndü.

“Rahatsızlık vermek istemem.”

“Rahatsızlık olmaz. Ben de zaten çıkıyorum.”

Bu, tamamen doğru değildi. Birkaç işi daha tamamlamam gerekiyordu ama onları daha sonra halledebilirdim.

Duru bunu bilmiyordu.

Belki de bilmesine gerek yoktu.

“Emin misiniz?” diye sordu.

“Eminim.”

Bir an düşündü.

“Peki. Çok teşekkür ederim.”

Arabaya doğru yürüdük. Yağmur biraz daha hızlanmıştı. Duru kapıya ulaştığında saçlarının birkaç tutamı alnına düşmüştü.

Kapıyı açıp oturdu.

Ben de sürücü koltuğuna geçtim.

“Adresinizi söyleyebilir misiniz?” diye sordum.

Duru adresi tarif etti. Navigasyonu açtım ve yola çıktık.

İlk birkaç dakika konuşmadık.

Sileceklerin ritmik sesi arabanın içinde duyuluyordu. Yağmur, ön camın üzerinde ince çizgiler oluşturuyordu.

Duru camdan dışarı bakıyordu.

“Bugün yoruldunuz mu?” diye sordum.

“Biraz. Ama iyi bir yorgunluk.”

“Bence de.”

Başını bana çevirdi.

“Peki, siz?”

“Ben de yoruldum.”

Duru şaşırmış gibi yaptı.

“Vay canına.”

“Ne oldu?”

“Yüzbaşı Göktuğ Alsancak yorulduğunu kabul etti.”

“Bunu da bir yere not edin.”

“Çoktan not ettim.”

Gülümsedim.

“Peki, not defterinizde benimle ilgili başka neler var?”

Duru düşünüyormuş gibi yaptı.

“Fazla ciddi.”

“Bu bir suçlama mı?”

“Henüz değil.”

“Başka?”

“Bazen beklenmedik şekilde komik.”

“Bazen mi?”

“Çok ileri gitmeyelim.”

Güldüm.

“Peki, Doktor Duru Yalın hakkında neler söyleyebilirim?”

Duru koltuğunda hafifçe döndü.

“Merak ediyorum.”

“İşini seviyor.”

“Doğru.”

“İnsanlara yardım etmeyi seviyor.”

“Bu da doğru.”

“Ve bazen başkalarının kendisi için ne düşündüğünü fazla merak ediyor.”

Duru kaşlarını kaldırdı.

“Bu nereden çıktı?”

“Çünkü az önce benim hakkımda tuttuğunuz notları anlattınız.”

“Bu farklı.”

“Nasıl?”

“Benimkiler gözlem.”

“Benimkiler de.”

Duru güldü.

“Peki, bir madde daha ekleyin.”

“Nedir?”

“Bazen çok inatçı.”

“Bunu zaten fark etmiştim.”

“Güzel. O zaman listeniz tamamlandı.”

“Hayır. Bir madde daha var.”

Duru bana baktı.

“Neymiş?”

Bir an cevap vermeyi düşündüm.

Güldüğünde insanın aklında kalıyorsun, demek istedim.

Ama bunu söylemek için henüz erkendi.

Bunun yerine, “Bazen haklı olabiliyor,” dedim.

Duru kahkaha attı.

“Bunu da not edin. Çok önemli bir gelişme.”

Arabanın içi yeniden gülüşlerimizle doldu.

Ve ben, yolun ne kadar sürdüğünü ilk kez önemsemedim.

Duru’nun tarif ettiği sokağa geldiğimizde yağmur hafiflemişti. Arabayı kaldırımın kenarına çektim.

“Burada mı?”

“Evet. Çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Duru çantasını alıp kapıyı açtı. Sonra durdu ve yeniden bana döndü.

“Bugün güzeldi.”

Sesi sakindi ama söylediklerinde bir samimiyet vardı.

“Evet,” dedim. “Güzeldi.”

“Bir dahaki etkinlikte de gelir misiniz?”

Soruyu duyduğumda gülümsedim.

“Önce bu etkinliğin yorgunluğunu atlatayım.”

Duru gözlerini kıstı.

“Bu bir hayır mı?”

“Hayır. Bu, programıma bakmam gerektiği anlamına geliyor.”

“Anladım. Çok resmî bir cevap.”

“Mesleki alışkanlık.”

Duru başını iki yana salladı.

“Bunu gerçekten her şeyin açıklaması olarak kullanıyorsunuz.”

“İşe yarıyor.”

“Bazen.”

Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha gülümsedi.

“Görüşürüz, Göktuğ.”

“Görüşürüz, Duru.”

Araba hareket etmeden önce onun binaya doğru yürüyüşünü izledim. Kapıya ulaştığında dönüp bakmadı. Ben de beklemedim.

Yola çıktım.

Ama bu kez içimde garip bir sakinlik vardı.

Duru’yla bir gün geçirmiştim. Birlikte çalışmış, konuşmuş, gülmüş ve birbirimiz hakkında birkaç yeni şey öğrenmiştik.

Bundan daha fazlası değildi.

Ama daha azı da değildi.

Eve döndüğümde saat öğleden sonra üçü geçmişti.

Ceketimi çıkarıp salondaki koltuğa bıraktım. Telefonumu masaya koydum. Çocuklardan birinin çizdiği resmi dosyamdan çıkardım.

Uçak.

İki insan.

Birinin üzerinde doktor, diğerinin üzerinde pilot yazıyordu.

Resme bakarken gülümsedim.

Çocuk, bizim hakkımızda hiçbir şey bilmiyordu. İkimizin nasıl tanıştığını, ne konuştuğumuzu, birbirimizi nasıl gördüğümüzü de bilmiyordu.

Ama bizi aynı resme koymuştu.

Bunun tuhaf bir şekilde hoşuma gittiğini fark ettim.

Resmi çalışma odama götürüp masamın üzerindeki dosyaların arasına yerleştirdim. Sonra mutfağa geçtim, kendime bir kahve hazırladım.

Telefonum titrediğinde fincanı masaya yeni bırakmıştım.

Duru’dan mesaj gelmişti.

Duru Yalın: Eve ulaştım. Bugün için tekrar teşekkür ederim. Hem etkinlikteki yardımınız hem de beni bırakmanız için.

Mesajı okudum.

Sonra cevap yazdım.

Göktuğ Alsancak: Rica ederim. Etkinlik güzel geçti. Umarım nöbetiniz de sakin geçer.

Bir süre sonra cevap geldi.

Duru Yalın: Umarım. Ama acil servis için sakinlik dilemek biraz riskli bir temenni.

Gülümsedim.

Göktuğ Alsancak: O zaman yoğunluğunuzun kolay geçmesini dileyeyim.

Duru Yalın: Bu daha gerçekçi oldu. Teşekkür ederim.

Konuşma burada bitebilirdi.

Bunu biliyordum.

Ama bu kez telefonu bırakmadan önce bir mesaj daha yazdım.

Göktuğ Alsancak: Bugün sizinle çalışmak güzeldi.

Mesajı gönderdikten sonra ekrana baktım.

İçimde küçük bir tereddüt belirdi.

Fazla mı açıktı?

Yanlış anlaşılır mıydı?

Sonra kendime, bunun yalnızca doğru bir cümle olduğunu hatırlattım.

Duru birkaç dakika sonra cevap verdi.

Duru Yalın: Benim için de güzeldi, Göktuğ.

İsmim.

Yine ismim.

Telefonu masaya bıraktım ve arkamı koltuğa yasladım.

Gökyüzüne bakmak için pencereye döndüm. Yağmur durmuştu. Bulutların arasından güneşin soluk ışığı görünüyordu.

Uzun zamandır hayatımın her anını bir sonraki göreve göre düzenliyordum. Bir iş bitiyor, diğeri başlıyordu. Dinlenmek için bile kendime bir sebep bulmam gerekiyordu.

Bugünse birkaç saat boyunca yalnızca oradaydım.

Bir şeyleri düzeltmek için değil.

Bir şeyleri kanıtlamak için değil.

Yalnızca orada olmak için.

Ve Duru’nun yanında, kendimi sürekli olduğumdan daha güçlü göstermeye çalışmadığımı fark ettim.

Belki de bir insanı tanımaya başlamak böyle bir şeydi.

Onun yanında bir anda başka birine dönüşmek değil.

Kendi içinde uzun zamandır görmezden geldiğin taraflarla yüzleşmek.

Ben hâlâ aynı adamdım.

Görevlerim, sorumluluklarım, geçmişim ve korkularım vardı.

Duru’nun da kendi hayatı vardı. Kendi hedefleri, yorgunlukları, kararları…

Henüz birbirimize söz vermemiştik.

Birbirimizin hayatında ne kadar yer kaplayacağımızı bilmiyorduk.

Ama artık onu yalnızca merak etmiyordum.

Onunla geçirdiğim zamanın bana nasıl hissettirdiğini de biliyordum.

Ve bu, bir sonraki adımı düşünmek için yeterliydi.

Telefonumu yeniden elime aldım. Duru’nun mesajlarına baktım ama yeni bir şey yazmadım.

Her şeyi hızlandırmaya gerek yoktu.

Bazen bir ilişkinin en güzel tarafı, henüz hiçbir şeyin kesinleşmemiş olmasıydı.

Çünkü o zaman insan, karşısındakini kendi hayallerine göre değil, gerçekten olduğu kişi olarak tanımaya başlayabilirdi.

Ben de Duru’yu tanımak istiyordum.

Yavaş yavaş.

Acele etmeden.

Ve bu kez, söylemem gereken şeyleri sonsuza kadar ertelememeye çalışarak.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18