Gökyüzüne Yemin kitap kapağı

3. bölüm / 7

Gökyüzüne Yemin

Bölüm 3

Yazar: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 3

Bazı Karşılaşmalar Tesadüf Olmaktan Çıkmadan Önce

Göktuğ Alsancak'ın ağzından…

İnsan kendine verdiği sözleri neden tutamazdı?

Bu sorunun cevabını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, önceki akşam kendime verdiğim son derece mantıklı bir sözü daha yirmi dört saat geçmeden çiğnemiş olmamdı.

Duru Yalın'ı düşünmeyecektim.

Düşünmemiştim de zaten.

Yalnızca sabah kahvemi hazırlarken hastanedeki konuşmamız aklıma gelmişti. Sonra tıraş olurken söylediği bir cümleyi hatırlamıştım. Evden çıkarken de yüzündeki ifadeyi düşünmüştüm.

Bunların hiçbiri bilerek yapılmış şeyler değildi.

İnsan zihni bazen kendi başına hareket ederdi.

Benim zihnim de belli ki son zamanlarda kendisini fazla serbest hissediyordu.

Saat 05.30'da mutfakta durup kahvemi içerken telefonuma baktım. Annemden bir mesaj vardı.

Annem: Oğlum, dün akşam arayamadın. Bugün müsait olunca ara. Bir de kahvaltı etmeden çıkma.

Mesajı okuyup gülümsedim.

Ardından cevap yazdım.

Ben: Günaydın anne. İyiyim, merak etme. Kahvaltımı yaptım. Akşam ararım.

Annemin cevabı hemen geldi.

Annem: Senin kahvaltı dediğin iki zeytinle kahve olmasın?

İstemeden güldüm.

Annem beni benden iyi tanıyordu.

Ben: Peynir de var.

Annem: Ekmek?

Ben: Anne, kahvaltı mı yapıyoruz, ifade mi veriyoruz?

Cevap olarak bir kalp emojisi gönderdi.

Telefonu cebime koydum.

İnsan bazı alışkanlıklarından vazgeçemiyordu. Annem, ben nereye gidersem gideyim kahvaltı yapıp yapmadığımı soracaktı. Babam, her konuşmamızda işimi soracak ama özlediğini söylemeyecekti. Elif ise ikisinin de yerine konuşup bir de üstüne beni sinir edecekti.

Ben de her seferinde aynı şeyleri söyleyecektim.

İyiyim.

Merak etmeyin.

Her şey yolunda.

Bazen kendimi, hayatım boyunca aynı üç cümleyi farklı insanlara söyleyerek yaşayacakmışım gibi hissediyordum.

Kahvemin son yudumunu içtim ve evden çıktım.

Dışarıda hava hâlâ karanlıktı.

Arabaya bindiğimde radyoyu açmadım. Bir süre sessizce ilerledim. Şehir yavaş yavaş uyanırken önümdeki yola odaklandım.

Bugün yoğun bir gündü.

Bunu biliyordum.

Programım belliydi. Yapmam gereken işler belliydi. Bir aksilik çıkmadığı sürece günün sonunda eve dönüp dinlenebilecektim.

Gayet basit.

Gayet sıradan.

Ve benim sevdiğim türden bir gün.

Ne yazık ki hayat, insanın sevdiği düzeni korumak konusunda pek anlayışlı değildi.

---

Hava üssüne vardığımda ilk işim çalışma odasına geçmek oldu.

Kapıyı açtığım anda içeriden bir sandalye gıcırtısı ve ardından tanıdık bir ses yükseldi.

“Ben bir şey yapmadım.”

Henüz kimseye bir şey sormamıştım.

Kerem, elindeki kâğıtlarla masanın arkasında duruyordu. Emre karşısında oturmuş, başını iki yana sallıyordu. Barış ise kahvesini içerken ikisini izliyordu.

Mert beni görünce kaşlarını kaldırdı.

“Günaydın, yüzbaşım.”

“Günaydın. Ne oldu?”

“Hiç.”

Kerem hemen araya girdi.

“Komutanım, yanlış anlaşılma var.”

Çantamı masaya bıraktım.

“Ne yaptın?”

“Niye hemen benim yaptığımı düşünüyorsunuz?”

“Çünkü daha içeri girmeden savunmaya başladın.”

Emre kahvesinden bir yudum aldı.

“Gayet mantıklı bir tespit.”

Kerem ona döndü.

“Sen benim tarafımda değil miydin?”

“Ne zaman?”

“Geçen hafta.”

“Geçen hafta da senin tarafında değildim.”

“İnsan dostunu böyle ortada bırakır mı?”

Mert araya girdi.

“Dostunu ortada bırakmak için önce dostunun ne yaptığını bilmek gerekir. Biz hâlâ onu anlamaya çalışıyoruz.”

Gülümsedim.

“Güzel. Demek ki sabah sabah herkes görev başında.”

Kerem elindeki kâğıtları masama bıraktı.

“Bunları düzenledim komutanım.”

Kâğıtlara baktım.

Gerçekten de düzenliydi.

“Güzel olmuş.”

Kerem'in yüzü aydınlandı.

“Teşekkür ederim komutanım.”

“Demek ki çalışınca oluyormuş.”

Yüzündeki ifade anında değişti.

Emre kahkaha attı.

“Komutanım, sabah sabah adamı mahvettiniz.”

“Ben yalnızca gerçeği söyledim.”

Kerem başını iki yana salladı.

“Bir gün ben de yüzbaşı olacağım.”

Mert kahvesini masaya bıraktı.

“Önce şu haftayı kazasız belasız bitir, gerisini düşünürüz.”

“Beni hiç desteklemiyorsunuz.”

“Biz seni destekliyoruz. Sen kendi kendine engel oluyorsun.”

Kerem bir şey söylemek için ağzını açtı ama sonra vazgeçti.

Ben de masama oturdum.

Bu ekiple çalışmanın güzel tarafı buydu. Aramızdaki rütbe farkına rağmen, görev dışında birbirimize takılmaktan geri durmazdık. Elbette herkes nerede duracağını bilirdi. Şaka başka şeydi, sorumluluk başka.

Görev başladığında kimse kimsenin arkasına saklanmazdı.

Ben de bunu herkesten beklerdim.

Çünkü gökyüzünde insanın yalnızca kendi hayatından değil, birlikte görev yaptığı insanların hayatından da sorumlu olduğu anlar vardı.

O sorumluluk, insanın omuzlarına görünmeyen bir ağırlık bırakırdı.

Bazen o ağırlığı eve kadar taşırdım.

Bazen de taşıdığımı fark etmezdim.

---

Saat 09.20'de Binbaşı Levent Sancak'ın odasına çağrıldım.

Kapıyı çalıp içeri girdim.

“İzin var mı komutanım?”

“Gel, Göktuğ.”

Karşısındaki sandalyeyi işaret etti.

Oturduğumda önümdeki dosyayı kapattı ve doğrudan konuya girdi.

“Önümüzdeki birkaç günün programı yoğunlaşabilir. Değişiklikleri takip etmeni istiyorum. Ekibin hazırlıklarını da kontrol et.”

“Emredersiniz komutanım.”

“Özellikle genç arkadaşların üzerinde dur. Barış'ın bazı konularda daha fazla pratiğe ihtiyacı var. Emre iyi gidiyor. Kerem'in de enerjisini doğru yere yönlendirmemiz gerekiyor.”

Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.

“Kerem'in enerjisini doğru yere yönlendirmek için bazen fizik kurallarını değiştirmek gerekiyor komutanım.”

Levent Komutan hafifçe güldü.

“Onu da sen düşünürsün.”

“Başüstüne.”

Sonra yüzündeki ifade ciddileşti.

“Bir şeyi unutma, Göktuğ. Onlara örnek oluyorsun. Yalnızca işini iyi yapman yetmez. Zorlandıklarında sana gelebileceklerini de bilmeleri gerekiyor.”

Başımı salladım.

“Anlıyorum komutanım.”

“Gerçekten anlıyor musun?”

Soru beklemediğim bir yerden gelmişti.

Levent Komutan'a baktım.

Beni uzun zamandır tanıyordu. Yüzümden ne düşündüğümü her zaman anlayamazdı ama ne zaman bir şeyi gereğinden fazla içime attığımı fark edebiliyordu.

“Anlıyorum,” dedim yeniden.

Bu kez sesim daha alçaktı.

Levent Komutan bir süre bana baktı, sonra dosyasını açtı.

“Tamam. İşinin başına dön.”

Ayağa kalktım.

“Emredersiniz komutanım.”

Kapıya yönelmiştim ki arkamdan seslendi.

“Göktuğ.”

Döndüm.

“Efendim?”

“İnsan her şeyi tek başına taşımak zorunda değil.”

Bir an sessiz kaldım.

Sonra başımı salladım.

“Biliyorum komutanım.”

Odadan çıktığımda aklımda onun cümlesi vardı.

İnsan her şeyi tek başına taşımak zorunda değildi.

Peki, neden yıllardır başka türlüsünü yapıyordum?

Koridorda yürürken kendime bunun üzerinde daha sonra düşüneceğimi söyledim.

Önce işlerimi bitirmem gerekiyordu.

Her zamanki gibi.

---

Öğleye doğru ekipçe kısa bir ara verdik.

Kerem elinde çayla yanıma geldi. Karşımdaki sandalyeye oturdu ve yüzüme dikkatle baktı.

“Komutanım, bir şey sorabilir miyim?”

“İzin vermesem de soracaksın.”

“Doğru.”

“Öyleyse sor.”

“Bir insanın bir başkasını tanıması ne kadar sürer?”

Çayımdan bir yudum aldım.

Sonra ona baktım.

“Senin bu soruları nereden bulduğunu gerçekten merak ediyorum.”

“Hayatın içinden komutanım.”

“Senin hayatın oldukça karışıkmış.”

“Bazen.”

Gülümsedim.

“Ne oldu? Birini mi tanımaya çalışıyorsun?”

Kerem'in yüzü aydınlandı.

“Komutanım, siz de mi?”

“Ben ne?”

“İnsanların hayatına dair sorular soruyorsunuz.”

“Bu soruyu sormak için birini tanımaya çalışıyor olmam gerekmiyor.”

“Tabii komutanım.”

Sesindeki alaycı tonu duymamak mümkün değildi.

Çayımı masaya bıraktım.

“Kerem, bak…”

“Efendim?”

“Bir gün gerçekten seni başka bir ekibe vereceğim.”

“Bunu Mert abi de söyledi.”

“Demek ki hepimiz aynı fikirdeyiz.”

Güldü.

Sonra biraz ciddileşerek devam etti.

“Şaka bir yana komutanım, bence insanı tanımak uzun sürüyor. Birini birkaç kez görürsünüz, konuşursunuz, iyi biri olduğunu düşünürsünüz. Sonra bir gün öyle bir şey yapar ki bütün düşünceniz değişir.”

Başımı salladım.

“Olabilir.”

“Ya da tam tersi. İlk başta sevmezsiniz, sonra tanıdıkça seversiniz.”

Çay bardağını elime aldım.

“Sen bunu nereden biliyorsun?”

Kerem omuz silkti.

“Yaşadık komutanım.”

Bu kez yüzündeki ifadede şaka yoktu.

Onu uzun zamandır tanıyordum. Her şeyi eğlenceye vuran, ortamı neşelendiren, ciddi bir konuşmanın ortasında bile insanları güldürmeyi başaran biriydi.

Ama herkes gibi onun da anlatmadığı şeyler vardı.

Belki de insanları bu yüzden fazla sorgulamamalıydım.

Herkesin kendisine ait bir geçmişi, anlatmaya hazır olmadığı bir hikâyesi vardı.

“Bence de,” dedim.

Kerem kaşlarını kaldırdı.

“Ne bence de?”

“İnsanı tanımak zaman alır.”

Bir an yüzüme baktı.

Sonra gülümsedi.

“Demek ki bir şeyler öğreniyoruz komutanım.”

“Yanlış anlama. Daha yolun başındasın.”

“Canımı sıkıyorsunuz.”

“Görevimin bir parçası.”

Kerem ayağa kalktı.

“Ben gidiyorum. Bu kadar psikolojik baskı yeter.”

Arkasından seslendim.

“Kerem.”

Döndü.

“Efendim?”

“Bir daha böyle bir soru soracaksan önce kendi hayatını düzene sok.”

Gülerek uzaklaştı.

Ben de başımı iki yana salladım.

Fakat Kerem'in söyledikleri zihnimde kaldı.

İlk başta sevmezsiniz, sonra tanıdıkça seversiniz.

Duru Yalın'ı sevdiğim falan yoktu.

Bunu düşünmek bile saçmaydı.

Kadını tanımıyordum.

Onunla iki kez konuşmuştum.

İlkinde tartışmıştık. İkincisinde de yarım saat bile sürmeyen bir konuşmanın içinde birbirimize birkaç kez laf yetiştirmiştik.

Bunlardan ne çıkarabilirdim?

Hiçbir şey.

Yalnızca, kendisiyle konuşmanın düşündüğüm kadar kötü olmadığını söyleyebilirdim.

Ve bu, üzerinde durulacak bir konu değildi.

En azından öyle olması gerekiyordu.

---

Saat 16.10'da telefonum çaldı.

Bu kez arayan Elif'ti.

Telefonu açtım.

“Ne var, küçük cadı?”

“Abi!”

“Ne oldu?”

“Bana küçük cadı deme.”

“Peki, büyük cadı.”

“Seninle konuşmayacağım.”

“Tamam.”

“Abi!”

Gülmeye başladım.

“E söyle, ne oldu?”

“Annem seni aramış.”

“Evet.”

“Ne konuştunuz?”

“Anne-oğul arasında geçen sıradan bir konuşma.”

“Yani evlilik meselesi yine açıldı.”

Gözlerimi kapattım.

“Bu ailede gizlilik diye bir şey yok mu?”

“Yok. Biz kalabalık aileyiz.”

“Bunun gizlilikle ne ilgisi var?”

“Her şeyin.”

Haklıydı.

Bizim ailede birinin söylediği şey, en geç akşam yemeğine kadar herkesin kulağına ulaşırdı. Bazen bu durum insanın sabrını zorlardı ama bir sorun yaşadığında da kimsenin senden haber beklemesine gerek kalmazdı.

Birinin başı sıkıştı mı herkes orada olurdu.

Kimse bunu büyük bir fedakârlık gibi anlatmazdı.

Aile olmak, bizim evde biraz da buydu.

“Peki,” dedim. “Sen niye aradın?”

“Özledim.”

Sesindeki samimiyet, yüzümdeki gülümsemeyi değiştirdi.

“Ben de seni özledim.”

“Yalan.”

“Niye?”

“Beni özlesen arardın.”

“Sen de arayabilirsin.”

“Ben aradım işte.”

“Tamam, kazandın.”

Elif güldü.

Sonra bir süre gündelik şeylerden konuştuk. İşlerini, arkadaşlarını, hafta sonu planlarını anlattı. Ben de dinledim.

Konuşmanın sonunda birden sustu.

“Abi?”

“Efendim?”

“Bir şey soracağım.”

“Bugün herkes sırayla soru mu soruyor?”

“Ne?”

“Boş ver. Sor.”

Elif birkaç saniye sessiz kaldı.

“Sen gerçekten iyi misin?”

Gülümsemem yavaşça kayboldu.

Bu soru artık ailemin ortak meselesi hâline gelmişti.

“İyiyim Elif.”

“Biliyorum, bunu söyleyeceksin. Ama ben başka bir şey soruyorum.”

“Ne soruyorsun?”

“Mutlu musun?”

Odanın içindeki sesler bir anda uzaklaştı.

Elif'in sesini duymaya devam ediyordum ama cevap vermek kolay değildi.

Mutlu muydum?

İşim vardı. Sağlığım yerindeydi. Sevdiğim bir mesleği yapıyordum. Güvendiğim insanlar yanımdaydı. Ailem beni seviyordu.

Şikâyet edebileceğim ne vardı?

Belki de sorun tam olarak buydu.

İnsan bazen hayatında şikâyet edecek büyük bir şey bulamadığında, kendisini eksik hissetmeye hakkı olmadığını düşünüyordu.

“İyiyim,” dedim sonunda.

Elif iç çekti.

“Abi, bak. Ben seni zorlamak istemiyorum. Bir şey anlatmak zorunda da değilsin. Ama her şeyi tek başına çözmeye çalışmaktan vazgeçsen iyi olacak.”

Gülümsedim.

“Annemle konuşmuşsun.”

“Annemle konuşmasam da seni tanıyorum.”

Bu cümle, beklemediğim kadar dokundu bana.

Çünkü Elif haklıydı.

O, beni çocukluğumdan beri tanıyordu. Bazen onunla tartışırdım, bazen söylediklerini önemsemezdim ama beni tanıdığı gerçeğini değiştiremezdim.

“Merak etme,” dedim. “Bir şey olursa sana söylerim.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

“Tamam.”

Bir an durdu.

Sonra her zamanki neşeli tonuna geri döndü.

“Bu arada annem sana bir şey gönderecekmiş.”

“Ne gönderecek?”

“Bilmiyorum. Bana da söylemedi.”

“Harika. Bir de sürpriz kargo çıktı.”

“Kesin yemek.”

“Evde yemek yapmayı bilmiyorum diye beni bu kadar küçümsemeniz şart mı?”

“Abi, sen yumurta yakıyorsun.”

“Bir kez oldu.”

“Üç kez.”

“İki.”

“Üç.”

“Tamam, sen kazandın.”

Elif kahkaha attı.

Telefonu kapattığımızda yüzümde hâlâ bir gülümseme vardı.

Bir an için kendimi daha hafif hissettim.

Belki de insanın iyi olması, her sorunun cevabını bulması demek değildi.

Bazen yalnızca sevildiğini bilmek bile yeterliydi.

Ama bunu kabul etmek, benim için hâlâ kolay değildi.

---

Akşamüstü görevlerimi tamamlayıp eve dönmeye hazırlanıyordum.

Mert yanıma geldi.

“Bu akşam bize geliyor musun?”

“Kimler var?”

“Ben, Emre, Kerem. Barış'ın da geleceğini söyledi.”

“Ne yapacağız?”

“Yemek yiyeceğiz.”

“Bunu tahmin etmiştim.”

“Sonra da otururuz.”

“Çok ayrıntılı bir plan.”

Mert güldü.

“Bazen her şeyin bir planı olmak zorunda değil, Göktuğ.”

Ona baktım.

Sonra başımı salladım.

“Tamam. Gelirim.”

Mert'in yüzü aydınlandı.

“Güzel. Bir de Kerem'in sana anlatacağı önemli bir şey varmış.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne anlatacak?”

“Bilmiyorum. Bana söylemedi.”

“Bence yine başımıza iş açacak.”

“Bence de.”

Mert uzaklaştı.

Ben de çantamı alıp odadan çıktım.

Otoparka yürürken telefonumu kontrol ettim. Annemden yeni bir mesaj vardı.

Annem: Oğlum, hafta sonu müsaitsen eve gel. Baban da seni soruyor.

Mesajı birkaç saniye düşündüm.

Son zamanlarda Trabzon'a gitmeyi erteliyordum. Her seferinde bir iş çıkıyor, bir görev değişikliği oluyor ya da kendime dinlenmek için zaman ayırmam gerektiğini söylüyordum.

Oysa ailemi özlemiştim.

Babamın sesini, annemin mutfakta bir şeyler hazırlarken bana sürekli yemek yedirmeye çalışmasını, Elif'in durmadan konuşmasını…

Kalabalık sofraları bile özlemiştim.

Bazen insanın en çok özlediği şey, şikâyet ettiği şey oluyordu.

Ben: Programı kontrol edeyim anne. Uygunsa gelmeye çalışacağım.

Annem hemen cevap verdi.

Annem: Gelmek için uğraşma. Gel.

Gülümsedim.

İşte annem buydu.

Bir cümleyle bütün itirazlarımı ortadan kaldırırdı.

Telefonu cebime koydum ve arabaya bindim.

Motoru çalıştırırken aklımdan bir düşünce geçti.

Belki bu hafta sonu Trabzon'a gitmeliydim.

Biraz deniz havası almak, ailemle vakit geçirmek, kafamı dinlemek iyi gelebilirdi.

Hem son günlerde aklımı gereksiz yere meşgul eden şeylerden de uzaklaşmış olurdum.

Duru Yalın gibi.

Evet.

Özellikle Duru Yalın gibi.

Kendi düşünceme güldüm.

İnsan birini düşünmemek için başka bir şehre gitmeyi planlıyorsa, ortada biraz tuhaf bir durum var demekti.

Ama ben bunun tuhaf olduğunu kabul etmeye hazır değildim.

---

Akşam Mert'in evine gittiğimde içerisi her zamanki gibi gürültülüydü.

Kapıyı açan Emre oldu.

“Hoş geldin, komutanım.”

“Hoş bulduk. İçeride ne oluyor?”

“Kerem yemek yapmaya çalışıyor.”

Ayakkabılarımı çıkarırken durdum.

“Ne?”

Emre başını salladı.

“Ben de aynı tepkiyi verdim.”

İçeriden bir ses yükseldi.

“Emre, mutfağa gelir misin?”

Emre gözlerini kapattı.

“Duymazdan geleceğim.”

“Niye?”

“Çünkü çağrıldığıma göre bir şeyleri mahvetti.”

Mutfağa doğru yürüdüm.

Kerem tezgâhın başında duruyordu. Önünde doğranmış sebzeler, bir tava ve ne olduğunu anlamadığım kahverengi bir karışım vardı.

Beni görünce gülümsedi.

“Komutanım, hoş geldiniz.”

Tavaya baktım.

Sonra Kerem'e.

“Bu ne?”

“Akşam yemeği.”

“Yemeğin ne?”

“Daha karar vermedim.”

Bir süre sustum.

Ardından Mert'in sesini duydum.

“Göktuğ, lütfen mutfağı terk etmeden önce yangın söndürücünün yerini kontrol et.”

Kerem elindeki kaşığı kaldırdı.

“Ben gayet iyi yemek yapıyorum.”

Tavadan bir duman yükseldi.

Emre mutfağın kapısında belirdi.

“Kerem, ocağı kapat.”

“Daha pişmedi.”

“Zaten pişmeyecek. Tencere yanıyor.”

Kerem telaşla ocağa uzandı.

Ben de dayanamayarak güldüm.

Uzun zamandır bu kadar rahat güldüğümü hatırlamıyordum.

Bir süre sonra sipariş vermeye karar verdik.

Kerem, mutfaktaki başarısızlığını savunmaya devam etti ama kimse onu dinlemiyordu.

Yemek geldiğinde salona geçtik. Bir süre gündelik konulardan konuştuk. İşler, izinler, aileler, hafta sonu planları…

Sonra konu bir şekilde ilişkilerimize geldi.

Daha doğrusu, ilişkilerimizde neden bu kadar başarısız olduğumuza.

“Ben size söylüyorum,” dedi Kerem, elindeki çatalı havaya kaldırarak. “İnsan sevdiği kişiye karşı dürüst olacak.”

Mert başını salladı.

“Doğru.”

“Bir şey hissediyorsa söyleyecek.”

Emre araya girdi.

“Her şeyi söylemek de gerekmiyor. Bazen doğru zamanı beklemek gerekir.”

Kerem ona döndü.

“Sen de her şeyi fazla düşünüyorsun.”

“Sen de yeterince düşünmüyorsun.”

Barış hafifçe güldü.

Ben ise tabağımdaki yemeğe odaklanmaya çalışıyordum.

Başaramadım.

Çünkü Kerem birden bana döndü.

“Komutanım, siz ne düşünüyorsunuz?”

Çatalımı bıraktım.

“Ne hakkında?”

“İlişkilerde dürüstlük hakkında.”

Mert gözlerini bana çevirdi.

Emre sustu.

Barış da merakla bana baktı.

Bir anda odadaki herkesin dikkatinin üzerime toplandığını hissettim.

“Dürüstlük önemli,” dedim.

Kerem başını salladı.

“Peki, insan birini sevdiğini söylemekten korkuyorsa?”

Cevap vermedim.

Çünkü soru, beklediğimden daha ağırdı.

Bir zamanlar ben de söylemem gereken şeyleri söylememiştim.

Bazen yanlış anlaşılmaktan korkmuştum. Bazen bir şeyleri düzeltmek için zamanım olduğunu sanmıştım. Bazen de susmanın, tartışmayı büyütmekten daha iyi olduğuna inanmıştım.

Sonra zaman geçmişti.

Ve bazı cümleler, söylenmeleri gereken anı kaçırmıştı.

Mert bana baktı.

Bakışında soru yoktu.

Yalnızca geçmişimi hatırladığını gösteren sessiz bir anlayış vardı.

Ben de gözlerimi ondan kaçırdım.

“İnsan korkabilir,” dedim sonunda. “Ama korktuğu için susarsa, karşısındaki insanın ne düşündüğünü kontrol edemez.”

Kerem'in yüzündeki ifade değişti.

“Yani?”

“Yani sen söylemediğin sürece, karşı taraf senin ne hissettiğini bilemez. Kendi bildiği kadarıyla karar verir.”

Emre başını salladı.

“Doğru.”

Bir an sustum.

Sonra ekledim.

“Ve bazen, senin sustuğun yerde başkası bir şeyler söylemeye başlar. Her zaman doğru şeyleri değil.”

Bu cümleyi söylerken, aklımdan bir anı geçti.

Eski bir konuşma.

Yarım kalmış bir tartışma.

Söylemek isteyip de söylemediğim bir cümle.

Selin'in yüzü.

O anıyı zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım.

Başaramadım.

Mert bunu fark etmiş olmalıydı.

“Göktuğ,” dedi sakin bir sesle.

Başımı kaldırdım.

“Efendim?”

“Biraz hava alalım mı?”

Ona baktım.

Sonra başımı salladım.

“Olur.”

Ayağa kalktık.

Diğerleri bizi durdurmadı.

Balkona çıktığımızda hava serindi. Mert kapıyı arkamızdan kapattı, korkuluğa yaslandı.

Bir süre konuşmadık.

Sonunda o sordu.

“İyi misin?”

Bu kez otomatik cevap vermek istemedim.

Ama yine de ilk aklıma gelen kelime aynıydı.

“İyiyim.”

Mert bana baktı.

“Peki.”

Sonra başını gökyüzüne çevirdi.

“Bir gün gerçekten iyi olmadığını söylediğinde de burada olacağım.”

Boğazımda bir şey düğümlendi.

Bunu belli etmemek için ellerimi cebime soktum.

“Biliyorum.”

Mert gülümsedi.

“Güzel.”

Birkaç dakika daha öylece durduk.

Sonra içeri döndük.

Akşamın geri kalanı, daha hafif konularla geçti. Kerem yine saçma bir hikâye anlattı. Emre onun anlattıklarının yarısının uydurma olduğunu söyledi. Barış, ilk kez bu kadar uzun süre bizimle şakalaştı.

Ben de onlarla güldüm.

O gece eve dönerken, uzun zamandır ilk kez zihnimdeki seslerin biraz sustuğunu hissettim.

Belki de ihtiyacım olan şey buydu.

Biraz dostluk.

Biraz kahkaha.

Biraz da kendime karşı dürüst olmayı öğrenmek.

---

Eve geldiğimde saat 23.04'tü.

Ceketimi çıkardım, ışıkları açtım ve mutfağa geçip su içtim.

Telefonum masanın üzerinde duruyordu.

Ekranına baktım.

Yeni mesaj yoktu.

Bunu fark ettiğim anda kendime kızdım.

Neden yeni mesaj olmasını bekliyordum ki?

Kimden mesaj bekliyordum?

Duru Yalın'ın bana yazması için hiçbir neden yoktu.

Numaramı hastanede bir işlem için almış olabilir miydi?

Hayır.

Beni arayan oydu ama numaramı hastane kayıtlarından bulmuştu. Kişisel numaramı bilip bilmediğinden bile emin değildim.

Bütün bunları neden düşünüyordum?

Telefonu ters çevirdim.

Ardından kendime bir bardak daha su doldurdum.

“Yeter artık,” dedim.

Ev sessizdi.

Kendi sesim duvarlardan dönüp bana ulaştı.

Bir süre pencerenin önünde durdum. Şehrin ışıklarına baktım. Uzakta bir araç geçti. Bir apartmanın penceresinde ışık yandı, sonra söndü.

Herkes kendi hayatının içinde bir yerlere yetişiyordu.

Ben de öyleydim.

Görevime, sorumluluklarıma, geçmişimden kalan ve adını koymaktan kaçındığım düşüncelere…

Bir de tanımadığım bir kadının sesine.

İşte bu sonuncusu, beni en çok rahatsız eden şeydi.

Çünkü geçmişimi değiştiremezdim.

Görevlerimi erteleyemezdim.

Sorumluluklarımdan kaçamazdım.

Ama Duru Yalın'ı düşünmek zorunda değildim.

Bu, benim elimdeydi.

En azından öyle sanıyordum.

Yatağa uzandım. Telefonumu komodinin üzerine bıraktım ve gözlerimi kapattım.

Bir süre sonra uykuya dalmak üzereyken, zihnimde bir cümle belirdi.

İnsanı tanımak zaman alır.

Kerem söylemişti.

Sonra Duru'nun yüzü geldi aklıma.

Onun hakkında ne biliyordum?

Adını.

Mesleğini.

Yaklaşık yaşını.

İşine bağlı olduğunu.

İnsanlarla konuşurken doğrudan davrandığını.

Ve özür dilemek gerektiğinde bunu yapabildiğini.

Bunlar bir insanı tanımak için yeterli değildi.

Ama bir insanı merak etmeye başlamak için bazen bundan daha fazlasına da gerek yoktu.

Gözlerimi açtım.

Tavana baktım.

Sonra kendi kendime, son derece ciddi bir sesle konuştum.

“Sen bu kadını merak etmiyorsun, Göktuğ.”

Odanın sessizliği cevabımı bekledi.

“Yalnızca nasıl biri olduğunu anlamaya çalışıyorsun.”

Bir süre sonra gözlerimi yeniden kapattım.

“Bu da gayet normal.”

Son cümlemi söylerken kendime inanıp inanmadığımı bilmiyordum.

Ama bir konuda emindim.

Duru Yalın'la yeniden karşılaşacağımı düşünmüyordum.

Onu görmek için bir sebep aramıyordum.

Hayatımda ona ayırdığım özel bir yer yoktu.

Henüz yoktu.

Ve ben, bütün bunların değişebileceğini aklımın ucundan bile geçirmiyordum.

Çünkü bazı hikâyeler, insanın hayatına büyük bir olayla girmezdi.

Bazen yalnızca bir telefonla başlardı.

Bazen bir hastane koridorunda söylenen birkaç cümleyle.

Bazen de insanın kendisine verdiği bir sözü tutamamasıyla.

Ben henüz bunun farkında değildim.

Ama ertesi gün alacağım bir haber, Duru Yalın'ı yalnızca aklımda dolaşan bir isim olmaktan çıkaracaktı.

Ve o haber geldiğinde, mesele artık birbirimize laf yetiştirmekten ibaret olmayacaktı.

Telefonumun alarmı çalmadan birkaç dakika önce uyandım.

Saat 05.24’tü.

Bir insanın hayatında bazı alışkanlıklar vardı; yıllar geçse de değişmiyordu. Alarmdan önce uyanmak, kahveyi şekersiz içmek, önemli bir karar vermeden önce uzun süre susmak… Bir de düşünmemek için kendine söz verip aynı düşüncenin etrafında dönüp durmak.

Sonuncusu son zamanlarda biraz fazla sık yaşanıyordu.

Yatağın içinde doğrulup komodinin üzerindeki telefona uzandım. Ekranda annemden gelen bir mesaj vardı.

Fatma Ana: Oğlum, hafta sonu geleceksin değil mi? Ona göre yemek yapacağım.

Daha gözümü doğru dürüst açamamışken annem yine beni planlamaya başlamıştı.

Ben: Geleceğim anne. Ama bütün mahalleyi çağırmayın.

Cevap hemen geldi.

Fatma Ana: Sen gel, gerisi beni ilgilendirir.

Başımı iki yana sallayıp güldüm.

Bizim evde davet diye bir şey yoktu. Bir kişi geleceğini söylerdi, sofrada beş kişilik yemek olurdu. Sonra bir bakardın, dayım, teyzem, kuzenler, komşunun oğlu derken salonda oturacak yer kalmamış. Babam da kalabalığa söylenir, sonra en çok o muhabbet ederdi.

İnsanın büyüdüğü ev, bazen dünyanın geri kalanından daha karmaşık olurdu. Ama ne olursa olsun, dönüp dolaşıp kendini orada bulmak isterdin.

Telefonu yatağın üzerine bıraktım ve ayağa kalktım.

Hafta sonu Trabzon’a gidecektim. Annemle oturacak, babamın her zamanki gibi memleket meselelerini dinleyecek, Elif’in bitmek bilmeyen sorularına cevap verecektim.

Ve mümkünse Duru Yalın’ı düşünmeyecektim.

Bu son maddeyi neden özellikle eklediğimi sorgulamadım.

Çünkü insan bazen cevabını bildiği soruları sormamayı tercih ederdi.

Üsse vardığımda hava henüz tam aydınlanmamıştı. Sabahın o kendine has sessizliği vardı. Herkes işine yetişmeye çalışıyor, koridorlarda ayak sesleri yankılanıyor, günün ilk kahveleri yudumlanıyordu.

Ben de kahvemi alıp ekibin bulunduğu odaya girdim.

Kerem, sandalyesinde geriye yaslanmış, elindeki telefonla uğraşıyordu. Emre bir şeyler okuyordu. Barış masanın başında notlarını kontrol ediyordu. Mert ise kahvesini içerek etrafı seyrediyordu.

Beni görür görmez Kerem’in yüzünde o tanıdık ifade belirdi.

İnsan bazı bakışlardan rahatsız olmak için karşısındakinin ne düşündüğünü bilmek zorunda değildi.

“Günaydın, komutanım,” dedi Kerem, gereğinden fazla ciddi bir sesle.

Kaşımı kaldırdım.

“Hayırdır? Sabah sabah neden cenaze evi gibi karşıladın beni?”

“Saygımızdan.”

Mert kahvesini masaya bıraktı.

“Yalan söylüyor. Beş dakikadır sana söyleyeceği bir şeyi prova ediyor.”

“Ne söyleyeceksin?” diye sordum.

Kerem telefonu cebine koyup doğruldu.

“Hafta sonu planın var mı?”

“Var.”

“Nereye?”

“Seni ilgilendirmeyen yerlere.”

“Çok güzel. Demek ki planın var ama bizimle paylaşmıyorsun.”

“Kerem.”

“Tamam, tamam. İnsan özel hayatını saklayabilir. Biz anlayışlı insanlarız.”

Emre başını kaldırmadan konuştu.

“Senin anlayışlı olduğun tek konu, yemek siparişinde ekstra sos istemek.”

Barış da gülümsemesini saklamaya çalıştı.

Kerem elini göğsüne götürdü.

“Bu ekipte duygusal şiddet görüyorum.”

“Daha başlamadık,” dedim ve masama geçtim.

Mert bana baktı. Kerem’in aksine yüzünde alaycı bir ifade yoktu. Beni tanıyordu. Bazen bir şey sormadan da cevabın peşinden gitmenin faydasız olduğunu bilirdi.

“Hafta sonu Trabzon’a mı?” diye sordu.

Başımı salladım.

“Annem çağırıyor.”

“İyi yapıyorsun. Biraz evde kalırsın.”

Kerem hemen araya girdi.

“Trabzon güzel yerdir. İnsan memleketine gidince kafası dağılır. Belki yeni insanlarla tanışır.”

Kahvemi masaya bıraktım.

“Senin bugün fazla konuşmaya niyetin var galiba.”

“Ben yalnızca sosyal gelişimini düşünüyorum, komutanım.”

“Önce kendi gelişimini tamamla.”

Emre güldü. Mert ise başını eğip kahvesini içti.

Tam o sırada odanın kapısı açıldı ve Binbaşı Levent içeri girdi. Hepimiz toparlandık.

“Günaydın.”

“Günaydın, komutanım.”

Levent Binbaşı elindeki dosyayı masaya bıraktı. Önce genel planlamayla ilgili birkaç konuya değindi, ardından bakışlarını bana çevirdi.

“Yüzbaşı Alsancak, toplantıdan sonra sizinle ayrıca konuşacağız.”

“Emredersiniz, komutanım.”

Ne hakkında olduğunu sormadım. Görevle ilgiliyse toplantıdan sonra öğrenecektim. Değilse de yine öğrenecektim.

Bazı şeyleri erkenden öğrenmek, onları değiştirmeye yetmiyordu.

Toplantıdan sonra Binbaşı Levent’in odasına geçtim.

Kapıyı çalıp içeri girdim. O, masasındaki evrakları düzenliyordu.

“Gel, Göktuğ. Otur.”

Karşısındaki sandalyeye oturdum.

“Önümüzdeki hafta eğitim planlamasında bazı değişiklikler olacak,” dedi. “Barış’ın gelişimini yakından takip etmeni istiyorum. Son değerlendirmelerinde ilerleme var ama hâlâ dikkat etmesi gereken noktalar bulunuyor.”

“Anlaşıldı, komutanım.”

“Senin tecrüben yeterli. Fakat bir şeyi unutma.”

Başımı kaldırdım.

“Emredersiniz?”

“Birine bir işi öğretmek, yalnızca nerede hata yaptığını söylemek değildir. Neden yaptığını anlamasına da yardımcı olacaksın.”

Sözlerini dikkatle dinledim.

“Barış iyi bir çocuk. Ama bazen hata yapmaktan korktuğu için kendini gereğinden fazla sıkıyor. Bu da kararlarını etkileyebilir. Senin yaşındayken sen de öyleydin.”

İtiraz edecek oldum ama durdum.

Çünkü haksız değildi.

“Daha az konuşup daha çok dinlemeye çalışacağım, komutanım.”

Levent Binbaşı hafifçe gülümsedi.

“Bunu özellikle sana söylemem gerektiğini biliyorsun, değil mi?”

“Bir tahminim var, komutanım.”

“Güzel. O zaman tahminini gerçeğe dönüştür.”

Ayağa kalkmak üzereydim ki yeniden konuştu.

“Bir de kendinle ilgili bir şey söyleyeceğim.”

Bekledim.

“Her şeyi kontrol edemezsin, Göktuğ. Görevini yaparsın, tedbirini alırsın, elinden geleni ortaya koyarsın. Ama hayatın geri kalanını da bir görev planı gibi yönetmeye çalışırsan yorulursun.”

Bu kez cevap vermedim.

Binbaşı Levent bana bakarak devam etti.

“İnsan bazen güçlü olmakla yalnız kalmayı birbirine karıştırıyor.”

O cümle odanın içinde asılı kaldı.

Benim yıllardır yaptığım şeyin başka bir tanımıydı sanki.

“Anlaşıldı, komutanım,” diyebildim sonunda.

Bana daha fazla yüklenmedi. Başını sallayarak görüşmeyi bitirdi.

Odadan çıktığımda koridor aynı koridordu, gün aynı gündü. Değişen hiçbir şey yoktu.

Ama insanın duymak istemediği bir gerçeği, saygı duyduğu birinden duyması tuhaf bir etki yaratıyordu.

Sözleri kafamda dönüp dururken telefonum titredi.

Elif arıyordu.

“Ne oldu?” diye açtım.

“Abi, insan telefon açınca önce bir merhaba der.”

“Merhaba. Ne oldu?”

“Seninle konuşmak gerçekten çok zor.”

“Bunu daha önce söylemiştin.”

“Çünkü hâlâ değişmedin.”

Gülümsedim.

“Söyle bakalım, ne istiyorsun?”

“Hafta sonu geliyor musun?”

“Evet.”

“Kesin mi?”

“Elif, uçakla geleceğim demedim. Arabayla geleceğim. Trafiğe, yola ve annemin yemek programına bağlı olarak orada olacağım.”

“Tamam, komedyen. Annem çok sevinecek.”

Bir an durdu, sonra sesini biraz alçalttı.

“Abi, gerçekten iyi misin?”

Koridordaki pencereden dışarı baktım.

Bu soruyu annem de sormuştu. Mert de başka kelimelerle sormuştu. Binbaşı Levent bile kendi yöntemince aynı yere dokunmuştu.

Herkesin aynı şeyi fark etmesi sinir bozucuydu.

“İyiyim.”

Elif iç çekti.

“Bak, bu cevabı vermeden önce hiç düşünmüyorsun bile.”

“Çünkü cevap belli.”

“Hayır. Çünkü konuşmak istemiyorsun.”

Bir süre sustum.

Elif benimle çocukluğumdan beri uğraşırdı. Bazen bir insanın seni tanıması, saklanacak yer bırakmıyordu.

“İşler yoğun,” dedim.

“Biliyorum. Her zaman yoğun. Her zaman bir şey var. Bir gün işin bitecek, sonra başka bir şey çıkacak. Sen de o sırada hayatını ertelemeye devam edeceksin.”

Kaşlarımı çattım.

“Bu kadar büyütme.”

“Ben büyütmüyorum, abi. Sen küçültüyorsun.”

Cevap vermedim.

Elif’in sesi yeniden neşelendi.

“Neyse, hafta sonu gel. Yüzüne bakarak konuşacağım seninle.”

“Telefonla konuşmak yetmiyor mu?”

“Yetmiyor. Telefonda kaçabiliyorsun.”

“Ben senden kaçmam.”

“Geçen bayram sofradan kaçtın.”

“Çünkü sen çocukluk fotoğraflarımı herkese gösteriyordun.”

“Çok tatlıydın ama.”

“Görüşürüz, Elif.”

Kahkaha attı.

“Ben de seni seviyorum, abi.”

Telefonu kapatırken yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı.

Belki de eve gitmek iyi gelecekti.

Belki insan bazen kendini toparlamak için yeni bir şey yaşamaya değil, nereden geldiğini hatırlamaya ihtiyaç duyuyordu.

Öğleden sonra eğitim planlamasıyla ilgili işlerimi bitirdiğimde Barış yanıma geldi.

“Komutanım, müsait misiniz?”

“Gel, Barış.”

Elindeki notları masama bıraktı.

“Sabah konuştuğumuz konuları tekrar gözden geçirdim. Şu bölümle ilgili bir sorum var.”

Notlarını inceledim. Sorusu yerindeydi. Üstelik bunu sormak için biraz tereddüt ettiği belliydi.

“Güzel,” dedim. “Önce ne düşündüğünü anlat.”

Bir an duraksadı.

“Yanlış düşünüyorsam?”

“Yanlış düşünüyorsan düzeltiriz.”

“Peki ya yanlış karar verirsem?”

Kalemimi masaya bıraktım.

“Barış, burada senden hiç hata yapmamanı bekleyen yok. Hatalarını görmeni, onlardan öğrenmeni ve aynı hatayı tekrarlamamak için çalışmanı bekliyoruz. Ama korkudan hiçbir şey söylemezsen ne düşündüğünü anlayamayız.”

Başını salladı.

Sonra birlikte notlarının üzerinden geçtik. Ona bazı noktaları yeniden anlattım, o da sorular sordu. Görüşmenin sonunda yüzündeki gerginlik biraz azalmıştı.

Kapıya yönelirken durdu.

“Teşekkür ederim, komutanım.”

“Rica ederim.”

Bir an tereddüt etti.

“Bir şey daha sorabilir miyim?”

“Tabii.”

“Her zaman bu kadar sakin misiniz?”

Güldüm.

“Kim söyledi sana bunu?”

“Ekipte herkes öyle söylüyor.”

“Ekipte herkesin söylediği her şeye inanma.”

O da güldü.

“Peki, komutanım.”

Kapı kapandığında düşünmeden edemedim.

İnsanlar dışarıdan bakınca beni sakin, kontrollü, ne yaptığını bilen biri olarak görüyordu. İşin aslı, bazı konularda gerçekten öyleydim. Ama bazı konular vardı ki onları yalnızca ertelemeyi öğrenmiştim.

Ertelemek, çözmek değildi.

Bunu bilmek de insanın işini kolaylaştırmıyordu.

Akşamüstü telefonuma bir mesaj geldi.

Bilinmeyen bir numara değildi. Daha önce kaydettiğim, ama nedense adını görünce bir an duraksadığım bir numaraydı.

Duru Yalın.

Mesaj kısa ve resmiydi.

Merhaba Göktuğ Bey. Geçen gün hastanede bıraktığınız kartlığın içindeki belgelerden birinin size ait olmadığını fark ettim. Sanırım başka bir evrakla karışmış olabilir. Müsait olduğunuzda kontrol eder misiniz?

Mesajı iki kez okudum.

Sonra kartlığımı çıkardım. Belgeleri kontrol ettim. Gerçekten de bana ait olmayan bir kâğıt vardı. Hastanede yaşanan yoğunluk sırasında bir şekilde araya karışmış olmalıydı.

Hemen cevap yazdım.

Merhaba Duru Hanım. Kontrol ettim, haklısınız. Bana ait olmayan bir belge var. Yarın uygun olduğunuzda teslim alabilirim.

Mesajı gönderdikten sonra telefonu masaya bıraktım.

Bir dakika geçmeden yeniden elime aldım.

Cevap gelmişti.

Yarın nöbetim var. Öğleden sonra acil serviste olacağım. Danışmaya bıraktırabilirim.

Bu kadar.

Gayet normal, gayet sıradan bir konuşmaydı.

Benim de yapmam gereken, teşekkür edip konuyu kapatmaktı.

Teşekkür ederim. Zahmet olacak.

Bir süre sonra cevap geldi.

Sorun değil. Bu arada kartlığınızı bir daha kaybetmeyin. Her seferinde hastaneye gelmek zorunda kalmayın.

Mesaja bakıp güldüm.

Ardından yazdım:

Bir dahaki sefere daha dikkatli olurum.

Cevap gecikmedi.

Bunu bir doktor olarak değil, kartlığını üçüncü kez kontrol eden biri olarak söylüyorum.

Gülüşüm büyüdü.

Üçüncü kez kontrol ettiğimi nereden biliyorsunuz?

Bu kez cevap biraz daha geç geldi.

Çünkü geçen sefer de kontrol ettiniz. Sonra yine kontrol ettiniz. Ben de insanları gözlemliyorum, Göktuğ Bey.

Telefonu masaya bıraktım.

Sonra yeniden aldım.

Mesleki deformasyon diyelim.

Duru’nun cevabı son oldu.

İyi akşamlar, Göktuğ Bey.

İyi akşamlar, Duru Hanım.

Konuşma bitmişti.

Hepsi bu kadardı.

Ne bir şey olmuştu ne de olması gereken bir şey vardı. Yalnızca iki insan, yanlışlıkla karışmış bir belge hakkında konuşmuştu.

Ama ben telefonun ekranına birkaç saniye daha baktım.

Sonra kendime kızıp cihazı cebime koydum.

“Saçmalama Alsancak,” diye mırıldandım.

Koridordan geçen Mert sesimi duydu.

“Bir şey mi dedin?”

Başımı kaldırdım.

“Hayır.”

“Peki. Ben de duymadım.”

Yanımdan geçerken omzuma hafifçe vurdu.

“Akşam bize gel. Kerem yemek yapacağını iddia ediyor.”

“Bence dışarıdan söyleyin.”

“Ben de öyle düşünüyorum ama kendisi mutfak konusunda bir aydınlanma yaşadığını söylüyor.”

“En azından yangın tüpünü hazır tutun.”

Mert güldü.

“Sen gel, yangın çıkarsa müdahale edersin.”

“Ben pilotum, itfaiyeci değil.”

“Bu akşam ikisi de olabilirsin.”

Başımı iki yana sallayarak peşinden yürüdüm.

Günün geri kalanını olağan işlerle geçirdim. Ama aklımın bir köşesinde, yarın hastaneden alınacak bir belge vardı.

Belgeyi.

Sadece belgeyi.

İnsanın kendine söylediği yalanlar, bazen gerçeğin kendisinden daha fazla yer kaplıyordu.

Akşam Mert’in evine gittiğimde mutfaktan gelen kokuyu kapının önünden aldım.

Bu, iyiye işaret değildi.

Kapıyı açar açmaz Kerem’in sesi duyuldu.

“Kimse mutfağa girmesin! Kontrol bende!”

Ayakkabılarımı çıkarırken Mert’e baktım.

“Geç kaldım. Evi kurtaramadınız mı?”

“Daha başlangıç aşamasındayız.”

İçeri girdim. Kerem önlüğü beline bağlamış, bir elinde tahta kaşık, diğerinde telefonla tarif okuyordu. Tencerenin içindeki şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştım.

“Bu ne?” diye sordum.

Kerem gururla cevap verdi.

“Sebzeli tavuk.”

Emre mutfak masasından başını kaldırdı.

“Sebzeleri ne zaman koyduğunu görmedim.”

Barış da ekledi:

“Ben tavukları gördüm. Sebzeler konusunda emin değilim.”

Kerem ikisine ters ters baktı.

“Eleştirmek kolay. Üretmek zor.”

Tencereye yaklaştım, kapağını kaldırdım ve birkaç saniye sessiz kaldım.

Mert yanıma geldi.

“Ne düşünüyorsun?”

“Bunun yenilebilir olup olmadığını anlamak için uzman görüşü lazım.”

Kerem kaşığı bana doğru uzattı.

“Al, dene.”

Bir lokma aldım.

Çiğnemeyi bitirene kadar yüz ifademi değiştirmemeye çalıştım.

Kerem heyecanla sordu:

“Nasıl?”

“İlginç.”

Emre kahkahayı bastı.

Mert yüzünü eliyle kapattı.

Kerem’in gözleri kısıldı.

“İlginç iyi mi demek, kötü mü?”

“Bilimsel bir değerlendirme yapmak için daha fazla örnek lazım.”

“Göktuğ, seni burada insan yerine koyuyordum.”

“Ben de seni mutfakta insan yerine koyuyordum.”

Barış kahkahaya boğuldu.

Sonunda yemek siparişi verdik. Kerem, yaptığı yemeğin ertesi gün daha iyi olacağını savunurken biz masayı hazırladık.

Bir süre sonra sohbet, her zamanki gibi işten günlük hayata kaydı. Emre yeni taşınan bir arkadaşından söz etti. Barış hafta sonu ailesini arayacağını anlattı. Kerem ise bir tanıdığının başından geçen ilişki meselesini anlatmaya başladı.

“Şimdi,” dedi, iki elini masaya koyarak, “bir insanın birine karşı hisleri varsa bunu söylemesi gerekmez mi?”

Mert hiç düşünmeden cevap verdi.

“Gerekir.”

“Peki ya söylerse ve işler kötüye giderse?”

“En azından gerçeği bilirsin.”

Kerem bana döndü.

“Göktuğ komutanım, sizin bu konuda bir görüşünüz vardır.”

Bardağımdan su içtim.

“Her konuyu masaya yatırmak zorunda mıyız?”

“Demek ki var.”

“Kerem, yemeğini kurtaramadın. Şimdi de başkalarının ilişkilerini kurtarmaya çalışma.”

“Ben yalnızca teorik bir tartışma yürütüyorum.”

Mert araya girdi.

“Bazen insan söylemek istediği şeyi söylemez çünkü karşısındaki insanı kaybetmekten korkar.”

Bu kez masada kısa bir sessizlik oldu.

Mert bana bakmıyordu. Belki de özellikle bakmıyordu.

Ama söylediklerinin nereye dokunduğunu biliyordum.

Selin’i düşündüm.

Yıllar önce, söylemem gereken çok şey vardı. Söylemek için uygun zamanı bekledim. Görevlerim vardı, sorumluluklarım vardı, kafamı toparlamam gerekiyordu. Her şeyin doğru bir zamanda, doğru kelimelerle söylenmesi gerektiğine inanıyordum.

Sonra o zaman hiç gelmedi.

Ya da ben gelmesine izin vermedim.

İlişkimiz tek bir büyük kavgayla bitmemişti. Biriken küçük kırgınlıklarla, ertelenen konuşmalarla, yarım kalan cümlelerle sona ermişti. İkimiz de birbirimizi sevdiğimizi düşünüyorduk ama sevginin tek başına yetmediğini anlamamız uzun sürmüştü.

İnsan bazen karşısındakini kaybetmemek için susardı.

Sonra sustuğu için kaybederdi.

“Göktuğ?”

Mert’in sesiyle düşüncelerimden çıktım.

“Efendim?”

“Bir şey sordum. Duymadın.”

“Ne sordun?”

“İnsan bir hata yaptığında ikinci bir şansı hak eder mi?”

Masadakiler sustu.

Sorunun yalnızca teorik olmadığını hepimiz anlamıştık.

Bir süre düşündüm.

“Bence mesele ikinci şansı hak edip etmemek değil,” dedim. “İnsanın o şansı neden istediği. Aynı şeyi yeniden yapmak için istiyorsa hiçbir anlamı yok. Ama gerçekten bir şeyleri değiştirecekse… belki.”

Mert başını salladı.

“Ben de öyle düşünüyorum.”

Kerem ilk kez şaka yapmadı.

“Peki ya geç kalınmışsa?”

Cevabım hemen gelmedi.

Çünkü bunun cevabını bilmiyordum.

Belki bazı şeyler için gerçekten geç kalınırdı. Belki bazı insanlar hayatından çıktıktan sonra geri dönmezdi. Belki de insanın yapabileceği tek şey, bir sonraki sefer aynı hatayı yapmamaya çalışmaktı.

Ama bir sonraki seferin ne zaman geleceğini kimse bilmiyordu.

“Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Bazen geç kalmış olabilirsin.”

Mert gözlerime baktı.

“Bazen de hâlâ vaktin vardır.”

Cevap vermedim.

Çünkü o cümleyi Selin için mi, kendim için mi, yoksa henüz adını koyamadığım başka bir şey için mi duyduğumu bilmiyordum.

Eve döndüğümde saat gece yarısına yaklaşıyordu.

Ceketimi çıkarıp koltuğun üzerine bıraktım. Evin sessizliği, Mert’in evindeki kalabalıktan sonra daha belirgin gelmişti.

Telefonumu masaya koydum.

Ekranda yeni mesaj yoktu.

Bunu fark ettiğim anda kendi kendime söylendim.

Ben neden mesaj bekliyordum ki?

Duru’nun benimle bir belge dışında konuşmak için hiçbir sebebi yoktu. Üstelik o da kendi hayatı, işi ve sorumlulukları olan bir kadındı. Benim günümün nasıl geçtiğini düşünmek zorunda değildi.

Bunu biliyordum.

Yine de mesaj ekranına bakmıştım.

İnsanın kendini ele vermesi bazen başkasının yanında değil, yalnız kaldığında olurdu.

Telefonu ters çevirip sehpanın üzerine bıraktım.

Sonra annemin mesajını gördüm. Birkaç saat önce göndermişti.

Fatma Ana: Oğlum, yarın yola çıkmadan önce ara. Sana bir şey soracağım.

Gülümsedim.

Annemin “bir şey soracağım” demesi, genellikle en az yarım saatlik bir konuşmanın habercisiydi.

Aramak için telefonu elime aldım ama sonra vazgeçtim. Saat geç olmuştu. Sabah arardım.

Yatak odasına geçip ışığı kapattım.

Gözlerimi kapattığımda günün konuşmaları yeniden aklıma geldi.

Binbaşı Levent’in sözleri.

Elif’in soruları.

Mert’in ikinci şans hakkındaki düşünceleri.

Ve Duru’nun mesajının sonundaki o cümle.

Her seferinde hastaneye gelmek zorunda kalmayın.

Gülümsediğimi fark edince gözlerimi açtım.

“Yeter artık,” diye fısıldadım.

Kendi kendime verdiğim sözleri tutmak konusunda eskiden daha başarılı olduğumu düşünürdüm.

Meğer insanın kendine verdiği sözler de şartlara bağlıymış.

Uykuya dalmadan önce yarınki işleri düşündüm. Sabah üsse gidecek, görevlerimi tamamlayacak, ardından hastaneden belgeyi alacaktım. Hepsi bundan ibaretti.

Basit bir plan.

Aksayan bir şey yoktu.

Henüz.

Çünkü ertesi gün öğleden sonra, hastanenin koridorunda duyacağım tek bir cümle, bütün o sıradan planı değiştirecekti.

Ve ben o gün, Duru Yalın’ın hayatıma neden girdiğini anlamak için henüz çok erken olduğunu düşünecektim.

Bilmediğim şey şuydu:

Bazı insanlar hayatına büyük sözlerle girmezdi.

Bazen bir yanlış anlaşılmayla, unutulmuş bir kartlıkla ya da sıradan görünen bir mesajla başlardı her şey.

Sonra bir gün, o sıradanlığın içinde saklanan şeyin artık görmezden gelinemeyecek kadar büyüdüğünü fark ederdin.

Ben henüz fark etmemiştim.

Ama gökyüzünde öğrendiğim bir şey vardı: Her şey sakin görünürken bile koşullar değişebilirdi.

Ve bazen en hazırlıklı olduğun an, seni en çok hazırlıksız yakalayan andı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…