6. bölüm / 7
Gökyüzüne YeminBölüm 6
Bölümler 7Şu an: Bölüm 6
- 1 Bölüm 15.238 kelime
- 2 Bölüm 25.291 kelime
- 3 Bölüm 35.484 kelime
- 4 Bölüm 46.479 kelime
- 5 Bölüm 53.614 kelime
- 6 Bölüm 62.767 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Bölüm 73.165 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı sabahlar insan güne başlamazdı.
Yalnızca gözlerini açar ve dünün kaldığı yerden devam ederdi.
O sabah da öyle oldu.
Alarmım saat 05.17’de çaldığında gözlerimi açtım. Birkaç saniye tavana baktım. Sonra elimi uzatıp alarmı kapattım. Odanın içi karanlıktı. Perdelerin arasından sızan soluk ışık, sabahın henüz şehrin üzerine tam olarak inmediğini gösteriyordu.
Yataktan kalktım, yüzümü yıkadım ve aynanın karşısına geçtim.
Karşımda her zamanki adam vardı.
Saçları dağılmış, yüzünde uykusuzluğun izleri bulunan, ne yapacağını bilen ama bazen ne hissettiğini anlamakta zorlanan bir adam.
Göktuğ Alsancak.
Yüzbaşı.
Pilot.
Oğul.
Abi.
Arkadaş.
Bütün bu sıfatları üzerimde taşımaya alışmıştım. Her birinin benden beklediği şeyler vardı. Görevimde dikkatli, ailemin yanında güçlü, arkadaşlarımın karşısında güvenilir olmalıydım.
Peki, bütün bunların arasında yalnızca kendim olduğum zamanlar ne kadardı?
Dişlerimi fırçalarken bu sorunun aklıma gelmesine sinirlendim.
Sabah sabah insanın kendisiyle hesaplaşması için daha önemli bir sebebi olmalıydı.
Mesela kötü bir kahve.
Ya da Kerem’in yine yaptığı bir saçmalık.
Duru Yalın gibi birini düşünmek içinse hiçbir sebep yoktu.
Kesinlikle yoktu.
Telefonumu alıp mutfağa geçtim. Kahve makinesini çalıştırdım. Kahvemi hazırlarken ekrana gözüm ilişti. Herhangi bir bildirim yoktu.
Telefonu masaya bıraktım.
Sonra kahvemi aldım.
Ardından telefonu tekrar elime aldım.
Kendi davranışımı fark edince durdum.
“Senin aklını başına topla Alsancak,” diye söylendim.
Telefonu masaya bıraktım ve bu kez gerçekten uzaklaştım.
Birkaç dakika sonra annem aradı.
“Günaydın oğlum.”
“Günaydın anne. Nasılsın?”
“İyiyim. Sen?”
“Ben de iyiyim.”
“Yemek yedin mi?”
Gözlerimi kapattım.
Daha sabahın ilk dakikalarında hayatın en zor sorularından biriyle karşı karşıyaydım.
“Kahve içiyorum.”
“Kahve yemek değil.”
“Biliyorum.”
“Biliyorsan neden yemiyorsun?”
“Birazdan yerim.”
“Senin o birazdanların yüzünden bir gün başına iş açılacak.”
“Anne, kahvaltı yapacağım.”
“Peynir, zeytin, yumurta.”
“Tamam.”
“Ekmek de ye.”
“Başka bir isteğiniz var mı hanımefendi?”
Annem güldü.
“Var. Bir de kendine iyi bak.”
Sesi son cümlede yumuşamıştı.
“Bakıyorum anne.”
“İyi. İnsan bazen kendine baktığını sanıyor ama yalnızca işlerini yapıyor.”
Elimdeki kahve fincanını masaya bıraktım.
Annemin son zamanlarda söylediği her cümle, farkında olmadan bir yere dokunuyordu.
“Baba ne yapıyor?” diye sordum.
“Balkonda oturmuş. Birazdan pazara gidecekmiş.”
“Sen dinlenmeye devam et.”
“Ediyorum zaten. Herkes beni hasta ilan etti.”
“Doktorlar da mı?”
“Onlar en başta.”
Gülümsedim.
Annemle biraz daha konuştuktan sonra telefonu kapattım. Bu kez gerçekten kahvaltı hazırladım. Annemin verdiği talimatların tamamına uymadım ama en azından aç karnına kahve içerek evden çıkmadım.
Üniformamı giydim.
Anahtarlarımı aldım.
Kapıyı kapatmadan önce evin içinde son bir kez göz gezdirdim.
Her şey yerli yerindeydi.
Yalnız ben, son birkaç gündür kendimi eskisi kadar yerli yerinde hissetmiyordum.
Bunun nedenini biliyordum.
Ama henüz adını koymaya hazır değildim.
Birliğe vardığımda saat henüz erkendi.
Koridorda yürürken birkaç personelle selamlaştım. Günlük programı kontrol etmek üzere çalışma odasına girdiğimde Mert çoktan gelmişti. Önündeki dosyaları inceliyor, bir yandan da kahvesini içiyordu.
Beni görünce başını kaldırdı.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“İyi uyudun mu?”
“Evet.”
Mert kahvesinden bir yudum aldı.
“Güzel.”
Önündeki dosyaya döndü.
Birkaç saniye sonra yeniden konuştu.
“Duru’yla görüştünüz mü?”
Durduğum yerde ona baktım.
“Günaydın demenizin devamında bu soru mu vardı?”
“Merak ettim.”
“Niye?”
“Çünkü seni tanıyorum.”
Çantamı masanın yanına bıraktım.
“Bir daha görüşmedik.”
“Mesajlaştınız mı?”
“Mert.”
“Tamam, sormuyorum.”
“Zaten soracak bir şey yok.”
Mert dosyayı kapattı ve bana döndü.
“Göktuğ, yanlış anlama. Seni sıkıştırmaya çalışmıyorum. Sadece son zamanlarda kendinle ilgili bir şeyler düşünmeye başladığını görüyorum.”
“Ne düşünüyormuşum?”
“Onu sen söyleyeceksin.”
“Ben gayet iyiyim.”
Mert başını iki yana salladı.
“İşte bu yüzden seninle konuşmak bazen zor.”
“Bunu bugün ikinci kez duyuyorum.”
“Demek ki üzerinde çalışman gereken bir konu var.”
Tam cevap verecektim ki kapı açıldı.
Kerem içeri girdi.
“Günaydın komutanlarım!”
Mert başını eğdi.
“Sesini biraz kıs.”
“Niye? Sabah enerjime mi tahammül edemiyorsun?”
“Enerji değil, gürültü.”
Kerem sandalyeye otururken beni süzdü.
“Komutanım, sizin yüzünüzde bugün bir farklılık var.”
“Senin yüzünde de her zamanki ifade var.”
“Nasıl bir ifade?”
“İnsanların sabrını sınamak için yaratılmışsın gibi.”
Mert güldü.
Kerem ise hiç alınmamış görünüyordu.
“Bence bugün çok güzel bir gün olacak.”
“Bunun için özel bir sebebin mi var?”
“Hayır. Ama hayat sürprizlerle dolu.”
“Senin sürprizlerinden uzak durmayı tercih ederim.”
“Böyle söylüyorsunuz ama bir gün bana teşekkür edeceksiniz.”
“Ne için?”
Kerem parmağını kaldırdı.
“Zamanı geldiğinde açıklayacağım.”
“Şimdi açıklayabilirsin.”
“Olmaz. Gizem önemli.”
Mert bana bakıp hafifçe başını salladı. Bakışlarında açık bir ifade vardı.
İşte, bu yüzden arkadaşlarımızı seçemiyoruz.
Bir süre sonra Emre ve Barış da geldi. Konuşmalar günlük işlere döndü. Kerem’in gizemli sürprizi kimsenin umurunda değildi; en azından dışarıdan öyle görünüyordu.
Günün programı yoğundu. Eğitim değerlendirmeleri, toplantılar ve genç personelle yapılacak görüşmeler arasında öğle saatlerine kadar neredeyse hiç boşluk bulamadım.
Bu bana iyi geliyordu.
İşin içine girdiğimde düşüncelerim düzene giriyordu. Her şeyin bir başlangıcı, bir amacı ve takip edilmesi gereken bir sonucu vardı.
İnsan ilişkileri ise böyle değildi.
Birinin seni merak etmesi, senin de onu merak etmen, ardından ikinizin de bunu söylemekten kaçınması…
Bunun için bir talimat yoktu.
Bir prosedür de.
Keşke olsaydı.
Öğleden sonra çalışma odasında evrakları inceliyordum. Masanın üzerindeki dosyaya odaklanmaya çalışırken telefonum çaldı.
Ekranda Duru’nun adı yazıyordu.
Bir an elim hareketsiz kaldı.
Aramasını beklemiyordum.
Aslında onu aramayı düşünmüş müydüm?
Hayır.
Belki.
Telefon ikinci kez çaldığında kendime gelerek açtım.
“Buyurun?”
Karşı taraftan hafif bir gülüş duyuldu.
“Merhaba. Telefonda da mı böyle konuşuyorsunuz?”
Duru’ydu.
Sesini duyduğumda yüzümde kendiliğinden bir gülümseme belirdi. Bunu engellemek için hiçbir çaba göstermedim. Zaten kimse görmüyordu.
“Merhaba, Duru. Biraz hazırlıksız yakalandım.”
“Fark ettim. Sanki sizi aramakla büyük bir resmî prosedürü başlatmışım gibi cevap verdiniz.”
“Alışkanlık.”
“Bunu her şeyin açıklaması olarak kullanıyorsunuz galiba.”
“İşe yarıyor.”
“Bazen.”
Gülümsedim.
“Aramanızın özel bir sebebi var mı?”
“Evet. Ama önce annenizi soracaktım. Nasıl oldu?”
“Daha iyi. Evde dinleniyor. İyi ki sordunuz.”
“Sevindim.”
Sesindeki samimiyet dikkatimi çekti. Bunu nezaketen söylemiyordu. En azından bana öyle gelmedi.
“Teşekkür ederim,” dedim.
“Rica ederim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Duru bir şey söyleyecekmiş gibi nefes aldı, sonra vazgeçti.
“Bir şey soracağım,” dedi sonunda.
“Dinliyorum.”
“Geçen akşam lokantada konuşurken bir ara dalıp gittiniz. Bir şey mi oldu?”
Soru beklediğimden farklıydı.
“Hayır. Neden sordunuz?”
“Bilmiyorum. Bir anda sustunuz. Sonra konuşmaya devam ettiniz ama sanki aklınız başka bir yerdeydi.”
Onun beni bu kadar dikkatli gözlemlemiş olması hoşuma gitti.
Ama bu, aynı zamanda savunmasız hissettirdi.
“Bazen düşünürüm,” dedim.
“Bunu fark ettim.”
“Bu kadar mı belli oluyor?”
“Düşündüğünüz belli oluyor. Ne düşündüğünüz değil.”
İstemeden güldüm.
“Bu iyi bir ayrım.”
“Doktorluk mesleğinin bana kazandırdığı yeteneklerden biri olabilir.”
“İnsanların ne düşündüğünü anlamak mı?”
“Hayır. İnsanların bir şey söylememek için ne kadar çaba harcadığını fark etmek.”
Bu kez gülmedim.
Çünkü sözlerinin bana dokunan bir tarafı vardı.
Duru devam etti.
“Yanlış anlamayın. Sizi çözmeye çalışmıyorum. Sadece bazen insanın bir şey söylemediği de bir şey anlatıyor.”
Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda birkaç personel kendi işleriyle ilgileniyordu. Herkesin gün içinde yetişmesi gereken bir şey vardı.
“Bazen söyleyecek doğru kelimeyi bulamıyorum,” dedim.
Bunu söylediğimde kendi sesime şaşırdım.
Bu, kendimle ilgili kolayca itiraf ettiğim bir şey değildi.
Duru hemen cevap vermedi.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Bence doğru kelimeyi bulamamak, hiçbir şey söylememekten daha iyi.”
“Her zaman değil.”
“Belki. Ama en azından karşınızdaki insana bir şans vermiş olursunuz.”
Bir süre sessiz kaldım.
Geçmişteki bazı konuşmalar aklımdan geçti. Söylemek isteyip sustuğum cümleler. Doğru zamanı beklerken yanlış zamana dönüşen anlar. Bir şeyin düzelmesini beklerken kendi kendine daha da kötüleşmesine izin verdiğim günler.
Selin’i düşündüm.
Ardından Duru’nun sesi beni bugüne geri getirdi.
“Göktuğ?”
“Buradayım.”
“Bir şey mi söyledim?”
“Hayır. Haklı olabilirsiniz diye düşündüm.”
Duru güldü.
“Bunu bir yere not etmeliyim.”
“Abartmayın.”
“Hayatımda ilk kez bir yüzbaşıdan haklı olabileceğimi duydum.”
“Bunu bütün yüzbaşılara genellemeyin. Kötü bir örnek olabilirim.”
“Sanırım bunu kendiniz de biliyorsunuz.”
Gülümsemem yeniden yüzüme yerleşti.
Sonra aklıma, aramasının sebebini hâlâ söylemediği geldi.
“Peki,” dedim. “Asıl sorunuza gelelim. Beni neden aradınız?”
Duru bir an sustu.
“Cumartesi günü hastanenin düzenlediği bir etkinlik var. Sağlık çalışanları ve gönüllüler için bir bağış organizasyonu. Çocuk servisindeki hastalar için kitap ve kırtasiye malzemesi toplanacak.”
Dinledim.
“Bir arkadaşım organizasyonda görevli. Yardım edecek birkaç kişi daha arıyorlar. Sizin de böyle bir etkinlikle ilgilenebileceğinizi düşündüm.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Beni mi davet ediyorsunuz?”
“Evet. Ama yanlış anlamayın, sizi özel olarak davet etmiyorum. Tanıdığım ve güvenilir bulduğum birkaç kişiye sordum.”
Bu cümleyi özellikle eklemişti.
Bunun nedenini anladığımı sanıyordum.
Duru, bir iyilik yapma fırsatını kişisel bir yakınlaşmanın bahanesi hâline getirmek istemiyordu. Belki de benim bunu böyle yorumlamamdan çekiniyordu.
Açıkçası, bu dikkatini takdir ettim.
“Anladım,” dedim. “Etkinlik nerede olacak?”
Hastanenin adını ve etkinliğin yapılacağı bölümü söyledi. Saatleri de kısaca açıkladı.
“Katılmam mümkün olabilir,” dedim. “Önce görev programımı kontrol etmem gerekiyor.”
“Tabii. Uygun değilseniz sorun değil.”
“Uygun olup olmadığımı öğrenmeden karar vermeyeceğim.”
“Güzel. Bunu sevdim.”
Bu cümleyi söylerken gülümsediğini sesinden anlayabiliyordum.
“Bir şeyi de merak ediyorum,” dedim.
“Neyi?”
“Neden benim ilgilenebileceğimi düşündünüz?”
Bu kez sessizlik biraz daha uzun sürdü.
“Çünkü anneniz hastanedeyken bile başkalarının işini kolaylaştırmaya çalışıyordunuz,” dedi. “Bir de… geçen gün konuşurken bazı şeyleri ertelediğinizi düşündüm. Belki böyle bir etkinlik size iyi gelir.”
Sözleri beni hazırlıksız yakaladı.
Beni tanımıyordu.
Ama gördüğü şeyleri bir araya getirip benim bile kendimde fark etmediğim bir tarafı işaret etmişti.
“Belki,” dedim.
“Düşünün. Bana haber verirsiniz.”
“Veririm.”
“Peki. Sizi daha fazla meşgul etmeyeyim.”
“Duru.”
“Efendim?”
“Aradığınız için teşekkür ederim.”
Bir anlık sessizlikten sonra yumuşak bir sesle cevap verdi.
“Rica ederim, Göktuğ.”
Telefon kapandı.
Ben ise birkaç saniye boyunca yerimden kıpırdamadım.
Bu kez telefonuma bakmak için bir sebebim vardı.
Duru beni aramıştı.
Bana bir etkinlikten söz etmişti.
Ve ben, cumartesi günü görev programımın uygun olmasını umuyordum.
Kendi kendime itiraf etmek zorundaydım.
Onu yeniden görmek istiyordum.
Telefonu masaya bıraktığımda kapı çaldı.
“Gir.”
Mert içeri girdi. Elindeki dosyayı masaya bırakırken bana baktı.
“Meşgul müsün?”
“Hayır.”
“Biraz önce konuştuğun kimdi?”
Başımı kaldırdım.
“Telefonumu mu dinliyordun?”
“Kapının önündeydim. Sesini duydum. Ama ne konuştuğunuzu bilmiyorum.”
“Bunu söylemek için niye bu kadar açıklama yaptın?”
“Çünkü birazdan bana kızacaksın.”
Haklıydı.
Mert sandalyeye oturdu.
“Duru muydu?”
Bu kez inkâr etmedim.
“Evet.”
Mert’in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Güzel.”
“Ne güzel?”
“Aramış işte.”
“Bir etkinlik için aradı.”
“Ben de onu söyledim.”
“Hayır, sen başka bir şey ima ediyorsun.”
Mert ellerini masanın üzerine koydu.
“Göktuğ, biriyle tanışmanın her aşamasını sorgulamak zorunda değilsin. Belki senden hoşlanıyor, belki yalnızca seni iyi biri olarak görüyor. Bunu zaman gösterecek.”
“Bunu biliyorum.”
“Biliyorsan neden bu kadar geriliyorsun?”
Cevap vermedim.
Çünkü Mert’in sorusu, kaçmaya çalıştığım yere çıkıyordu.
Duru’nun benden hoşlanıp hoşlanmadığını bilmiyordum.
Ama onun beni nasıl gördüğünü merak ediyordum.
Bunun cevabını öğrenmek için zamana ihtiyacım vardı. Zamanın bana vereceği cevaptan korktuğum için geri durmamın ise hiçbir anlamı yoktu.
“Cumartesi bir bağış etkinliği varmış,” dedim. “Hastane düzenliyormuş. Katılmamı önerdi.”
Mert başını salladı.
“Gidecek misin?”
“Programıma bakacağım.”
“Yani gitmek istiyorsun.”
“Mert.”
“Tamam, tamam.”
Ayağa kalktı, dosyasını aldı. Kapıya yönelirken durdu.
“Bir şey söyleyeyim mi?”
“Bugün herkesin söyleyecek bir şeyi var.”
“Çünkü senin dinlemeye ihtiyacın var.”
Gözlerimi devirdim.
Mert gülümsedi.
“Gitmek istiyorsan git. Duru için değil, kendin için de git. Bir etkinlikte insanlara yardım etmek istiyorsan bunun için illa özel bir sebebin olması gerekmiyor.”
“Bunun farkındayım.”
“Güzel. O zaman artık kendinle tartışmayı bırak.”
Kapıdan çıktı.
Ben de önümdeki dosyaya döndüm.
Ama bir süre tek satır okuyamadım.
Çünkü cumartesi günüyle ilgili düşüncelerim çoktan başlamıştı.
O akşam eve döndüğümde hava soğumuştu.
Ceketimi çıkarıp sandalyenin arkasına astım. Mutfağa geçip yemek hazırlamak yerine dışarıdan bir şeyler söylemeyi düşündüm. Sonra annemin sabahki konuşması aklıma geldi ve bu düşünceden vazgeçtim.
Kendime basit bir yemek hazırladım.
Yemek yaparken telefonum çaldı.
Arayan Elif’ti.
“Abi, müsait misin?”
“Evet.”
“Bir şey soracağım.”
“Bu ailede herkes soru sormak için mi yaşıyor?”
Elif kahkaha attı.
“Demek ki doğru zamanda aramışım. Sesin biraz daha normal geliyor.”
“Sesim hep normal.”
“Tabii. Senin normalin zaten başlı başına bir araştırma konusu.”
Tencerenin altını kıstım.
“Ne istiyorsun?”
“Hafta sonu eve gelebilecek misin?”
“Henüz bilmiyorum.”
“Annem seni görmek istiyor.”
“Annem beni daha dün aradı.”
“Aramak başka, görmek başka.”
Haklıydı.
Elif devam etti.
“Bu arada annem daha iyi. Doktorun söylediklerini yapıyor. Babam da onu yalnız bırakmıyor.”
“Güzel.”
“Sen nasılsın?”
“İyiyim.”
Elif derin bir nefes aldı.
“Bir gün bu kelimeyi senden duymadan önce başka bir şey soracağım.”
“Ne soracaksın?”
“Birini tanımaya başladığında ne yaparsın?”
Elimdeki kaşık havada kaldı.
“Elif.”
“Ne var? Genel bir soru sordum.”
“Senin genel soruların fazla spesifik oluyor.”
“Bu da benim yeteneğim.”
Gülümsedim.
“Bilmiyorum. Duruma göre değişir.”
“Peki, biriyle konuşmak hoşuna gidiyorsa?”
“Konuşmaya devam edersin.”
“Biriyle yeniden görüşmeyi istiyorsan?”
Bu kez cevap vermedim.
Elif de bir süre bekledi.
“Abi?”
“Dinliyorum.”
“Bazen her şeyi söylemek zorunda değilsin. Ama kendine karşı dürüst olman gerekiyor.”
Mutfaktaki küçük pencereye baktım. Camda kendi yansımam görünüyordu.
Elif’in söyledikleri, Duru’yla yaptığım konuşmanın ardından daha anlamlı geliyordu.
“Bir etkinliğe katılmayı düşünüyorum,” dedim.
“Ne etkinliği?”
“Hastanenin düzenlediği bir bağış organizasyonu.”
“Güzelmiş. Gidecek misin?”
“Programım uygun olursa.”
Elif’in sesi bir anda neşelendi.
“Orada Duru da olacak mı?”
Gözlerimi kapattım.
İşte ailedeki herkesin Kerem’le aynı hastalıktan muzdarip olduğunu düşünmeye başlamıştım.
“Sen bunu nereden çıkardın?”
“Çıkarmadım. Tahmin ettim.”
“Bazen tahminlerini kendine saklaman gerekiyor.”
“Peki, abi. Sen bilirsin.”
Bir an durduktan sonra ekledi:
“Ama gidersen güzel olur. Hem etkinlik için hem de senin biraz nefes alman için.”
Bu kez itiraz etmedim.
Elif’le konuşmayı bitirdikten sonra yemeğimi hazırladım ve masaya oturdum.
Aklımda Selin’in yüzü belirdi.
Bu beklenmedik bir şey değildi. Geçmiş, insanın hayatından birini çıkarmasıyla birlikte bütün izlerini silmiyordu. Bazı anılar, benzer bir cümle duyduğunda, bir kokuyla karşılaştığında ya da kendine daha önce verdiğin sözleri yeniden düşündüğünde geri dönüyordu.
Selin’le ilişkimizi bitiren tek bir olay olmamıştı.
Birbirimize söylemediğimiz şeyler vardı. Zamanında konuşmadığımız konular, yanlış anladığımız cümleler, birimiz yaklaşmaya çalışırken diğerimizin geri çekildiği günler…
Ben, onun üzülmesini istemediğim için bazı şeyleri anlatmamıştım.
Oysa söylemediklerim, onu daha az üzmemişti.
Yalnızca neye kırıldığını anlamasını zorlaştırmıştı.
Bir süre sonra ikimiz de birbirimizi tanıdığımızı sanarak birbirimizden uzaklaşmıştık.
Yemeğimi bitirip tabağı lavaboya bıraktım.
Selin’i yeniden hayatıma almak istemiyordum. En azından şu an böyle bir düşüncem yoktu. Ama geçmişimde yaşadıklarımın beni nasıl şekillendirdiğini inkâr edemezdim.
Duru’yla konuşurken bir şey dikkatimi çekmişti.
O, söylemediğim şeyleri hemen anlamaya çalışmıyordu.
Bana sorular soruyor, düşünmem için alan bırakıyordu. Bazen beni rahatsız edecek kadar açık konuşuyordu ama bunu beni zorlamak için yapmıyordu.
Belki de aramızdaki en önemli fark buydu.
Henüz birbirimize karşı bir sorumluluğumuz yoktu.
Henüz birbirimizden beklentilerimiz de.
Bu yüzden her şey daha kolaydı.
Ama bir gün birbirimize yaklaşacak olursak, işte o zaman asıl mesele başlayacaktı.
Birini tanımak kolay olabilirdi.
Onun yanında kendin olabilmek daha zordu.
Ertesi sabah görev programımı kontrol ettim.
Cumartesi için kesinleşmiş bir görevim yoktu ama programda değişiklik olabilirdi. Katılacağım etkinliğin saatlerini öğrendikten sonra izin ve planlamayla ilgili gerekli bilgileri netleştirmem gerekiyordu.
Her şeyin kesinleşmesini bekledim.
Öğleden sonra programın uygun olabileceği belli oldu. Katılımımı etkileyebilecek bir değişiklik olmadıkça cumartesi günü birkaç saat ayırabilecektim.
Bunu öğrenince rahatladığımı fark ettim.
Neden rahatlamıştım?
Çünkü insanlara yardım edebilecektim.
Evet.
Elbette.
Bununla birlikte, Duru’yu yeniden görebilme ihtimali de vardı.
İkisi birbirini dışlamıyordu.
Bir etkinliğe katılmak istememin tek nedeni Duru değildi. Ama onun orada olacağını bilmek, kararımı daha kolay vermemi sağlamıştı.
Bu gerçeği kabul etmekte bir sakınca yoktu.
Kendime sürekli bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu hatırlatıyordum. Ortada bir söz yoktu. Bir beklenti yoktu. Hatta ikimizin de birbirini romantik anlamda tanımak istediğinden emin değildim.
Yalnızca bir telefon görüşmesi yapmıştık.
Bir akşam aynı masada oturmuştuk.
Bir de birbirimizin hayatına küçük bir kapı aralamıştık.
Bazen başlangıç dediğin şey bundan ibaretti.
Akşamüstü Duru’ya kısa bir mesaj yazdım.
Merhaba Duru. Cumartesi için programımı kontrol ettim. Şimdilik katılabilecek gibi görünüyorum. Saat ve yer bilgisini paylaşabilir misin?
Mesajı gönderdikten sonra telefonu masaya bıraktım.
Bu kez ekrana bakıp bakıp durmadım.
En azından ilk beş dakika.
Sonra telefon titredi.
Duru Yalın: Merhaba! Çok sevindim. Etkinlik saat 10.00’da başlayacak. Hastanenin konferans salonunda buluşacağız. Oradan görev dağılımı yapılacak. Ayrıntıları birazdan gönderirim.
Ardından bir mesaj daha geldi.
Duru Yalın: Bu arada gönüllü olmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Gerçekten işimize yarayacak.
Cevabımı yazdım.
Rica ederim. Yardımcı olabilirsem ne mutlu bana.
Bir an durdum.
Sonra bir cümle daha ekledim.
Cumartesi görüşürüz.
Gönderdim.
Duru’nun cevabı gecikmedi.
Duru Yalın: Görüşürüz, Göktuğ.
İsmimi okuduğumda yine gülümsedim.
Bu kez kendime kızmadım.
Telefonu bıraktım ve pencerenin önüne geçtim. Akşamın ilk ışıkları gökyüzünde belirmeye başlamıştı. Uzakta birkaç bulut, şehrin üzerine doğru ağır ağır ilerliyordu.
Gökyüzüne bakarken yıllardır kendime öğrettiğim bir şeyi düşündüm.
Belirsizlik, her zaman tehlike anlamına gelmiyordu.
Bazen yalnızca henüz bilmediğin bir şeyin başlangıcıydı.
Ben belirsizlikten hoşlanmazdım. Görevimde hazırlıklı olmayı, ihtimalleri değerlendirmeyi, kontrol edebildiğim her şeyi kontrol altında tutmayı severdim.
Ama Duru’yla ilgili hiçbir şeyi kontrol edemezdim.
Onun ne düşündüğünü, beni nasıl gördüğünü, bir gün aramızda nasıl bir ilişki olacağını bilmiyordum.
İlk kez bu bilinmezlikten kaçmak yerine onunla yaşamayı denemek istiyordum.
Belki de annemin söyledikleri buydu.
Belki Mert’in anlatmaya çalıştığı şey de.
Belki Elif’in bütün soruları aynı yere çıkıyordu.
İnsan, hayatının her anını önceden planlayamazdı.
Bazen yalnızca bir adım atar ve sonrasını zamanın göstermesine izin verirdi.
Cumartesi günü bir hastaneye gidecektim.
Bir grup gönüllüyle birlikte çocuklar için kitap ve kırtasiye malzemeleri toplayacaktım.
Duru da orada olacaktı.
Bunun ötesinde hiçbir şey bilmiyordum.
Ve ilk kez, bilmediğim şeylerin hepsini hemen öğrenmek zorunda hissetmiyordum.
Yine de içimde küçük bir merak vardı.
Cumartesi günü onu yeniden gördüğümde nasıl davranacaktım?
O bana nasıl bakacaktı?
Aramızdaki o ince, henüz adı konmamış yakınlık biraz daha büyüyecek miydi?
Cevapları bilmiyordum.
Ama cumartesiyi bekliyordum.
Bunu inkâr etmeye de artık gerek duymuyordum.
Çünkü bazen insan en çok söylemediklerinin ardında saklanırdı.
Ben de uzun zamandır öyle yapıyordum.
Belki artık kendime bile söylemekten kaçındığım bazı şeyleri yavaş yavaş kabul etmenin zamanı geliyordu.
Duru Yalın’ı tanımak istiyordum.
Şimdilik bu kadarı yeterliydi.
Bölüm etkileşimi
