Gökyüzüne Yemin kitap kapağı

4. bölüm / 7

Gökyüzüne Yemin

Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 4

Sabah saat 05.30’da uyandığımda, dışarıdaki gökyüzü henüz karanlıktı.

Bir süre tavana baktım. Önceki geceden kalan düşünceler, zihnimin bir köşesinde hâlâ yerlerini koruyordu. Binbaşı Levent’in söyledikleri, Mert’in o masada sorduğu soru, Elif’in bitmek bilmeyen endişesi…

Bir de Duru.

İnsan bazen bir ismi düşünmemeye çalıştıkça o ismin zihninde daha fazla yer kapladığını kendi üzerinde tecrübe ediyordu. Ben de bu konuda epey yol katetmiştim.

Ne yazık ki yanlış yönde.

Yataktan kalkıp yüzümü yıkadım. Aynadaki yansımama birkaç saniye baktım.

“Bugün normal bir gün,” dedim kendi kendime.

Aynadaki adam ikna olmuş gibi görünmüyordu.

Üzerimi giyinip mutfağa geçtim. Kahvemi hazırladım, ardından annemi aradım. Daha ilk çalışta açtı.

“Günaydın anne.”

“Günaydın oğlum. Uyandırmadım ya seni?”

Saatin beş buçuk olduğunu hatırlatmak istedim ama annem için saat kavramı biraz farklıydı. Onun gözünde bir evlat, gece üçte de uyusa sabah altıda ayakta olmalıydı. Tabii kendisi aradığında.

“Yok anne, uyandım zaten.”

“İyi. Bugün gelmeden önce haber ver. Baban yine kendi kafasına göre bir şeyler planlıyor.”

Arka taraftan babamın sesi duyuldu.

“Ne planlamışım ben?”

Annem telefonu biraz uzaklaştırdı.

“Sen karışma İsmail!”

Sonra yeniden bana döndü.

“Duydun mu? Sabah sabah yine başladı.”

Gülümsedim.

“Anne, daha gelmedim. Beni şimdiden aile kavgasına dâhil etmeyin.”

“Sen bizim oğlumuzsun. Dâhil olacaksın tabii.”

Tam cevap verecektim ki annem sustu. Ardından sesindeki neşenin yerini hafif bir ciddiyet aldı.

“Göktuğ, bir şey soracağım.”

İçimden derin bir nefes aldım.

“Buyur.”

“Gerçekten iyi misin oğlum?”

Kahve fincanını tezgâha bıraktım.

İşte yine aynı soru.

“İyiyim anne.”

“Bunu biliyorum. İşini yapıyorsun, görevine gidiyorsun, kimseye bir sıkıntı çıkarmıyorsun. Ben onu sormuyorum.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne soruyorsun peki?”

“Mutlu musun?”

Bu kez cevap vermedim.

Annem acele etmedi. Beni sıkıştırmadı. Belki de yıllardır yaptığım şeyi bildiği için sustu; bir soruyla karşılaştığımda, cevap vermemek için nasıl başka konulara geçtiğimi ezbere biliyordu.

“İnsan her zaman mutlu olmak zorunda değil,” dedi sonunda. “Ama sen her zaman güçlü görünmek zorundaymışsın gibi yaşıyorsun. Yoruluyorsun oğlum.”

Boğazımda bir şey düğümlendi.

Böyle konuşmaların içinden çıkmayı bilirdim. İşten söz ederdim, havadan bahsederdim, babamın tansiyonunu sorardım. Konuyu değiştirmenin bir yolunu mutlaka bulurdum.

Ama o sabah, nedense hiçbirini yapamadım.

“Biraz yoruldum anne,” dedim.

Cümle ağzımdan çıktığında kendim bile şaşırdım.

Annemin sesi yumuşadı.

“Biliyorum kuzum.”

O iki kelime, beklediğimden daha fazla dokundu bana.

Bazen insanın ihtiyacı olan şey akıl verilmesi değildi. Birinin, güçlü görünmeye çalıştığı hâlde yorulduğunu fark etmesiydi.

“Akşam seni ararım,” dedim.

“Tamam. Kendine dikkat et. Bir de doğru düzgün yemek ye.”

“Yerim anne.”

“Senin doğru düzgün yemek yemene güvenmiyorum.”

Güldüm.

“Peki, Fatma Hanım. Talimatlarınızı aldım.”

“Dalga geçme benimle!”

“Geçmiyorum. Emredersiniz.”

Telefonu kapattığımda yüzümde hâlâ küçük bir gülümseme vardı.

Belki de insanın hayatta tutunabileceği birkaç sağlam şey olmalıydı. Benimkilerden biri, annemin beni ne kadar büyürsem büyüyeyim hâlâ aç kalacak bir çocuk gibi görmesiydi.

Diğeri ise ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım eve dönebileceğimi bilmekti.

Üçüncüsünün ne olduğunu henüz bilmiyordum.

Bilmek zorunda da değildim.

En azından kendime öyle söylüyordum.

Üsse vardığımda saat 06.40’tı.

Günün programı yoğundu. Sabahki brifingin ardından planlanan eğitim faaliyetleri vardı. Her şeyin belirli bir düzen içinde ilerlemesi gerekiyordu. Bu düzen, hayatımın en kolay anladığım tarafıydı.

Görev belliyse ne yapacağını bilirdin.

Sorumluluk belliyse sınırlarını bilirdin.

Ama bir insanın ne hissettiğini anlamak, özellikle de kendi hislerini anlamak, hiçbir talimatla çözülemiyordu.

Brifing odasına girdiğimde Mert çoktan yerini almıştı. Beni görünce başıyla selam verdi.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

Bir süre sonra Kerem de geldi. Elinde kahve, yüzünde her zamanki kendinden memnun ifade vardı.

“Komutanım, bugün yüzünüzde bir değişiklik görüyorum.”

Dosyalarımı masaya bıraktım.

“Ne değişikliği?”

“Daha insancıl görünüyorsunuz.”

Mert gözlerini kapattı.

“Kerem, sabah sabah başlama.”

“Ben iltifat ediyorum.”

“Senin iltifatın bile insanın sabrını sınıyor,” dedim.

Kerem sırıttı.

“Demek ki etkili oluyorum.”

“Yanlış anlama. Bu, senin lehine bir şey değil.”

Emre ile Barış da içeri girdi. Sohbet kısa sürede kesildi ve görevlerimize odaklandık.

Önümüzdeki saatler, planlandığı gibi ilerledi. Her şeyin başında emniyet, disiplin ve dikkat vardı. Eğitim sonrasında değerlendirmeleri yaptık; Barış’ın sorularını cevapladım, eksik gördüğümüz noktaları not ettik.

Günün ilk yarısı bittiğinde omuzlarımda yorgunluk hissediyordum ama zihnim açıktı.

Saat 13.18’de telefonum çaldı.

Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı.

Normalde görev sırasında kişisel aramalarla ilgilenmezdim. Fakat günün o saatinde, arayan numaranın birkaç kez üst üste çalması dikkatimi çekti.

Uygun bir yerde durup telefonu açtım.

“Buyurun, Göktuğ Alsancak ben.”

Karşı taraftaki kadın sesi hızlı ama kontrollüydü.

“Merhaba, Göktuğ Bey. Ben Trabzon’dan, ailenizin yakınıyım. Elif Hanım’ın numarasından size ulaştım.”

Kaşlarım çatıldı.

“Buyurun. Bir sorun mu var?”

Kadın kısa bir tereddütten sonra konuştu.

“Anneniz hastanede. Şu an bilinci açık, doktorlar ilgileniyor. Sizi merak etmeyin diye aramamamızı söyledi ama ben yine de haber vermek istedim.”

Bir an, bulunduğum koridordaki bütün sesler uzaklaştı.

“Ne oldu anneme?”

“Sabah kendini iyi hissetmemiş. Baş dönmesi olmuş. Babanız önce dinlenmesini istemiş, sonra şikâyetleri geçmeyince hastaneye götürmüş. Şu an kontrol altındaymış.”

Nefesimi yavaşça verdim.

“Babam yanında mı?”

“Evet.”

“Peki. Teşekkür ederim. Ben hemen arayacağım.”

Telefonu kapattım.

Elimdeki cihazı bir süre bırakmadım.

Annem.

Sabah benimle konuşmuştu. Her zamanki gibi yemek yememi söylemiş, babamla atışmış, bana takılmıştı. Sesinde olağan dışı bir şey duymamıştım.

Ya da duymak istememiştim.

Telefonu yeniden açıp babamı aradım.

İlk çalışta cevap vermedi.

İkinci kez aradım.

Bu kez açtı.

“Efendim oğlum?”

Sesi her zamankinden daha yorgun geliyordu.

“Baba, annem nasıl?”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Kim haber verdi sana?”

“Önemli değil. Nasıl?”

“İyi olacak inşallah. Doktorlar bakıyor. Biraz başı dönmüş, tansiyonu da yükselmiş. Tedbir için burada tutuyorlar.”

Gözlerimi kapattım.

“Sabah neden söylemediniz?”

“Ne söyleyecektik oğlum? Kadın biraz rahatsızlandı diye seni telaşlandırmak istemedik.”

“Baba, ben onun oğluyum.”

“Biliyorum.”

“Bir şey olduğunda haberim olması gerekiyor.”

Babamın sesi sertleşmedi ama içindeki o bildik inat kendini gösterdi.

“Sen de görevindesin. Her şeyi bırakıp geleceksin diye mi söyleyecektik?”

“Bunu ben değerlendiririm baba.”

Bu cümleyi söylerken sesimin gereğinden fazla sert çıktığını fark ettim.

Babam sustu.

Ben de sustum.

İkimiz de birbirimizi seviyorduk ama sevgimizi gösterme biçimimiz çoğu zaman birbirimize benzemiyordu. Babam, sorunları kendi içinde halletmenin sorumluluk olduğuna inanırdı. Ben ise sorunları kontrol altına almanın sorumluluk olduğuna.

Bazen ikimiz de aynı şeyi yapıyor, farklı isimler veriyorduk.

“Doktor ne dedi?” diye sordum, bu kez daha sakin.

“Şimdilik takip edecekler. Birkaç tetkik daha yapılacakmış. Net bir şey söylemediler.”

“Tamam. Ben birazdan tekrar ararım. Sen annemin yanından ayrılma.”

“Merak etme.”

Telefonu kapattım.

Bir süre olduğum yerde kaldım.

Sonra doğrulup komuta zinciri içinde gerekli bilgilendirmeyi yapmak üzere hareket ettim. Annem benim için ne kadar önemli olursa olsun, görevimi ve izin sürecini gelişigüzel yönetemezdim. Yapmam gerekenleri sırayla yapacaktım.

Ama aklım artık Trabzon’daydı.

Annemin sesi, babamın endişesini saklamaya çalışan tavrı, Elif’in bunu öğrendiğinde nasıl telaşlanacağı…

Bir de sabah ona söylediğim cümle.

Biraz yoruldum anne.

Keşke akşam arayabilseydim.

Keşke yanında olabilseydim.

Keşke…

Kendi kendime dur dedim.

Keşkeler, insanın elinde olmayan şeyleri değiştirmiyordu.

Ama o an, görevlerimi ne kadar iyi yerine getirirsem getireyim, ailemin yanında olamadığım gerçeğini değiştiremediğimi hissettim.

Ve bu, kontrol edemediğim şeylerden biriydi.

İlk aradığım kişi Elif oldu.

Telefonu açtığında ağladığı belliydi.

“Abi…”

“Elif, sakin ol. Annem nasıl?”

“Bilmiyorum. Babam iyi olduğunu söylüyor ama ben korkuyorum.”

“Şu an yanında mısın?”

“Evet. Hastanedeyiz. Annem sürekli eve gitmek istediğini söylüyor.”

İstemeden gülümsedim.

“Tabii söyler. Hastaneye gitmeyi sevmiyor.”

“Abi, şaka yapma.”

“Haklısın. Özür dilerim.”

Derin bir nefes aldım.

“Elif, beni dinle. Doktorlar ilgileniyor, değil mi?”

“Evet.”

“Güzel. Doktor ne söylüyorsa onu yapın. Bir şey öğrenirsen hemen haber ver. Ben de gerekli izin işlemlerini başlatacağım.”

“Sen gelecek misin?”

O soruyu duyduğumda içimde bir şey ağırlaştı.

“Gelmek için uğraşacağım.”

Elif ağlamamak için kendini tutuyordu.

“Keşke burada olsaydın.”

Gözlerimi kapattım.

“Biliyorum.”

“Annem de seni soruyor. Sabah konuşmuşsunuz ya, akşam geleceğini sanmış.”

Bu kez cevap veremedim.

Sabahki konuşmamız aklıma geldi. Annemin o her zamanki neşesi, babamın arkadan duyulan sesi, evin tanıdık gürültüsü…

İnsan bazı şeylerin kıymetini kaybetmeden de bilirdi. Ama kaybetme ihtimali ortaya çıktığında, o kıymet göğsüne oturan bir ağırlığa dönüşürdü.

“Elif, anneme telefonu ver. Onunla konuşmak istiyorum.”

“Abi, uyuyor şimdi. Biraz dinlensin dediler.”

“Tamam. Uyanınca beni arasın. Sen de kendini toparla, olur mu?”

“Olur.”

Telefon kapandığında koridorun penceresine yaklaştım.

Gökyüzü açıktı.

Bir pilot olarak gökyüzüne bakmak benim için çoğu zaman alışıldık bir şeydi. Bazen hava durumunu düşünürdüm, bazen günün görevlerini, bazen de hiçbir şey düşünmeden sadece bakardım.

Ama o gün gökyüzü bana uzak geldi.

İnsanın sevdikleri bir yerdeyken, kendisi başka bir yerde kalması kolay değildi.

Telefonum yeniden titredi.

Bu kez Mert arıyordu.

“Göktuğ, neredesin?”

“Binanın arka tarafındayım.”

“Sesin değişmiş. Bir şey mi oldu?”

Bir an anlatmak istemedim.

Sonra sabahki konuşmamız aklıma geldi. Binbaşı Levent’in sözleri de öyle.

İnsan bazen güçlü olmakla yalnız kalmayı birbirine karıştırıyor.

“Annem hastaneye kaldırılmış,” dedim.

Mert’in sesi hemen ciddileşti.

“Ne? Nasıl?”

“Baş dönmesi, tansiyon. Şu an kontrol altındaymış. Trabzon’da.”

“Sen iyi misin?”

Soru basitti.

Ama o gün kimse bana yalnızca annemin nasıl olduğunu sormuyordu. Herkes bir şekilde benim de iyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.

“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe.

Mert bir an sustu.

“İzin işlerini hallet. Gerekirse yardımcı oluruz.”

“Sağ ol.”

“Göktuğ, bak…”

“Efendim?”

“Her şeyi tek başına halletmek zorunda değilsin.”

Bu kez itiraz etmedim.

“Biliyorum.”

Belki de ilk defa gerçekten biliyordum.

Saat 14.05’te gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra izin durumumu netleştirmeye çalışıyordum. Süreç tamamlanana kadar hastaneye gidemeyecektim; Trabzon’a ne zaman ulaşabileceğim de henüz belli değildi.

Tam o sırada telefonumda bir mesaj belirdi.

Elif yazmıştı.

Abi, annem uyandı. Doktoru birazdan tekrar gelecekmiş. Seni soruyor.

Hemen aradım.

Bu kez annem açtı.

“Oğlum?”

Sesi yorgundu ama kendindeydi.

“Anne, nasılsın?”

“İyiyim. Babanla Elif abartıyor biraz.”

İçimden hem gülmek hem de kızmak geldi.

“Anne, hastanedesin.”

“Eee? İnsan hastaneye gelince hemen ölecek değil ya!”

“Anne!”

“Tamam, tamam. Şaka yaptım.”

Derin bir nefes aldım.

“Beni korkuttunuz.”

Bu kez o sustu.

Sonra yumuşak bir sesle konuştu.

“Üzülme oğlum. Doktorlar bakıyor. Biraz dinleneceğim, sonra eve gideceğim inşallah.”

“Doktor ne diyor?”

“Bazı tahliller yapacaklarmış. Biraz da tansiyonumu takip edeceklermiş. Baban yanımda. Sen işini bırakıp telaşlanma.”

“Anne, ben senin oğlunum. Telaşlanacağım tabii.”

Annem hafifçe güldü.

“Ben de senin annenim. Telaşlanmanı istemiyorum.”

Gözlerim dolacak gibi oldu. Bunu belli etmemek için yüzümü çevirdim.

“Yanında olamadığım için üzgünüm.”

Bu kez annem hiç şaka yapmadı.

“Senin suçun değil oğlum.”

“Yine de…”

“Göktuğ.”

Sesindeki o tanıdık kararlılık beni susturdu.

“Sen elinden geleni yapıyorsun. Bunu biliyorum. Ama her yerde olamazsın. Bazen insanın yanında olamamak, onu sevmediği anlamına gelmez.”

Yutkundum.

Annem bunu nereden biliyordu?

Belki anneler, insanın söylemediği şeyleri bile yıllar içinde öğreniyordu.

“Ben geleceğim,” dedim.

“Biliyorum.”

“İzin işlerini hallediyorum.”

“Tamam. Ama kendini parçalama. Önce işini düzgünce hallet, sonra gelirsin.”

Bir süre daha konuştuk. Bana evdeki küçük şeylerden söz etti; babamın hastane kantinindeki çaya söylenmesinden, Elif’in telaşla hemşirelere soru sormasından…

Annem, hastane yatağında bile aileyi bir arada tutmaya çalışıyordu.

Telefonu kapattığımda bir süre hareketsiz kaldım.

Sonra derin bir nefes aldım ve işime döndüm.

Yapabileceğim şey buydu.

Şimdilik.

Saat 15.20’de telefonuma yeni bir mesaj geldi.

Duru’dan.

Bir an ekrana bakakaldım.

Mesajı açtım.

Merhaba Göktuğ Bey. Kartlığınızdaki belgeyi danışmaya bıraktım. Bugün gelip alamazsanız sorun değil, yarın da burada olacağım.

Normalde bu mesaja kısa bir teşekkürle cevap verirdim.

Ama o gün, bir insanın sıradan bir mesajının bile neden gözüme takıldığını anlayamıyordum.

Belki de zihnim yorgundu.

Belki de bir süredir kendime itiraf etmediğim bir şey vardı.

Mesaja cevap yazdım.

Merhaba Duru Hanım. Teşekkür ederim. Bugün ailevi bir durum nedeniyle gelemeyebilirim. Belgeyi yarın alırım.

Gönderdikten sonra telefonu cebime koydum.

Aradan birkaç dakika geçti.

Telefon yeniden titredi.

Umarım önemli bir şey yoktur. Geçmiş olsun.

İki kısa cümle.

Ne fazla samimi ne de mesafeli.

Sadece düşünceli.

Ekrana baktım. Cevap yazmak için parmaklarımı hareket ettirdim ama durdum.

Ona ne söyleyecektim?

Teşekkür ederim, annem hastanede.

Bu kadar.

Bir insana hayatındaki her şeyi anlatmak zorunda değildin. Hele daha birkaç kez karşılaştığın birine…

Ama neden bilmiyorum, o an mesajını cevapsız bırakmak istemedim.

Teşekkür ederim. Annem hastanede, şu an kontrol altında. İzin durumumu netleştirmeye çalışıyorum.

Mesajı gönderdim.

Duru’nun cevabı birkaç dakika sonra geldi.

Anladım. Umarım kısa sürede iyileşir. Kendinize de dikkat edin.

Telefonu elimde tuttum.

Kelimeleri tekrar okudum.

Kendinize de dikkat edin.

Bunu daha önce annem de söylemişti. Elif de. Mert de başka bir şekilde…

Ama Duru’nun mesajında farklı bir şey aradığımı fark ettim. Belki de insanın zor bir gününde kendisini pek tanımayan birinin bile düşünceli davranması, beklenmedik biçimde iyi geliyordu.

Ona bir cevap daha yazdım.

Teşekkür ederim, Duru Hanım.

Sonra telefonu kapattım.

Bu kez kendime kızmadım.

Çünkü annemin hastanede olduğu bir günde, bir mesajın bana iyi gelmesi yanlış değildi.

Her şeyi kontrol etmek zorunda değildim.

Bunu öğrenmek, sandığımdan daha zor olacaktı.

Akşamüstüne doğru izin işlemlerimle ilgili gelişme oldu. Duruma göre hareket edebilecektim; ancak yolculuk planımı kesinleştirmeden önce annemin doktorundan gelecek bilgiyi beklemem gerekiyordu.

Mert yanıma geldiğinde masamda oturmuş, telefon ekranına bakıyordum.

“Bir gelişme var mı?”

“Şimdilik stabil. Birkaç tetkik daha yapılacak.”

“İyi.”

Karşımdaki sandalyeye oturdu.

“İstersen seni havaalanına bırakabilirim. Ne zaman çıkman gerekirse.”

Başımı kaldırdım.

“Sağ ol, Mert.”

“Bunun için teşekkür etmene gerek yok.”

Bir süre sustuk.

Sonra Mert bana dikkatle baktı.

“Biliyor musun, seni ilk tanıdığımda hiçbir şeyden etkilenmeyen biri olduğunu düşünmüştüm.”

Kaşımı kaldırdım.

“Bu kadar mı kötü bir izlenim bırakmışım?”

“Hayır. Sadece kendini belli etmiyordun.”

“Belki de belli etmeye gerek yoktu.”

“İşte mesele bu.”

Sırtını sandalyeye yasladı.

“Bir gün bir şey seni gerçekten zorladığında, kimse anlamayacak diye korkuyorum.”

Başımı öne eğdim.

Mert devam etti.

“Biz seninle yıllardır beraberiz. Ne zaman sustuğunu, ne zaman sinirlendiğini, ne zaman bir şeyi kafana taktığını az çok anlıyoruz. Ama herkes seni bizim kadar tanımıyor. Herkes anlamak için uğraşmak zorunda da değil.”

Bu cümle beni Selin’e götürdü.

Bir zamanlar onun da anlamasını beklemiştim.

Söylemediğim şeyleri fark etmesini, sustuğumda neden sustuğumu bilmesini, yorulduğumu anlamasını…

Ama ben de onun ne hissettiğini sormakta geç kalmıştım.

İnsan bazen kendisine yapılmasını beklediği şeyi başkasına yapmayı unutuyordu.

“Biliyorum,” dedim.

Mert başını salladı.

“Tamam. Ben yanındayım. Bir şeye ihtiyacın olursa söyle.”

Ayağa kalktı ve omzuma vurdu.

O odadan çıkarken arkasından baktım.

Belki de güçlü olmak, her şeyi tek başına taşımak değildi.

Belki güçlü olmak, gerektiğinde birinin yardımını kabul edebilmekti.

Bu düşünceye alışmam biraz zaman alacaktı.

O gece eve döndüğümde saat 21.10’du.

Yorgundum ama uyumak istemiyordum. Telefonumun başında oturup annemden gelecek haberleri bekledim.

Elif aradı.

“Abi, doktor konuştu.”

Hemen doğruldum.

“Ne dedi?”

“Şimdilik ciddi bir şey düşünmediklerini söylediler ama tetkiklerin sonucunu bekleyeceklermiş. Bu gece hastanede kalacak.”

Başımı salladım, sonra onun beni göremediğini hatırladım.

“Tamam. Sen de eve git biraz dinlen.”

“Babam annemin yanında kalacak. Ben de birazdan çıkacağım.”

“Güzel.”

Elif bir süre sustu.

“Abi?”

“Efendim?”

“Gelince beni de ara. Seninle konuşmam lazım.”

“Tamam.”

“Bir de…”

“Ne oldu?”

“Annem sana bir şey söylememi istedi.”

İçimde hafif bir sıkıntı belirdi.

“Neyi?”

Elif’in sesi yumuşadı.

“Yalnız kalma, dedi.”

Bir an konuşamadım.

“Ne demek o?”

“Bilmiyorum abi. Bana öyle söyledi. ‘Göktuğ her şeyi içinde tutuyor. Bazen birinin yanında olduğunu bilmeye ihtiyacı var,’ dedi.”

Başımı öne eğdim.

Annem hastane yatağında yatarken bile benim ne yaptığımı düşünüyordu.

Ben ise kilometrelerce uzakta, onun yanında olamadığım için kendimi suçluyordum.

“Tamam, Elif,” dedim. “Sen annemin yanında ol. Ben de geleceğim.”

Telefonu kapattıktan sonra salonda uzun süre oturdum.

Bir süre sonra telefonuma yeniden baktım.

Duru’dan yeni mesaj yoktu.

Bu kez mesaj beklemiyordum. En azından kendime öyle söyledim.

Sonra kendi düşünceme gülümsedim.

Bir gün içinde annemin hastaneye kaldırıldığını öğrenmiş, ailem için endişelenmiş, görevimi ve izin işlemlerini yürütmeye çalışmıştım. Bütün bunların arasında, bana yalnızca geçmiş olsun diyen bir kadının mesajını hâlâ hatırlıyordum.

Bu ne anlama geliyordu?

Hiçbir şey.

Belki.

Ama ilk kez, bu soruya hemen cevap vermek istemedim.

Çünkü bazı şeyleri adlandırmak için acele etmek, bazen onları anlamanın önüne geçiyordu.

Yatağa uzanıp gözlerimi kapattım.

Sabah olduğunda Trabzon’a gidebilmek için elimden geleni yapacaktım. Annemin yanına ulaşacak, onun elini tutacak, babamın telaşını biraz olsun hafifletecektim.

Önceliğim buydu.

Bundan sonra ne olacağını bilmiyordum.

Duru’yla ne zaman yeniden karşılaşacağımı da…

Ama o gün ilk kez, birinin hayatıma girmesinin illa büyük bir olayla başlaması gerekmediğini düşündüm.

Bazen insanın en zor gününde kurulan kısa bir cümle, beklemediğin bir yerde kalbine dokunabilirdi.

Bu, aşk değildi.

Henüz değildi.

Belki yalnızca bir teşekkürdü.

Belki de uzun zamandır kimseye göstermediğim yorgunluğumun, bir başkasının dikkatinden kaçmamış olmasıydı.

Ve ben, Yüzbaşı Göktuğ Alsancak, gökyüzünde binlerce karar vermiş bir adam olarak, o gece ilk kez çok basit bir şeyi kabullenmeye yaklaştım:

İnsan bazen bir başkasına ihtiyaç duyduğunu, yalnızca kendini saklamaktan yorulduğunda anlıyordu.

Sabah gözlerimi açtığımda ilk yaptığım şey saate bakmak olmadı.

Telefonumu elime aldım.

Annemden mesaj yoktu. Elif’ten de.

İçimde beliren huzursuzluğu bastırmaya çalışarak doğruldum. İnsan, kötü bir haber alacağı korkusuyla telefonuna bakmayı bile erteleyebiliyordu. Sanki ekrana bakmazsa dünya da birkaç saniyeliğine yerinde kalacaktı.

Saate baktım.

06.12.

Elif’i aradım.

Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.

“Abi?”

Sesinden uykusuz olduğu belliydi.

“Ne oldu? Annem nasıl?”

“İyi abi, merak etme. Gece birkaç kez uyandı. Sabah da biraz çorba içti.”

Omuzlarımdaki gerginliğin bir kısmı çözüldü.

“Doktor geldi mi?”

“Birazdan gelecekmiş. Bazı sonuçları bekliyorlar.”

“Tamam. Sen eve git, biraz uyu. Ben de bugün yola çıkmaya çalışacağım.”

Elif hemen itiraz etti.

“Abi, işin var. Kendini sıkıştırma.”

“İzin durumunu ayarlıyorum. Sen benimle uğraşma.”

“Göktuğ Alsancak, yine emir vermeye başladın.”

“Başka türlü anlamıyorsun.”

“Sen de başka türlü konuşamıyorsun.”

İstemeden güldüm.

“Bak, daha sabah sabah kavga etmeyelim.”

“Ben kavga etmiyorum. Seni özledim, o kadar.”

Bu kez gülümsemem kayboldu.

Elif bunu söylerken sesini hafifçe değiştirmişti. Şakalarının arkasına saklanmaya çalışıyordu ama ben onu tanıyordum.

“Ben de seni özledim,” dedim.

“Annem duyarsa kıskanır.”

“Annem zaten beni herkesten kıskanıyor.”

“Doğru.”

Bir süre daha konuştuk. Ardından telefonu kapattım ve hazırlanmaya başladım.

Bugün Trabzon’a gitmek istiyordum. Fakat görevlerimi, gerekli izinleri ve yolculuk planını düzgünce ayarlamam gerekiyordu. Bir an önce yola çıkmak istemem, sorumluluklarımı göz ardı etmem için bir sebep değildi.

Bunu biliyordum.

Yine de gömleğimin düğmelerini iliklerken aklım hastanedeydi.

Annemin ellerini düşündüm.

Çocukken ateşim çıktığında alnıma koyduğu o serin eli… Gece yarısı su istediğimde uykulu gözlerle yatağımdan kalkışı… Evden ilk ayrıldığım gün, arkamdan belli etmeden ağladığını sonradan Elif’ten öğrenişim…

Büyümek, insanın annesine daha az ihtiyaç duyması demek değildi.

Sadece o ihtiyacı belli etmemeyi öğreniyordun.

Ve bazen bununla gereğinden fazla gurur duyuyordun.

Üsse vardığımda Mert beni kapıda karşıladı.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

“Bir gelişme var mı?”

“Şimdilik iyi. Doktorun son değerlendirmesini bekliyoruz.”

Mert başını salladı.

“Bugün gidebilecek misin?”

“İzin işlerini netleştiriyorum.”

“Tamam. Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver.”

Teşekkür etmek için ağzımı açtım ama vazgeçtim.

Mert’in söylediği gibi, bunun için teşekkür etmem gerekmiyordu. Yıllardır aynı ekipteydik. Ben onun zor zamanında yanında durmuştum, o da benim yanımda duruyordu.

Dostluk bazen büyük cümlelerden ibaret değildi.

Bazen birinin sana ikinci kez sormadan kahve getirmesiydi. Bazen senin adına bir işi üstlenmesi, bazen de konuşmak istemediğinde yanında sessizce oturmasıydı.

Kerem, odanın diğer ucundan seslendi.

“Komutanım, Trabzon’a gideceğiniz kesinleşirse haber verin.”

“Neden?”

“Size yol için yiyecek hazırlayacağım.”

Mert kahvesini içerken öksürdü.

“Sen mi?”

Kerem alınmış gibi döndü.

“Evet, ben. İnsanlar değişebilir.”

“Sen dün tavukla sebzeyi birbirine düşman ettin.”

“Dün başka bir gündü.”

Emre araya girdi.

“Kerem’in hazırladığı yiyecekleri yola çıkmadan önce bir uzman değerlendirsin.”

Barış gülümseyerek başını salladı.

“Ben de katılıyorum.”

Kerem ellerini iki yana açtı.

“Bu ekipte bana güvenen bir kişi bile yok!”

“Var,” dedim.

Kerem umutla bana döndü.

“Gerçekten mi, komutanım?”

“Yangın söndürme konusunda kendine güveniyorum.”

Oda kahkahaya boğuldu.

Kerem bana bakıp başını salladı.

“Bir gün emekli olacağım, kendi restoranımı açacağım. Hepiniz kapımda sıra bekleyeceksiniz.”

“Restoranın adı ne olacak?” diye sordu Emre.

Bir an düşünen Kerem, gururla cevap verdi:

“Son Şans.”

Mert masaya eğilip gülmeye başladı.

Ben de istemeden güldüm.

Birkaç dakika boyunca yalnızca ekibin sesleri vardı. Şakalar, itirazlar, kahkahalar…

O an fark ettim ki dün akşamdan beri ilk defa zihnimdeki düğüm biraz gevşemişti.

Sorunlarım ortadan kalkmamıştı.

Annem hâlâ hastanedeydi. Trabzon’a ne zaman ulaşacağım kesinleşmemişti. İçimdeki endişe de kaybolmamıştı.

Ama insanın bütün hayatını tek bir endişeye teslim etmemesi gerektiğini belki de o sabah biraz daha iyi anladım.

Saat 09.40’ta telefonum çaldı.

Bu kez arayan hastaneydi.

Hemen açtım.

“Buyurun, Göktuğ Alsancak.”

Karşımdaki görevli kendisini tanıttı ve annemin doktorunun son değerlendirmesi hakkında bilgi verdi. Durumunun şu an için iyi olduğunu, ancak tetkiklerin tamamlanması ve doktorun önerileri doğrultusunda bir süre daha takip edilmesinin uygun olacağını söyledi.

Dikkatle dinledim. Anlamadığım noktaları sordum, gerekli bilgileri not aldım.

Telefonu kapattığımda içimdeki gerginliğin bir kısmı daha azalmıştı.

Ardından babamı aradım.

“Baba, hastaneyle konuştum.”

“Ben de şimdi seni arayacaktım.”

“Annem nasıl?”

“İyi oğlum. Sabah biraz daha toparlandı. Doktor da şimdilik endişelenecek bir şey söylemedi.”

Derin bir nefes aldım.

“Ben bugün gelmeye çalışacağım.”

“Gel tabii ama kendini de yorma. Her şeyi bırakıp gelmek zorunda değilsin.”

“Baba, gelmek istiyorum.”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

Sonra babamın sesi duyuldu.

“Peki oğlum. Yolun açık olsun.”

Bu kadar.

Babam duygularını uzun cümlelerle anlatan biri değildi. Beni özlediğini söylemezdi; onun yerine arabamın bakımını sorar, hava soğuduğunda montumu giyip giymediğimi öğrenmeye çalışırdı.

Endişelendiğini söylemezdi; ama her telefon konuşmasının sonunda dikkatli olmamı tembihlerdi.

Belki de ben, duygularımı ondan öğrenmiştim.

Sadece benim mesleğimde sessizlik bazen işe yararken, özel hayatımda aramıza mesafe koyuyordu.

“Baba?”

“Efendim?”

“Sen de biraz dinlen.”

Kısa bir gülüş duyuldu.

“Annen hastanedeyken ben nasıl dinleneceğim?”

Cevap veremedim.

Sonra ikimiz de aynı anda konuştuk.

“Sen kendine dikkat et.”

Bir an durduk.

Ardından babam güldü.

“Bak, aynı annen gibi konuşmaya başladın.”

“Birinizden öğrenmişim işte.”

“İyi öğrenmişsin.”

Telefonu kapattığımda yüzümde hafif bir gülümseme vardı.

Bazı cümleler, söylenirken fark edilmiyordu.

Ama insanın içinde kalıyordu.

Öğleye doğru izin işlemlerim netleşti. Gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra yola çıkabilecektim.

Trabzon’a ulaşmak için planımı hazırladım. Çantama birkaç parça eşya koydum, evde unuttuğum bir şey olup olmadığını kontrol ettim.

Sonra telefonumun ekranında Duru’nun adını gördüm.

Bu kez mesaj değil, cevapsız arama vardı.

Bir an durdum.

Neden aramış olabilirdi?

Kartlık mı?

Belgeyle ilgili bir sorun mu çıkmıştı?

Hemen geri aradım.

Telefon iki kez çaldı.

“Efendim?”

Duru’nun sesi her zamanki gibi netti ama arka planda hastane sesleri duyuluyordu.

“Merhaba Duru Hanım. Aramışsınız, müsait değildim.”

“Merhaba. Evet, kusura bakmayın. Kartlığınızla ilgili değil.”

İçimdeki merak arttı.

“Buyurun?”

“Dün annenizin hastanede olduğunu söylemiştiniz. Ben de size bir şey danışmak için değil, yalnızca nasıl olduğunu sormak için aradım.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

Bu kadarını beklemiyordum.

“Teşekkür ederim,” dedim. “Şimdilik iyi. Doktorlar takip ediyor. Bugün yanına gitmeye çalışıyorum.”

“Çok geçmiş olsun.”

“Sağ olun.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Duru’nun sesinde yapmacık bir yakınlık yoktu. Sırf konuşmayı sürdürmek için soru sormuyordu. Gerçekten merak ettiği için aramıştı ve cevabımı aldıktan sonra telefonu kapatmaya da hazırdı.

Bunun neden hoşuma gittiğini açıklayamıyordum.

Belki de bazı insanlar, seni konuşmaya zorlamadan yanında durabildikleri için güven veriyordu.

“Umarım kısa sürede toparlanır,” dedi.

“Umarım.”

Biraz daha konuştuk. Bana yolculuğumun ne zaman olduğunu sordu. Ben de mümkün olduğunca erken gitmek istediğimi söyledim.

Sonra Duru, sesini hafifçe yumuşatarak ekledi:

“Bazen insanın yanında olmak, yapabileceği en önemli şey oluyor.”

Bu cümle karşısında sustum.

Çünkü tam da bunu düşünüyordum.

“Evet,” dedim sonunda. “Sanırım öyle.”

“Ben sizi daha fazla tutmayayım. Yolunuz varsa hazırlanmanız gerekir.”

“Teşekkür ederim, Duru Hanım. Aradığınız için de.”

“Rica ederim, Göktuğ Bey.”

Telefon kapandı.

Ekrana birkaç saniye baktım.

Sonra cihazı cebime koyup çantamı aldım.

Duru’nun beni araması, hayatımın yönünü değiştirecek bir olay değildi. Aramızda birdenbire oluşmuş büyük bir yakınlık da yoktu.

Ama biri, benim için önemli olan bir şeyi hatırlamıştı.

Bazen bunun bile insanın gününü değiştirmeye yettiğini kabul etmek gerekiyordu.

Yola çıkmadan önce Mert yanıma geldi.

“Her şey hazır mı?”

“Hazır.”

“İyi. Varınca haber ver.”

“Veririm.”

Bir an durdu.

“Göktuğ, annenin yanında olamadığın için kendini suçlama.”

Kaşlarımı çattım.

“Bunu nereden çıkardın?”

Mert bana anlamlı bir bakış attı.

“Çünkü seni tanıyorum.”

Başımı iki yana salladım.

“Bazen seni tanıyan insanların sayısını azaltmak istiyorum.”

“Geç kaldın. Biz artık kalıcı hasarız.”

Güldüm.

Mert elini omzuma koydu.

“Git, annenin yanında ol. Gerisini sonra düşünürsün.”

Başımı salladım.

“Tamam.”

Ayrılırken Kerem uzaktan seslendi.

“Komutanım! Trabzon’dan bize ne getireceksiniz?”

Arkamı döndüm.

“Biraz akıl getirmeyi düşünüyorum. Sana yetip yetmeyeceğini bilmiyorum.”

Emre kahkaha attı.

Kerem elini havaya kaldırdı.

“Ben bunu kişisel algılıyorum!”

“Doğru yapıyorsun,” dedim.

Son bir kez onlara baktım.

Bazen insanın ailesi yalnızca kan bağıyla bağlı olduğu kişiler değildi. Aynı zorlukların içinde beraber yürüdüğü, ne zaman susacağını bilen, ne zaman seni güldürmesi gerektiğini anlayan insanlar da aileden sayılırdı.

Ve ben o gün, hepsine sahip olduğum için kendimi şanslı hissettim.

Yola çıktığımda hava açıktı.

Trabzon’a doğru ilerlerken zihnimde türlü düşünceler vardı. Bir yanım annemin yanına bir an önce ulaşmak istiyor, diğer yanım hastaneden gelecek yeni bir haber ihtimaline karşı telefonunu kontrol ediyordu.

Bir süre sonra trafik yoğunlaştı. Araçların arasında ilerlerken annemin sesini düşündüm.

İnsan her yerde olamazsın oğlum.

Haklıydı.

Bunu kabul etmek, içimdeki endişeyi yok etmiyordu ama onu biraz olsun anlamlandırıyordu.

Her şeyi kontrol edemezdim.

Her şeyi önceden göremezdim.

Bazen yalnızca elimden geleni yapabilir, gerisini beklemek zorunda kalırdım.

Benim için en zor olan da buydu.

Telefonumun ekranı aydınlandı.

Elif'ten mesaj gelmişti.

Abi, annem seni bekliyor. Bir de gelirken sana söylememi istediği bir şey var.

Kaşlarımı çattım.

Hemen cevap yazdım.

Ne söylemiş?

Elif'in cevabı birkaç saniye sonra geldi.

Yüz yüze söyleyecekmiş. Ben sormaya çalıştım ama söylemedi.

İçimde hafif bir merak oluştu.

Annemin benden sakladığı bir şey mi vardı?

Belki önemli bir konu değildi. Belki yalnızca aileyle ilgili bir şeydi. Yine de düşünmeden edemedim.

Telefonu yerine koyup yola odaklandım.

Bir süre sonra ekran yeniden aydınlandı.

Bu kez mesaj Duru'dandı.

Yolculuğunuz iyi geçsin. Annenizin yanına sağ salim ulaşın.

Mesajı okudum.

Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Teşekkür ederim. Umarım yakında güzel haberler alırım.

Gönderdikten sonra telefonu bıraktım.

Bu kez kendime, neden gülümsediğimi sormadım.

Her şeyi hemen anlamak zorunda değildim.

Bazı şeyler zamanla yerini buluyordu.

Trabzon’a vardığımda hava kararmaya başlamıştı.

Şehrin yolları, denizden gelen rüzgâr ve tanıdık sokaklar… Her şey yıllardır bıraktığım yerde gibiydi.

Ama ben aynı değildim.

Bunu en çok eve yaklaştığımda anladım.

Çocukken eve geç kaldığımda annem kapının önüne çıkar, babam içeriden söylenir, Elif de bütün bunları fırsat bilip beni kızdırırdı.

Şimdi eve dönerken tek istediğim, annemin sesini duymaktı.

Hastaneye doğru ilerledim.

Arabayı park edip binaya girdiğimde babamı koridorda gördüm. Oturduğu sandalyeden kalktı.

Bir an ikimiz de konuşmadık.

Sonra yanıma geldi ve omzuma elini koydu.

“Geldin mi oğlum?”

“Geldim baba.”

Beni kucaklamadı. Uzun uzun sarılmadı.

Ama elini omzumdan çekmedi.

Ben de ona sarıldım.

Kısa, sessiz, biraz da mahcup bir sarılmaydı.

Ama o an ikimizin de ihtiyacı olan şey buydu.

“Annem nerede?” diye sordum.

“İçeride. Biraz önce uyudu.”

Kapının önüne kadar gittim. İçeri girmeden önce bir an durdum.

Annem yatakta yatıyordu. Yüzü yorgundu ama sakindi. Yanına yaklaşıp elini tuttum.

Gözlerini açtı.

Beni görünce gülümsedi.

“Geldin mi kuzum?”

Boğazım düğümlendi.

“Geldim anne.”

Elimi sıktı.

“Ben sana gelme demedim mi?”

Güldüm.

“Dediniz, Fatma Hanım. Ama ben dinlemedim.”

“İnatçı.”

“Kimden öğrendim acaba?”

Annem hafifçe güldü. Sonra yüzü ciddileşti.

“Gel, biraz otur. Sana anlatmam gereken bir şey var.”

Sandalyeyi çekip yanına oturdum.

“Dinliyorum.”

Annem bir süre elimi tuttu. Sanki söyleyeceği şeyin doğru kelimelerini arıyordu.

Sonra gözlerimin içine baktı.

“Oğlum,” dedi, “ben senin için bir şey istiyorum.”

İçimden bir nefes verdim.

“Anne, daha hastaneden çıkmadın. Şimdiden benden ne isteyeceksin?”

Gülümsedi.

“Benden bir şey saklama demeyeceğim. Çünkü onu yapacağını biliyorum.”

“Güzel. En azından gerçekçiyiz.”

“Dalga geçme.”

“Geçmiyorum.”

Annem yüzüme dikkatle baktı.

“Ben senden yalnızca şunu istiyorum. Hayatını hep yarına bırakma.”

Gülümsemem yavaşça kayboldu.

Annem devam etti.

“İşin önemli, biliyorum. Sorumlulukların var, biliyorum. Seninle gurur duyuyorum. Ama hayat yalnızca görevlerini yerine getirmekten ibaret değil, oğlum.”

Başımı eğdim.

Bu sözleri daha önce de duymuştum.

Ama annemin hastane yatağında, elimi tutarak söylemesi her şeyi başka türlü hissettiriyordu.

“Ben iyiyim anne,” dedim. Bu kez sesim daha alçaktı.

“Biliyorum. Ama iyi olmak başka, kendine hayatında yer açmak başka.”

Ona baktım.

“Ne demek istiyorsun?”

Annem hafifçe gülümsedi.

“Bir gün eve geldiğinde yalnızca işinden bahsetmeni istemiyorum. Birini seviyorsan, söylemeni istiyorum. Bir şeye üzülüyorsan, anlatmanı istiyorum. Birini özlüyorsan, aramanı istiyorum.”

Bir süre sustu.

“Ve oğlum… Bir gün yanında olmasını istediğin biri olursa, onu sürekli bekletme.”

Kalbim bir an tuhaf biçimde sıkıştı.

Selin geldi aklıma.

Yarım kalmış cümlelerimiz.

Sonra Duru.

Bana geçmiş olsun diyen iki kısa cümlesi.

Kendime kızmadım. Çünkü annemin söyledikleri yalnızca Duru’yla ilgili değildi. Belki de hayatım boyunca yaptığım bir şeyi, ilk kez bu kadar açık görüyordum.

“Anne,” dedim, “ben bazı şeyleri yanlış yaptım.”

Annem elimi biraz daha sıktı.

“Hepimiz yapıyoruz oğlum.”

“Bazı şeyleri düzeltmek mümkün olmuyor.”

“Bazen olmuyor. Ama aynı hatayı bir daha yapmak zorunda değilsin.”

Başımı kaldırdım.

Annemin gözlerinde yorgunluğun yanında bir şefkat vardı. Benden bir cevap beklemiyordu. Beni bir karar vermeye zorlamıyordu.

Yalnızca konuşuyordu.

Ve ben, ilk kez, savunmaya geçmeden dinliyordum.

“Tamam anne,” dedim sonunda.

“Tamam mı?”

“Tamam.”

Gülümsedi.

“Güzel. Şimdi bana evde ne olup bittiğini anlat. Baban yine mutfağa karıştı mı?”

İçimdeki ağırlık biraz hafifledi.

“Baba mutfağa karışmadı. Ama muhtemelen hastane kantinindeki çayı eleştirmiştir.”

Annem kahkaha attı.

“Kesin eleştirmiştir!”

Bir süre daha konuştuk. Ona yolculuğumu anlattım, Elif’ten bahsettim, Kerem’in yemek yapma girişimini bile anlattım.

Annem güldükçe içimdeki düğüm biraz daha çözüldü.

O an, hayatımda bazı şeylerin değişmesi gerektiğini düşündüm.

Ama neyi, nasıl değiştireceğimi henüz bilmiyordum.

Hastaneden çıktığımda gece iyice ilerlemişti.

Babam annemin yanında kalacaktı. Elif de biraz dinlenmek için eve gitmişti. Ben de sabah yeniden hastaneye gelmek üzere ayrıldım.

Arabaya bindiğimde telefonumu kontrol ettim.

Duru’dan yeni mesaj yoktu.

Bu kez ekranı kapatıp cebime koydum.

Çünkü annemin söylediklerini düşünmek istiyordum.

Hayatını hep yarına bırakma.

Belki de yıllardır yaptığım şey tam olarak buydu.

Bir gün daha beklemek.

Bir konuşmayı sonraya bırakmak.

Bir duyguyu içimde tutmak.

Birinin beni anlamasını beklerken kendimi anlatmamak.

Ve sonra bütün bunların neden bu kadar zor olduğunu sorgulamak.

Arabayı çalıştırdım.

Eve giden yola çıktım.

O gece Duru’ya mesaj yazmadım. Onunla ilgili bir karar vermedim. Kendime yeni sözler de vermedim.

Yalnızca annemin söylediklerini düşündüm.

Belki de değişmek, bir sabah uyanıp bambaşka bir insan olmak değildi.

Belki değişmek, aynı hatayı yaptığını fark ettiğinde bir an durup başka türlü davranmayı seçmekti.

Ve ben, ilk kez, bunu denemeye hazır olup olmadığımı düşünüyordum.

Çünkü gökyüzünde her şeyin bir kuralı vardı.

Ama insanın kalbinde…

Bazen en doğru yolu bulmak için önce kaybolmayı göze almak gerekiyordu.

Eve vardığımda kapıyı açar açmaz burnuma tanıdık bir koku geldi. Çay, yeni demlenmişti. Mutfaktan gelen hafif yemek kokusu da evin içine yayılmıştı.

İnsan bazı kokuları yıllar geçse de unutamıyordu.

Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Salondaki ışık açıktı. Babamın koltuğunun üzerindeki hırka, sehpanın kenarındaki gazete ve duvarda asılı eski aile fotoğrafları…

Her şey yerli yerindeydi.

Ama annem evde değildi.

Bu küçücük ayrıntı, evin bütün havasını değiştirmişti.

“Abi!”

Elif mutfaktan koşarak geldi. Daha ben bir şey söyleyemeden boynuma sarıldı.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.”

Bir süre öylece kaldık. Sonra beni bırakıp yüzüme baktı.

“Biraz yaşlanmışsın.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Ben de seni özledim.”

“Ne yapayım, doğruyu söylüyorum.”

“Sen de büyümüşsün. Hâlâ insanın sinirini bozmayı beceriyorsun.”

Elif güldü.

“Bu yeteneğim doğuştan.”

“Belli.”

Mutfaktan çay bardaklarını alıp salona geçtik. Elif karşıma oturdu. Bir süre günlük şeylerden konuştuk. Ben yoldan bahsettim, o da annemin gün içinde nasıl olduğunu anlattı.

Sonra birden sustu.

“Abi?”

“Efendim?”

“Annem sana bir şey söyledi mi?”

Başımı salladım.

“Evet.”

“Ne dedi?”

“Hayatımı sürekli yarına bırakmamam gerektiğini.”

Elif’in yüzündeki ifade değişti. Sanki bu cevabı bekliyormuş gibi başını eğdi.

“Bana da benzer şeyler söyledi.”

“Ne söyledi?”

“Senin çok çalıştığını, kendini ihmal ettiğini… Bir de seninle konuşmamı istedi.”

“Sen zaten benimle sürekli konuşuyorsun.”

“Benimle dalga geçme. Ciddi söylüyorum.”

Bardağı masaya bıraktım.

Elif bir süre parmaklarıyla çay bardağının kenarını çevirdi.

“Abi, ben senin her şeyi tek başına çözmeye çalışmandan yoruldum.”

Ona baktım.

“Sen neden yoruluyorsun?”

“Çünkü sen benim abimsin. Bir şeyin olduğunda yanında olmak istiyorum. Ama sen bir şeyin olduğunu bile söylemiyorsun.”

Cevap vermek istedim. Kendimi savunacak bir sürü cümle bulabilirdim. İşimin zorluğunu, sorumluluklarımı, bazen konuşmaya zaman bulamadığımı anlatabilirdim.

Fakat bunların hiçbiri Elif’in ne demek istediğini değiştirmeyecekti.

“Bazen anlatacak bir şey bulamıyorum,” dedim.

Elif başını iki yana salladı.

“Her şeyi anlatmak zorunda değilsin. Ama en azından iyi olmadığında iyiymiş gibi davranma.”

Sözleri içime oturdu.

Çünkü bunu ben de kendimde görmeye başlamıştım.

“Tamam,” dedim.

Elif şaşırdı.

“Tamam mı?”

“Evet. Seni dinliyorum.”

Bir süre yüzüme baktı, sonra gülümsedi.

“Bu kadar kolay mıydı?”

“Hayır. Ama seninle tartışacak hâlim yok.”

Yastığı alıp bana fırlattı.

“İşte şimdi tanıdığım abime benzedin!”

Yastığı yakalayıp yanımdaki koltuğa bıraktım.

Gülüyorduk ama o akşam ilk kez, aramızdaki konuşmanın sıradan bir kardeş atışmasından daha fazlası olduğunu hissettim.

Elif büyümüştü.

Ben de büyümüştüm.

Fakat bazı alışkanlıklarımız, yaşımızla birlikte değişmemişti.

Belki artık onları değiştirme zamanı gelmişti.

Gece yarısına doğru Elif odasına geçti. Ben salonda kaldım.

Telefonumun ekranını açıp annemin hastanede çekilmiş eski bir fotoğrafına baktım. Birkaç ay önce ailece bir araya geldiğimizde çekilmişti. Annem gülüyordu, babam kameraya bakmıyordu, Elif dilini çıkarıyordu.

Ben de fotoğrafın en kenarında, yüzümde alışıldık o ciddi ifadeyle duruyordum.

Elif fotoğrafı çekerken bana gülümsememi söylemişti.

Ben de gülümsediğimi sanmıştım.

Fotoğrafa bakınca bunun doğru olmadığını fark ettim.

Telefonu kapattım.

Tam o sırada başka bir bildirim geldi.

Bir sosyal medya bildirimi değildi. Mesaj da değildi. Yıllardır telefonumda duran, neredeyse hiç açmadığım bir konuşma arşivi gözüme çarptı.

Selin.

Adını görünce elim durdu.

Bazen geçmiş, insanın karşısına çıkmak için bir kapıyı çalmak zorunda kalmıyordu. Bir isim, eski bir fotoğraf ya da yıllardır dinlemediğin bir şarkı yeterliydi.

Konuşmayı açmadım.

Yalnızca adına baktım.

Selin’le ilgili hatırladıklarımın hepsi kötü değildi. Hatta belki de en zor tarafı buydu. Güzel günlerimiz olmuştu. Birlikte güldüğümüz, gelecekle ilgili konuştuğumuz, birbirimize güvendiğimiz zamanlar…

Sonra hayatın koşuşturması başlamıştı.

Benim görevlerim, onun beklentileri, ertelenen görüşmeler, cevapsız kalan aramalar…

Birbirimizi bir anda kaybetmemiştik.

Yavaş yavaş uzaklaşmıştık.

Bir gün Selin, bana artık konuşamadığımızı söylemişti.

Ben de konuşmak için doğru zamanı bulacağımızı düşünmüştüm.

O ise doğru zamanın gelmesini beklemekten yorulmuştu.

O gün ona kızmıştım. Beni anlamadığını, yaşadığım sorumlulukları görmediğini düşünmüştüm.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, onun da kendince haklı olduğu yerleri görebiliyordum.

Benim görevlerim gerçekti.

Onun yalnızlığı da gerçekti.

İki gerçek, birbirini ortadan kaldırmıyordu.

Telefonu kapatıp sehpanın üzerine bıraktım.

Selin’i özleyip özlemediğimi kendime sormadım.

Çünkü bazı özlemler, yeniden bir araya gelmek istemekten farklıydı. Bazen insan birini değil, onunla birlikte olduğu zamanki kendisini özlüyordu.

Daha açık konuşabilen, daha az korkan, bir şeyleri düzeltmek için son ana kadar beklemeyen hâlini…

Ben o adamı özlüyor olabilir miydim?

Belki.

Ama geçmişi değiştiremezdim.

Yapabileceğim tek şey, ondan öğrendiklerimi unutmamaktı.

Tam ayağa kalkacakken telefonum titredi.

Duru’dan mesaj gelmişti.

Merhaba Göktuğ Bey. Annenizin durumu nasıl oldu?

Mesajı okudum.

Bir an, Selin’in adının ekranda bıraktığı ağırlıkla Duru’nun mesajının yarattığı his arasında kaldım.

İkisi birbirinden çok farklıydı.

Selin, geçmişimde yer etmiş bir insandı. Duru ise hayatıma yeni girmişti. Onu tanımıyordum. Ne düşündüğünü, neye güldüğünü, zor zamanlarda nasıl davrandığını bilmiyordum.

Birkaç karşılaşma ve kısa konuşmalar dışında elimde hiçbir şey yoktu.

Bu yüzden aramızdaki şeyi büyütmeye niyetim yoktu.

Ama mesajına cevap vermek istiyordum.

Merhaba Duru Hanım. Teşekkür ederim, şu an daha iyi. Doktorlar takip ediyor. Ben de bu akşam yanına geldim.

Cevabını beklemeden telefonu bıraktım.

Bu kez kendime, bir mesajın yalnızca bir mesaj olabileceğini hatırlatmam gerekmedi.

Çünkü ilk kez, bir şeyin hemen bir anlama dönüşmesini istemiyordum.

Sabah erkenden uyandım.

Ev sessizdi. Elif hâlâ uyuyordu. Babam hastanede annemin yanında kalmıştı.

Mutfağa geçip çay koydum. Annem evde olsaydı çoktan kahvaltıyı hazırlamaya başlamış olurdu. Sonra beni mutfağa çağırır, neden bu kadar erken kalktığımı sorar, cevabımı beklemeden bir şeyler yememi isterdi.

Kendi kendime gülümsedim.

Çayı bardağa doldurup pencerenin önüne geçtim.

Trabzon sabahı, çocukluğumdan beri sevdiğim bir manzaraydı. Hava kapalı olsa bile şehrin kendine özgü bir canlılığı vardı. Sokaklar yavaş yavaş hareketleniyor, uzaktan araç sesleri geliyor, evlerin ışıkları birer birer yanıyordu.

Telefonumu elime aldım.

Duru’nun mesajına cevap geldiğini gördüm.

Çok sevindim. Annenizin yanında olmanız ona da iyi gelmiştir. Umarım bugün güzel haberler alırsınız.

Mesajı okudum.

Ardından kısa bir cevap yazdım.

Teşekkür ederim. Umarım.

Gönderdim.

Telefonu bıraktım ve çayımı içmeye devam ettim.

Duru’yla konuşmak kolaydı. Bunun sebebini bilmiyordum. Belki de henüz birbirimizden bir şey beklemiyorduk. Belki aramızda çözülmesi gereken eski meseleler yoktu. Belki de onun yanında kendimi olduğumdan farklı göstermem gerekmiyordu.

Ama bunların hiçbiri, onu tanıdığım anlamına gelmiyordu.

Kendime bunu hatırlattım.

Çünkü insan, bazen yalnızca iyi hissettiği bir anı bir başkasına bağlayabiliyordu. Oysa birini tanımak, birkaç güzel cümleden çok daha fazlasını gerektiriyordu.

Ben Duru’yu tanımak istiyor muydum?

Bu soruyu ilk kez açıkça düşündüm.

Cevap vermedim.

Henüz değil.

Önce annemin sağlığıyla ilgilenecektim. Sonra görevime dönecektim. Hayatımda neyin değişmesi gerektiğini de acele etmeden anlayacaktım.

Belki de ilk kez, bir şeyin cevabını hemen bulmak zorunda olmadığımı kabul ediyordum.

Öğleye doğru Elif’le birlikte hastaneye gittik.

Babam bizi koridorda karşıladı. Elinde iki karton bardak vardı.

“Çay aldım,” dedi.

Elif bardaklardan birini aldı, kokladı ve yüzünü buruşturdu.

“Baba, bu çay mı?”

Babam kaşlarını kaldırdı.

“Çay tabii.”

“Bunun rengi çay gibi değil.”

“İçme o zaman.”

“İçmeyeceğim zaten.”

Bardağı bana uzattı.

“Abi, sen iç.”

Bardağı alıp bir yudum içtim.

Sonra babama baktım.

“Baba, bunu nereden aldın?”

“Kantinden.”

“Bir daha alma.”

Elif kahkahaya boğuldu.

Babam bize bakıp başını salladı.

“İkiniz de annenize çekmişsiniz. İnsan bir teşekkür eder.”

“Teşekkür ederiz baba,” dedim.

Elif hemen ekledi:

“Bir dahaki sefere daha iyi bir yerden alırsan daha çok teşekkür ederiz.”

Babam cevap vermeden odanın kapısını açtı.

Annem yatakta oturuyordu. Bizi görünce yüzü aydınlandı.

“Geldiniz mi?”

Elif hemen yanına gitti.

“Geldik anne. Seni kontrol etmeye geldik.”

“Doktor değil misiniz siz?”

“Değiliz ama senin kızınla oğlun olduğumuz için özel yetkilerimiz var.”

Annem güldü.

“Allah sizin elinize düşürmesin kimseyi.”

“Bizi mi diyorsun, hastane çayını mı?” diye sordum.

Annem bir an durdu, sonra kahkaha attı.

“Çayı kesinlikle!”

Odadaki hava bir anda değişti.

Birkaç gündür içimde taşıdığım endişenin arasından ilk kez gerçek bir rahatlama geçti. Annem konuşuyor, gülüyor, bize takılıyordu.

Doktorun son değerlendirmesinde de durumunun iyiye gittiği, ancak önerilen kontrollerin sürdürülmesi gerektiği söylendi.

Bu haber hepimize iyi geldi.

Babam sandalyeye oturup annemin elini tuttu. Elif pencerenin yanına geçti. Ben de annemin yatağının diğer tarafındaki sandalyeye oturdum.

Bir süre aileden konuştuk.

Kim ne yapmış, kim kimi aramış, hangi kuzen yine bir işe karışmış…

Annem her zamanki gibi herkesten haberdardı.

Sonra bana döndü.

“Göktuğ, hafta sonu evde kalacak mısın?”

“Kalırım anne.”

“Güzel. O zaman akşam hep beraber yemek yeriz.”

Elif hemen araya girdi.

“Anne, sen daha yeni hastaneden çıkacaksın. Yemek işini ben hallederim.”

Annem ona şüpheyle baktı.

“Sen mi?”

Elif’in yüzü düştü.

“Anne!”

Gülmeye başladım.

“Bence dışarıdan söyleyelim. Hepimiz sağlığımızı koruyalım.”

Elif koluma vurdu.

“Sen de sus!”

Babam ilk kez kahkahayla güldü.

Ve ben o an, odaya bakarken içimde bir şeyin yerine oturduğunu hissettim.

Mutluluk, her zaman büyük bir olay değildi.

Bazen sevdiğin insanların seslerini aynı odada duymaktı.

Bazen birinin sana kızması, diğerinin gülmesi, bir başkasının anlamsız bir şakaya takılmasıydı.

Bazen de eksik kalmasından korktuğun bir sofranın, yeniden kurulabileceğini görmekti.

Annem elimi tuttu.

“Ne düşünüyorsun oğlum?”

Başımı ona çevirdim.

“Bir şey yok.”

Annem gözlerini kıstı.

“Yalan söyleme.”

Elif hemen atladı.

“Kesin bir şey düşünüyor!”

“İkiniz de rahat bırakın beni.”

Annem güldü.

“Peki. Ama bir gün anlatırsın.”

Ona baktım.

Bu kez içimden, belki bir gün gerçekten anlatırım, diye geçirdim.

Belki hayatımda ilk kez, bunu yalnızca söylemiş olmak için düşünmüyordum.

Akşamüstü hastaneden ayrılırken annem daha iyi görünüyordu. Doktorların önerileri doğrultusunda dinlenmeye devam edecekti. Babam ve Elif onunla ilgilenecekti.

Benim de görevime dönmem gerekiyordu.

Arabaya binmeden önce hastanenin girişinde bir süre durdum.

Telefonum cebimdeydi. Duru’nun mesajları oradaydı. Aramızda hâlâ yalnızca birkaç kısa konuşma, birkaç karşılaşma ve benim henüz tam olarak anlayamadığım bir merak vardı.

Onunla yeniden karşılaşmak istiyor muydum?

Evet.

Bu cevabı kendime itiraf etmek, sandığım kadar zor olmadı.

Ama bu, hemen bir şey yapmam gerektiği anlamına gelmiyordu.

İnsan birini tanımak isteyebilirdi. Onunla konuşmayı merak edebilirdi. Bir mesajın yüzünde gülümseme oluşturduğunu fark edebilirdi.

Bütün bunlar için kendine kızması gerekmiyordu.

Telefonumu çıkarıp mesaj ekranını açtım.

Bir süre düşündükten sonra yazdım:

Bu arada, annem için sorduğunuz ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Böyle bir günde hatırlanmak güzel geldi.

Mesajı gönderdikten sonra telefonu cebime koydum.

Bir süre hiçbir şey olmadı.

Sonra telefon titredi.

Bunu duymak güzel. Umarım siz de biraz dinlenebilirsiniz. Her şeyi tek başınıza halletmek zorunda değilsiniz.

Cümleyi okuduğumda yüzümdeki ifade değişti.

Bu sözleri birkaç gündür farklı insanlardan duyuyordum.

Annemden.

Elif’ten.

Mert’ten.

Şimdi de Duru’dan.

Hepsinin birbirinden habersiz aynı yere dokunması, görmezden gelmeyi zorlaştırıyordu.

Cevap yazmak için telefonu yeniden açtım.

Bunu öğrenmem biraz zaman alacak sanırım.

Gönderdim.

Duru’nun cevabı kısa oldu.

Önemli olan öğrenmeye başlamanız.

Telefonu kapattım.

O cümleyi düşündüm.

Belki de mesele, bir gün her şeyi doğru yapacak birine dönüşmek değildi.

Belki mesele, yanlış yaptığını fark ettiğinde bunu inkâr etmemekti.

Ve belki de insanın hayatında yeni bir sayfa açılması, büyük bir karar vermesiyle değil, kendine karşı biraz daha dürüst olmasıyla başlıyordu.

Arabaya bindim.

Görevime dönecektim. Annemi yeniden arayacak, Elif’le konuşacak, Mert’e haber verecektim.

Bütün bunlar hayatımın değişmediğini gösteriyordu.

Ama ben, aynı şeyleri biraz farklı düşünmeye başlamıştım.

Bunun yeterli olup olmadığını bilmiyordum.

Yine de bir başlangıçtı.

Gökyüzüne bakıp motoru çalıştırdım.

Bazı insanlar hayatına bir şeyleri değiştirmek için girmezdi. Bazen yalnızca, değiştirmeyi çoktan ertelediğin şeyleri sana hatırlatırlardı.

Duru Yalın’ın benim hayatımda ne olacağını henüz bilmiyordum.

Ama artık onunla yeniden karşılaşmayı düşünmekten kaçmıyordum.

Bu bile benim için küçümsenecek bir değişiklik değildi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18