19. bölüm · Gökkuşağı Paradoksu

19. PARADOKS

uranüs ★

Hayırlı bayramlar efenim size bayram hediyesiyle geldimm

Kurgunun başından beri bu bölümü bekliyordum diyorum başka bir şey demiyorum yani öyle bir bölümm siz de yorumlarınızı eksik etmezsiniz umarım

İyi okumalarrr

Sakin - Edepsiz Komedya

🎡

Aysima Alkım Yalçın.

Annemler beni neredeyse zorla hazırlanmaya ikna edip Ezgilerin evine getirdiğiklerinden beri bunun doğum günüm için olduğunun farkındayım. Salak değildim sonuçta, doğum günümde herkesin tek bir yerde toplanmasının öylesine olmadığını fark ediyordum.

Evden içeri girdiğimiz gibi Ezgi beni kendi odasına çekmiş ve daha çok hazırlanmam gerektiğini söyleyerek duruma el atmıştı. Ne yapacağını bilmiyordum, o da bilmiyor olacak ki bana sormuştu ve ben de yüzüme dokunmadığı sürece istediğini yapabileceğini söylemiştim. Makyaj yapmak güzel hissettirirdi ama tüm gün boyunca bozulmaması için uğraşa girmek istememiştim. Sonuç olarak da Ezgi, maşasını çıkartmış ve saçlarıma girişmişti.

Ezgi saçlarımla uğraşırken ben de o ve Zümra'ya dün gece yatmadan önce Can'dan aldığım doğum günü mesajını anlatmıştım. Çok uykum olduğu için halüsinasyon görmüş olabileceğimi düşünmüştüm ama sabah kalktığımda da o mesaj duruyordu. Tam on ikide, kızların bana attığı mesajlardan biraz sonra gelen mesaj çok büyük bir olay gibi gözükmeyebilirdi ama benim için öyleydi. Cevap olarak sadece teşekkür ederim yazmış olsam da karnımdaki kelebekler uçuşmayı bırak, dans etmeye başlamışlardı. İçim kıpırdı ve hatırladıkça sırıtıyordum.

Ezgi saçımı yaparken hiç aynaya bakmamıştım. Bunda hem ona güvenmem hem de beni oturttuğu yerin aynaya uzak olmasının payı vardı. Fakat en sonunda işini bitirip saçlarıma saç spreyi de sıktığında aynaya bakıp da gördüğüm şey beni biraz, belki birazdan da fazla şaşırtmıştı. Perçemlerimi iki yana ayırarak şekillendirmeyi tercih etmişti ve doğum lekem öylece ortadaydı.

"Niye böyle yaptın ki?" diye sormuştum gizleyemediğim bir kırgınlıkla. O lekeyi neden sevmediğimi de saklamanın bana az da olsa iyi hissettirdiğini biliyordu. "Lekemi sevmediğimi biliyorsun."

"Biliyorum, ama bugün biz bize olacağız. Söz, bir yerde fotoğrafını da paylaşmayacağım." Yanıma kadar geldi, ellerimi tuttu ve baştan aşağı süzdü beni. "Hem çok güzelsin, o leke gözükse de gözükmese de."

Dediklerine karşı sadece gülümsedim ve bir şey demedim. Zümra da onu desteklemek için benzer şeyler söylese de ikna olamıyordum bunlara. Yine de itiraz etmedim. Bugün yabancılarla değil, yakın olduğum insanlarla beraber olacaktım ve bakışlarının çirkin hissedeceğim kimse olmayacaktı. Sanırım bununla başa çıkabilirdim.

Ezgi benimle işinin bittiğine ikna olmuş değildi, çünkü hâlâ bana makyaj yapmak istiyordu ama onu bir şekilde ikna ederek aşağı, herkesin yanına inebilmiştik. İkna etme şeklim de eğer makyaj yapacaksa alnımdaki lekeyi de kapatması şartını koşmak olmuştu. Ezgi de özellikle gözükmesini sağladığından emin olduğum lekeyi kapatmamak için ikna olmuştu. Ben de elim sürekli başarısız olsa bile orayı kapatma girişimleri için perçemlerime gitse de bir şey demedim sonrasında.

Aşağıda bizi bekleyenler üçümüz ailesi ve Efe'ydi. Efe de Zümra'nın dediğine göre onun demesiyle gelmişti. Efsa ile kötü sayılabilecek şekilde ayrılmışlardı ve biraz da olsa neşesini yerine getirmek için böyle bir şeyin mantıklı olabilirdi.

"Doğum günü kızımız da çok güzel olmuş maşallah," dedi beni gördüğü an Zümra'nın annesi Kadriye teyze.

Utangaç bir tebessüm eşliğinde "Teşekkür ederim," diyerek Efe'nin oturduğu koltuğun boş kısmına ilerledim.

Ben oturmadan Efe ayağa kalkmıştı. "Doğum günün kutlu olsun," dedi gülümseyerek.

Kollarını hafifçe açtığını fark ederek ona üstünkörü sarıldım. "Teşekkür ederim," dedim geriye çekildiğimde.

Efe'yle beraber yan yana oturduğumuzda Ezgi de benim yanıma geldi. Koltukta üç kişilik yer olduğundan Zümra da Ezgi'nin yan tarafına, halının üzerine oturmuştu. Ezgi ona sandalye çekebileceğini söylese de Zümra reddetmişti. Garip bir şekilde yerde oturmayı seviyordu.

Biz kendi aramızda çoğunlukla derslerle alakalı konuşmaya başladığımızda salonda bir uğultu oluşmaya başlamıştı. Biz ayrı, yetişkinler iki grup olarak ayrı konuştuğundan sesler birbirine karışmıştı. Yine de dikkatim iki yanımdaki arkadaşlarımın ne konuştuğunda olduğundan çok etkilenmiyordum.

Çok geçmeden zilin çalmasıyla Esra teyze ayaklanmış, kapıya ilerlemişti. "Kim gelecekti başka?" diye sordum Ezgi'ye.

Ezgi düzgün bir cevap vermek yerine sırıttı ve "Görürsün," dedi.

Ona kaşlarımı çatmış bakarken bir yandan da holden gelen sesleri anlamaya çalışıyordum. Çok gelmiyordu ve anlamam imkânsızdı ama yine de deniyordum bir sebepten. Kısa süre sonra Esra abla arkasında Can ve Araf'la salondan içeri girdiğinde "Kalan misafirlerimiz de geldi." diyerek herkese kısaca duyurdu geldiklerini. "Hadi, siz de oturun çocuklar."

Kendisi yerine geçerken Can ve Araf da öylece durup odayı izliyorlardı. Oturacak bir yer olmadığından öylece durduklarını tahmin edebiliyordum.

"Hoş geldiniz," dedi Ezgi ayaklanıp. Büyük ihtimalle o da benim gibi oturacak bir yer göremediklerini fark etmişti. "Gelin şöyle oturun."

"Hiç gerek yok, sen otur yerinde," diye itiraz etti hemen Can.

Ezgi, Can'ı hiç duymamış gibiydi. "Ben Zümra'nın yanına oturacağım." Bunu derken aynı zamanda yanına çöktü ve o da Zümra'nın yanında bağdaş kurdu. "Hadi, otursanıza."

Ben kızlara doğru kayarken Efe de bana yaklaştı, daha sonra da Can ve Araf kalan boşluğa yerleşti. Daha doğrusu Araf koltuğa değil, kolçağa oturmuştu.

İkisinin geleceğinden haberim olmadığı için şaşırmıştım ve neden geldikleri hakkında da çok bir fikrim yoktu. Şikâyetçi sayılmazdım ama yine de beklemiyordum.

Koltukta biraz öne kayıp dirseklerimi dizlerime dayadım. Böyelece kızlara yaklaşmıştım. "Niye onların da geleceğini söylemediniz?" diye sordum sadece onların duyabileceğinden emin olduğum bir sesle. Bu sırada da Efe'nin Can'la konuştuğu duyuyordum ama ne dediklerine dikkat kesilmemiştim.

Ezgi bana her Can'la alakalı ima yaptığında olduğu gibi sırıttı. "Kendisi planladı sayılır."

"Ne?" Ağzımdan çıkmasına engel olamadığım şaşkınlık nidasıyla beraber kafam da karışmıştı. Can benim doğum günüm için bir şeyler mi planlamıştı yani?

"Evet, İnstagram'dan yazdı ve senin doğum günün için bir şeyler yapmak istediğini söyledi. Ben de seve seve yardımcı oldum." Ne kadar seve seve yardımcı olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi, özellikle de suratındaki sırıtışa bakarsak.

Can'ın gerçekten beni düşünüp bir şeyler yapmış olması, hatta Ezgi'den de yardım istemiş olması benim için çok fazlaydı. Kafamda çoğu kızların seslerinden oluşan onun benden hoşlandığını söyleyen sesler daha da yükselmiş, içimdeki umutsuz sesi biraz olsun bastırmayı başarmıştı.

Tam olarak o an sırıtan bir domatese dönüşmüş olduğumdan emindim ama kendimi dışarıdan göremediğim için bunu kanıtlayamıyordum. Neyse ki Zümra benim yerime bu düşünceyi kanıtlamıştı. "Utandın sanki," dedi Ezgi'nin aynısı sırıtışıyla.

"Olabilir." Bunu derken sesim içime kaçtığı için duyup duymadıklarından emin değilim ama o an umurumda da olamamıştı. Babamın bu tarafa ulaşan ve Can'a hitaben olduğunu anladığım sesini duyduğum için bir kulağımı oraua vermiştim. Hâlâ önceden tanışmış olmaları bana garip geliyordu. Bu kadar tesadüf fazla olmalıydı.

Havadan sudan konuşuyorlardı ve kısa sürede babam Zafer amcaya dönmüştü bile ama o sürede bile samimiyetlerini hissedebiliyordum. Babamın çok fazla çocuğun hayatına dokunduğunu biliyordum, sonuçta işi buydu ama işinin dışında da bunu yaptığını da öğrenmiştim artık. Üstelik o çocuklardan biri şimdi benim hayatıma girip kendini fazlaca önemli konuma yerleştirmişti.

Babam ve Can konuşmayı bitirdiğinde tekrardan kızlara dikkat verebilmiştim. Zümra, Ezgi'ye bana bir şey anlatması için baskı yapıyordu. "Ne anlatacaksınız bana?" diye sordum.

"Ezgi Araf'la ateşkes imzalamış," dedi Zümra direkt. Bu sırada Ezgi de ona yandan bakışlarıyla karşılık veriyordu. Zümra ise ona göz devirerek karşılık verdi. "Duymamıştır, merak etme."

Ezgi boğazını temizleyip gözleriyle yan tarafımızı işaret ettiğinde bize bakan üç çift gözle karşılaşmıştık. "Sonra anlatırım onu ben. Ben asıl size Songül hocanın derste ne yaptığını anlattım mı?" Diğerlerinin de sohbeti dinlediğini fark etmiş ve konuyu güzel çevirmişti. Bahsettiği olayı yaşandığı dersten hemen sonraki teneffüs öğrenmiş olsak da hiç duymamış gibi yapmamız gerekiyordu burada.

Ezgi anlatmaya devam ederken üzerimde hissettiğim yoğun bakılma hissiyle başımı yana çevirip kimin bana baktığına baktım. Tam bu an Can'la göz göze gelmiştik. Bana gülümsediğinde ben de karşılık olarak gülümsedim. Yine de ikimiz de göz temasını bozmuyorduk, öylece birbirimize bakmaya devam ediyorduk. Sıcak kahveler gözlerimin içine değerliymişim gibi hissettirecek şekilde bakarken bem de bu bakışlar ve bu gülüş altında erimemek için çaba gösteriyordum. Kalbimin atışının dışarıdan duyulma ihtimali var mıydı acaba?

Ezgi'nin özellikle ismimi geçirmesiyle mecburen bu bakışmayı bozan kişi ben oldum. Onun anlattığı hikâyelere bir yerde bizim de dâhil olmamız ve onu onaylamamız gerekiyordu. Ben de tam olarak bunu yaptım ve kendimi rahat olduğum bir ortamda konuşmanın akışına bıraktım.

***

Esra teyzenin yaptığı binbir çeşit aperatifle doldurulmuş tabaklarımızı elimizde tutarak koltuklarda oturmaya ve sohbet etmeye devam ediyorduk. Pasta kesimi, hediyelerin verilmesi gibi klasikleşmiş doğum günü âdetlerini halletmiştik. Herkes teker teker doğum günümü kutlamış, hediyeleri olan da hediyelerini vermişti. Zümra'dan gelen ve onun ördüğü kedi kulakları olan bir şapka, Ezgi'den gelen büyük sayılabilecek bir peluş, Efe'den gelen bir kolye ve benim için önemlisi de Can'dan gelen bir kazak vardı. Kazak hakkında beni heyecanlandıran şey Can'dan gelmesinin yanında ona verdiğim kazağa çok benzemesiydi. Tek fark beden ve sol göğsündeki nakışın motifiydi. Benim ona verdiğimde kitaplar varken onun bana verdiği kazakta ufak bir gökkuşağı vardı. Ayrıca içinden aynı benim ona yazdığım gibi bir not da vardı. Gece attığı mesajda olduğu gibi "İyi ki doğdun Gökkuşağı" yazıyordu notta.

Kazağın paketini ilk açtığımda resmen dilim tutulmuştu. Zar zor "Teşekkür ederim," diye geveleyebilmiştim. "Çok güzelmiş."

"Güzel günlerde giy," demişti sonra. İçten içe o güzel günlerde onun da olmasını dilemiştim.

Annemle babam da hediyelerini eve gidince vereceklerini söylemişlerdi ve aramızda oldukça duygusal bir an yaşanmıştı. Annemin bana sarılırken gözlerinin dolduğunu görmüştüm, her ne kadar bana belli etmemeye çalışsa da. Aynısı babam için de geçerliydi. "Ne çabuk büyüdün sen?" demişti babam beni kollarının arasına aldığında. Neredeyse her doğum günümde aynı şey yaşansa da her seferinde ben de onlarla aynı duyusallığa giriyordum.

Şimdi de annemler kendi aralarında sohbete devam ederken bizim tarafta da sohbet gittikçe daha da koyulaşıyordu. Bir yandan tabaklarımızdakileri yiyor bir yandan da konuşuyorduk.

"Sonra da adam önüne geçtiğimi iddia ettiği için üzerime yürümeye başladı." Araf, gittiği ilk ve tek konserin neden tek olduğunu anlatırken hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. Olaylar beklediğimizden daha karışıktı. El altından bilet bulmuş, yaşı tutmadığı için içeri zorla girmiş ve üstüne içeride de rahata erememişti anlattığına göre. "Tamam, önüne geçmiştim ama bunun için ufacık çocuğun üzerine de yürünmezdi."

"17 yaşında ufacık çocuk mu olunuyor yani?" diye sordu Ezgi. Kendisi de henüz 17 yaşında olduğundan üzerine alınmış olmalıydı.

"Evet," dedi Araf hemen. "Ufacık olmasa da büyük değil en azından."

"Sonra ne oldu peki?" diye sabırsızca araya giren Efe'ydi. Beklediğimdem daha çabuk uy6m sağlamıştı ortama ve onun adına mutluydum. Efsa'nın etkisini bir an önce atlatması için böyle alanlara ihtiyacı vardı.

Araf hızlıca ağzına bir kurabiye attı ve çiğnemesine fırsat vermeyecek bir sürede yuttuktan sonra konuşmaya devam etti. "Sonra da şarkıcının sahneye çıkmasıyla adam benimle uğraşmayı bıraktı, ben de korktuğumla kaldım. Konserin de doğru düzgün tadını çıkartamadım."

"Sen de adamakıllı iş yapsaymışsın," dedi Can Araf konuşmaya başladığından beri ilk kez fikir belirterek. "Yaşının tutmadığı konsere niye gidiyorsun?"

"Artık hiç gitmiyorum işte, dersimi aldım."

"Aslında zevkli oluyor, sen fazla kötü bir deneyim yaşamışsın," diye araya girdi Ezgi. Yine ona muhalefet olmak için bir fırsat bulmuş ve elbette kaçırmamıştı.

"O zaman bir sefer de sen beni götürürsün," dedi Araf umarsızca. "Bunların hepsini annen mi yaptı?" diye sordu sonra bir patatesli böreği ağzına tepiştirmeden hemen önce Ezgi'ye bakarak.

"Hayır, bazısı hazır bazısını da Kadriye ablayla Hilal abla getirmiş."

Araf, Ezgi'nin kimden bahsettiğini anlayamamış olacak ki kaşlarını çatmış ona bakıyordu. "Annelerimiz," diye açıkladı Zümra kendisini ve beni göstererek.

Araf, bunun üzerine başını salladı anladığını belli edercesine.

Tabağımdaki son tuzlu kurabiyeyi de ağzıma attığımda daha fazla kucağımda tabakla oturmak istemediğim ve biten limonatamı yenilemek için mutfağa gitmek üzere ayaklandım. "Ben tabağı bırakıp geliyorum," diye diğerlerine de haber ettim durumu.

"Benimkini de götürsene," diyerek kendi elindeki tabağı da uzattı Ezgi. Onun tabağını da aldım ve salonun hemen çaprazında kalan mutfağa ilerledim.

Mutfak beklediğimden daha düzenliydi, her şey masanın üzerinde nizami biçimde dizilmişti ve bulaşıklar da ortada değildi. Tabakları lavabonun içine bırakıp elimdeki bardakla masanın üzerinde duran sürahilere yöneldim. Birinde limonata, diğerinde de portakal suyu vardı. Limonatanın annemin getirdikleri arasından olduğundan emindim çünkü onun yaptığı tadından belliydi, ayrıca sürahiyi tanımıştım.

Limonata sürahisine uzandığımda kapıda hissettiğim hareketlenmeyle kimin geldiğine bakmak için kısa bir an oraya baktım. Zaten çok uzun bakmama gerek olmadan gelenin Can olduğunu anlamıştım.

Onun yanıma yanaştığı gerçeğini göz ardı etmeye çalışarak sürahiyi alıp bardağımı limonatayla doldurmaya başladım.

"Hangisi limonata?" diye sordu Can dibime kadar geldiğinde. İlk an bunu neden sorduğunu anlayamasam da hemen sonra aklıma Can'ın renk körü oluşu geldi. Hangi sürahide hangisi var bilememesi onun için olağandı.

Gözümü elimdeki bardaktan ayırmadan "Bu," diye cevap verdim. Dolan bardağı masaya bıraktıktan sonra elimi ona doğru uzattım. Ne kast ettiğimi anlayamadığını fark edince "Ver de doldurayım," diyerek açıkladım kendimi. Bardağı itiraz etmeden uzattı. "Senin için çok mu zor oluyor?" diye sordum bir yandan bardağını doldururken.

"Renkler mi?" Sorusuna kafamı salladım, aynı anda dolan bardağını uzatıyordum. "Evet. Bir çeşit paradoks gibi, anlamlandıramıyorum." Sürahiyi bırakıp bardağıma uzandığım sırada fazlasıyla yakınıma gelmişti. Hatta aramızda bir adımlık mesafe bile olmayabilirdi. "Sen de öylesin."

"Nasılım?" diye sordum anlamadığım için. Aynı zamanda da o bu kadar yakınmda olduğu için düşünce yetilerimin bir kısmını kaybetmemin de etkisi vardı.

Ben put gibi karşısında dikilirken o gülümsüyor, gözleri yüzümün her bir zerresini ezberlemek istercesine tarıyordu. "Sen de öylesin, benim için bir paradokstan farkın yok. Ne seni ne de senin bana hissettirdiklerini anlayabiliyorum."

Şimdi, bunun nereye gittiğini anlayabiliyordum. Bunca zaman görmekten sakındığım gerçek şimdi onun dudaklarının arasındaydı. Neyden bahsettiğini anlamıştım ve anladığım için de kalbim çok daha hızlı atmaya, vücudum ısınmaya başlamıştı.

Anlamama rağmen onun ağzından duymayı da istediğimden "Ne hissettiriyorum ki sana?" diye sordum zar zor çıkan sesimle. O an konuşabilmem bile büyük başarıydı bence.

Gözleri yüzümde gezinmeyi bırakıp gözlerimde durdu. "Seni seviyorum, Gökkuşağı. Her şeyden çok."

Duymayı içten içe beklediğim ama duyduğumda yine de şaşırdığım o cümleyi duyduğumdan beri ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum. Zaman bizim için durmuş bile olabilirdi zira bana öyle hissettiriyordu. Az önce sevdiğim insanın da beni sevdiğini öğrenmiştim ve şu an dünyada bundan daha önemli bir şey olamazdı benim için.

Heyecandan, biraz da şaşkınlıktan ve ne diyeceğimi bilememekten konuşamıyordum. Öylece karşısında dikilmiştim, bir şey diyemiyordum.

Ben de seni seviyorum, mu demeliydim? Ya da hiçbir şey dememek mi daha mantıklıydı?

Ne yapmam gerekiyordu?

Kendi kendime kurup bir cevap veremediğim sorulardan dolayı paniklemeye başladığımda Can sanki fark etmiş gibi araya girdi. "Bir şey demeyecek misin?" diye sorduğunda gerçek dünyada olduğumuzu tekrar fark etmiştim.

Yine de sorusuna bir cevabım yoktu. Diyecek çok fazla şeyim vardı çünkü ben de onu seviyordum ama kafamdaki diyeceklerim kelimelere dökülüp ağzımdan çıkamıyordu.

Ben hâlâ ne diyeceğimi bulamamışken kapıdan giren Zümra resmen bana kurtuluş olmuştu. Büyük ihtimalle bizim burada ne hâlde olduğumuzu fark etmemişti çünkü direkt tezgâha ilerlemişti. Elindeki tabağı lavabonun içine bıraktıktan sonra arkasını döndüğünde göz göze geldik. Gözlerindeki ifadeden yanlış bir anda geldiğini fark ettiğini anlayabiliyordum. Kısa bir an bir bana bir de Can'a baktıktan sonra hızlı adımlarla tekrar mutfaktan çıktı.

Zümra çok kısa bir an gelmiş olsa bile üzerimdeki gerginliği biraz olsun almıştı, çünkü onunla beraber aramızdaki duygu yoğunluğu biraz olsun dağılmıştı. Tekrar Can'a döndüğümde o zaten bana bakıyordu. Bir şey demem gerekiyordu ve ne demem gerektiğini de sanırım biliyordum.

Dudaklarımdan dökülecek cümle dolayısıyla gittikçe artan heyecanımı biraz olsun bastırmak için derin bir nefes aldım. Gözlerine bakarsam daha da heyecanlanacağımı bildiğim gözlerimi kaçırdım. "Ben de seni seviyorum," dedim bir çırpıda. Daha uzun söyleseydim cümleyi bitiremeden heyecandan nefesim kesilecek diye korkmuştum.

Hâlâ heyecandan kriz geçirip bayılabilirdim gerçi.

Can'ın elini çenemde hissettmemle bakışlarımı tekrar ona çevirdim. Onun da elinin amacı bu olmalı ki gözlerine baktığımda elini tekrar çekti. Derinleşen gülüşü gözlerine kadar ulaşmıştı, hatta gamzesi bekirginleşmişti. Bir şekilde onun da benim kadar heyecanlı olduğunu hissedebiliyordum.

Buradan sonra ne olması gerekiyordu bilmiyordum. Kimin ne demesi ya da ne yapması gerekiyordu bilmiyordum ama şu anki hâlimizle bile kalsak olurdu.

"Sana sarılabilir miyim?" diye sordu Can aramızaki sessizliği bozarak.

Bir cevap vermek yerine başımı salladım. Hiç beklemeden kollarını iki yana açıp beni kollarının arasına aldı. Sımsıkı sarmıştı beni ama bu canımı yakmaktan çok iyileştiriyordu. Onu bekletmeden ben de parmak uçlarımda yükselerek kollarımı onun bedenine sardım ve sıkıca sarıldım ona. Bunu ne kadar çok istediğimi de o an fark etmiştim.

Kokusunu içime çektikçe içimdeki heyecan yerini huzura bırakmış, az önceki panik hâlim kaybolmuştu. Yine de kalbim delicesine çarpmaya devam ediyordu, sevdiğime sarılıyordum sonuçta. Onun da benle aynı hissettiğini de artık kesin olarak biliyordum ve bilmekten de öte, benimkinden farksız atan kalbi sayesinde hissedebiliyordum.

İçinde bulunduğumuz ve sanki dünya yalnızca bizden ibaretmiş gibi hissettiren saniyeler, mutfak kapısından duyduğumuz bir boğaz temizleme sesiyle sona ermişti. İkimiz de alelacele birbirimizden uzaklaştık ve kapıya döndük. Beklediğim kimdi bilmiyordum ama kapının ağzında duran kişinin Araf olduğunu görmek beni bir nebze olsun rahatlatmıştı. "Biraz fazla durdunuz sanki," dedi kısılmış gözlerini Can'la benim aramda gezdirirken. Yanaklarımın gitgide daha da ısındığını hissederken neyse ki Araf buna daha fazla devam etmemişti. Yanımıza doğru ilerledi ve aramızdan portakal suyu dolu sürahiye uzandı. "Gelmiyor musunuz? Ezgi üst kata çıkıp bir şeyler yapalım diyordu."

"Geliyoruz," dedim hemen. Basılmış sayılırdık ve bu yüzden hâlâ utanmam geçmemişti. "Hatta gidiyorum bile."

Masaya bıraktığım bardağımı da alıp hızlı adımlarla mutfaktan çıktım. Adımlarım mutfaktan çıktığım gibi yavaşladı ve salona girmeden düşünmek için biraz zamanım olmuş oldu böylece. Bir bardak limonata almak için girdiğim mutfakta böyle bir şey yaşayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi fakat olmuştu. Birden, hiç beklemediğim bir anda gelen itiraf şimdiden olmasa bile bir şeyleri değiştirecekti. Değiştirmeyecek olması saçmalık olurdu. İkimiz de birbirimizi sevdiğimizi bilirken öylece hayatımıza devam edemezdik sonuçta.

Tekrar aklıma gelmesiyle istemsizce sırıttım. Can beni seviyordu ve az önce bunu kendi ağzıyla söylemişti. Seni seviyorum, demişti, her şeyden çok.

🎡

ÇIĞLIK ATIYORUM SONUNDA OKUYABİLDİK ŞU SAHNEYİ

Artık bizim salaklar her şeyi itiraf etti konuşabildiler mutlu ve gururlu bir anneyim 🤧

Kitap hakkında açıklamları, alıntıları vs takip etmek istiyorsanız hem sosyal medya hesaplarıma hem de wp kanalına gelebilirsiniz. Çok önemli bir şey olursa yine buradan da paylaşırım zaten ama gelseniz güzel olur yani

tw: yesillgezegenn
insta: justtbirisii

Sonraki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın 💚