10. bölüm · Gökkuşağı Paradoksu
10. RENKLER
Bu bölümüz Can'dan olacak, iyi okumalarrr
Sattas - Eskitilmiş
🎡
Can Kıraç.
Alkım kitapçıdan çıktığında direkt olarak az önce Araf'ın girdiği kapıya ilerledim. Alkım'a söylediğim gibi bir kütüphane planımız yoktu, o an uydurmuştum. Onun da iyi bir arkadaş olarak bana ayak uydurması gerekiyordu, biraz önce yaptığının aksine.
Alkım'ı ilk gördüğümde ondan hoşlanmıştım, bunu inkâr edemezdim. O günkü kalabalıktan bunalıp dışarı çıktığımda kulak misafiri olduğum konuşmanın egomu okşaması dışında, o konuşma bana onu fark ettirmişti. Güzel bulunmayacak gibi değildi.
Sonra sürekli bahaneler bulmuştum ona yaklaşmak için, bir nevi onun da beni fark etmesini istemiştim. Ona ders vermeyi teklif etmem gibi bu kütüphane teklifi de bunun bir parçasıydı. Onu tanıdıkça da ilk başta güzel görünüşünden hoşlanmamın ötesine geçmişti hislerim, bütünüyle seviyordum onu.
Kapıyı açtığım gibi yatağımda yayılarak yatan ve telefona bakan Araf'ı gördüm. "Kalk lan." Bacağından tutup yere doğru çeksem de yere düşmedi, toparlandı. "Hafta sonu kütüphaneye gidiyoruz, haberin olsun."
Yataktan kalktı ve karşımda dikildi. "Senin bu kız için yaptıklarına beni dâhil etmen hiç hoş değil yalnız. Ne yapıyorsan kendi başına yap, beni karıştırma."
"Arkadaşım değil misin? Azıcık yardımın dokunsun bana."
"Sana yardımım dokunuyor zaten." Yatağın yanında kalan komodinin üzerindeki sigara paketini aldı ve cebine koydu. "Sigarayı bırakacağım dedin, ben de yardım ediyorum işte."
Hızlıca atılıp hâlâ cebinden çıkartmadığı elini yakalamaya çalıştım. Evet, bu bağımlılıktan kurtulmaya çalışıyordum ama bu benim paketlerini alıp kendisi içebileceği anlamına gelmiyordu. "Ver lan şunu." Kolunu sertçe çektiğimde eli boş şekilde gelmişti. Pekala, sanırım pis oyanamam gerekiyordu. "Ver şunu yoksa Haktan abiye içtiğini söylerim."
"Sen de içiyorsun, onu ne yapacağız?"
Babasının bana karışacağını düşünmesi ne kadar da tatlıydı. "O senin baban, benim değil. Benim içtiğimi biliyor ayrıca." Elimi uzatıp vermesini bekledim. "Ver şimdi şunu."
"İyi be." Elini cebine attı fakat bir şey çıkartmamıştı. Nah çekmiş öyle duruyordu. "Aldın mı?"
"He, aldım." Ben onu yakalamak için bir hamle yaptığımda koşar adım uzaklaşıp odanın çıkışına ilerledi. Ben de arkasından hızlı davranarak kazağının ensesinden yakaladım. Benim yakalamamla geriye doğru ivmelendi ve durdu. Hareket etmesine fırsat vermeden arka cebinden paketi aldım ve kazağını bıraktım. "Şimdi aldım, gidebilirsin."
Kazağını düzeltirken arkasını döndü. Gözlerini kısmış beni süzüyordu. "Sen de götümü ellemek için bahane arıyor gibisin ama hadi hayırlısı."
Sinirle bir nefes verdim. "Fazla cıvıdın, Araf. Git şimdi bir müşteri falan gelirse bakarsın."
"Aman be; bir kovmadığın kalmıştı, onu da yaptın." Kapıya uzanıp açtı. Ben çıkmasını beklerken o geri döndü. Yüzündeki sırıtışa bir anlam vermeye çalışırken kendisi söylemişti. "Üzerindeki toz pembe bu arada, haberin olsun."
O kapıyı çekip çıktığında ben üzerimdekine bakıyordum. Renkler benim için yalnızca siyah ve beyazdan ibaretti. Renklerin nasıl gözüktüğü hakkında hiçbir fikrim yoktu, tıpkı üzerimdekine Araf ilk başta beyaz dediğinde öyle kabul etmem gibi. Keza toz pembenin neye benzediğini de bilmiyordum, yalnızca feminen bir renk olarak sınıflandırıldığından haberdardım. Neredeyse yirmi yaşındaydım ve tüm bu seneler boyunca renkler benim için sürekli kafa karışıklığına sebep olmuştu. Şimdi hayatıma giren Gökkuşağı da sadece kafamı değil, hislerimi de karmakarışık yapıyordu.
Renkler benim için çözemeyeceğim bir paradokstu ve aksi gibi kalbime girip oraya yerleşen de Gökkuşağı olmuştu.
Üzerimdekiyle bakışmayı bırakıp elimdeki paketi tekrardan komodinin üzerine koydum. Paketi de alarak dışarı çıkmak istediğimi fark ettiğimde komodinin üzerinden alıp çekmecesine koydum. Oldukça küçük bir yaşta yurttaki arkadaşlarımdan özenerek başladığım bu şeyden kurtulmam gerektiğini zaten biliyordum ama bunu hızlandıran bir etken olmuştu. Alkım'la yakın olmak istiyorsan bundan uzaklaşmam gerekiyordu. Ona ders çalıştırdığım gün sigara içip geldiğimde benden uzaklaşmasıyla kesinleştirmiştim bunu.
Yatağa oturup gözlerimi ufak odada gezdirdim. İki kapaklı bir dolap, ufak bir masa, üzerinde oturduğum yatak ve hemen yandaki komodin dışında bir şey yoktu. Ekstra olarak lavaboya açılan bir kapı vardı. Benim yaşam alanım buradan ibaretti, bu kadardı. Haktan abi beni de yanına alıp gözlerden uzak olmak için buraya yerleşmeye karar verdiğinde onlara yük olmamak için burada kalmak istemiştim çünkü. Şikâyetçi de değildim, olmaya hakkım da yoktu. Buradan önce kaldığım üniversitemin yurdunda daha iyi imkânlara sahip olsam bile oradayken yaşadığım şeyler yüzünden elimdekiyle tamah edebiliyordum. Üstelik on yıldan fazla çocuk esirgeme yurdunda kalmış biri için bir kitapçı dükkânının arka odası hiç de fena sayılmayacak bir yerdi.
Alkım'ın verdiği kitabı unuttuğumu fark ettiğmde tekrar ayaklandım ve odanın çıkışına ilerledim. Kitabı almaktan ziyade Araf dükkânı emanet etmek için pek de iyi bir seçenek değildi. Ceren bugün yoktu ve Haktan abi ikimizi dikmişti. Dükkân kendisinin olmasına rağmen asla inmemesinin sebebini anlayamıyordum ama sorgulamak da bana düşmezdi.
Araf'ı kasanın arka tarafında oturmuş yayılarak telefonuna bakarken buldum. Şaşırmamıştım. Aynı üniversitede farklı bölümlerdeydik ve benim aksime not ortalamasına hiç önem vermiyordu. Hazırlığı henüz bitirmişti ve üzerinde zor olmasına rağmen bitirebilmenin rehaveti vardı sanırım.
"Kalk da iki ders çalış," dedim kasanın üzerine bıraktığım kitabı alırken. Yaptığı tek şey yan gözle bakıp tekrar telefonundaki oyuna dönmek olunca umursamazca devam ettim. "Ya da vizeler çarptıktan sonra akıllanırsın, sen bilirsin."
"Çarpmaz oğlum beni," dedi kafasını oyundan kaldırma zahmetine girmeden. "Kim beni çarpabilir?"
Tahmin ettiğimden da fazla çömezdi. "Beşten fazla notun olmayınca görürüm ben seni, böyle kendine fazla güvenip de konuşmanla olmuyor o işler."
"İyi değil mi işte? Ne güzel beşlik not almışım."
Dayanamayıp seslice güldüm. "O beş o beş değil, salak. Düz sıfır beşten bahsediyorum, doksanın beşlik not sayılmasından değil."
"O kadar da salak değilim, merak etme. Senin ortalamaya yaklaşırım ben bak gör."
Tüm konuşma boyunca telefonundan oyun oynaması işi ne kadar ciddiye aldığını (!) belli ettiğinden onunla daha fazla uğraşmadan elimde kitapla beraber odaya ilerledim. Dolaba koyup tekrar buraya dönecek ve Araf'ı kaldırarark yarım bıraktığım soruya dönecektim. Onun aksine ben haftaya başlayacak vizeleri önemsiyordum ve çalışıyordum, o da benim çalışmam için rahatından olabilrdi elbette.
Geri döndüğümde hâlâ yerinden kıpırdamamış Araf'ı gördüm. Hiçbir şey demeden dibine kadar gelip tepesinde dikilmeye başladım. Belki kalkması gerektiğini anlar da çekilir diye bekliyordum ama istifini bozmuyordu paşam. Bir şey demeden kolundan sertçe çekip sandalyeden düşürdüm. Araf ne olduğunu anlayamadan sandalyeye oturmuş ve açık olan kitapla uğraşmaya başlamıştım bile.
"Ne yapıyorsun amına koyayım? Götümün sağlam olup olmadığından şüpheliyim sayende."
Umarsızca omuz silktim. "Sen çalışmıyor olabilirsin ama bari çalışana saygın olsun. Yayılmış oraya oyun oynuyordun, ben de kendime yer açtım işte."
"Tabii, gayet de medeni bir şekilde." Dilini damağına vurarak onaylamaz sesler çıkarttı art arda. "Seni böyle almazlar, haberin olsun."
Kaşlarım çatıldı dedikleriyle. "Ne alaka lan?" diye sordum kafamı kitaptan kaldırıp.
"Oğlum o kadar saydırdım bakmadın, seni almazlar dedim hemen bakıyorsun maşallah. O kadar mı dert ettin şu kızı?"
"He, ettim. Şimdi git başımdan."
Elimle pek de kibar olmayacak şekilde gitmesini işaret ettim. Araf bir yandan bana göz devirirken bir yandan da odaya doğru ilerliyordu. "Yatağına çöküyorum o zaman."
"Ne yaparsan yap, Araf. Yeter ki git başımdan."
Bir şey demeden odaya girdi ve kapıyı ardından kapattı. Eşyalarımla onu aynı odada bırakmak ilk etapta pek mantıklı gözüken bir şey gibi gelmese de oyunununa fazlaca odaklandığı için bir şey olacağını zannetmiyordum.
Uzun bir süre ders çalışmakla vakit öldürdükten sonra başıma giren ağrıyla ara vermem gerektiğini fark etmiştim. Saat de geç olmuş olmalıydı. Araf zaten daha öncesinde çıkmıştı ve ne kadar zaman olduğunu bilmiyordum. Üstelik karnım da acıkmıştı.
Kitabın kapağını kapatıp gözlüklerimi de çıkarttım. Takmayı sevmiyordum ve çok taktığım zaman şimdi olduğu gibi başımı ağrıtıyordu ama görmek için ihtiyacım da vardı. Gözlüklerle aramda toksik bir ilişki vardı kısacası.
Yemek sipariş etmek için telefonu elime aldığımda gelen mesajları gördüm. Mesajlardan çok onların geldiği kişi yüzümde ufak bir gülümseme belirmesine sebep olurken yemek siparişini boş verip sohbete girdim.
Gökkuşağı: Selam
Gökkuşağı: Kütüphane için düşüneceğim demiştim ya karar verdim, geleceğim
Gökkuşağı: Arkadaşım da gelecek sorun olmazsa
Gökkuşağı: Tabii nereye gideceğimizi de söylemen lazım (20.19)
Mesajı atalı çok olmamışken gördüğüme sevinmiştim. Geç görseydim ondan cevap almam da daha geç olabilirdi çünkü.
Can: Arkadaşının gelmesi de sorun olmaz niye sorun olsun (20.27)
Can: Gençlik Merkezindeki kütüphaneye gideceğiz
Can: Hem yakın hem de yer bulmak kolay oluyor diye
Can: Aslında Kızılay da mantıklı olur ama orada yer bulunmuyor, malum
Gökkuşağı: Mantıklı bir karar olmuş
Gökkuşağı: Ne zaman gidecektiniz bu arada?
Can: Cumartesi dokuz gibi iyi mi sana?
Gökkuşağı: İyi
Gökkuşağı: Yani aslında kurs var ama bence bir günlük asmaktan bir şey olmaz
Can: Sıkıntı olacaksa pazar da olabilir
Gökkuşağı: Sizin planınızı bozmayalım şimdi
Can: Yok be
Can: Ha cumartesi gitmişiz ha pazar
Can: Seni boşu boşuna derslerinden etmeyelim
Gökkuşağı: Pek gidesim yok zaten
Gökkuşağı: Hocanın işlediği yerde eksiğim de yok
Can: Sen öyle diyorsan öyle olsun
Gökkuşağı: Cumartesi görüşürüz o zaman
Can: Görüşürüz
Alkım'ın çevrim dışı olduğunu gördüğümde ben de sohbetten çıktım ve yemek sipariş ettiğim uygulamaya girdim. Ne yiyeceğime karar vermekte zorlanarak geçen birkaç dakikanın ardından kararımı vermiş ve söylemiştim. On beş dakika civarında geleceğini gösteriyordu.
Yemeğimi beklerken sosyal medyaya girip gezinmeye başladım. Alkım'ın hesabını ufak bir araştırmayla, yalnızca ismini ve soy ismini arama çubuğuna yazmıştım, bulmuş ve takip isteği göndermiş olsam da kabul etmemişti. Bile isteye görmezden geldiğini değil de daha çok uygulamayı kullanmadığını düşünüyordum. Öyle olmasını umut ediyor da olabilirdim, pek emin değildim. Söz konusu o olduğunda mantığım pek de iyi işlemiyordu.
Benim vakit öldürdüğüm sırada kapının üzerindeki ufak zilin çalmasıyla beraber kapı açılmış ve içeri kurye girmişti. Ayağa kalkıp teşekkür ederek paketi aldım. Ödemeyi zaten sipariş ederken yaptığım için bir de onunla uğraşmayacaktım şu an.
Kurye kapıdan çıkarken ben de yemeğimi de alarak oturdum. Yemeği paketten çıkarırken bir yandan da sevdiğim animasyon dizilerinden birinden rastgele bir bölüm açıyordum. Tek elimle birini tek elimle de bitini yapmak biraz zor olsa da hem diziyi hem de yemeğin paketini açmıştım.
Dizi eşliğinde yediğim yemek bittiğinde çöplerimi toplayıp köşedeki çöp kutusuna attım. İzlediğim bölüm de hemen hemen aynı zamanda bitmişti. Saatin de yeterince geç olduğuna kanaat getirdiğimden dükkânın kapısını kilitleyip camdaki yazının "kapalı" yüzünü dışarı gelecek şekilde çevirdim. Işıkları da kapattıktan sonra içerideki odaya girdim. Planım bir süre kitap okuduktan sonra günü kapatmaktı.
Odaya geçip ayakkabılarımı çıkarttım ve yatağın üzerine oturdum. Alkım'ın getirdiği kitabı zaten yatağın üzerine bırakmıştım, direkt onu aldım. Bir an önce onun okuduğu satırları okuyup, onun arasında kaybolduğu satırlarda kaybolmak istiyordum ve devam ettiğim kitap da buna engel değildi.
Anladığım kadarıyla tarihî bir kurguydu ve ilgimi çekeceğini düşünüyordum. İlk sayfayı açarak okumaya başladığımda da beni kendine çekebilmişti hikâye.
Ben kendi hâlimde kitabı okumaya devam ederken çalan telefonumla ara vermek zorunda kalmıştım. Yine de telefon çalana kadar ilk bölümü bitirecek kadar okumuştum. Telefonun ekranında yazan Arada Bir Yerde yazısıyla istemsizce kaşlarım çatıldı. Araf bu saatte beni niye arıyordu?
"Bir şey mi oldu?" diye açtım telefonu direkt. Beynim otomatik olarak en kötü senaryoyu düşünmeye meyilliydi.
"Yok be, sen de hemen felaket tellalına bağlıyorsun." Araf'ın her zamanki gevşek tavrıyla rahat bir nefes aldım. "Annem kemalpaşa yaptı, babam seni de çağırmamı söyledi. O yüzden aradım."
Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. "İyi. Kapa geliyorum ben." Başka bir şey dememe kalmadan da Araf aramayı sonlandırmıştı.
Onların evine ilk geldiğim gün, Seher abla yine kemalpaşa yapmıştı ve ben laf arasında sevdiğimi söylemiştim. O günden beri ne zaman evlerinde kemalpaşa yapılsa, ki bu garip bir şekilde beklediğimden sık oluyordu, ben de yukarı çıkıyordum. Haktan abinin benim yukarıda onlarla beraber daha fazla vakit geçirmemi istemesinden de kaynaklı olabilirdi bu.
Odanın ışıklarını da kapatıp camdan gelen ışıkla dükkânın çıkışını buldum. Anahtarları unutmadığımdan emin olarak çıktım ve kapıyı tekrar kilitledim. Havanın ne kadar soğuk olduğunu ancak dışarı çıktığımda fark edebilmiş olsam da yalnızca birkaç adımlık mesafe gideceğim için çok da önemsemiyordum.
Apartmanın girişine gidip bildiğim şifreyi yazdım. Elektronik kilitten gelen tık sesiyle kapıyı açtım ve içeri girdim. Dört kat merdiven çıktıktan sonra gelmek istediğim dairenin önündeydim. Zili çalıp beklemeye başladım.
Kapı çok geçmeden Araf tarafından açıldı. "Hoş geldin."
"Hoş buldum," dedim ayakkabılarımı çıkartıp içeri geçerken. "Oturma odasına mı geçeyim?"
"Şu eve her geldiğinde misafir gibi davranmana ayar oluyorum," dedi Araf kapıyı kapatıp arkamdan gelirken. "Eğer yakalanma riskin daha az olsaydı burada yaşayacaktın sen hâlâ oturma odasına mı geçeyim diyorsun. Tabii oturma odasına geçeceksin."
Odadan içeri girdiğimizde Haktan abiyi ve Seher ablayı koltukta otururken buldum. "Oğlum ne sıkboğaz ediyorsun çocuğu, gelsin otursun işte."
Haktan abinin dediğine mahcup bir gülümsemeyle karşılık vererek benim için koyulmuş tabağın olduğu yere oturdum. O sırada Araf da babasına cevap veriyordu. "Kıraç yine misafir gibi davranıyordu, ona söyleniyorum."
Kıraç. Beynimde pek de iyi anılara sahip olmayan soyadım ismimin yaygın olmasından dolayı bana sürekli kullanılan bir şeydi ama bir türlü alışamıyorum. Bana Kıraç diye seslenen insanların çoğuyla iyi anılarımın yoktu. Yine de Araf bana en yakın olan kişiydi ve ona bunları anlatmadığım için onu suçlayamıyordum. Yalnızca kafamdaki anıları olabildiğince silikleştirmeye çalışıyordum. O anıların sahipleri her ne kadar kendini unutturmamak konusunda ısrarcı olsa da benim yapabileceğim başka bir şey yoktu.
Zihnimdeki kötü olan her şeyi geri plana atarak içinde bulunduğum ana sığındım. Kendi ailem olmasa bile sıcak bir aile ortamındaydım. Buradaki herkesin beni sevdiğini hissedebiliyordum, ailenin nasıl hissettirdiğini hatırlamasam da buna yakın bir şey olduğunu biliyordum ve onlar bana bunu veriyorlardı.
🎡
Bu bölüm de Can'ı tanımak içindi biraz. Bazı şeyleri üstü kapalı söylediğimi biliyorum ama öbür türlü de heycanı kalmazdı. Teorileriniz varsa böyle alabilirimmm
Bölümü oy ve yorum bırakmadan geçmeyin lütfen, emeğe saygı minvalinde en azından.
Sonraki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın 💚
