17. bölüm · Gökkuşağı Paradoksu
17. ARKADAŞIZ
Bu bölümü yan karakterlere ayrımak istedim, o yüzden hem Zümra'dan hem Ezgi'den kısımlar var.
İyi okumalarrr
Empire Of The Sun - We Are The People
🎡
Zümra Eroğlu.
Okul biteli biraz oluyordu ve ben ancak binayı terk edebiliyordum. Normalde olsa kızlarla hep beraber çıkardık ama bugün ikisi de gelmemişti. Ezgi keyfi gelmediğini söylemişti ve Alkım da hâlâ tam olarak iyileşememişti. Durum böyle olunca ben de gün boyu normalde yalnızca selamlaştığım insanlarla daha fazla muhatap olmuştum.
Bugün benim için hem önemli hem de öneminden dolayı canımı sıkan bir gündü. Sabahtan beri aklım bambaşka yerlerdeydi ve kızların bugün olmaması bu yüzden de canımı sıkmıştı. Eğer onlar olsaydı anlatmasam bile, ki ben genelde böyle şeyleri anlatmazdım, bir şekilde neşemi yerine getirirlerdi.
Okulu genel olarak sevmezdim, burayı bana sevdiren şey yalnızca arkadaşlarımdı ama buna rağmen bugün burada olmam ve bir türlü çıkmak istemememin de bence geçerli bir sebebi vardı. Bugün burada olmasaydım babamın yanında olacaktım ve oraya gitmek istemiyordum.
Biraz daha dolanarak çıkmak için arka bahçeye açılan kapıyı tercih etmiştim. Buradan çıkmak için kullanacağımız kapı hep kapalı olurdu ve bu da ön taraftaki kapıya gidene kadar bir beş dakikam daha olacağı anlamına geliyordu. Bu şekilde otobüsü kaçıracak ve yarım saat daha geç gitmiş olacaktım ama bu yarım saatin bana bir şey kazandırıp kazandırmayacağından emin değildim. Eninde sonunda oraya gidecektim, her ne kadar bundan kaçmaya çalışsam da.
Ön bahçeye doğru ağır adımlarla ilerlerken köşeye çökmüş oturan birini görmemle durdum ve bu kişiyi biraz daha inceledim. Fazla incelememe veya diğer tarafa dönük yüzünü görmeme de gerek kalmadan Efe olduğunu anlamıştım. Onu en son birkaç gün önce öğle arasında yanımıza gelip Efsa ile olan kavgasını anlattığı zamandan beri görmemiştim, bu yüzden şu an görünce garipsemiştim.
Fazla düşünmeden o tarafa gittim ve ben de yanına çöktüm. "Ne yapıyorsun burada?"
Konuşmamla irkildi ve yüzünü bana çevirdi. Bana baktığı gibi yanaklarının ıslak, gözlerinin kızarmış olduğunu da fark etmiştim. Ağlamıştı. "Hiçbir şey," derken çatlayan sesi de görünüşüyle beraber bunu ele veriyordu. "Sen niye geldin?"
"Buradan geçiyordum, seni görünce merhaba demek istedim." Hep yaptığım gibi kendi dertlerimi bir kenara bırakıp karşımdakine yöneldim. "Sen neden ağlıyordun?"
"Ağlamıyordum." Bunu derkenki sesi kendi kendini yalanlıyordı ve kendisi de bunu fark etmişti. "Gerçekten," diye ekledi daha stabil bir tonda.
"Bu yalanlarınla beni kandıramazsın. Ağladığın besbelli ve iyi bir arkadaş olup senin yanında olmaya çalışıyorum." Onu zorluyormuş gibi görünebileceğimi fark ettiğimde "Tabii yanında olmamı istersen," diye ilave ettim.
Omuzlarını yenilgiyle düşürdü ve yüzündeki zoraki gülümseme silindi. "Neden bu kadar ısrar ediyorsun ki?"
"Çünkü kimse kötü bir anında yalnız kalmak istemez." Kendimi hep en kötü hissettiğim zamanlarda yalnızlaştırmam ve sorunlarımı kendi kendime çözmeye çalışmamla dediğim çelişse de Efe bunu bilmiyordu. Benim şu anki amacım da kendime değil, ona iyi gelmekti.
Bu sefer zoraki olmayan, samimi bir tebessüm etti. "Teşekkür ederim, yanımda olmakta ısrar ettiğin için."
"Ama şu an teşekkür edeceğin bir şey yok çünkü ne olduğunu bile bilmiyorum. Bilmezsem de sana yardımcı olamam."
"Pekâlâ, anlatacağım." Derin bir nefes aldı ve yüzünü ellerinin arasına aldı. Nasıl anlatacağını bilemiyor gibiydi. Yüzünü elleri arasından çıkarttı ama hâlâ bana değil, yere bakıyordu. "Ayrıldık," dedi fısıltıya benzer bir tonda.
Bir anda öğrendiğim gerçekle beraber kısa bir şoka girdim. Efsa hakkındaki düşüncelerim pek güzel olmasa da Efe onu seviyordu ve ilişkileri de son tartışmalarına kadar iyi ilerliyor diye biliyordum.
Girdiğim şoktan çıkmam çok uzun sürmedi. Elimi desteklercesine omzuna koydum. "Bize anlattığın tartışma ile mi alakalı bu?" diye sordum ses tonumu olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. Şaşkınlığımı arka plana atmıştım, şu an onu teselli etmeye odaklıydım.
Kafasını salladı. "Sizle konuştuktan sonra ona biraz daha dikkat etmeye başladım. Sanki sürekli onların yanına gitmek istiyor da ben onu engelliyormuşum gibiydi. En sonunda da gerçekten böyle olup olmadığını sordum." Sözleri bir hıçkırıkla kesildiğinde omzumdaki elimi hafifçe yukarı aşağı hareket ettirdim, yanında olduğumu her yönüyle belli etmek içindi ve işe yaramış olacak ki ağlamaya devam etse bile anlatmaya da devam etti. "Evet dedi. Ben de eğer gerçekten istiyorsa gidebileceğini ama eğer giderse bana tekrar gelemeyeceğini söyledim, çünkü ne o gitmek istiyorken yanımda tutamam ne de onlara gitmişken onu sevmeye devam edemem. Düşüneceğim dedi ve bugün çıkışta da kararını söyledi. O gideli çok oluyor ama ben o gittiğinden beri buradayım."
Sözleri sürekli hıçkırıklarla kesilse de anlatmıştı. Ne hissettiğini değil, ne yaşadığını anlatmıştı ama ne hissettiğini anlamak da çok zor değildi. Belki de en çok değer verdiği, en çok destek beklediği insanın onu değil de karşı tarafı tercih etmesi benim düşündüğüm zaman içime öküz oturmasına sebep olan bir şeydi. O ise bunu yaşamıştı ve şimdi sabaha kadar burada oturup ağlasa hakkıydı bana göre, kolay kolay atlatılacak bir şey değildi.
Efe ağlamaya devam ediyordu ama ben onu teselli etmeye kelime bulamıyordum. Böyle bir durumda teselli ne kadar işe yarardı o da tartışılırdı gerçi. Ben söylecek bir şeyler bulsam bile onun için içi boş sözcüklerden ibaret kalacak olabilirdi, büyük ihtimalle de öyle olurdu.
Ne kadar olduğunu takip edemediğim bir süre boyunca o ağladı, ben de yanında durdum. Yalnız olmadığını, özellikle de en çok yanında olmasını istediği kişi tarafından yalnız bırakıldıktan sonra, hissetmesi için buradaydım. Kızlarla aynı durumda olsak bir saniye daha düşünmeden sarılırdım ama şu an Efe'nin vereceği tepkiyi bilmediğim için bunu yapamıyordum, yine de işe yaramasını umuyordum. Çünkü bazen sadece derdini dinleyecek birinin olduğunu bilmek bile insana iyi geliyordu.
"Sağ ol," dedi hıçkırıkları hafifledikten sonra. "Dinlediğin için. Birine anlatmak iyi geldi."
"Arkadaşlar bunun için var." Yüzünün ıslaklığını hırkasının koluna sildiğini gördüğümde bu zamana kadar aklıma gelmediği için kendime kızarak çantama uzandım ve ön gözünden peçete paketini çıkartıp ona uzattım. "Peçete al."
Perişan görünüşüne, ki böyle görünmenin hakkı olduğunu düşünüyordum, rağmen gülümseyerek paketten bir peçete aldı ve gözlerini, burnunu sildi. "Teşekkürler."
"Bana teşekkür etmene gerek yok, Efe," dedim bunu söylemekten bıktığımı belli ederek. "Hem sen de bana yardımcı olmuş oldun, ödeştik."
Kaşları çatıldı. "Tek yaptığım seni burada tutmaktı, nasıl yardım etmiş olabilirim?"
"Gitmek istemediğim bir yere gitmem gerekiyor ve sen de bana daha geç gitmekte yardım etmiş oldun." Peçeteyi tekrar çantama koydum ve tekrar Efe'ye döndüğümde bu sefer bana bariz bir merakla baktığınu gördüm. Ona içindekileri dökmesini söylemiştim ama ben de burada durup ona her şeyimi anlatmazdım. Güvenmediğimden veya onun gibi bir şeyden değildi, ben içimdekileri dökmekte iyi biri değildim ve bunu sevmiyordum. "Ama artık gitmem lazım," dedim çantamı tekrar sırtıma alıp ayaklanırken.
Her ne kadar ayaklanmaya çalışsam da bu girişim başarısız olmuştu çünkü Efe çantamın sapından tutarak beni çekmiş ve durdurmuştu. "Bekle." Neden, diye sormak yerine bunu mimiklerimle ifade etmeyi tercih ettim. O da anlamış olacak ki "Bana derdimi anlatmamı söyledin, sen anlatmayacak mısın?" diye sorarak devamını getirdi.
"Anlatacak çok bir şey yok." Her ne kadar kendimden emin bir sesle böyle söylemiş olsam da anlatacak çok şey vardı. Yalnızca ben o şeyleri içime attıkça daha da büyüdüğünü görmezden geliyordum. "Cidden, istemesem de gitmem lazım."
"İstemediğin bir yere geç gitmek sana bir şey kaybettirmez ama anlatmadığın şeyler seni yiyip bitirebilir."
"Madem öyle sen neden anlatmıyordun?" diye sordum bu sefer.
"Sen niye şu an anlatmıyorsan o yüzden."
"Benim niye anlatmadığımı nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum," dedi omuz silkerek. "Şu an sadece senin bana yaptığını yapıyorum. Bir derdin olduğu belli ve anlatırsan sen de rahatlayacaksın. Sonuçta kimse kötü bir anında yalnız kalmak istemez, değil mi?"
Şu an kendi derdi başından aşkınken benim de anlatmam için ısrar etmesi hoştu ama ben de bir de kendi derdimi ona yüklemek istemiyordum. Yine de söyledikleri içimdeki karartıyı büyütmüştü. Anlatmazsam gitgide daha da büyüyeceğinin de farkındaydım.
Sıkıntıyla iç çektim ve omuzlarımı düşürdüm. "Tamam." Tam manasıyla anlatmasam, bahsetsem bir şey olmazdı, buna ikna olmuştum.
Gülümsedi ve elini çantamdan çekti. Daha az önce kalktığım yere tekrar oturdum. "Seni dinliyorum," dedi gözlerimin içine merhametle bakarken.
"Ben nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama." İçimdeki karartı bu sefer boğazıma otururup bir yumru olmuştu ve konuşmamı engelliyordu. Sesim bir fısıltının ötesine geçmiyordu bu yüzden. "Nereden başlayacağımı da, neyi anlatmam gerektiğini de bilmiyorum."
"Şu an canını sıkan her neyse ondan bahset, ya da istediğin herhangi bir şeyden. İçinden ne geliyorsa."
Yumuşak sesi içimde taşan bir şeylere yardımcı oldu, uzun zamandır orada taşmak için bekleyen yaşlarımın son damlasına vesile oldu ve gözlerim doldu. Ağlamaktan nefret etsem de ağlayacak gibiydim. Gözyaşlarımı akıtmamak için gözlerimi kırpıştırdım ve kafamı geriye yatırdım. Akmayacaklarını düşündüğümde bu sefer yere eğdim ve beton zemini izlemeye başladım.
"Yoruldum," diye başladım anlatmaya. "Etrafımda çok fazla şey oldu ve ben hepsine karşı sanki etkilenmemiş gibi davranmaktan yoruldum. Annemle babam boşandığından beri hayatımıza yeniden başladık ve ben derslerle ailem arasında çok yıprandım. Kardeşim de annem de üzülmesin diye uğraşıyorum, bunu yaparken de kendi üzüntümü göz ardı ediyorum. Bunlardan yoruldum, babam boşanmalarından önce sanki hiçbir şey yapmamış gibi onunla görüşmeye devam etmek zorunda olmaktan yoruldum." Ben her ne kadar akmamaları için uğraşsam da akan göz yaşlarımı ellerimle sildim. "Kısacası yoruldum yani."
Omzumda bir hissetmemle yere eğdiğim başımı kaldırıp Efe'ye baktım. "İşte bu yüzden birilerine anlatmalısın, yoksa sıkıntın içinde büyüyüp seni tüketecek." Elini yavaşça kaydırarak omzumdan çekti ve kollarını hafifçe iki yana açtı. "Sarılmak ister misin, iyi gelir belki?"
Benim ona yapmak isteyip çekindiğim teklifi o bana yaptığında şaşırsam da ikimizin de buna ihtiyacı olduğunu tahmin edebiliyordum. Sesli bir cevap vermek yerine kafa sallayıp ben de kollarımı açtım. İkimiz de biraz öne atıldığında zaten sarılıyorduk.
Birine kendimi açmak, içimi dökmek benim için hep çok zor olmuştu. Bunun sebebini ben de tam olarak bilmiyordum ve tam şu anda, kalbimde hissettiğim rahatlamayla bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlamıştım. Hissettiğim rahatlamayla gözlerim tekrar dolarken bu sefer ağlamamı engellemeye çalışmadım.
Başım onun omzunda ağlarken Efe hiçbir şey demiyor, yalnızca sırtımı sıvazlıyordu. Sessiz kalsa bile bana teselli vermesinden daha etkiliydi bu hissiyat.
"Teşekkür ederim," dedim ağlamam hafiflediğinde. Bu teşekkür çok fazla şey içindi. Hem ben ağlarken yanımda olmuştu hem de en zayıf anımı gördüğü hâlde bir şekilde bunun aramızda kalacağına dair ona güvenebiliyordum.
Kısıkça güldüğünü duydum. "Sonuçta arkadaşız, değil mi?"
Bir şey demedim, yalnızca göremeyeceğini bildiğim hâlde gülümsedim. İçimdeki karartıyı ferahlatan sarılmasına teslim olurken, kalbimde oluşan hareketlenmenin de nu ferahlamadan olduğunu varsaymayı tercih ettim.
***
Ezgi Kaya.
Okula gitmeyi yılbaşından sonra bırakmıştım ve bugüne kadar bu kararımdan gayet memnundum. Bugün ise neredeyse keşke okulda olsaydım da tek bemim olduğum sınıfta hocaların başımda beklemesiyle ders çalışsaydım diyeceğim bir ikiliyle dışarı çıkmam gerekmişti. Buna katlanmamın tek sebebi ise işin sonunda Alkım'ı mutlu edecek olmamızdı.
Can, birkaç gün önce bana İnstagram üzerinden mesaj göndermiş ve Alkım için bir doğum günü partisi düzenlemek istediğini, bunun için de yardımımı istediğini yazmıştı. Bu bile Alkım'a sürekli söylediğim ve onun ikna olmayı reddettiği hâlde Can'ın ondan hoşlandığını gösteriyordu ama benim canım arkadaşım bu konularda üç maymun olmakta ısrarcıydı. Onun aksine ben olayların farkındaydım ve ikisinin sonunda beraber olmalarında ne kadar payım olursa o kadar iyi diyerek bu fikre balıklama atlamıştım ama şimdi pişman olmanın eşiğindeydim. Mesajlarda planladığımız şeyi daha detaylı konuşmak ve ona hediye alması için yardımcı olmak için buluşmuştuk ama yanımızda gereksiz bir eklenti de vardı. Can, sanki çok gerekiymiş gibi yanında Araf'ı da getirmişti.
"Lütfen sus," dedim yaklaşık yarım saattir konuşan Araf'a yönelik. Yürümeye başladığımızdan beri hiç susmadan konuşuyordu. Çok takip edemesem de çalışmamaya inat ettiği sınavlarla alakalı konuştuğunu düşünüyordum. Çalışmamakta inat ettiği kısmını da kendi söylediklerinden yakalamıştım. "Akşama kadar senin çeneni çekemem ben."
Ben yürümeye ve aradığımız şeyin nerede olabileceğine bakarken diğer ikisi de arkamdan geliyordu. Arkadan Araf'la beraber gelen sesler kesildiğinde görmeyecek olsa da zaferle gülümsedim. Bu kadar kolay susacağını bilseydim daha önceden de müdahele edebilirdim.
"Şurada senin aradığın gibi bir şey olabilir," dedim Can'a bir dükkânı gözüme kestirdiğimde. Nasıl bir şey almak istediğinden bahsetmişti ve şu anlık amacımız onun hediyesini bulmaktı. Can'a yardım ettikten sonra da bem kendi alacağım hediyeye bakacaktım.
Arkamı döndüğümde beklediğimin aksine iki değil, bir kişi gördüm. Araf yoktu ve açıkçası pek de umurumda değildi. "Ne diyorsun? Bakacak mısın oraya?"
"Bakarım," dedi bana değil de gösterdiğim yere bakarken. "Sen de bi' şu çocuğa baksana, sen sus diyince olduğu yerde kaldı gelmedi." Araf'ın bu tavırlarından ne kadar bıkmış olduğu hem sesinden hem de yüz ifadesinden belliydi. Yine de iyi arkadaşlara benziyorlardı.
"Bakayım." Aslında, beni Araf'la uğraşmaya götürebilecek çok az güç vardı. Kendisiyle toplam iki kez, ki ikinci bu oluyordu, yüz yüze gelmiş olsam da beni sinir etmesine yetmişti. Şimdi de bu teklifi kabul etmemin sebebi Can'ı yalnız bırakıp arkadaşımı mutlu edecek ve kendi içine sinecek o hediyeyi almasına izin vermekti.
Bunlar hep senin için Alkım, değerini bil.
Can benim gösterdiğim dükkâna ilerlerken ben de geldiğim yöne döndüm. O işini halledene kadar benim Araf'ı bulmam ve trip atmaktan vazgeçirmem gerekiyordu. Onu pek tanımasam da bunun zor olacağının farkındaydım.
Bir süre etrafa bakınarak geldiğimiz yere doğru ilerledikten sonra Araf'ı bir köşede yerdeki kediyi severken buldum. Birden arkasında belirip korkutmak da güzel bir fikir olsa da bunu es geçip direkt seslendim. "Araf, gelmiyor musun?"
Eli hâlâ kedinin kendi saçları gibi simsiyah olan tüylerinin üzerinde duruyorken kafasını kaldırıp bana baktı. İfadesinden ne kadar zorlanacağıma dair olan fikirlerimi doğrulayabiliyordum. "Akşama kadar beni çekemezsin sen, ben gelmeyeyim."
Bu tavrın yalandan olduğu o kadar da belli değildi ama ben anlayabiliyordum. Gerçekten alınmamış olmalıydı, zaten benim tek lafıma da alınacak birine benzemiyordu.
"Seni çekebileceğimi hâlâ düşünmüyorum." Araf'ın bana bakmayı kesip ilgilenmeye devam ettiği kedi benim de ilgimi çektiği için yanına çöktüm. "Ama Can peşinde seni de sürüklediği için mecburum."
Elimi kediyi sevmek için uzattığımda Araf ters tavrına rağmen ellerini çekerek bana alan tanıdı. "Ben de burada olmayı çok istemiyorum, emin ol."
"İstemiyorsan gelmeyebilirdin."
Alaylı, kısa bir gülüş sesi duysam da gözlerimi parmaklarımın yumuşak tüylerinin arasında olduğu kediden ayırmamıştım. "Sen de bayağı arkadaş canlısıymışsın ya," dedi alayla. "Sabahtan beri beni bir kovmadığın kaldı."
"Aslında öyleyimdir." Kedi ani bir hamle yaparak yattığu yerden doğrulduğunda ben de refleksle hızlıca geri çekildim. "Sadece sende hazzetmediğim bir şeyler var şimdilik."
Ben kediden uzaklaşmışken Araf zaten küçük olan bedenini elleri arasına alıp benden biraz uzaklaştırdı. "Yine de bana uzun süre katlanmak zorundaymışsın gibi gözüküyor." Kediyi sevmek istiyordum ama yine de tekrardan ani bir hareket yapmasından korkuyordum. Bu yüzden Araf yaptığı bu ufak hareketiyle bendeki eksilerinden biraz silmişti.
"Nereden çıktı o?"
Omuz silkti. "Kıraç basbayağı senin arkadaşını seviyor, o da onu seviyor tabii. Olmaları da uzak değil gibi duruyor. Eğer ikisi sevgili olursa biz de elbet aynı ortamlarda bulunmak zorunda kalırız, onlar yüzünden."
Alkım'ın Can'dan hoşlandığını nereden bildiğini sorgulamadım, kendisi belli etmese de fazla belli ediyordu çünkü. Benim de Can'ın ondan hoşlandığını anlamam da aynı şekilde olmuştu zaten. Tüm bunlara rağmen ikisinin de karşı tarafın hislerini anlamaması bana oldukça komik geliyordu.
"Şimdi olduğu gibi," dedim sözlerine ekleme yaparak.
Kafasını ağırca salladı ve gözlerini kediden çekti. "Evet, şimdi olduğu gibi." Bir anda kediyi kucaklayıp ayaklandı. Boyu zaten uzundu, şimdi böyle olunca da bir deve bakıyor gibi hissettiriyordu. "Bu kediye yiyecek bir şeyler alsak iyi olur. O zaman kadar bana katlanabilir misin?"
Onun hemen ardından ben de ayaklandım. "Kucağında kediyle mi gireceksin markete?" Bu sorunun cevabını sanki hiç düşünmemiş gibi yüzüme baktığında kendimi tutamayıp güldüm. "Kediyi bana ver, sen bir şeyler al gel." dedim kucağındaki kediye uzanırken. Aynı zamanda kedinin onun kucağında nasıl böyle rahat olduğunu düşünüyordum. Kediler genelde böyle sıkı temasları sevmezlerdi, kendi hâllerine bırakılmayı tercih ederlerdi ama belli ki bu kedi Araf'ı sevmişti.
Kediyi ben de tutuyordum ama o da bırakmamıştı. "Korkmaz mısın?"
"Hayır, o an aniden hareketlendiği için korktum sadece." Sözlerimle ikna olmuş olacak ki kediyi tamamen bana bıraktı.
Geriye doğru bir adım attı. "Şuradaki markete gidip geliyorum hemen." Bakmaya fırsatımın olmadığı bir yeri işaret etti ve hemen sonra hızlı adımlarla o tarafa ilerledi.
Araf uzaklaşırken ben de kaldırımda elimde kediyle kalmıştım. Hafta içi ve çalışma saatleri olduğundan sokaklar boş sayılırdı, zaten çok işlek bir yerde de değildik. Çömelip kediyi tekrar az önce aldığımız duvarın dibine bıraktım ve yayılıp yatmasını izledim. Etrafta bir kap olsa çantamdaki sudan verebilirdim ama gözükmüyordu.
Bir süre öylece yatan kedinin tüylerini okşadım ve Araf'ın gelmesini bekledim. Zaten çok beklememe gerek kalmadan tepemde beliren karaltıyla geldiğini anlamıştım.
Elinde ufak bir paket kedi maması tutuyordu ve nefes nefeseydi. Nedenini anlamasam da koşmuş olmalıydı. "Geldim," dedi yanıma çömelirken. "Bunu buldum, aldım. Aslında bir kap olsaydı daha iyi olurdu ama yere dökeceğiz artık."
Konuşurken aynı anda mamanın paketini de açtı ve kedinin tam önüne olacak şekilde birazını döktü. Kedi, mamanın kokusunu aldığında bile resmen kendine gelmişti. Yattığı yerden doğrulup önüne koyulan mamaları yerken ben de yüzümdeki gülümsmeyle onu izliyordum.
Araf pakette kalan mamayı da kedinin önüne döktüğünde ona baktım, o da bana baktığı için göz göze geldik. Ben az önce kediye bakarken yüzümdeki gülümsemeyi koruyordum ve benzerinden onda da vardı. "Sanırım şu an bana katlanıyorsun," dedi paketi buruştururken.
"Evet, bazen katlanılabilir oluyorsun."
"İyi bari, bazen de bir şeydir." Elinin tersiyle kedinin tüylerini hafifçe okşadıktan sonra tekrar bana döndü. "Marketteyken aklıma gelmedi, yanında su var mı?"
Kafamı salladım. Çantama uzanıp içinden yarım litrelik su şişeni çıkarttım ve ona uzattım. "Ne yapacaksın?"
"Ona içireceğim." Mamaların çoğunu bitirmiş ve onlara olan ilgisini kısmen kaybetmiş kediye yanaştı biraz daha. Suyu açtı ve elini içinde suyu tutacak şekilde ayarlayıp elinin içine döktü. Su döktüğü elini kedinin ağzına yaklaştırdığında ilgisini çekmişti. Elini kedinin ağzına göre ayarladı ve elinden su içmesine izin verdi. Kedi elindeki az miktardaki suyu içtiğinde eline biraz daha su doldurdu ama önceki kediye yetmiş olacak ki kedinin ilgisi tekrar yerdeki mamalara dönmüştü.
Yüzümde istemsizce oluşan bir tebessümle önümdeki manzarayı izliyordum ben de. Bir yandan da Araf hakkındaki düşüncelerim kalıbından çıkmaya başlamıştı.
Belki de o kadar sinir bozucu birisi olmayabilirdi.
Kendi dünyamdayken Araf'ın elindeki suyu silkelerken su damlalarının bana da gelmesiyle kendime geldim. "Ne yapıyorsun?" diye çıkıştım sertçe.
"Özür dilerim," dedi anında. "Sana sıçratmak istememiştim."
Bir şey demeden bana tekrar uzattığı suyumu aldım ve çantama koydum. Bu sırada da Araf tekrardan tüm ilgisini kediye vermişti bile.
Ben de onunla beraber kedinin mamayı yemesini izledim biraz. Sessizliğimizi bozan kişi ben oldum. "Biliyor musun, aslında seninle arkadaş olabiliriz."
Gözlerini kediden çekip bana baktığında şaşırdığını yüzünden net şekilde okuyabiliyordum. "Az önce bana katlanamayan sen mi diyorsun bunu?"
"Sana bazenleri katlanabildiğimi de söyledim ama," diye itiraz ettim. "Hem zaten bundan sonra birbirimizi daha çok göreceğimizi söyleyen de sensin. Katlanacağım biri değil de arkadaşım olursan çok daha yardımcı olur bana."
"Emin ol sadece sana değil," dedi alayla. "Ama sen benimle arkadaş olabileceğinden emin misin? Karşıdakine karşı sonsuz ön yargısı olan ben değilim sonuçta."
"Deneyeceğim en azından." Arkadaşımın müstakbel sevglisinin arkadaşıydı sonuçta ve ondan hazzetmemek beni daha çok yoran bir seçenek olurdu. En azından nötr kalmak bile daha iyi bir seçenek olurdu.
"Arkadaşız o zaman." Sesinde tereddüt bile olsa kendinden emin bir şekilde elini uzattı.
Sanki bir anlaşma yapıyormuşuz gibi tokalaşacağımıza güldüm ve yine de uzattığı eli sıktım. "Arkadaşız."
🎡
Bu bölüm de yan karakterler özel gibi oldu biraz nasıl buldunuz çiftlerimizii?? Onlara bir iki bölüm daha yazacağım ama buradan sonra tekrar bizimkilere döneceğiz halletmemiz gereken mevzular varr
Taslakta çok az bölümüm kaldı bu arada... Yani bir yerden sonra bölüm düzeni bozulabilir hatta direkt yok olabilir ama elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım
Sonraki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın 💚
tw: yesillgezegenn
insta: justtbirisii
