8. bölüm · GÖĞSÜMDE YANMIŞ KİBRİT KUTUSU

YEDİNCİ BÖLÜM

H H

YEDİNCİ BÖLÜM

"Duygularına biraz şans ver. Olsun ya da olmasın, hepsini aynı anda yaşa. Yaşa ki seni gören, duygularını fark edip onlara da bir şans versin. Sana verilmeyen bütün şanslara inat..."

Gözlerimi açtığımda, zonklayan başımla doğrulup kalkacağım sırada enseme vuran acıyla kafamı yastığa koyup usulca gözlerimi açıp tavanı izlerken, gözlerimin önüne gelen yosunların sahibi ile gözlerimi kapatıp geri açtım. İçimde yaşadığım kırgınlıkları tek seferde başka kelimeler arasında seçip beni aydınlatma sonrası ona teşekkür edeceğim bir şey vermek istedim. Yataktan kendimi zorla kaldırıp yorganı üzerimden attığımda belimde duran ıslaklıkla, yüzümde duran bozuklukla, yatakta yatan Deniz'le birlikte sessiz olmaya çalıştım. Rahatsızlığımı ona rahatsızlık olarak veremem; ikizlik bunu gerektirir. Benim canım yansa onun yanar, onun yansa benim de yanar. Aramızda diğer kardeşlere göre iyi bağ vardı. Normalde ikizler birbirinden nefret eder, yüzüne bakmaz hatta kıskanır. Ama bizde tam tersi geçerliydi.

Islak bedenimi doğrultup giysi dolabıma yöneldim, açtım dolabı. İçinden kıyafet çıkarmak istediğimde üzerimde duran okul formasına bakarak iç çektim; ıslakça gidemezdim. Kıyafetlerimin içinden turuncu gömleğimi ve üstüne gri hırkamı aldım. Pantolon rafımdan siyah kumaş pantolonumu alıp dolabı kapattım. Bu dolabı da Deniz'le yazın çalışıp almıştık. Diğer kırık dolap vardı; iki yanlıydı: birisi Deniz'in iç çamaşırı ve çorap dolabı, diğeri de benim iç çamaşırı ve çorap dolabıydı. Kendi dolabımın kapağını açıp içinden boxer aldım, ardından siyah çoraplarımı alıp dolabı kapattım. Burada giyinmek kolay olsun diye bezden kabin almıştık. Birimiz uyursa eğer, o kabinde giyinebilirdi; ama uyanıkken birimiz burada kalmazdı. İkiz de olsak saygı çerçevesinde yaşayıp gidiyorduk.

Derin nefesler alıp verdim.

Kabine gitmekten son anda vazgeçtim. Sessizce odadan çıkıp banyoya doğru yöneldim. Koridorun ucunda aralık bırakılmış kapı sanki beni çağırıyordu. Babam evi yaptırırken tuvaletle banyoyu ayrı ayrı konumlandırmıştı; hangi aklın ürünüydü, hangi düşüncenin eseri... yıllardır sorusunu cevapsız bırakıyordu. İçimde bir homurtu yükseldi ama sustum. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım, ardından ağır ağır ittim. Gıcırtıyla açılan kapının ardından içeriye adım attım.

Banyoya girdiğim anda yüzüme gelen soğuk beni duvar aralarında sıkıştırıp durdu ve ne nefes aldım ne de verdim. Evin sessizliğini boş verdim; ev kadar ben de sessizdim. Rûyam, sana ne diyesim geliyor biliyor musun? Sen koca karanlığın içinde ürkek ürkek kaçan deli bir çocuk görüyorum, kaçtıkça yere kapanan.

Sustum ve temizlenmek için yola koyuldum.

Kısa aldığım duşla beraberinde, kıyafetlerimi de giyip banyodan çıktığımda karşımda beliren abimi gördüm, sigara içiyordu. İki dudağının arasında duran sigara ile mutfağa doğru yürüdü. Ben ailemden bazı çocukları evimde hiç istemedim. Onların evi olduğu hâlde dahi, elbette biliyordum yanlış olduğunu; yine de bencilce istiyordum. Sadece dört kişilik evde bulunan yaşamı. Küçük kardeşlerim olduğu hâlde istiyordum. İçimde durmayan bir dürtüyle odama doğru yürüyüp kapıyı açıp içeriye girdiğimde gecenin soğukluğu sobalı evde cehennemin içinde vurulan depremdi. Sallana sallana yerde duran okul çantamı alıp içinden telefonumu çıkarıp ekrana dokundum. Mesaj iki kişiden gelmişti; birisi tanımadığım numaraydı. Önemsizdi, mesaja bakmadım. Diğerine döndüm çünkü hep tanımadığım kişiler bana mesaj atardı ve rahatsız olurdum. Şimdi ekranda duran mesaja dokundum. Mesaj tabii ki de tanıdığım ve utandığım insandandı. Artık uzak durmasını istemediğim kişiydi, orası da ayrı. Mesaja dokunduğumda mesaj beni hem şaşırttı hem de merak uyandırdı.

*Taşduvar: Tandırdan diledim.
Neyi diledin?
*Taşduvar: Bu kadar dilek diledim.
Ne dilek diledin?
*Taşduvar: Aman aman. Bu kadar dilek.
*Taşduvar: Bu kadar çabuk gelecekti peki? On yedi yaşımda neden gelmedi?

On yediler acıtır, Ümmü. On yedine dokunmuşlar ise istediğin kadar büyü, kaldığın nokta yine orasıdır.

Mesajlarına tek tek cevap vermeye üşendim. Kendi çantamın içinde duran kitapları çıkarıp masama bıraktım. Ardından bugünkü haftalık ders programına bakıp ait olan derslerin kitaplarını ve defterlerimi düzenleyip çantama yerleştirdim. Cep telefonumu çıkarıp cebime koydum. Yatakta yatan Deniz'i uyandırmak istedim, saat geçiyordu. Denizin omzuna dokunarak dürttüm, ilk başta hiç tepki vermedi üç dört kere vurunca gözlerini aralayıp beni gördüğü anda yatakta oturma pozisyonuna geçti. Uykulu gözleriyle bana baktığında, neden onu kaldırdığımi merak ediyordu, çantamı sırtıma aldım.

Nefes alıp verdim, kısa bıkkınlık vardı üzerimden ona aktararak. "Ben gidiyorum, saat geçiyor. Okula geç kalma," dediğimde gözleri açıldı. Oda bana sorusunu sormaya başladı. "Sen kahvaltı etmeyecek misin?"

Ben dün o kadar doymuştum ki, artık yemeği üç gün dahi yemesem olurdu.

"Hayır," dedim, onu cevaplayarak. "Sana afiyet olsun, akşam görüşürüz."

"Ama.."

"Aması yok, sonra konuşuruz." dediğimde ondan herhangi cevap beklemeden, odanın kapısını açıp çıkarak , kapıyı kapatıp dış kapıya doğru yürüdüğümde odalardan çıkan aile bireylerinin yüzüne bakmadan, ayakkabılarımı alıp, kapıyı açıp dışarıya çıkıp Ayakkabılarımı giyip sessizce bağcıklarını bağladım. Ses çıkarmamaya özen göstererek kapıyı kapatıp, yola doğru adımlar attım.

Yola çıktığım da karşı taraftan gelen Bekir abiyi gördüm, çekingen bakışları beni buldu lakin hemen kayboldu yanımda durduğu sandığı kişiyi göremeyince kaşlarını çattı. Dün Deniz'in telefondan konuştuğunu işitiyordum, Deniz sadece kızıyordu, Bekir abinin konuşmasına izin dahi vermiyordu, anlaşıldı ki özür dilemeye gelmişti ama Denizi görmediğinden bütün umudunu elinden alınmış hayvan gibi bekliyordu yolun ortasında. Onunla muhatap olmamak adına büyük adımlar atıp yanından geçip gideceğim anda bana sesleniş tavrı hoşuma gitmediğinden olduğum yerde durup onun gözlerinin içine öfkeyle baktım, ama öfkemi sadece ben gördüm, benden başka kimse görmedi, zaten göstermezdim.

"Aslanım," Dediğinde bakışlarım tarafından kelimesi havada kalmak zorunda kaldığından, gözlerimin içine baktığında ilk gözlerini kaçıran ben olsam da , yine konuşan oydu. "Bak, senin tarafından bakılınca yalnış bir şey gözüküyor olabilir... haklısın da. İnsan sevince ne yaş kalıyor ne de hayat. Ve dünya iki kişiyi emiyor."

Alayla güldüm. "Sana abi diyordu. Sen farkında mısın? Bekir abi, Deniz benim ikizim, canım kanım. Şunu unutuyorsun, sen zevkini aldığında onu yalnız bırakacaksın. Senin nasıl mal olduğunu bütün mahalle biliyor, nasıl çapkın edası olduğunu da."

Oda bana cevap olarak, "Geçmişte kaldı, artık o yollarda değilim."

"Sen geçmişten çıksan ne olur? Geçmiş senden çıkmadığı halde?" dediğimde, gözlerimiz buluştu. Yutkundugunu gördüm, adem elması oynadı, kelimelerimin haklı olduğunu yavaş yavaş anladığı anda bende geri durmadım, kelimelerimin devamını getirterek onu aydınlattım. "Geçmişten birisi gelecek, siz bir restoranda oturur iken, sana selam verecektir elbette ortaya yaşadığınız şeyleri anlatacak, sen orada suratsız olmayacaksın, sen orada ikinci planda olmayacaksın, bütün gözler sende olmayacak, sen sadece orada güleceksin. Ama orada tekil kişi olarak kalacak tek kişi Deniz olacaktır." Nefes alıp verdim. İşaret parmağımı ona salladım. "Eve her gün gözyaşları ile gelecek," ondan nefret ediyormuşum gibi sesim çıksa da elbette nefret etmiyorum kendisinden, çok iyiliği dokunmuşlugu vardır. "Bekir abi Denizi bırak, kariyeri ile uğraşsın hayatına kendi kendine baksın. Sırf evdeki kavgadan kurtulmak için sana sığınmış belli, seni sığınacak yuva görmüş sende bu anı beklemişsin."

"Öyle bir şey yok Rûyam." dedi, kendisini savunarak.

Onun yalancı olduğunu kanıtlayacak sesimle. "Artık sevilmek ve evlenmek istediğinden av olarak onu görmüşsün açıkça belli. Eğer adamsan son iyiliğini yap ve ikizimden uzak dur, babasıyla her gün kavga eden insan seni öğrenince ona dar edecek yaşadığı yeri, biliyorsundur. "

Kelimelerim, onun kemiklerini kısmen kıracak kadar ağırdı.

Onu arkamda bırakıp yoldan geçtim, oradan da dolmuş durağına doğru yürüdüm. Gideceğim yer okul değildi; dün söz verdiğim yere gidiyordum.

Son zamanlarda hayatıma bir kız girdi. Benimle dalga geçti, beni alaya aldı. Beni görünce yapmadığı şaka kalmadı. Ben de onun hatalarını yüzüne vurunca, o da benim yüzüme vurdu. Eh, haklıydı. Tek kelime etmeden yoluma devam etsem de peşimden geliyordu, yanımdan ayrılmak istemiyordu. Ben ise yaptığı zorbalıklar yüzünden okulda onun yanımda olmasından nefret ediyordum. Bu yüzden ne sınıftan çıkıyordum ne de bahçede dolaşıyordum. Okulun bahçesindeki gürültü başımı ağrıtıyor, migrenimi tutturuyordu.

Dolmuş kapısı açıldı. İçeri adımımı atıp paramı verdim ve arka koltuklardan birine oturdum. Gideceğim yerde bana sorulacak sorulara ne cevap vereceğimi düşünmeye başladım. Aklımda tek bir soru vardı: Dün beni evine çağırıp hobilerini anlatırken neden ağladı? Kurgudan ibaret şeylere üzülmesi yanlıştı. Ona diyeceğim tek şey şuydu: "Konusu zor olan kitapları okuma. Okursan mahvolursun."

Hareketlerini sevmiyordum ama biliyordum ki kalbinin en derinlerinde hâlâ masum, yaşamak isteyen bir tarafı vardı. Farkında değildi. Farkına varsa her şeyini düzeltip hayatını yeniden kurardı. Ama görmek istemiyordu.

Yaklaşık on yedi dakika sonra dolmuştan indim. Havanın soğukluğu bedenimi, hatta derimi acıttı. İçimdeki ses, "Okula gitme," diyordu. Ama şeytana uymadım; adımlarımı onun evine doğru çevirdim.

Garipti. Daha dün tanıdığım birinin evine gitmek bana bu kadar güvenli geliyordu. İç sesim, bunun yanlış olduğunu söylüyordu. Haklıydı. Ama ben, yalnızlıklar arasında kaybolan birini görmezden gelemezdim. O yüzden geri dönmek yerine yürümeye devam ettim.

Evinin önüne vardığımda zile basmadım. Kapının önünde tam yedi dakika durdum. Sonra birden kapı açıldı. Sarı saçları rüzgârda savruldu. Arkası dönüktü, okul forması giymişti. Tek fark, saçlarını topladığı büyük kelebek tokalarıydı. Ayakkabılarını giydi, kapıyı kapatıp kilitledi. Anahtarı saksının altına koyduktan sonra bana döndü. Okul çantası taşımıyordu; kafasına göre gidip geliyordu okula. Kafasını kaldırdı, bakışlarını benimle buluşturdu. Yüzüne yerleşen şaşkınlık ve merak duygusu ile olduğu yerde beni izliyordu, burada olacağımı düşünmedi. Düşüneceği ana da denk getirmedim, benim buraya kadar yürüyeceğimi düşünmüş olsaydı çoktan çıkardı evinden, geç çıktı. Şaşkın olmasının büyük nedeni dün acele ile gittiğimde buraya da gelmeyeceğimi düşünmesiydi.

Benimle gözleriyle konuştu sanki bana: "Onca kelimenin gittiği anda geri gelmek senin neyine?"

Ben ise, pişmanlık ve özrün karışımıyla: "Kelimelerin önem verilmediği yerden sadece gidilir." cevabını veriyorum ve aramızda sadece gözler konuşur diye kalıyor. Yanıma doğru küçük adımlarla geliyordu.

Ne söyleyeceğim? Neyin cevabını doğru söyleyeceğim? Hangi konuda kitleneceğim bilmiyorum ama tek düşündüğüm dünün kaldığı üzüntüsü hâlâ üzerinde duruyor muydu? Bence durmamalı. Sonuçta gereksiz bir konu üzerinden gözyaşlarının gelmesi doğru değildi. Ona geç üzüldüm, çünkü benim de yüzüme vurulan gerçekler canımı yakmıştı. Farkında değildi, onu suçlayamam hatta kıramam, üzemem. Onun da canı kıymetli; hep kıracaksam neden yanımda durmasına izin vereyim? Gerçi izin vermem desem de peşimden ayrılmayan yavru kedi.

Yanıma süzüldü, adımını ilk o attı. Ben de onu takip ettiğim anda olduğu yerde durup, omzunun üzerinden bana döndüğü anda bakışlarımız buluştu. Bakışları benden isteyeceği bir şey ya da bana vereceği bir teklif gibiydi.

"Dersin başlamasına daha var, birlikte yolu uzatıp konuşalım mı?" diye bana teklif verdi.

Ona doğru yürüdüm, aramızda duran adımları kaldırıp yüzünü inceledim. Düne göre bugün makyaj yapmamıştı. Bakışlarımız kesişti.
"Derse geç kalma hakkım yok benim, geç kalırsak..."

"Hayır, hayır," diye atlayarak itiraz etti. "Gerçekten yaramazlık yapamayacağım."

"İyi peki." Parmaklarını kolumda hissettiğim an kalbim hızlandı. Ellerim nereye koyacağımı bilemez gibi boşlukta kaldı. Saklamaya çalışsam da utandığımı anlamasından korktum.
Allah'ım, yine başlıyoruz. Allah'ım bana sabır ve tahammül ver.
Ben ne yapacağım? Yanaklarım bu sokağın ortasında kıpkırmızı olmadığını söylemem ama o dokununca daha çok kızarıyor. Ben belki hayatımda ilk kez birisinin bana dokunmasından utanıp gözlerimi kaçırdım. Yanımda rahat duran birisi vardı, benim aksime; hatta çoktan koluma girmiş, beni bilmediğim yerlerden götürüyordu. Kendisi rahat ve sakindi.

Onu izlerken buldum kendimi. Sarı saçları çoktan dağılmıştı, elimi atıp düzeltmek istediğim anda hemen kendime kızıp geri çektim. Beraberinde onun evinin orasından uzaklaştık. Geldiğimiz yer çiçeklerin ve ağaçların solduğu ormandı. Ormanın içi bank doluydu ve banklar da eskiydi. Elini kolumdan çekti, ormanın içine doğru yürüdüğü anda ben de arkasından onu takip ederken buldum kendimi.

Sanki bana benliğini göstermeye çalışıyor, onu tanımamı istiyordu. Ben ise bunu defalarca reddetmek istesem de başarmak yerine yanında olup onu dinlemeye başlarken buluyordum. Gitti, banka oturdu. Ayaklarını üst üste atıp, kollarını göğsünde tuttu. Üşüyordu. Bunu nasıl fark etmezdim, nasıl edemezdim?

Onun yanına doğru gelip oturdum, çantamı banka bırakıp elimi hırkamın üstüne koyup fermuarını indirip, hırkayı çıkarıp kollarımdan sıyırdım. Onun bana değil de karşıda olan soluk ağaçları izlediğini gördüm. Hoşuma gitmedi değil burası, burada yazın çok güzel ders çalışılırdı. Ama fark edene güzel olabilirdi.

Hırkayı çıkarıp onun bacaklarının üstüne bıraktım, bırakırım ben üşümesin diye. Ben düşünürüm onu da, onun da başkalarına iyi olmasını çok isterdim.

Kimseye kötü olmasın, kendi kendine yaşasın etsin isterim.

Aramızda başlayan seanslık sessizlik baya sürdü, ben annemi düşündüm oda neyi düşündü ise moralini bozacak kadar kafayı sıyırmaya başladığı anda bana sarıp, bana sorular sormaya başladı. Başta cevapsız bıraktım, hatta ona bakmadan etrafı izledim. Kendisi durmadı, yani dursa ne güzel aramızda çıkacak kavga yoktu, ben onu oda beni sinir etmeyecekti. Gerçi ben sinir olsam ne olur, ateş olsam cürmüm kadar yer yakarım.

Başladı, soru biriyle.

Öncelikle şart koydu, "Rûyam, şurada zaman geçsin diye sohbet açıyorum, lütfen beni bozma. Beni de cevapsız bırakma." diye rica etti, soğuktan titriyordu. Bana kırgın sanırım, elini tutmadım diye ve verdiğim hırkayı giymiyordu.

"Bir şartım var." dedim, şartım verdiğim hırkayı giyip üşümemesi.

"Nedir?" bana doğru dönüp merakla sordu.

"Hırkayı giy." dediğim şey onu mutlu eden bir tür olduğundan hemen göğsünde duran kollarını bozup bacaklarında duran hırkayı alıp kollarından geçirip giydi.hemen hırkanın fermuarını boğazına kadar çekti ve döndü bana yaklaştı ve dibimde durdu.

Akasya kokusu buram buram geliyor.

Yeni fark ettim, kokusunun güzel olduğunu.

Aslında Ümmü insanlığa iyi olsa, en çok kendisini sevse benim için en iyi arkadaşım olabilirdi.

Ama nerde, ancak Rüyam da olur.

"Şimdi sorabilir miyim?" diye sordu.

"Sor." diyebildim. Ne diyebilirim? Verdik artık sözü, şart koyduk... Kollarımı bu sefer göğsünde tutan bendim; bakışlarımı ormanda gezdirirken kendisi boğazını temizledi.

"Beni görünce aklından ne geçiyor, dürüstçe söyle."

"Pes hakkım var mı?" diye sordum, başımı onun tarafına eğerek. Kafasını iki yana salladı. Hayır, diyerek beni reddetti.

"Yani bunu cevaplarsam üzülürsün. Senin için şey etmiştim," dedim. Doğruyu söylerim; yalan söylemeyi sevmiyorum. Onun hakkında olan düşüncelerim gün gün değişiyordu.

Merakla bana bakıyordu. "Anlat ki hareketlerime özen göstermeye çalışayım," diye kendisini korudu.

"Gerçekten bunu duymak istiyor musun?" dedim, kelimelerimi dilimin üstünde dolaştırarak.

"Duymak istiyorum," dedi, cesurca.

"Aslında..." dedim, bakışlarımı onun üzerinde tuttum. "Başta herkes tarafından kötülenen insandın."

Birden ayağa fırladı, gözlerime dikti bakışlarını. Yakalandığımı sanıyor, hatta parmağını bana karşı salladı.

"Biliyordum işte! Çünkü bir insan bir insana bu kadar kötü bakmaz."

"Ben sana kötü bakmıyordum, Ümmü," dediğim an birden o fevri hareketi karşımda eridi.

"Başta evet, uzak kalıyordum, haklı olarak. Sen zorbalık yapıyordun. Hem konferans salonunda yaptığın şey, hem de top oynarken diğer kıza yaptığın doğru değildi. Ben bunları gördüm; başka neler vardır Allah bilir."

Saçlarım rüzgârdan dolayı dağıldı; umursamadım.

"Sen bana kötülük yapmıyorsun, sen bana iyilik meleğisin. Bunu görmüyor muyum sanıyorsun?" diye açıkça sordum.

"Görmüyorsun," diye yanıtladı beni.

"Nasıl görmüyorum?" diye sordum.

"Görsen, tam aramız iyi olacak diyorum, tam benimle muhatap olacak, aramızdaki engel kalkıyor, o sessiz çocuğu yuvasından çıkarıyorum diyorum... Sonra sen ertesi sabah aynı sessizlik ve soğukluğunla karşımda durmuş, bana bakmıyorsun."

Onu yalancı çıkarmadım; doğruyu söylüyordu. Ondan uzak kalmamın sebebi yine kendisi iken, şu an karşımda tek suçlu beni göstermesi ne kadar doğru? Ne kadar tartıda kendi haklı çıkar? Hiçbir zaman. Onun üzüntü içinde gözlerime bakmasından anlık nefret ettim; onu önemsediğimden değil, bir insanın kalbini kırdığımdan. Ben birisini hiçbir zaman sevmedim, hiçbir kızla şu kadar diyaloğa girmedim, hatta hiçbir kız elimi tutmadı, beni oradan buraya sürüklemedi. Ben kendi kendime yaşıyorken sen nereden çıktın, Ümmü? Nereden bela oldun? Şimdi başımın belası olduğundan sorularına cevap vermek zorundayım; hayır desem istenilen cevap olmadığından üzerime geleceksin. Şu an düşünmüş numarası yapsam da aklım şu an başka yerlerde geziyordu. Verilecek cevaplar en az benim kadar sessiz ve soru işaretleriydi.

"Doğru," diye fısıldadım. Onu haklı çıkardım. "Doğru doğru da sen benim tarafımdan bakmıyorsun. Yine o bencil tarafını çıkarıyorsun," diyerek ortaya olta atıp kendimi savundum.

"Ne?" diye sordu.

"Okula ilk geldiğimde seni hiç görmedim."

Yalan.

"Gördün..." dedi, beni düzelterek. Sesinde beni doğrulamak isteyen yardım vardı; yalan söylemek benlik olmadığından unuttum sanıyordu. "Hatta o arkadaşınla beraber benden kaçmıştınız. Sanki canavarım gibi," sesinde kırgınlık aradım, azıcık da dalga.

"Öyle bir şey yok."

"Yeme beni; şimdi beni üzmemek için çaba göstermeyi bırak. Yüzüme baktığında o an nef-" dediği anda sesimi biraz fazla kaçırıp sözünü kestiğimde dumura uğradı.

"Öyle bir şey yok diyorum, sen anlamıyor musun?" dedim, ayağa kalkıp çantamı alıp gideceğim anda kolumu tuttu durdurmak için. Yaptığı hata olmamasına rağmen, onun soracağı sorulardan kaçmak adına hamle yaptığımda bakışlarımı onunla buluşturdum; pişmanlıkla bakıyordu, gitmememi istiyordu. Sanki gitsem ağlayacaktı. Kalktığımdan pişman olup geri yerime oturdum. "Öyle bir şey yok, Ümmü. Sadece Murat senden korkuyordu. Ona da sanırım zorbalık yapmışsın; çocuk o yüzden kaçarken kolumu tuttu, kendisiyle götürdü. Sonra arkamı döndüm, sen peteğin orada duruyordun."

"Koridorun sonunda," diye düzeltti beni.

"Neyse ne," dedim, ona doğruları açıklayarak. "Evet, bazıları seni anlattı, 'okulun terörü' dedi ama ben bunu bile önemsemedim. Dedim ki başkalarının doldurusu senin hatan olur, yapma. Ama sen ne yaptın?" diye onu bakışlarımla gösterdim. "Zorbalık. Hem bana hem de okulda olan masumlara."

"Sanki..."

"Sanki diye bir şey yok, Ümmü. Sen kötüsün. Kabul et. İnsanların canını yakmak hoşuna gidiyor. Şimdi..." dedim, ona olan gizli sinirimi çıkararak. "Bana kendini savunma, bana iyi olduğunu söyleyip mutlu olmamı istiyorsun?"

Beni şaşırtmayan sesiyle "Evet," diye cevapladı.

"Bana iyi olman hiçbir şeyi değiştirmiyor; istediğin kadar 'bana iyi ol', ben sana 'ama' derim. Sen bazı şeyleri karıştırıyorsun; sen insanlara dehşet içinde giderken ben ise iyilik ile gidiyorum."

"Niye sen iyilik meleği misin?" diye sordu. Beni deli eden sorusuyla. Deli olmamı sadece şu anlık aramızda tek ben biliyorum.

"Allah'ım bana sabır ver," dedim, ellerimi alnımda tutarak.

"Bana da versin."

"Sana neden veriyor?"

"Kalbimle oynuyorsun."

"Kalbinle mi oynuyorum?" dedim, anlayamayarak. Ne dediğini gram anlamadım; kurduğu kelimeler edebiyat türünde, romanı anlatan şiir edası vardı. "Kafayı mı sıyırdın, Ümmü?

Nefes alıp verdi, "Bütün aklımı, dengemi bozdun," diye itiraf etti.

Görmezden gelerek konuyu değiştirmek istedim ve yaptım. "Başka sorular sor, ya da ben sorayım."

Pes etti, benim bir şeyleri görmek istemediğimi anladı. Sessizlik oldu, ikimiz de nefesimizi zor aldık. Yersiz olduğunu sandık. O bakışlarını bıkkınlıkla indirdi, sonra tekrar bana baktı. Bakışında kırgınlık vardı.

"Sen sor," dedi, hevesi kursağında kalan çocuklar gibi.

"Peki." dedim, soru sorup onu zan altında bırakmak benim sıramdı. Bu sefer de kollarımı göğsümde bağlayıp onu izleyerek. "Neden bana başta o mesajı atıp, beni korkuttun? Yani o gece o ağacın altında ne işin vardı?"

Yakalandı, gözleri kısıldı. Dudaklarını ısırdı, saçlarını kulaklarının arkasına aldı. Ellerinin beyazlığı adeta soğuktan dolayı kıpkırmızı olmuştu. O kadar naif ve masumdu ki şu an karşımda, sanki yanımda başkasına dönüşüyordu. Sanki ben onun sesli dünyasında aralığı açık şekilde sessizliğim ile girmiştim. Haberin varlığından ne benim ne de onun vardı, ikimiz de şaşırtıcı derecede farklı insanlarız. O mertebesine artmış, ben ise düştükçe düşmüştüm.

"O gün..." dedi, sessizliğin arasında.

"O gün..." dedim, onu taklit ederek.

"O gün, oraya gelip ağzımın payını verdin, o gün yere düştüm, beni kaldırmadın," dedi, kırgınlığını belli ederek. "Beni tanımadan yardım etmedin biliyordum ama o kıza etmiştin." Konudan konuya atlatıp tekrar o konuya geliyordu. "Okula geliyorum, herkes nefretle bakıyor, korkuyla, öfkeyle... ama sen, sen öyle bakmıyorsun."

"Nasıl bakıyorum sana?" dedim, kollarımı göğsümden indirip ellerimi dizlerime koyup onu usulca izledim.

"Masumca, sanki dünyada tek ben varmışım. Şu an ilgileneceğin kişi ben olmam gerekiyormuş, sanki ben ne kadar kötü olursam olayım sen bana karşı iyilikle geliyorsun. Sebebi ne bilmiyorum ama hayatım boyunca kimseye kendi iradem olmadan sarılmadım, kimse yolda yürürken düşmeyeyim diye kaldırıma çık demedi, en önemlisi ben hikâye anlatınca dinlemedi."

Göğsümde bir şeyler hareket etti, belli etmedim. Kaşlarımı çatıp, istemsizce yapmak istemediğim şeyi yaptım. Benden uzak kalmasını istedim, susarak birisine ümit vermiş olmazdım. "Yanlış anlamışsın, Ümmü. Ben sana öyle değil, herkese öyle bakıp yardım ediyorum."

"Hayır," dedi, beni inkâr ederek. "Senin gözlerinde bana karşı merhamet var, bunu görüyorum."

Kelimeleri boğazımda düğümlendi, beni yerimden etti. Beni oradan oraya vursa, beni dövse dahi bu kadar kalbim kırılmazdı. Gerçekleri duymamak için yerimden kalkıp gideceğim sırada, kolumu yeniden tuttu. Bu tutuşu daha sıkı ve sahipleniciydi. Parmakları titriyor, bedeni sarsılıp duruyordu.

"Beni bırak, Ümmü," dedim.

"Bırakamam," dedi, çaresizce. Gözleri parlayıp soldu. Benim yüzümden. "Bazen cesetten farkım yok, sen ise bunu farkına varmadan düzeltip duruyorsun. Ya da ben de farkına varmıyorum. Başta hepsi oyundu, şaka maka vardı. Ama sen öyle bir şey yaptın ki beni tepe taklak ettin. Eğer sen gidersen, eski Ümmü olurum."

Bütün kelimeleri göğsümde yandı, hatta kalbimi çarpıntıya boğdu. İçimde hiç bilmediğim şansın duyguları vardı. Ben şu an ne konuşuyorum? Ben ne yapıyorum? Şu lanet olası kalbim neden hızlı atıyor? Hiç bilemedim şu hissiyatı, diye mi? Neyse ne, susarak izledim ve o çıkıntı çıkaran seslerinden kurtuldum.

"Ümmü..." diyebildim.

"Ve sen..." dedi, onca bakışımızın arasında gözleri parladı. "Sen istemesen de beni değiştiren tek insansın." İşte bu itirafı beklemediğim son şeydi. Gözlerinden süzülüp yüzümü inceledi. Sanki duygularını yüzümde buluşturmak istiyordu.

İtirafları beni gitgide daraltıyordu. Benim hayatım boyunca duygulara yer vermeden yaşadığım evrende, hiç şans vermediğim şu kalbe rastlandı şansına girip zorla sahip çıkamazdı.

Biz farklı insanlarız.

Biz birbirimize uymayan iki insanız.

Bankın orada iken elleri kolumdan indi, ellerimi tuttuğu an tepkisiz kaldım.

"Ben," dedim, susuşumdan çıkarak, onun bütün duygularını yerle bir etmek adına. "Ben seni değiştirmeye çalışmıyorum, Ümmü." dedim, sessizce. "Ben kendim olmaya çalışan sıradan sessiz çocuğum."

Rüzgâr öyle başladı ki ağaçların dalları sallandı. Yapraklar uçuştu, üzerimize yapraklar ve çiçekler düşüp romantik bir an çıkardı. Yersiz an değildi. İnsanları tanımak istemediğimden, sana davranmak istemediğim hale dönüşüyorum, Ümmü. Benim tarafımdan uzak dur.

Aramızda dağılan yapraklar ve üzerimizi rengârenk yapan çiçekler olmuştu.

Onun saçları sarılıktan çıkıp rengârenk olmuştu.

Sonra al al olan yanaklarını gördüm, sonra dişlerini geçirip kıpkırmızı yapan dudaklarının arasından bir fısıltı misali halinde tek tek döktü kelimelerini üzerime: "O zaman ben de senin gibi birisi olmaya çalışırım."