10. bölüm · GÖĞSÜMDE YANMIŞ KİBRİT KUTUSU

DOKUZUNCU BÖLÜM

H H

Bu kitap müzik olsaydı ismi: Mabel Matizin seslendirdiği, kara dantelli gençliğimize olurdu. Halen öyle, yara bendim, yara bendim.

DOKUZUNCU BÖLÜM

“Bilmeden birinin geçmişine dokunuyorsan, istemesen bile yarasını sarmayı göze almalısın...”

Bekir abi, hastane önünde arabayı park edince; bağırıp çağırarak engel olmaya çalışan insanları es geçip, benim kapımı açtığı anda ayağımı indirip Ümmü’yü kucağımda sıkıca tuttum ve koşarak hastane kapısına doğru girdim.Boğazımdan kopan fırtınayla bağırıp çağırıyor, etraftaki insanları korkutuyordum. Doktorların bile koşarak geldiği o anda, sedyeyi getiren hemşireyle birlikte Ümmü’yü usulca bıraktım. Zarar görmesin diye elimden geldiğince kafasını tutmaya çalışıyordum; canı yanıyordu.

Tam elini tutacağım sırada bir doktor beni durdurdu, dışarı çıkmamı istedi. Ama ben onun yanında olmak istiyordum, içeri girmeye çalıştım. Onlarsa beni itip dışarı çıkarmaya uğraşıyordu. O sırada Bekir abinin kolları bedenimi sarıp beni dışarı çıkardı.

Kaşlarımı çatarak ellerimi saçlarıma geçirip yolmaya başladım. Tam inerken kaldırıma çıktığım anda, hastanenin dış kapısında kendi yüzümü görebileceğim şekilde bir ayna vardı.

Gözlerimin altı kıpkırmızı olmuş, yüzüm ise sanki kustuğumuz an oluşan sarılık ile buluşmuş gibiydi. Yüzümde bütün korku ve endişeyi görüyordum. Günler önce kurduğum kelimeler artık yersiz çıkmıştı.

Kendimi incelerken kendime üzüldüğümü fark ettim. Yaptığım her hatayı tekrar yapıp aynı kelimeler içinde boğuşuyorum. Sonra ben, “Düzgün insan benim, o kötü,” diye adlandırıyorum. Oysa asıl kötü olan zihniyetin ta kendisiydi.

“Sakin ol,” dedi Bekir abi.

Ben zaten sakindim.

Ellerimi saçlarımda gezdirip usulca açılan kapıya doğru yürüdüm. Sakinleşmem beş saniye falan olmadı.

Azıcık açık olan hastane kapısından içeriye girdiğim anda, onun götürüldüğü odaya doğru yürümeye başladım. Önümde beliren hemşireyle olduğum yerde durmuş bulundum. Üzerimde hâlâ sırt çantası vardı.

Kadın hemşirenin siyah gözleri benim üzerimdeydi. Olayı açıklama gereği duyduğu bir zahmet içindeydi. Kasırganın kafesinde ölecekmişim gibi hissettim, şu an kaçış yoktu.

Hemşire, “Öncelikle içiniz ferah olsun, güzel kızımız sadece üşütmüş. Yani grip,” dedi. İncecik sesiyle beni yumuşatmak amacıyla konuşmuştu.

İçim ferahladı. Hayatımın radarı sakin nefes aldı. Ömrümden ömür giden o saatlik yoldaki nefes geri benimle buluştu.

O kadar çok korktum ki grip olacağını düşünmemiştim. Yerde sanki cansız yatıyordu; korkudan olduğum yerde kalakaldım. O kadar korktum ki Bekir abiye o an yalvaracaktım.

Doğru ya, kimse seni arayıp senden yardım istemedi; sana da kimse yardım etmedi. Haklısın rüyam… Yeni şeyleri tadarken kendini suçlama.

Kapının önünde içeriye baktım, hemşire geldi, yanına yaklaştı. Serum taktı. Şeffaf sıvı, ince borulardan süzülerek damla damla akmaya başladı.

Kapıdan içeriye girdim. Beş-on hasta vardı, her yerde özel perdeler çekilmişti. Ümmü’nün yanına yaklaştım, başucunda duran koltuğa oturup ona baktığımda, bakışları bayık ve halsiz bir halde odanın kapısına yönelmişti. Hemşire serumu düzeltiyordu.

Zaman o kadar yavaş ilerliyordu ki bana sanki hiçbir ışığın olmadığını söylüyordu. Zamanın ağır ağır ilerlemesi strese sokarken, aklımda ev olduğundan arada bir telefonumu kontrol ediyordum.

Elbette biliyorum, kendimi nasıl sakinleştirip anlatış şeklimi... Sonra koridordan gelen ayak sesleri, tik tak şeklinde kulağıma yankı yaptı.

Kafamı kaldırıp kapıya baktığımda Bekir abi kapının yanında durmuş beni izliyordu. İçimdeki korkuyu görmüştü ama serumla her bir damla düştükçe Ümmü yavaş yavaş toparlanıyordu. Şu an korkumun yersiz olduğunu gösterecek bakışlar gönderiyordu Bekir abi.

Yetmiş yedi dakikanın sonunda hemşire yeniden geldi, biten serumu kontrol etti. Ateşini ölçüp hafif bir tebessümle:
“Geçmiş olsun, ateşi düşmüş. Artık taburcu edebiliriz. Nefesleri artık düzenli, evde dinlenmesi rahat olacaktır,” dedi.

“Tamam,” dedim. Kısaca ama sessiz söyledim. Tamam olmasını istiyorum. Çünkü korku ve endişe benden gitmiyordu.

“Tekrar geçmiş olsun. Verilecek ilaçlarla bir günde toparlanır,” dedi hemşire.

Dünyanın en güzel kelimelerini kuracak kadar coşkulu söylemesini isterdim ama sadece sessizce söyleyip odadan çıkıp gitti.

Yatakta hâlen gözleri toparlanmış şekilde uzanan Ümmü’ye baktım. O da bana zorla da olsa tebessüm etti.

Ümmü’ye yaklaşıp, kolundan çıkarılan serumun yerine konulan ince pamuğa baktım. Yatakta bana solgun ama toparlanmış halde döndürdü bakışlarını. Yanına yaklaşıp, yattığı yerin baş kısmına oturup gözlerine dalarak kaldığımda, güldü. İçtendi.

“İyisin, değil mi?” diye sordum.

“Yani… keşke öyle kalsaydım. Neden geldin?” diye sorunca az kalsın cinnet geçirecektim.

Gerçekten mi soruyor?

“Yanlış bir şey mi söyledim?” dedi. Sinirden yüzüm muhtemelen kıpkırmızı olmuştu. Fark ettiğinde devamını getirecek soruyu sordu. Yine bir şey demedim. Hasta ve rahatsız olduğundan sustum.

“Yok bir şey,” dedim yalancı bir ağızla.

Yaklaşık on beş dakikanın ardından hemşire yanımıza geldi. Yumuşak bir ses tonuyla, artık taburcu işlemleri için gerekli yere gitmemizi söyledi. Birlikte odadan çıktık; kâğıtlar imzalandı, prosedürler tamamlandı. Hastaneden çıkmaya hazırlanırken gözüm Ümmü’ye kaydı. Yürüyecek hâli yoktu. Ona doğru adım attım; önce elimi beline koydum, ardından diz kapağının arkasından kavrayıp kucağıma aldım. O anda nefesi birden canlandı. Başını boynuma yasladığında çıkan nefesi son darbeyle göğsüme vurdu.

Şu an bütün defteri kapattım, yeni bir sayfayı aynı anda açtım, soruların üstünü çizdim. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girdim, kendi irademle. Benim tilkilerim yoktu, uslu karıncalarım vardı ve ben zarar veremezdim. İnsanların yanından geçerken dahi o kadar yavaş yürürüm ki zarar vermekten korkardım. Doğru olan buydu: suskunca yoluna devam etmek. Kendimden başka bir şeyi bilemeyiz. O yoldan geçerken ne kadar pişman olacağımı tahmin edebiliyorum, neler olacağını da… Ama ne yapayım? Kalan duygularımda beni altüst eden merhametim vardı. Merhametim hiç ölmedi ki şimdi yaşamaktan vazgeçmiş olsun. Fazla merhamet insandan eksilmez.

Kucağımdaki Ümmü’yü, Bekir abinin açtığı arka koltuğa önce yerleştirdim, sonra kendim binip kapıyı kapattım. Dikiz aynasından Bekir abiyle göz göze geldik; nereye gideceğimizi merak ediyordu. Okul olamazdı. Ümmü bu hâlde giderse orada bayılıp düşerdi, hatta sırada baygın baygın kalırdı. Ben ise gözlerimi Bekir abiden çekip Ümmü’ye çevirdim; çoktan bana bakıyordu, masum bir edayla.

"Evde senden başka kimse yok, değil mi?" diye sordum.

"Yok."

"Annen baban da mı yok?"

Ümmün’ün de yarası vardı; yarası o kadar çoktu ki insanın o yarayı bilmeden sarmasını istiyordu. Onun geçmişine dokunan bir tarafım vardı, bilmeden dokunuyordum. Belki onun da değindiği nokta buydu. Onun yarasında dolanıyordum farkında olmadan. Yarasını sarmam gerektiğini, hatta fazlasıyla yara bandı olmam gerektiğini hissediyordum. Gözlerinde belliydi. Acının keyfini çıkaran ruhu bile şimdi yoktu.

"Sana yok dedim!" diye bağırdı. Koltuktan uzanıp ineceği sırada belinden yavaşça tutup tekrar koltuğa bıraktım. Onu rahatsız etmemek için dokunuşum dahi yavaş olmuştu. Ardından döndüm Bekir abiye. O da çoktan beni izlediğinden konuşmamı bekliyordu.

"Abi, aldığımız eve gidelim. Sonra sen oradan evine gidersin." Kafasını onayladı. Cevabımın ricasını emir olarak gördü. Kaç gün önce kurduğum kelimelerin enkazında kalsa dahi yanıma gelip bana yardım etmişti. Mahcup mahcup bakarken Ümmü başını omzuma koydu, iç çekerek nefes alırken bir elini karnına koydu. Canı yanıyordu; ilaçlar iyi gelecekti.

"Abi," dedim yeniden. Efendim demesini beklemeden ekledim: "Eczane bulabilir miyiz?"

"Bu saatte yoktur, saat dokuz civarı açar."

"O zaman saat dokuzda alırım."

O da beni dinledi, sonra arabanın gazına bastı. Hastane önündeki kalabalıktan rahatsız olanların yüzlerini camdan görebiliyordum. Bekir abi yolunu Ümmü’nün evinin önüne doğru çevirdi. Ümmü omzumda uyudu, ben ise sessizce yolu izledim. Bu sıralarda uçsuz bucaksız hissettiğim saatler... Hayat bazen o kadar boşluk ki seni olmadığı yerden yakalar.

Çok şey koptu içimden, tek ses etmedim. Ta yüreğimden, tanımadığım eller kollarımı bağlıyor.

Başımda kasırga kopsa bu kadar şaşmaz.

Benim gibi biliyordu; kendi dünyasının toprağında, benim yaşamamın zor olduğunu.

Kendi dünyası o kadar siyah ki, griyi beyaz görecek kadar kendinden geçmiş bir ruhu vardı.

Yanıma baktım; omzumda yatan, yavru misali sokulmuş... Tek düşündüğü şeyin uyumak olduğunu. Yanakları o kadar beyaz ki, sıksan pamuk şeker olurdu. Hiç aynada kendisine bakıyor mu? Kendisini tanımak istiyor mu? Peki, bilse ne kadar masum olduğunu uyurken, bazı şeyleri bırakırdı.

Sonsuz bir gecenin yarısında, onun için endişe duymak benim adıma da yeniden tanıdıktı. Gitmez... Aklımın köşesinden, şimdi onu eve götürünce tek bırakmayacağımı da biliyordur. Bilmese beni kesinlikle aramazdı, sormaz, hatta yoklamaz.

Şimdi Rüyam, başa sardın... Sanki daha çok başına sardın.

Rüyam, unutma: ayın on yedileri senin tek ilk korktuğun ay olsun...

🫀🕯️🫀

On yedi dakikanın sonunda eve geldik. Kapıyı açık bırakmıştım; kapı açıktı ama Bekir Abi dış kapıyı kapattığından şimdilik sorun yoktu. Ümmü’yü kucağıma aldığım anda kollarını boynuma doladı. Uykusuzluktan yorgun düşmüş bir beden olsa bile, bedeni bedenimden asla ayrılmıyordu. Komik geliyordu; nedenini hiç bilmeyeceğim.

Onu alıp salona götürdüm, koltuğun üzerine bıraktım. Sarı saçları koltukta dağıldı. Boynu acımasın diye kafasını kaldırıp yastık koydum. Sonra, dışarıda duran Bekir Abi’nin yanına uğramadan, L koltuğun üzerinde duran ince battaniyeyi alıp Ümmü’nün üzerine örttüm, bacaklarını da düzelttim. Diğer battaniye Bekir Abi’nin arabasında kaldığından, onun yanına doğru çıktım. Elinde battaniyeyi bana doğru uzatıyordu. Sabah olmuştu, güneş çıkmıştı.

Ben Bekir Abi’ye bakarken sırt çantamın içinden ses geliyordu. Ses, uzattığı battaniyenin altından geliyordu. İkisini de alıp battaniyeyi kolumun altına koydum, çantamı alıp fermuarını açtım. İçinden telefonu çıkarıp ekrana baktığımda Deniz arıyordu. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

“Sonunda!” diye bağırdı. Sonra sesini kısıp konuştu. “Bekir geldi değil mi?”

“Neden geldi?” diye sordum. Yaptığı iyiliği unutmamıştım ama şimdilik geriye bırakıp Deniz’in konuşmasını istedim. O da cevap verdi:
“Ben dedim, rica ettim. Tek başına gittiğinden korktum… Haddimi aştığımı biliyorum da…”

“Saçma sapan konuşma, iyi yaptın. Teşekkür ederim. Evden birisi fark etti mi?”

Sesi netti. “Hayır.”

“Tamam, şimdi telefonu kapatıyorum. Yapmam gereken önemli işler var.”

“Okula gitmeyi ihmal etme.” diye uyardı.

“Okula gitmesem ne olur?” diye mırıldandım.

“Ablama sor onu da, ama bir şey olmaz.”

“Tamam, kapatmam gerekiyor.”

Ümmü’ye mercimek çorbası yapmam gerekiyor. Sıcak sıcak içmesi lazım. Şifası tadında içmesi daha doğru olur, biraz limon sıkarım; içerken içi ısınır.

“Oldu, görüşürüz. Bekir’i artık yolla, sokağın başında bekliyorum.”

Omzumun üzerinden baktım, Bekir Abi’ye. Kendisini arabasına yaslamış, içli içli bakıyordu. Ona doğru dönerek, konuşmamın uzaktan olmasına çaba gösterdim.
“Teşekkür ederim, Deniz seni sokağın başında bekliyormuş.”

Dediğim anda bana bakmadı, hemen yerinden koptu, arabasının kapısını açıp bindi. Bindiği anda bana baktı, eliyle hoşça kal mesajı verip arabasını çalıştırıp gitti. Bakışlarımı eve döndürdüm, evin lambaları açıktı. Oraya doğru yürüdüm, evin içine yani. Dış kapıyı kapatıp, evin iç kapısına adımlar atarak evin içine tam anlamıyla girdim. Mutfağa doğru yürüyüp eşyaların üzerinde gezdirdim. Yapılacak herhangi bir şey yoktu. Tencere, tava gibi herhangi bir mutfak eşyası yoktu. Elimi rafların üzerine attım, kutu içinde dolu bardaklık çorba vardı. Nasıl kendini düşünüyorsa… Hemen tezgahta duran kettle’ı alıp musluğa götürüp doldurdum.

Sıcak suyu beklerken, evin içini izlelemeye geçtim, salona geçtiğim anda koltukta uyuyan Ümmünun mırıltılarını duyuyordum, endişeyle birlikte yanına geçip elimi alnına koydum, ateşi yoktu ama terlemişti, kendisini uyandırmak istedim. Kalkıp kısa bir duş alması lazım ılık suda. Elimi onun omzuna koyup dürttüm, başta gözlerini açmadı daha sonra gözlerini açtı ve beni gördü. Koltukta şaşkın ve merak içinde baktığı anda başladım onu neden kaldığımı anlatmak adına elimi kaldırıp üzerini gösterip.

"Terden ölüyorsun, kalk banyo yap. Sonra gel sana çorba vereceğim."

Kaşlarını çattı. "Çorba mı?"

Sesinde açıkça belli edilen şaşkınlık vardı, sanki birisinin ona çorba yapsın yalnış bir şey olduğunu ifade edecek tavrı vardı. Ama benim gözlerimde ne gördü, bilmiyorum, ben ne dediysem yapmaya çalıştı. Ayağa kalktı, zor durmuyordu. Uyku iyi gelmişti sanırım, içeriye doğru giderken bana döndü, döndüğü anda gözlerini kaçırdı, o cansız nefesinden az duyulan sesiyle bana teşekkür edecek kadar Mahçuptu.

"Seni de yordum, gerçekten. Sadece sesini özledim diye aradım. Ta buraya kadar geleceğini bilseydim gündüz arardım." dediği anda kafamı onüme çevirip ayağa kalktım. Onu rahatsız etmek istemedim, benim yüzümden o kadar yağmurun altında kaldığından hasta olduğunu biliyordum. O geceden kalma.

"Neden hastaneye gitmedin?"

"Beni götürecek birisi yoktu."

Kullandığı kelimeyle beni sanki tavana astı.

"Anladım, keşke dediğin gibi önceden arasaydın gelirdim." dedim, kendimi açıklayarak. Arkasını dönüp içeriye gideceği sırada ensemi ovup, benimle ilgili tek önemli şeyi onunla buluşturmak adına konuşmamı devam ettirdim. "Hayatım boyunca kimse beni yardıma muhtaç olduğunda aramadı, sadece içini dökerken ararlardı. Şimdi sen, benim hiç yapmayacağım şeyleri yaptırıyorsun. Hiç bilmediğim duyguları aynı anda su gibi temiz akan duyguları bana yaşatıyorsun."

Sesini sesli verdi, bana açıklama yapmıyordu. Kendisi beni kendime tanıtmaya çalışan tavrı vardı. "Benimde elimden gelen bir şey yok , kendi kendine oluyor." Sonra döndü önüne, benimle konuşmaya devam etmeyi unutmadı. "Bazen yeni duyguları tatmak, tatmamaktan iyidir." dedi, ve yapacağı banyonun yolunu tuttu.

Ben ise, mutfağa doğru geçip ısınan ketali ile kupa bardağını alıp, içinde çorbalardan birisini alıp açıp döktüm bardağa, tekrar bastım keatili sıcak tutmak adına, tek düşündüğüm gideceğim okulun ortasında yapacağım tek şey kendimi açıklamak zorunda kalacağım. Ablam, eğer öğrenirse okula gitmediğimi çok kızacak, hatta dovebilirdi. Boş verdim, şuanlik. Tek düşündüğüm, Ümmü'nün hemen sağlığına kavuşması. O kadar sessiz mi sesli olmasını istemiş bulundum.

Nitekim yedi dakikanın sonunda Ümmü mutfağa geldi. Bedenimi ona döndürdüm; saçlarını yıkayıp ardından üstten saçını kurutmuştu. Üzerinde beyaz uzun kollu t-shirt, altında gri eşofman vardı ama siyah hırka giymeyi de ihmal etmemişti. Üşüyordu. O kadar masum görünüyordu ki insanın acıması gelmiyor değildi. Ben de tezgâha dönüp ketili alıp bardağa boşalttım, kaşık yerinden orta boy olanı alıp bardağı karıştırdım, kaşığı lavaboya koyup küçük tepsiyi alıp üzerine koydum. Ümmü’ye döndüğümde ise kollarını göğsünde bağlamış beni izliyordu.

"Ben onu içmem." diyerek mutfağı terk edip salona, kendi yerine geçti sanırım.

Ben de onu takip ederek arkasından salona geçtim. Düşündüğüm gibi koltuğa gömülmüş, üzerine battaniyeyi atmış beni izliyordu.

Artık bir şeyler yemesi gerekiyordu.

"İçmem diye bir şey yok, içeceksin. Farklı tat tatman gerekiyor, Ümmü." dedim, onun iyiliğini düşünerek. O ise kafasını iki yana sallayarak beni reddetti.

"Hayır diyorum, neden anlamıyorsun?" diye mırıldandı.

"Ümmü, madem bunları içmiyorsun neden alıyorsun?" diye sordum.

"İçmek için." diye açıkladı.

Allah’ım, illa ki beni zora sokacak.

"Lütfen şu çorbayı içer misin?" dediğim an kafasını kaldırıp bana baktı, sanki bir şey isteyecekti.

"Bir şartla." diye bana şart koymaya başladı.

"Söyle." Hasta diye de hayır demediğimden, maalesef ne derse evet diyeceğim. Şartım buydu benim de. Başımın belası, yeminle.

"Bana masal okursan." diye saçma bir teklif sundu.

"Ne masalı?" diye sordum.

"Kafandan uydursan dahi razıyım."

"Allah’ım bana sabır ver gerçekten. Tamam, hadi iç şunu." Tepsiyi onun kucağına bıraktım ve ellerine aldığı bardağı dudaklarına götürüp üfleyip yudum aldığında ben de uzanıp çantamdan telefonu çıkarıp saate baktım. Saat çoktan sekiz buçuğu bulmuştu. Ders saati başlamıştı.

"Ben sana rapor yazdırırım merak etme. Yok sayılmazsın." diyen Ümmü’ye saçma bir bakış atarak onu susturduğum an ablama mesaj çekmeye başladım çoktan. Okula gelemeyeceğimi yazdım. O da sordu, soruşturdu; cevap vermedim. O da "tamam" diyerek olayı kapadı ama kapatmakla kalmayacak, bayağı hesap soracak, o kesindir. Telefonu kapatıp çantama koyup masaya bıraktım. Sonra döndüm, o yudum yudum içiyordu. Ben ise onu izledim. Üç beş dakika sonra içip bitirmişti. Ben ise tepsiyi alıp gideceğim anda o da koltuğa iyice yerleşip ince battaniyeyi üzerine çekti. Uykusu geliyordu; kapanan gözleriyle dahi inatçı ve kararlı bir inadı vardı.

"Bekliyorum..."

Tepsiyi alıp mutfağa geçip tezgâha bıraktım. Sonra tekrar salona geçip küçük koltuğa kendimi bırakacağım anda, biri görür diye kalkıp pencereyi ve bütün perdeleri kapattım. Kendimi koltuğa ne kadar bırakmak istesem de, Ümmü kusar da kalkmakta zorlanır diye salonun ortasında olan masayı köşeye çekip küçük koltuğu ortaya koydum. Ümmü’ye yakın olan koltuğa yavaşça oturdum ve gözlerimi onun üzerinde tuttuğum anda gözlerim çoktan kapanmaya başladı. Ve öyle de oldu; gözlerimi kapatmıştım.

Gözlerimi kapatmıştım ama Ümmü'nün sesiyle geri açtım.

"Hani masal anlatacaktın?"

Kafamı koltuğa yaslayıp, "Kafamdan uyduracağım."

"E ben ne dedim?" dedi, koltukta yan döndü, gözlerime baktı.

"Vazgeçtim, telefondan bakacağım." dedim. Sonra aklıma Kibritçi Kız hikayesi gelince elim havada kaldı.

"Oku." diye emir verdi.

"Okumak istemiyorum desem dahi okuyacağımı bildiğimden başlıyorum masala..." dediğimde battaniyeyi biraz daha çekti üzerine. Beni izlerken umudu ve mutluluğu görüyorum. Kendi hayatına dokunan olmamış sanki; masal okuyanı da mı olmadı? Neden masalı söyleyince mutlu oluyordu ki, hatta ona anlatacak kişiye minnetle bakacak kadar?

Neyse... Rüyam seni ilgilendirmez.

"Hadi." dedi Ümmü, masala başlamam için.

"Bir zamanlar, yılbaşı gecesi, karlar altında küçük bir kız çocuğu varmış... Üzerinde..." Onun bakışları benim üzerimde durdu. Okuduğum masaldan tatmin olmaması güzel oldu. Belki bitirmek kolay olur. Devam ettim masala, "İncecik elbiseler, ayaklarında da yırtık pırtık terlikler varmış. Zavallı kız üşüyormuş, karnı açmış ve elinde satması gereken kibritler varmış Gün boyu kimse ondan kibrit almamış, aç aç öylece kalmış." Öksürme sesiyle yarıda kaldı masal, başımı ona çevirdim. Yalandan öksürüyor, masalı bitirmem gerektiğini gösteriyordu. Ben ise bunu görmezden gelerek masala devam ettim, "Eve gitmeye korkuyordu; çünkü sattığı hiçbir şey olmadığı için babasından azar işitecekti. Soğuktan donmak üzereyken bir köşeye oturdu. Üşüyen parmaklarını biraz olsun ısıtabilmek için bir kibrit yaktı..."

“Baba” dediğim anda ruhunu teslim ediyordu sanki. Onun da baba geçmişi yarası belki de dokunmamam gereken yarasıydı; o yüzden çırpınıyordu.

"Yakmasın, yakmasın." diye sayıkladı. Ümmü.

"Kibriti, güneşin sıcağı ile aynı tutmak istedi, hayalinde sıcacık bir ortamda hissettirdi kendisini. Ama öyle olmadığından adı kadar emindi. Kibrit sönünce ikinci kibriti yaktı; gördüğü hayal ise Halil İbrahim sofrasıymış. Çeşit çeşit yemekler, çeşitli içecekler varmış. Üzerinde yeni kazaklar görmüş ama bu kibrit de sönmüş. Açlığı tekrar midesine vurunca gözlerini açmış.

Masalın sonunu nasıl bittiğini biliyordum. Sonu her fırsatta beni de üzerdi. Masal okuyacak kimse olmadığı için her gece kendime bu masalı okurdum. Sonunda yaşadığım travma yüzünden masalın sonunu öyle bırakmaz, değiştirerek bitirirdim.

"Üçüncü kibriti yaktığında hayalinde bir yılbaşı ağacı belirdi; bir mum gibi yanıyordu. Kibrit söndü, ama kız hayalinden kopmak istemediği için bir kibrit daha yaktı. Bu kez sevgili kardeşini gördü. Onu çok seviyordu, hayatta onu gerçekten seven tek kişi oydu. Kardeşi gülümseyerek ona elini uzatıyordu." dediğim an Ümmü kaşlarını çatıp koltukta oturma pozisyonuna geçti. Neden geçtiğini biliyordum. Masalın konusu farklıydı, çoktan şüpheli bakışlarıyla beni izliyor, ben ise masalı anlatmaya devam ediyordum.

"Kız, kardeşinin yanından kaybolmaması için bütün kibritlerini art arda yaktı. Orası, olduğu yer aydınlandı. Kardeşi geldi, küçük kızı kollarına aldı ve onu mumların ışıkları arasına, acının, soğuğun ve açlığın olmadığı bir yere götürdü. Ertesi sabah babası her yerde ikisini arıyordu ama bulamıyordu. Çünkü artık çok geçti. İkisi de ne bu diyarda ne de öteki diyarda ailesini göremeyecek, birlikte yaşayamayacaklardı."

"İyi de hikâye böyle değildi ki?" diye sitem etti.

"Kafandan uydursan dahi razıyım diyen sendin, Ümmü. Şimdi hikâye bitti, ben de gittim." dediğim an acılı mırıltılarını çıkarmayı unutmadı. Yanına nasıl gidip yaklaştım bilmiyorum ama elini tutup koltuğa bıraktım.

"Eczaneye gidip geleceğim. İlaçları almam gerekiyor." dediğimde istemediğini söyleyen bakışları vardı. Ben ise onun aksine, "Sana sormadım." dediğimde şaşkınlıkla bana baktı.

"Kaç dakikaya gelirsin?" diye sordu.

"Kaç dakika sürerse." cevabını verip çantamı sırtıma taktım. Onun üstüne attığı battaniyeyi alıp tekrar üzerine örtmem için uzanmasını bekledim. Koltuğa yavaşça uzanıp gözlerini kapadı. Ben de battaniyeyi üzerine atıp salondan çıktım. Kapıyı açıp dışarı çıktığım anda içimi bir şey ürpertse de umursamadım. Saksının altındaki anahtarı alıp kapıyı kilitledim. Dış kapıya doğru yürüdüm, kapıyı açıp çıktım. Yola adım attığımda telefondan saate baktım; çoktan on buçuk olmuştu.

Uykusuzluğumu bozan soğuk havaydı, burnumun direği ağrıyordu. Sabah olduğundan mı ne, sokak bomboştu. Okulun önünde durmamak adına ters kalan sokaktan yukarı çıkıp yolumu çevirdim, etrafa tek tek bakındım. Sessizliğin arasında, eczaneye vardığımda içerisi müşteri doluydu. Cebimden çıkardığım reçeteyi uzatıp görevliye verdim, o da inceledi.

"Bu kadar mı? Başka reçete yok?"

"Evet," dedim. Tutacak tutarı beklerken, kendisi benim aksime rahatça ilaçları koydu.

"Ne kadar tuttu?" diye sordum.

"Sistem, ilaçlarınızı babanızın emekliliği üzerinden karşılıyor. Bu yüzden ödeme çıkmadı."

Koyduğu ilaçların poşetini uzattı, ben de elinden aldığım gibi çıktım eczaneden. Sokak, beş dakika sonunda bu kadar soğuk olmayı nasıl başardı? Hayret! Poşeti elimde sıkıca tutup hızlı adımlarla yürümeye çalıştım. Ümmü tekrar rahatsız olursa, düşerse falan diye endişeleniyordum.

Kapıya vardığımda, aralık bıraktığım kapı biraz daha aralanmıştı. Kapıya yerleşip ayakkabımı çıkardım, cebimden çıkardığım anahtarı kapıya yerleştirip sola döndürdüm, kapıyı açıp içeri girdim ve kapattım. Salona geçtiğim anda, Ümmü'nün önünde eğilmiş, saçlarını okşuyor ve alnına öpücük bırakıyordu.

"Canım," diye fısıldadı. "İyi misin?"

Bünyeme giren ağrı ile nevrim döndü; sonsuz geçmeyecek bir acıydı. Sanki birisi bilmeden hançeri alıp kalbime sokup çıkarmıştı. Hiç tatmadığım acı buydu sanırım, canım yanıyordu. Ne yanması diyorum, Rûyam... Hakkın mı var? Sen kimsin? Sıradan, okulun sessiz ve dersine bağlı öğrencisisin. Kim oluyorsun da karşıdan onu öpen birisini merak ediyorsun? Hadi kendini başkası olarak tanıt da çık şuradan. Ayağını basarsan fark eder, girdiğinde merak etmeyen adımlar şimdi fark eder. Yutkunarak baktığım anda, düşündüğüm şeylerin arasından çıkıp bana dönen genç erkekle kaldım yerimde. Aynı yaştayız muhtemelen, çok da büyük görünmüyordu.

Bana göre aynı boydaydık. Turkuaz gözlerini bana dikmişti. Üzerinde koyu renk bir kazak, altında kot pantolon vardı. Saçları biraz dağınıktı ama yüzündeki ifade ciddiydi. Kemerli burnuna elini götürüp okşadı, sanki bir şey düşünüyormuş gibi.

"Sen kimsin?" diye sordu, sesi kararlıydı ama öfkeli değildi.

Beni tanımıyor, bende onu tanımıyorum. Beni süzer iken alay vardı, beni tanımıyor ama evi çok iyi tanıyordu.

Asıl sen kimsin? Neden Ümmü'nün yanında, gözlerin dolarak 'canım' diyorsun? Saçlarını okşayıp alnını öpüyorsun? Biz ne dedik, Rûyam? Tamam iç ses, uzaklaşıyorum...

Aklıma gelen tek kelimeler bunlardı:"Eczane görevlisi, Ümmü Hanım... Geldi. İlaçları almak için reçeteyi bıraktı, sıra vardı diye beklemedi. Rahattı. Bana anahtarı verdi de..." Ellerimin titrediğini gizlemek istedim, olmadı. Kalbim binlerce atıyordu. Sanki olmayan hakkımın merakıyla koltukta yatan Ümmü'ye baktım kalkması için. Rahatsız ve hasta olduğundan mışıl mışıl uyuyordu. Elimde duran anahtarı ve poşeti gence uzattım.
"Tekrar geçmiş olsun. Ümmü Hanım’a, dediği gibi, ilacı alıp erkenden getirdim."

Elimden aldı ilacı ve anahtarı. "Teşekkür ederim onun adına, derim tabii."

"İşimi doğru düzgün yaptıysam ne mutlu," diyerek arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açıp çıktım. Ayakkabılarımı ayağıma geçirip oradan da ayrıldım. Dış kapıyı açıp çıktım ve uzaklaştım. Yola attım kendimi. Çantamı sıkı tutup okula doğru yürüdüm. Üç dersten yok yazılmak umurumda değildi. Ablamın bana diyeceği hiçbir kelime beni üzemez, kızamazdı.

Kalbim acıyordu. Hastalığı bana mı geçmişti?

O hastalıktı aslında.

O bana geçmiş olabilir miydi?

İmkansız.

Bana bir şeyler oluyordu.