7. bölüm · GÖĞSÜMDE YANMIŞ KİBRİT KUTUSU
ALTINCI BÖLÜM
Selam(!)
Can ballar,ben geldim yine ve yeni bölümle. İyi okumalar😭🌹
Lütfen çokça yorum ve yıldızınızı bırakın.
🫀
ALTINCI BÖLÜM
"Hayatında kendine hiç selam vermeyen insanların ruhunda kanamaların geçtiğini, ancak birisiyle sohbet ettiğinde fark eder. O an, en büyük haksızlığı başkasına değil, kendisine yaptığını anlar. Ve artık kendisine verilen selam, başkasından değil, kendi içinden gelecektir. Bu selam sıradan bir selam değil; kendini tanıyıp sevmektir."
Kapının kilidini açtı ve içeriden buram buram akasya kokuyordu.
Koku önce beni esir aldı, sonra ruhumu.
Ne yapmam gerekiyor?
Onun yanında, evine girdiğim anda.
İlk önce kendine selam vermeyi öğren; önce kendinle konuş ki sonra insanla iletişime girince afallama.
Hayatımda kimsenin evine davet edilmedim, mahallem hariç. Kimsenin evine gitmişliğim olmadı. Hep kaçtım bu tür tekliflerden. Şimdi, hiç sevmediğim - yani tavırlarını hiç sevmediğim - kişinin evinin eşiğindeyim; beyazlar içinde olan koridoru görüp neler yapmam gerektiğini çözmeye çalıştım. Ayakkabılarımı mı çıkarmam gerekiyor? Yoksa bodoslama mı girmem gerekiyor? Boş ver, rezil olan tarafını göz önüne çıkar ve ellerini bağcıklarına at.
"Ayakkabılarımı çıkarmalıyım?" sözüm onu güldürdü. Kafasını geriye atarak güldü, sarı saçları dalgalandı.
"Zenginim diye mi?" diye kibarca sordu. Sonra kendi sorusunu kendi cevapladı: "Yok, ayakkabılarımı çıkarıp girerim. Çünkü kendi evimi kendim temizliyorum... Arkadaşlarım geldiğinde onlar ayakkabılarıyla girer çünkü maymunlar ancak evi ev yapmaktan çıkarır. Neyse ki bu evde yaşamam kimseye batmıyor." dedi, yarım ağızla ve ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi.
Ben de bağcıklarımı çözüp ardından içeri girdim ve kapıyı kapattım. Koridoru geçip salon kısmına geldiğimizde evin beyazlığı insanı içine çekiyordu. Ev güzeldi; evde asılı resimler çoktu. Kibritler, güller, kalp ve beden çizimi olan resimleri çerçeveletip asmıştı.
Salonun ortası biraz dağınıktı. Etrafa boya dökülmüştü, en çok da sarı ve lacivert. Ev dağınık kalabilirdi, temizliğe gerek yoktu. Belki başı dönmüş, uyuyakalmış ya da okula geç kaldığını anlayıp bırakmış olabilirdi. En kötü ihtimalle aile kavgası psikolojisini bozmuş ve dağıtmış da olabilirdi.
Evi incelerken duvarın önünde bir resim gördüm ama üstü siyah bezle kapalıydı. Gözlerimi resimden çekip duvarlarda gezdirirken yanımdan ayrılan çanta koltuğun üzerinde yamuk duruyordu.
Ümmü çantasını koltuğa fırlattı.
"O zaman gördüğüme göre ben gideyim?" Ümmü'nün hayat yolculuğunu görmek istemediğimden çıkıp eve gitmek için saniyeleri sayıyordum.
"Daha görmedin?" dedi; sesi biraz sitemli çıktı.
"Neyi?" diye sordum.
"Sana kütüphanemi göstereceğim." dediği anda yanıma yaklaşan papuçları, yanımda bitip elimi tuttuğu an heyecan içimi kavurdu. Beni tuttuğu gibi...
Aklımla bir atan kalbim hızlandı; nefesim giderek daralıyordu sanki. Elimden de herhangi bir noktadan tutulacak dal yoktu. Elimi tutan parmakları o kadar sıcaktı ki güven veriyordu bana. Ses çıkarmadan güvenli el olduğunu gösteriyordu; benim yüzüme bakmıyordu, sadece elimden tutarak çekiştiriyordu ve ben ise yüzüne bakacak cesareti bulamıyordum. Baksam sanki gözlerimden beni tanıyacak kadar kavrar, sivri dille karşılaşacak korkusu ile bakmadım. Yüzümü yere indirdim; bir kızın elimi böyle tutmasına utanıyorum. Gerçek buysa, elimi kız olarak sadece evdekiler tutmuştu; şimdi ise başkasının sıcak parmakları elimdeydi ama kendisi sorunluydu.
Evin iki koridoru var: bir kapının arkası kısa mesafe, salon ile kapı arasında ise uzun bir koridor vardı. Biz geldiğimiz yoldan kapıya doğru ilerledik; kapı açıktı. İçeriye girdi, beni de kendisiyle içeriye sürükledi; sürüklerken düşecekti.
Umrunda olmadı.
Şu an tebessümle çekiyordu kendisine.
İçeri girdiğimizde içinin ışıltı halleri gözlerimi âdeta büyüledi. Duvardan duvara kitaplar doluydu; renkler, ciltliler ve ciltsizler şeklinde ayrılmıştı. Eski basım ve yeni basım olan kitapları birbirine düşman yapıp karıştırmıştı. Rafların arasında ışıldayan küçük ampüller hafif kırmızı ışık veriyordu. Beyaz rafların üstünde boyalar ile çizilmiş çiçekler vardı. Yaparken hiç mi yorumlamıştı? Duvardan duvara asılı olan kitapların üstünde çizimler bulunuyordu; onlarda kimdi? Birisi kafasında şapka, elleri kabanında bir resmi inceliyordu; daha sonra arkasında eski yöreye benzeyen bir kadın bulunuyordu. Arkası dönük ve solgun.
Çizimi incelemeye aldığımda sessiz olduktan sonra diğer çizimlere baktım: zambak vardı ve zambağı emen iki bedenden oluşan çiftten erkek suskundu. Ve diğer çizim... en güzeli oydu. En güzel: kadın yatakta durmuş, gözlerinden yaşlar dökülmüş; ama dizinde yatan adamın gözleri kapalıydı ve adamın bedeni kanlıydı. Sanki kadın onu öldürmüş ve pişman olmadan şırıl şırıl ağlıyordu.
Resimler birbirinden güzeldi.
Resimler acaba kitap karakterleri olabilir mi? Onları kafasında kurup çizmiş olabilir mi? Yani burasını kütüphane yapmışsa onları andıran şeyleri de çizmiştir. Çizim yeteneği vaov denilecek kadar çok iyi. Kendisini resimde harcaması gerekiyor; okulda zorba olmak yerine, okulda onun önüne geçenleri zorbalamak yerine kendisiyle muhatap olsa iyi yerlere geleceğine eminim. Kendisine gülse her şey düzelir; gözünden kendisine bakmalı.
"Bunlar kitap karakterleri sanırım, yani onları çizmişsin." Şehadet parmağımı kaldırıp çizimlerin olduğu yeri gösterdim.
"Evet," dedi, beni doğrulayarak. "Nereden anladığını sormayacağım çünkü kitap okuyan birisi zaten bunları biliyordur..." Bilmiyorum. Ben klasik kitapları okuyorum, yabancı olanları. Ama zambaklar olarak kesinlikle 'Zambak' kitabını düşündüm; başka da zambakla ilgili okuduğum kitap olmadı ki. Yanımdan geçti, ben de onu takip ettim. Duvardan duvara asılı olan kitapların sol tarafında kalan dolap rafların önüne geçti; parmaklarının ucundan kalkıp elini uzatmaya çalıştı, almaya çalışıyordu. Oradan bana kitapları göstermek için elini atmaya çalıştı; başarılı olamıyordu. Ben ise izlerken, arkası dönük olduğunda ne kadar naif göründüğüne şaşkın baksam da, Allah'ın takdiri ile ayaklarım ona doğru ilerledi; ne kadar gitmek istemesem de, tırmanmak isteyen ayaklarım ve ulaşmak için çabalayan parmaklarına yardım etmek için arkasında durup elimi uzattım. Elim yanlışken onun parmağına değdiği anda refleksle geri çekildi; bana döndüğü anda benim parmaklarım kitaplarda kaldı ve onun yüzü göğsümde kalıyordu. Aramızda duran gerilim, onun yeşil gözlerinin benim gözlerimle bakıştığı an yutkunduğunu görmemle arttı.
Birden yanakları ıslandı.
Birden gözlerini kaçırdı.
Gücü ve bakışları okulda neden böyle değildi? Bakıyorum da okulda herkese, bana dahi gücü yeten kız - baş başa gelince hem susup hem de benim gibi utanıyordu. Bana ne kadar saçma gelse de ona da bir erkeğin utanması saçma geliyordu. Ağzında söylemese de gözleri ve hareketleri ile takdire şahit belli ediyor; hatta altan alta ima dahi ediyordu. Karşısında ağlasam, erkekler ağlamaz der gibi bir hâli vardı; bünyesi farklı çalışıyor. Aramız iyi olsa ben bozuyorum, kötü olsa yine de bozan benim; ama yanıma gelip konuşan da kendisi ne kadar yanlış hareket etse de peşimden ayrılmayan tarafları artık gözüme batmıyor, hatta insanca karşılamaya çalışıyorum. Sonuçta benim de kız kardeşlerim vardı; ben onun kalbini kırdıysam, kardeşlerimi de kırmış kadar olurum. Dünyada kızların güvende olmadığı yerlerde yaşıyoruz; şimdi insanın hayatını bilmeden hep yanlış kelimeler kurup gözlerinin dolmasına izin vermeyeceğim.
Yapamayacağım.
Vazgeçtim.
Susarak, yanımda dolaşmasına izin vereceğim.
Öksürerek, "Hangi kitapları istiyordun?" diye sordum. Aramızda duran bakışlar ve utanma hâllerimizi ortadan kaldırmak adına; toparlamak zorunda hissettim.
Hızlı hızlı nefesler alıp elini kaldırdı ve saçından bir tutamı kulağının arkasına aldı. "Gerçek dünya." dediği anda kaşlarım çatıldı; kitapların üzerindeki ellerime ve kıvrılan dudağına baktım.
"Ne?" dedim, şaşırarak.
O da, "Ne?" dedi.
"Çizdiğin kitabın ismi gerçek dünya mı?" diye sordum şaşkınca. Elimi kitapların arasına koyarak göz gezdirdim; yoktu. "E yok o kitap." diye yeniledim.
Elini birden alnına vurdu, "Aptal." dedi.
"Efendim?" diye sordum. Hem beni evine davet edip üstüne bana aptal mı diyordu? Yine eski haline mi döndü? Beyni nasıl çalışıyor, aklım er vermiyor. Ona bakıp başımı ümitsizce salladım; değişmeyecekti. Değişmez. Ne kadar yanımda yürüdü diyelim, anını kolladığı anda bana küfür edecek kadar kaybeder.
Kendisini.
Elimi kitaplardan indirip şöyle konuştum: "Aptal olarak gidiyorum..." dediğim anda birden karşımda bağırınca gözlerim büyüdü.
"Ne bağırıyorsun?"
"Sana demedim!" diye bağırdı; sonra düzeltti. "Sana demedim, sessiz çocuk. Yanlış kitap ismi söyledim: 'Vadide Zambak', 'Kürk Mantolu Madonna' ve 'Siyah Gözler' kitapları onlar." Sonra onların yanında çizilen başka resimler vardı. Bir düğün vardı; o düğünde adam üzgün, kadın ise hırslı bir şekilde durmuş ama aralarında geçen zaman sonra onların yaşlı hâli alta çizilmişti. Kadın ağlıyor, adam ise öfkeden deliye dönmüştü. İkisini de siyah kalemle çizmişti.
"O?" dedim, bakışlarımla resme göstererek.
O, hepsinden siyah ve sade bir şekilde çizilmişti.
Bakışlarım onunla birleşti; resme tebessüm ederek baktığı anda tebessüme takıldım kısaca, sonra önüme döndüm. Fazla bakmak ayıp olur diye diğer çizimleri de gözden geçirdim.
"O kitap diğerlerine göre mutluluğu hak ediyordu..." diyerek sessizliği bozdu. Birden bakışları benimle buluştu; ona bakmıyordum ama hissediyordum. Kitabın konusunu anlatacağını hiç düşünmemiştim. "Kadın, adamı nikâh masasında 'hayır' diyerek terk ediyor; adam bunu kaldıramıyor ve üç gün sonra imam nikâhı ile başka birine evleniyor... Ondan, yani karısından, dört çocuğu oluyor ve dört kızı oluyor." Elini atmaya çalıştı ama yetişemedi. Sonra küçük çocuk gibi bana döndü; eliyle kitabın olduğu yeri gösterdi ve ben de uzanıp üçüncü raftan alırken konuştu. "Normalde merdiven kullanıyorum; o salondaki resim yukarıda kalsın diye oraya koydum. Şimdi seni de yordum..."
"Yok," dedim, üzülmesin diye. "Ben kitap konularını dinlemeyi severim."
"Hiç beni dinleyen olmadı." dedi; üzüntüsünü belli eden sesiyle.
"Vallahi," dedim; kitabı alıp ona uzattım. "Benim de olmadı. Evde kitap okumayı seven yoktur; geçen 'Başlangıç ve Sonuç' diye kitap aldım, okudum; görsen çok güzel yazar, geçmiş ve gelecek niyetinde yazmış; bir erkeği ağlatacak kadar üzüntülüyü." Anlık gelen konuşmayla... Yaptığım konuşmaya ben de şaşırdım; bu kadar uzun cümle kuracağımı düşünmemiştim.
Sırıttı. "Kitap okumayı çok sevdiğini gözlerinden anladım; heyecanla anlatıyorsun." Gözlerimi indirdim yere.
Yakalanmak dahi çekindirdi beni.
Utandırdı dahi demek artık fazla geliyor.
Elimi enseme atarak sıktım. "Biraz patavatsız oluyorum; kitap konusu olunca da. Üstüne dinleyen de yoktu da boşuna geldi."
Rezil.
O da birden, "Benim de hoşuma..." dedi; konuşmayı doğru bulmadım lakin o konuşmaya devam etti. "Benimle kahve içer misin?" diye teklif etti.
"Ne kahvesi?" diye sordum.
"Buraya kadar geldin; daha sonra da devam ederdik ama lütfen." dedi, ellerini birbirine katıp yüzünde tutarak rica etti. "Lütfen, lütfen. Sessiz çocuk. Hem bugün kalbimi kırmana say."
"Üzülmedin?" dedim, tek kaşımı havaya kaldırarak. "Kalbinde sapasağlamdı."
"Sen gerçekten saf bir insansın." dedi, hayretler içinde bakarak.
"Ne demek o?" diye cevapladım.
"Pes!" dedi, sitem ederek. "Tamam, git hadi; içimde kalmasın... Uz beni, teklif veriyorum, reddediliyorum." Konuşması beni yavaş yavaş ona çekiyordu. Tarzı ne kadar sinir etse de pes eden taraf ben oldum; susmayı sevmediğinden o da.
"Tamam."
"Hemen kabul ettin, gitmeye." dedi; tamam diyoruz da yaranamıyoruz.
"Çay içerim, kahve sevmem." teker teker söyledim.
"Peki..."
Elinde duran kitabı bana uzattı ve elime bıraktı. "Sen salona geç; sana çay, bana kahve yapayım. Salonda masada günlük var, orada büyük. Hepsini eleştiriye alıp oy veren tarafımla yazıyorum."
"Tamam." dediğimde o önden odadan çıkarken, ben de peşinden çıkıp salona doğru yürüdüm. Salon ne kadar küçük gözükse de bana büyük geldi. Evin içi çok beyaz; siyah olsa beyazlatır. O kadar diyeyim. Resimlerin çılgınlığı rengârenkti. Ben ise evin tavanına baktım; tavan kibrit çizimleri ile doluydu. Yerimden kalktığımda çizimler damlalar gibi dağılıp süzüldü ve kayboldu. İyi sunulmuş çizim ve hareket. Özenle yapılmış bir ev; biz de akşam için özenle yapılacak bir yemek yapamıyorduk. Parası olan dünyasını yaşıyordu. Eğer param olsaydı, okur okumaz, aksine yeteneğim olduğum yerlerden giderdim.
Belki babası tarafından şanslı.
Okul sonuçta babasının; babası ne kadar çok seviyor, ne kadar çok elinden geldiğince arkasında oluyor. Kızını seviyor; maddi yardımını da eksik etmiyor. Kızını bu kadar çok sevmesine rağmen kızı ona sadece zorbalık veriyor. Acı verici: yıllarca çalışıp kızına bak, sonra okul kur, o okulun sahibi olup burs ver; kızında gelip o burs alan öğrencileri burnundan getirip bursundan yapsın. Benim bildiğime göre okulun önünde hem babasını hem de annesini azarlamış. Ne kadar kötü bir durum olsa da kafasına takmak yerine hayatını yaşıyordu. Kimse onu üzmez; o herkesi üzer. Üzülmeyecek birisi olursa üstüne giderek caydırıcı manipülasyon yapardı.
Nankör ve bencildi onu büyüten, getiren aileye. İyi bir bütünün güzelliğinde çiçekler içinde yaşayan hâline şükretmek yerine daha çok çirkin hareket yaparak üstte çıkmaya çalışıyor.
Ben onun yerinde olsaydım böyle yapmazdım.
Babamın ve annemin yardım elleri beni göklere çıkaracak ve ben onlara karşı haksız davranmazdım. Doğru bulamazdım... doğru olan taraf bu.
Elimi günlüğe atacağım sırada, "Ben geldim." dedi Ümmü. Elinde iki büyük kupa bardağı ile. "İyi misin?" diye sordu.
"İyiyim." dedim, onu cevaplayarak.
"İyi ol; rahatsızsan yanımdan gidebilirsin." dedi Ümmü; bardakları masaya bıraktı.
"Gitmek istemiyorum... Şey, evini inceledim de ne kadar güzel bir hayatın var; seni destekleyen bir baban var. Çok şanslısın." dediğimde fikrim ona hiçbir belirti vermedi; kahvesini alıp yudumladı.
"Evim güzeldir."
"Çok güzel; bazı insanların evini bile artık kullanmaya zorlanıyor." Senin evin gibi. Yakında birbirinizi yemek için öldüreceksiniz. Yaparken de canınız yanmayacak; gerçi biz okul derdine girmiştik. Burs kazanmaya çalışıyorum; tekrar lise için yurt kazanmaya, en azından evin bir yeri boşalır. Denizde yalandan aramaya çalışıp Bekir'le bir evde kalmayı düşünüyorum; inşallah ben yaparsam o da yer açıp gitmeye çalışır. O ev bizim cehennemimiz. Elbette bazı aileler zor, sıkıcı ve yıpratıcı. Biliyoruz. Görüyoruz haberlerin arasında; ama ben abimin annesi ve babası ile yaşamak istiyorum, aynı şekilde denizde. Onun yaşadığı hayatı istiyorum da imkânsız.
El bebek gül bebek yaşıyor, sonra el katır insanları siyah güle dönüştürüyor.
"Sana çizeceğim bir resmin hikâyesini anlatırsam üzer misin beni?" diye fısıldadı. Omuzları ne kadar aşağı inse de kalkıp gitmemden korkuyordu. Hayır desem, omuzları yerinden çıkacaktı.
"Olur." diye çekinerek isteğinin yerine getirdim diye gözlerinin parlaması ile ayağa kalktığı anda kahvesini üstüne dökmüş bulunduğunda yerimden kalkmak için hamle dahi yapmadım. Üstüne dökülen kahvesiyle karşımda savunmasız kaldı, umursamadan kahveyi elinden indirip masaya bıraktı. Sonra okul formasının hırkasını çıkardı, okulun uzun kollu formasıyla kaldı.
"Sanki," diye söze girdi Ümmü. Saçlarını siyah tokası ile tekrar bağladı. Yeşil gözleri bir yosun gibi süzüldü yansımamda. Yüz yüze karşı oturduğumuzdan sakince konuşmaya yelkendi. "Birisi senin yanında beni yaksa dahi el atıp kurtarmazsın." diye sitem etti. Yersiz sitemi, kaşlarımın çatılmasına neden oldu, konuşma şekliyle üsten bakması ile aynıydı.
"Sen, kâhin misin? Geleceği mi görüyorsun? Görüyorsan söyle bakayım bir on yıl sonra mevkim nedir?" deyip gülümsedim. Konuşmam onu gülümsetti ve gözleri yüzümde süzüldü.
Aradığı ne oldu bilmiyorum ama ayağa kalkıp televizyonun yanında duran orta boy bir resim defterini alıp yerine geçmeden önce tekrar döndü bana, bakışı benden isteyeceği bir bakıştı. "Ben bunu sana karşında nasıl göstereceğim?" diye sordu. Nasıl göstermeyi planlıyordun ki zaten? Kafanda yeni tilkileri döndürmeye başladığını kavradığım halde koltukta yana kayıp gelmesi için göz işareti yaptığımda yanıma geleceği sırada kahve bardağına uzanıp aldım ve onun oturacağı tarafın masanın başına koyduğumda kendisini koltuğa bırakıp sonra defteri kucağına koyarak açıp çevirdi. Sayfaları döndürdü ve sayfalar için mükemmel çizilmiş resimleri gördüğüm an hayranlıkla izlediğimde gözlerimi onun yüzüne çevirdim. O ise dudaklarını öne çıkararak resimleri döndürüp defterin son sayfasına çevirdi ve açtı. O istediği sayfayı açtığı an nihayet durduğunda bakışlarını bana çevirdi, aramızda kısa bir bakışma geçti. Hızlı nefesler alıp veriyordu. İlk bakışını çeken ben oldum, ben oldum ama rahatlayan taraf kendisi olduğunda bardağıma uzanıp dudaklarıma götürüp büyük yudum aldım. Yanımda duran nefes ateşti.
"Rûyam," dediği an bardağımı dudağımdan çekip, ona döndüm anlatacağı hikâye için. "Hikâyeyi duymak istemiyorsan gidebilirsin?" diye teklif verdi.
"Gitmek istesem, içeriye girmezdim." diye onu tersledim. Defterine dokundum, defterde duran çizim bir bankın önünde oturmuş ağlıyordu. Oturmuş demiş iken dizlerinin üzerinde oturmuş ağlıyordu, siyah saçların sahibi olan kız çocuğu, kimin arkasından ağladığına baktığımda ise bir ağaç, bu bir çınar ağacı ama ağaç kesilmiş ve o ağacın önünde başı yumruk olan beden vardı. O beden onu terk edip gidiyordu elinde valizle. Dalga geçerek, hikâyenin konusuna takıldım: "Bir baba kızını mı terk ediyor? Hem de bir bankın önünde, kitabı yazan yazarın acımasızlığı içler acısı. Neden yani, karakterler olsa da onu okuyan insanlar onunla birlikte üzülecek. Bunu neden düşünmemiş ki? Hem," dedim, kelimelerimi yarıda kesip ona döndüm. Gözleri dolmuş şekilde bana bakan Ümmü ile elim ayağım boşaldı.
"Ne oldu?" diye sordum. Yaptığım yanlış yoktu, şu an gözleri neden doldu? Sevdiği bir kitabın hikâyesi olduğundan olabilir mi? "Şey kusura bakma," diyerekten avutmaya uğraştım yarım ağızla. "Birden resim onu andırıyor. Biz de babamızın dalgasını geçeriz çınar ağacı diye, oradan aklımda kaldı. Ümmü, anlatır mısın?"
Sessizliğini bozdu: "Anlatmama gerek yok, zaten anlattın benim yerime." Ümmü'nün yüzü asıldı ve çekti bedenini yanımdan, kitabı inceledi.
"Anlatmazsan bundan sonra da karşılaştık mı yanıma gelsen de yüzüne gram bakmam, iyicene sessiz çocuk olurum." diyerekten yalancı tehdit ettim.
Bu tehdit yalandı, o ise gerçeğe alarak hikâyeyi anlattı: "Bu kitap benim hiç sevmediğim kitap, hatta nefret ederdim."
"Neden?" diye sordum.
"Babası kızı terk edip gitmiş. Hatta geri döndüğünde dahi babasından sevgi beklemiş ama babası yanında başka kadın ve kız çocuğu ile gelmiştir. Kız çocuğu, ne kadar istemese de isteye isteye kabul etmiş." dedi, hikâyeyi hüzünlü anlatarak. "Kız çocuğu ise senin gibi içine kapanıkmış. Hatta kitapta ne oluyor biliyor musun?" diye sordu bana.
"Bilmiyorum." dedim, onu cevaplayarak.
"Kız çocuğu kendisine selam vermeyi öğrenmiş." diye konuya girdi.
"İnsan kendisine nasıl selam verebilir ki?" dedim, ahmakça gelen sorusuyla.
Düşündü, kendini derinliklerine indirdi. O düşünürken bende çayımdan yudumlar alarak bitirmeye çalıştım. "Selam vermek..." dedi, eninde sonunda sesini çıkarmaya çalıştı. "Kız çocuğu, kendisine selam vermeyi öğrendiğinde daha yeni ortaokula gidiyormuş, insanlarla iletişim işte o zaman başlamış. Kendisine merhaba demiş, varlığına, kendi yalnızlığına, kendi mutsuzluğuna en önemlisi acısına şöyle bir kelime kurmuş: 'Kendini sev' ve doğaya alış. Ondan sonra artık babasının yerine kimseyi koymadan çocukluğunu yaşamamış," dedi kelimelerini yutmadan çekinmeden devam etti. "Ve en önemlisi de kendini sevince insanları da sevmemiş." diyerekten kitabın sonunu getirdiğinde mimiklerimi bozdum.
Bardağı masaya bırakıp, "Kendisinin de insan olduğunu unutup, insanları mı sevmemiş?" diye sordum.
"Hayır," diye uyardı beni Ümmü. "Kendisine selam vermiş çünkü Tanrı onu dünyaya insanlar için değil, kendi iradesinin kullanıp iyi ve kötüyü ayırması için gönderdiğini bilerek insanlarla iletişimi zar atarak başlamış."
Anlamadım.
"Anladım." dedim, yalandan.
Aramızda başlayan ses onun burnunun çekmesiyle bitmişti. Defterini kaldırıp masaya bıraktı sonra soğuk olan kahvesini içip döndürdü bedenini yanımda koltuğuna yaslayıp izledi beni, benden çayımın son yudumunu alıp masaya bıraktım. Birden bire, "Sen kendine hiç selam verdin mi Rûyam?"
Sorusuyla afallama geldi bana, evet Rûyam? Sen kendine hiç selam verdin mi? Eğer selam vermiyorsan diye bu sessizliğinin seni bulmuş ise, halbuki sana selam hiç verilmedi. Aileden selam verenin olmadı, selamı dahi anne ve baba öğretmez mi? Ben mi yanlış biliyorum, kendimi dahi ben mi tanıyıp selam vereceğim? Selam başkasına verilir, kendine değil. Selam... selam insan duygularına dahi selam verir mi?
Veremez.
Verse, katlanacak bir iç ses dahi olmaz.
Kendisine selam vermek bende sanırım nefret etmek, kendine kızmak, kendini ötekilerden ayrı tutup küçümsemek, kendinden kaçmak ama kendine selam vermek, ruhunda zelzele olmayanda.
"Peki kendine bu sıralarda hiç selam vermeyi düşündün mü?" diye sordu.
"Hayır, selam benlik değil." dedim, çekinerek.
"Selam ver kendine Rûyam Acar," bilerek kimlikte olan iki ismimi söylüyor ve soy ismimi geride bırakıyordu. "Kahvesinden son yudumunu da muhtemelen alıp, dudaklarını bastırıp masaya bıraktı bardağı, sonra elini uzattığı an ellerimi ceplerime koyduğum da elleri havada kaldı... 'Kendine selam verirsen belki herkese selam vermiş olursun?'"
Onca bakıştan sonra Ümmü'ye döndüm, "Peki o selamı kendime değil de başkasına versem düzelir mi?"
Anneme.
Anneme selam versem, o selam geçmişle ilgili olsa, canını acıtan taraf ben olsam olayı kavrayıp bana iyi davranır mı? Saçlarımı okşayarak dizlerinde uyutur mu? Ne olur, evet de Ümmü, lütfen bunu yap. Beni yalnız gönderme, beni boş karanlıkta bırakma. Evet de, eve gideyim, gözlerine bakarak anlatacak kelime kurayım canı yansın en az benim kadar. Parçalanır da yanıma gelip bana sarılıp ağlar ve teselli ederken o gözyaşları dudaklarıma su olurdu.
"Başkasına selam vermeyi dene, aslında önemli olan o da ben sana başka bir şey için..." dediği anda yerimden fırlatıp çantamı sırtıma geçirip oturan bedenine baktığımda, kaşları düz hal aldı.
Belki anneme yaptığı şeyleri bir selam niyetinde dile getirsem hem bana iyi gelecek hemde ona iyi gelecek anımız olabilir. Yani, Umut Bulut'un üstünden geçip giden kuşun yemek arayışı gibidir.
"Sen iyi misin"
Ben iyiyim miyim? Sahi bunu kendime dahi hiç sormadım, gözlerimin dolmasının arkasından yanağımdan göz yaşı düştüğünde, gözlerimi kaçırdım..ben şuan ağlıyorum, sırf bir selam uğruna. İnsanın kendisine selam vereceğini yeni öğrendim, 18 yaşımda öğrendiğim en güzel hediyedi. Evet , 18 yıllık yaşamımda en güzel gözyaşlarımdı.
Gözyaşlarımı görmesini istemiyorum.
"Rûyam?" dedi, endişeyle ayağa kalktı. "İyi misin?" tekrar sordu sorusunu.
"İyiyim," dedim, hayatımda sanki yalana el atmak adına. "Benim gitmem gerekiyor." diyerekten kaçmaya çalıştığımda kolumu tuttu önümde durdu.
"Nereye gitmen gerekiyor?"
"Benim evime gitmem gerekiyor," dedim, gözlerimi kaçırıp, ilk yalanlarımdan birisini söyledim dışardan birisine. "Sevdiğim birisinin yanına ugramam gerekiyordu." dedim, ondan kaçacak an yakaladım, elini indirdi ve bakışını da.
Ben de hemen dış kapıya döndürdüm ayaklarımı kapıyı açıp, ayakkabılarıma dokunup pabuçlarıma geçirdim. Geçirir iken bakışları halen yerde duruyordu ama beni sessiz göndermek için sessizliğini bozarak kaldırdı bakışlarını bana.
"Anladım, tekrar yarın okulda görüşürüz. Rûyam..."
"Görüşürüz, belki yarın ben seni almaya gelirim."
"Rûyam..."
"Efendim?" diye merakla döndüm.
"Teşekkür ederim." dedi. Ümmü tebessüm ederek.
"Bende, teşekkür ederim." dedim, benim kendime selam vermemi sağladın.
"Ne için?" diye sordu kaşlarını kaldırdı.
"Bende teşekkür ederim, herşeye rağmen bana selam verdiğin için..." dedim, içten tebessüm ederek, o ise gözlerimin içine merhamet ve endişe ile bakıyordu.
Tekrar aciz olduğunu gösterdin! Yoksa pasif mi demeliyim? Sen pasifsin. Pasif.
Kapının kolunu çekip kapatacağım sırada, seslendi. "Rûyam."
"Efendim." diyebildim kapıyı tutarak.
"O bendim." dedi, ne dediğini anlayamadım, ne dediğini de sadece bir an önce buradan gitmek için, yanı kafamdan sıyırmak için döndüm.
"Anladım." demekle yetindim ve kapıyı çekip kapattım.
Çantamı sıkıca tutarak sadece oradan eve kadar koşmayı istedim, kostüm sadece koşarken ağladım, neden ben değilde başkasına iyisin? Neden başkası olarak beni evden uzak bırakıp selam vermeyi öğretmedin! Neden neden, neden anne? Ben sana ne yaptım? Belki de o kişinin bankı benim evimin odasi sende beni terk eden gözlerinle evde hapis etmişsindir? Beni duymamak isteyecek kadar geride bıraktın. Sorularım içinde boğuşurken, kendimi yarım saatin sonunda evin kapısının önünde durdum, kapının zilini çaldım. Yağan yağmur beni ıp islak etmişti. Kapı açılmadı, ama tekrar tekrar Zile bastım.
Kapı açıldı.
Ve annemin öfkeli sesi ile karşılaştım.
"Senin anahtarın yok muydu?" diye bağırdı yüzüme karşı.
"Selam..." diye mırıldandım. Ama duymak yerine yüzüme tisliyordu. "Eğer oğlun olsaydı, ayaklarının altında pas pas olurdun." diye çıktı kelimeler ağızımdan. "Bak, birazdan gelir bana kızma, yolda gördüm. Marketin önünde sigara içiyordu, gelir ve kızman geçer."
Annemin sesi kesildi, ağızı açık kaldı. Gözlerinin büyüdüğünü gördüm, bana bakarken sanki hiç ummadığı kişi sesini yükselterek onu üzmüştü. Üzmesini geç ses çıkarması da korkutmuştu.
Islak saçlarımı, elimle düzeltip yüzüne karşı eğildim. "Oğluna sıcak çay yap anne, belki içi ısınır hasta olmaz. Ama ben böyle geldim ve sinir ettim. Üç gün mü konuşursun yoksa beş mi? Dur dur söyleme, yedi gündür olur diyorum." annem yutkundu, gözlerinden yaş yanağına süzüldü, aynı Ümmü'nün yanında benim göz yaşımın süzüldügü gibi, annem öylece durmuştu adeta.
Aramızda duran ses kargaşası denizin sesiyle son buldu.
"Girsene içeriye, Rûyam. Sana sıcak çay yaptım, gel hadi. Sana çok önemli bir şey anlatacağım, ağızın açık kalacak." dedi, hevesle. Salonda durmuş eliyle yanına çağırıyordu. Ben ise annemin önünden geçerken, arkamdan gelen abimle alayla sırıtıp odama geçeceğim sırada, Denize döndüm kasları çattı.
"Yatacağım ben, size afiyet olsun." dediğim de Deniz'in sevinçli hali son buldu ve bedenimi abim be anneme döndürdüm. "Abime ver, yağmurun altında duruyordu." abim bana tebessüm etti, elini annemin omzuna koyup içeriye çekip kapıyı kapattı. Annem olduğu yerde durduğu an yüzü sirke satıyordu.
Benim annem babamı suçluyor iyi ebeveyn değil diyor, kendisi kötu ebeveyn değildi ama çocuk sevgisi ayrımı yapan kötü anneydi. Odamın kapısını açıp, içine girdim ve kapıyı kapatıp çantamı yere fırlatıp kendimi ıslak halde yatağımın üzerine atıp gözlerimi usulca kapadım.
Gözlerimi kapatsam ne yarar? Bazı şeylerden kurtulacağımı mı sanacağım? Bugünün yarısı olmayacak mı? Sanki yatağımda ölü kalacağım, yarın çekeceğim derdim olmayacakmış gibi. Gözlerimi kapatırsam sadece kendimi kandırırım; yalnız kendi kendime olan inancımı da kaybederim.
Hem ben ki kendimden nefret eden biri iken, ablamın da nefret ettiği kız sayesinde dünyaya bakış açımı değiştirdim. Belki kendimden bin adım geride olduğum için, bin adım önde olan insanları hiç tanımıyordum; belki koşarak gelirsem kendime yetişemeyecektim.
Hep kendime küskün yaşadım; kendimi fazlalık olarak gördüm. Bana hoş bakmayan insanların yüzüne sevecenlikle gittiğim için kaç gece sorularımın içinde uyuyakaldığımı fark etmemiştim.
Hayatımda ilk kez birinin evine girdim; birinin iç dünyasını tanıdım. Acılarını anlatırken ve dinlerken buldum kendimi. Bu, istediği kadar kitap karakterleri olsun — beni bana tanıtmaya çalışan o yosun gözlerin sahibinin sayesinde çok bilmiş tarafım yerle bir olmuştu. Yaparken de farkına varmamış, yaptığını bir suç sanıp endişelenmişti.
Yaptığı ne kadar güzel bir şey görünse de, onunla birlikte canım yandı; anlatırken kitabın iç dünyasında kaldığını gördüm. Sanki o hikâyede tanıdık birini görmüştü; bu yüzden kitaba bağımlı kalmıştı. Bağımlılığı hem benim için komik hem de anlamlıydı.
Bugün sadece uyumak istiyorum; hiçbir yere gitmeden kendimi avutmak, kendime bakmak istiyorum. Aynaya bakıp kendimi sorguya çekmek istiyorum: “Sen kimsenin kimsesi değilsin; neden bu kadar kaçamak bakışlar atıyorsun kendi dünyana?” Dünyanın sana ne yaptığının farkında bile değilsin; seni acıtan duyguları görmeyecek kadar saf ve suskun bir sessizlik içinde yaşıyorsun. Yazılanların arasında kendine ait bir şey bulamazsın, çünkü hep başkalarının yazdıklarına göre yaşadın; başkalarına uyum sağladın, başkaları senin için önemliydi.
Hiç düşmanın oldu mu? Kimse sana kötü davrandı mı? Olmadı. Çünkü sen herkese “evet” dedin; biri sana emir verse kalkıp yaparsın, ama sen bir şey rica ettiğinde kimse seni umursamaz, kimse bakmaz.
Gözlerimi usulca açmıştım; tavana bakıyordum. Sonra tekrar usulca kapatıp uykuya dalmak istedim.
Belki uyumak iyi gelecekti.
Belki yarınlar güzel geçecekti.
Belki bir sözle, belki binlerce bakışla.
Hiç ummadığımız kişiler bile seni sana tanıtıyordu acımadan. Ve sen de kabul ettiğinde kalbin, ruhunda kanıyordu bin bir gecenin uykusunda.
Ve buna uyumak demek denilirse!
