12. bölüm · GÖĞSÜMDE YANMIŞ KİBRİT KUTUSU

ON BİRİNCİ BÖLÜM

H H

ON BİRİNCİ BÖLÜM

"Bana yapılan zorbalıklara defalarca sessiz kaldım, kendime hiç iyi gelmedim. Sanırım hep suskun kalmamın nedeni, sadece ötekileştirilmekti. Şimdi bakıyorum da, ben kendime sunmadığım cesareti başkalarına sunup senin gülüşünü sileceğim. Eminim, pişmanlık yaşayacak bir ruhum vardı. Güven bana, kırılmak iyi gelecektir."

Kişiliği değişik olanın karakter maaşı az, demişti bir keresinde Deniz. Haklıymış; sonra fark ettim onun sayesinde, ilk kez.

Onu nasıl bir insan olarak görüyorum, biliyor musunuz? Hani o dizilerde ve filmlerde herkesin üzerine gidip onları ezikleyen, yerden yere vuran, onların aciz varlıklar olduğunu söyleyen sarışın kızlara benzetiyorum. Kötülük aynı kötülük, kan aynı kan. Ya da kitaplarda, başrol erkeğin sevgilisi olarak gelip başrol kızı aşağılayan, sarışın, popüler kız olarak görüyorum. Hani birisi anlatmasa da, yanımda durduğu an öyle gözüküyor.

Yaptığı zorbalıklar her ne kadar onların yanında masum kalsa da, zorbalık yaptığı kişiler genelde suskunca köşeye çekilip duran taraftı. Kendisi diğerlerine göre farklı; o popüler kızların hiç kazanamadığı evrendi. Şimdi tam tersi yaşanıyor. Başka evrende o popüler sarışın kız kazanıyor, hatta insanları kendisinden iğretiyor. Sanki hiç kimse onu istemesin, yanına gelmesin, hatta konuşmasın istiyor. "Okulun gözdesi olayım, herkes benim alt tabakam olsun," diyordu.

Birincilikle alıp veremediği çok şey vardı.

Altından bir şeyler olduğunu sezebiliyorum.

Onu bazen o kadar başka bir insan olarak görüyorum ki... Yanımda, dünyanın en kırılgan ve masum insanına dönüşüyor. Yani ne bileyim, hani derler ya insan sevildikçe saçları dalgalanır, gözleri parlar... Ben kendisine âşık falan değilim ama yanımda bu kadar mutlu olması bana bile batıyor. Yeşil gözleri beni görünce yerinden oynuyor, olduğu yerde durmakta zorlanıyor. Nitekim bunu bir de insanların içinde yapıyordu. Beni utandırıyor, hatta kızdırıyor.

Ben ne desem boş kalırdı. Tam tersi olsaydı, kesinlikle beni taşlardı. Manyak bir kişiliği var. Sadece onunla muhatap olmamı istiyor; onun yanında nefes almamı, onun yanında konuşmamı, onun yanında ders çalışmamı, onun yanında resim, müzik ve kitap okumamı gerekiyormuş gibi hissettiriyor. Hangi kızla konuşursam konuşayım, beni sinir ediyor.

Allah'ın işine bak ki, o içine kapanık, ezik, inek öğrencisi onun saçma hareketlerine katlanamıyor.

Artık, gitgide aramızda oluşan bağa şaşırıyorum.

Kaç gün oldu tanışmamız? İki haftayı devirdik neredeyse. Aramızda oluşan bu bağı anlamadım. Gerçi ne dersem diyeyim, peşimi bırakmaya niyeti olmayan birisiydi. Ben neyin ne olduğunu hiç kavrayamadım, her şey bir anda oldu. Ümmü, gerçek yüzünü yavaş yavaş gösteriyor. Bunu bana göstermek yerine, benden gizli yapıyordu. Ondan alınan rolü, ona karşı böyle bir üslupla söylemesi doğru değil. İnsanı kilosundan vurmak değil, uyarmak doğru olan. Neyi anlamıyor? Ben mi anlatamıyorum, yaptığı şeylerin yanlış olduğunu? Sıkıntı bende. Sanırım.

Onu şikayet edersem ancak doğru yola girer, ancak doğru yolda bulur kendisini. Ancak o zaman fevri olmaz.

Görüyorum ki Ümmü, yaptığı şeylerden gram pişmanlık yaşamıyor. Onların yaşadığı, ya da yaşayacağı psikolojik bozulma umurunda değil. Kendi yaşadığı hayattan kaçtığı kadar, insanların yaşamak istediği hayata el atıp darmadağın etmesi...

Gözlerinin içi, benim yanımda hayat da kalıyor.

Onun yüzüne bakmadım, oysa bana tebessüm ediyordu.

Beni konferans salonundan çıkardı; birlikte okul binasından geçip sokağın aşağısına indik. İkimizden biri suskun, diğeri ise neşe saçıyordu. Ümmü kolumu bırakmadı, beni çektikçe çekiyordu. Şu an nereye gittiğimizi bile bilmiyorum. Neden soru sormuyorum? Beni nereye götürüyorsun? Bana sordun mu? Kolumu kurtaramıyorum; sesimse... boş ver, hiç çıkmıyor.

Cesaret edemiyorum.

Ümmü, yanımda sanki dünyanın en mutlu insanı; yani bambaşka birisine dönüşüyor... Yanımda zıpladı. Resmen yanımda çocuklaşıyor, kolumdan çekiştirip durdu. Nereye gittiğimizi bilmeden, yanında cesaret edemediğim sesim çıktı:

"Nereye gidiyoruz? Benim eve gitmem gerekiyor, Ümmü," dedim, hevesini kursağında bırakmadan. Ilımlı yaklaştım. "Beni yanlış anlama..."

"Seni arkadaşlarımla tanıştırmak istiyorum."

"Ben tanışmak istemiyorum dersem?"

"O zaman beni kırarsın."

"Beş dakika önce ne yaptığını unutmadım sanma, Ümmü. Biliyorsun, değil mi?" Kafasını eğdi; suçlu olmadığını savunan bakışıyla kendisini savunma gereği duymadı.

"Haddini bilmeyen insanlarla başa çıkmak için gerekirse ölçüsüz bir mülakat gerekir," yüksek sesle konuştu. Savunmasına hak verdim de, yüksek sesle konuşmasını yersiz buldum. Elleri kolumda duruyordu.

Kolumu çektim ellerinden. Aklı bende, elleri bedenimde, dilinde susmayan adımla yanımda durmuştu. Beni zorla, tanımadığım birilerinin yanına götürmek istiyordu. Hayır diyorum, evet anlıyor; evet diyorum, hayırdan anlıyor. Benim başıma nereden çıktın ki? Sanki birisinin ladesi gibi.

Yanımda hapşırdı."Çok yaşa," diyebildim. Ne diyebilirim?

"Tek başıma gitmek istemiyorum," diye fısıldadı... Başını nazikçe omzuma bıraktı. "Gelsen ne olur?"

"Hayırdan anlamıyor musun?"

İç çekti.

"Normalde anlarım, biliyor musun? Hayırdan da, evetten de. Ama senin yanında... o çok da umurumda değil, sevgili sessiz çocuk," dediğinde, kalbimin hızlı atması bir oldu.

Durduk yere ettiği iltifatlar beni utandırıyor.

Yanaklarım kızarıyor.
Beni benlikten çıkarıyor.
Ben yavaş yavaş kendimi başkası olarak görüyorum. Tatmadığım duyguların eserine çoktan girmiştim. Okulun sahibinin kızına... okulun en nefret edilen, zorba kızına... insanların tiksindirici şekilde gösterdiği kıza...

Az önce yaptığı şeylerden benim bile canım yanmıştı. Midem bulanırken, şimdi yanında duymuştum o hisleri.

Konferans salonundan çıkarken kolumdan çekip çıkardı. Hayır, eve gideceğim dahi diyemedim. Telefonumu çıkarıp baktığımda, denizden başka arayan kişi yoktu...

Önemseyen var sanmıştım.

Ben sıradan biri olduğumu kabul ederken, Ümmü zorluyor... beni, daha önce hiç görmediğim yerlere sokuyor.

Beni bana tanıtıyor.

Bunu istemesem de yapıyor.

Canımın canı yanarken, aslında bunun başka bir duygu sömürüsü olduğunu söylüyor. Ağızıyla demiyor ama binlerce kez gözleriyle anlatıp beni uyarıyor.

"Tamam," dedim, ağzımda geveleyerek. "Sen kazandın. Gidelim."

Solan yüzü birden, neşeli tavırlarıyla döndü dünyaya. "Gerçekten mi?" diye sordu.

Güldüm. "Gerçekten. Nereye gidiyoruz, onu da bilsem? Sonuçta arkadaş yapmak istemiyorum, Ümmü. Tek sen ve Murat arkadaşım var, başka da yok, gerek de yok." dediğimde kafasını iki yana sallayarak beni reddetmiş bulundu.

Sanki beni topluma tanıtmak isterken, içinde defalarca benimle birlikte kendisini kendisine tanıtıyor. Beni değerlisi olarak görmesine inancım yoktu; hatta benimle dalga ve alay arasında kalan ince çizgi üzerinde geziyor. Ama ben ne onun davranışına ne de kendi bildiğim hislere güveniyorum. Gölgesi dahi korkutucu geliyordu, şimdi şahsı daha çok geliyor. Şimdi kaçıp gitsem gözyaşlarını göreceğimi bildiğimden yanında kalıyorum. Beni kendine çekiyor, bilmediğim sokaklardan zorla geçiriyor. Ona hayır diyememek vardı, şimdi o "hayır" beni binlerce bilmediğim sokağın asfaltında döndürüyor. Şimdi susuyorum ama yarın çok konuşacağım. Aynı şeyleri içimde defalarca tekrar ediyorum; tekrara almaktansa yok olmak istiyorum, ama imkânsızdı. Çok şey istemek hakkım değildi, elbette biliyorum. Bunu bilerek yaşamak hiç doğru değildi. Kendimi, yağan yağmurda sığınak arayan köpekler gibi hissediyorum; bulmadığında ağlayan ve ölen. Şimdi yaşıyorum, nafile.

Biz erkeklerin canı çok şey istiyor ama çok şey istenen taraf kabul olmayınca bir hayvan misali deliriyoruz. İçimizde yüzlerce tür yanıyor, derisini yakıyoruz.

Kelime anlamıyla, kısacası belirsiz iç çekişler arasında kalan birisiyim. Şimdi ne arayanım, ne soranım olmamasına alışkındım. Şimdi ise beni çokça tanımak isteyen birisini kırmaktan yana değilim. Kafam başka düşüncelerin arasında dururken, o konuşuyor; arada bir gülüyor. Gülüşünü izliyorum, sonra yola bakıyorum. Yolu yürüyoruz ve sonunda akşam üzeri gideceğimiz yere geldik; o kadar yolu da yürüdük.

Sonra bir küçük evin önünde durduk; küçük ama büyüklüğünü nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Ev iki katlı, sanırım. Bana döndü Ümmü; eli kolumdan inip elimi tutunca, açık dar kapıdan içeri girdim. Ben kapıyı kapatacak sanırken, beni yanıltıp elimi sıkıca tutup dar merdivenlerden çıkardı. Nitekim ben ona göre yavaşım; burası ona ait diye sakin ve rahattı. Merdivenin duvarı baştan sona taşlıydı, karmaşık renklerle doluydu. Kafası karışık bir insanın elinden geçmiş duvar çok belliydi. İçeriden sesler geliyordu; sesler müzikal ya da müzik değildi. Gitar sesiydi; ses cihazdan geliyordu. Birisi çalmıyor; çalsa anlardım. Çünkü ikizim Deniz de gitar bağımlısı, yanımda çok çalıyor, hatta sesli yapardı. Deli gibi, seviyorum.

Ümmü neşeyle döndü bana:
"Hazır mısın? Yeni arkadaşlarla tanışmaya?"

Endişeyle,
"Hayır değilim, umarım hemen biter, evime giderim," dedim.

Kafasını eğdi; kullandığım kelimeler onu kırdı. Umrumda olmaması gerekirken hâlâ üzgün baktım.

Merdivenin başına tekrar kapı koymuşlar, sanki çok gizli şeyleri varmış gibi. Kapının kolunu indirdi. Kapıyı açtığında gıcırdadı. İçeriye önce Ümmü, sonra ben girdik. Etrafa baktığımda olduğum yerde kalmış bulundum; ben buraya ait değilim, o kadar belli ki aramızda olmayan uyumun garantisi. İçerisi, katolik bir atölye gibiydi. Her yerde duran tuvaller vardı; bazıları bitmiş, bazıları ise tamamlanmamış. Duvarda asılı olan gazete kupürleri, eski fotoğraflar, karalanmış defter sayfaları vardı. Tavana baktım; tavandan sarkan bir ampul vardı ama ışık vermiyordu. Yerde küçük sandalyeler, boş bardaklar ve açık bırakılmış boya tüpleri vardı.

İçeride bizden başka birileri daha vardı; zaten buraya tanışmak için gelmemiş miydik? Evet. Gözlerimi onların üzerinde gezdirdim. Pencere tarafında sigara içen birisi vardı; arkası bize dönüktü ve sigaraya baka baka içiyordu. Diğeri yerde ağlayarak tuvâlde çizili turuncu kuğuyu boyuyordu. Kendisi kızdı, ağlayarak yapıyordu ve burada kimse teselli etmiyordu. En son üçüncü kişiye baktım; bizi görünce ayağa kalktı ve bize selam verdi.

"Bu mu?" diye sordu, Ümmü'ye baş işareti yaparak.
"Arkadaşın mı?"

"Evet," dedi, "Benim sessiz çocuk arkadaşım."

Ama bir şey fark ediyorum: Çocuk beni görünce şaşırıp merak etmedi; sanki beni tanıyordu. Hatta burada olan üç kişi de tanıyordu. Benden bahsetmiş olamazdı şu kısacık zamanda; çok çelişki içine girmiş bulundum, anında. Tam soracağım sırada ağzımı birisi tutup kapattı.

Yerde yatan kız ayağa kalktı, bana doğru döndü. Elindeki fırça yere düştü; bakışlarında tanıklık yoktu, sanki ilk görüşte insanların hissine kapılan tavrı oluşmuştu. Gözleri simsiyah, kaşları, kirpikleri, dudakları dahi simsiyah. Teni beyaz, uzun siyah saçları, ince burnu ve dolgun dudakları vardı. Katolik takılmayı seven bir tavrı vardı. Ağlamaktan rimeli akmıştı resmen! Eğilip yerde duran fırçayı alıp uzattım eline; o da anında elimden aldı.

Sessizliğini bozarak,
"Kim bu çocuk?" diye sordu.

"Seni ilgilendirmez çocuk; zorlayarak, ağlayarak resmini yap, sesin çıkmasın," dedi Ümmü. Bakışlarımı onun üzerinde tuttuğum an, ne bakışı attı; gözlerimi devirdim. Kıza baktım, onu dinledi; tam yerine oturacakken, ben araya girmiş bulundum.

"Bana arkadaşlarınla tanıtacağını söyledin, yanında ona zorbalık yapacağını söylemedin?" Tam ağızını açacakken, bir lokma gibi tıktım. Yanında olduğumdan kulağına eğilip,"Ümmü, sabrını çok zorluyorsun. Şu an kızın yaptığı hiçbir şey yok; ya kızı da masaya davet et ya da beni kov," dedim.

Bana ne oluyor?

Sesim çıkıyor...

Bir kızı tehdit etmek ve ben dünyanın sonu gelecek.

Alayla sırıtıp,"Ne oldu, kız hoşuna mı gitti?" dedi.

Ona hayretle baktım; onun canını yakmak için anı bekliyormuşum gibi hissettim."Sen haricinde herkesle konuşurum, biliyorsun değil mi?" dedi. Kafasını hiç kaldırmadı; gözleri benimle buluştu.

Sessiz birisini anında bozan kişiliği vardı.

İnsanları değiştiriyor, delirtiyor.

Ona on kere söyledim; bana kötü gelmiyor diye bir şey değişmiyor... Herkesin kalbinin çıkıntı çıkardığı an vardır; o kadar korkuyorum ki birisinin ölümü ya da yarası olacak diye.

"Sana katlanamıyorum, biliyorsun değil mi?" dedi.

"Kalsın o zaman, gideyim... Benim arkadaşa ihtiyacım yok," diye karşılık verdi.

"Siz ne konuşuyorsunuz?" diye sordu pencere önündeki çocuk; üzerinde beyaz kazak, altında kot mavi pantolon vardı.

"Tamam," dedi Ümmü, sanki bana teslim olan tavrıyla. "İstediğin olsun."

"Keşke istediğim birisi olsan. Her yerde sevilen taraf olursun."

"Ben sadece tek bir taraftan sevilmek istiyorum," dedi Ümmü.

Cevapsız bıraktım.

Kimi seviyorsa sevsin, hatta o kadar çok sevilmiş olsun ki kimseye kötü gelmesin. Sevgi onu bambaşka birisi yapsın, hatta onu seven kişi onu herkesin içerisinde uyarsın, haddini bildirsin, insanlara yaşattığı acıyı anlayıp gözyaşları ile yemeği bir olsun, o kadar anlasın ki yalnız kalsın, tek başına, bir başına, mutsuz.

Saçmalama Rûyam, insan düşmanına bunu söylemez. Geri alıyorum.

"Hâlâ cevap alamadım?" diye söylendi çocuk.

"Rûyam iç kısmı çok beğenmiş," diye aklından gelen ilk yalanı söyledi.

"Hepsini ben yaptım," diye birisi atladı. Kafamı çevirip baktım, yerde duran kız çizim yaparken bizi dinliyordu.
"Beğendiğin tuval varsa veririm," dedi, güzelce.

"Yok," dedim, kıza dönüp adım atacağım sıra Ümmü elimi tutup beni masaya doğru çekti.
"Gerek yok."

Sabırla Ümmü'ye döndüm. Gerçekten mi? Zorla beni masanın sırasına oturttu. Daire olan masanın üzerini, bizi karşılayan çocuk temizledi.

"Ne içersiniz?" diye sordu.

"Ne var ki?" diye cevapladı Ümmü.

"Ne istersen," dedi çocuk. Mavi gözlerini Ümmü'nün üzerinde tuttu, sanki aralarında bir bağ vardı.

Gözle görünecek şekilde.

Onların konuşmasını izlemeyi bırakıp pencere önünde hâlâ duran, sigara içen çocuğa bakındım. Gerçi onun da kendisine iyi geldiği söylenemez. O kadar içli içiyor ki sanarsın hayatını tepetaklak etmişler.
Sigarasını içmekten yorulan edasıyla döndü, olduğumuz yere baktı.

"Merhaba," dedi, bize doğru yürüdü."Kusura bakma, sigara içiyorum da... Babam rahmetli oldu geçen. Şu an kafam çok karışık ve yerinde değil."Masanın üzerine sigara kutusunu ve çakmağını bırakıp sandalyeyi çekip oturdu."Kafam da durgun... Sizi karşılamak istedim, şu kadarcık mesafe olsa dahi gelemedim."

"Başın sağ olsun," diyebildim. Kafasını salladı teşekkür misali.

"Adın ne? Senli benli konuşmamıza gerek kalmasın."Gözlerimi çevirdim. Kız yerinden kalktı, benim yanımda olan sandalyeyi çekip oturdu."Benim adım Elvan," dediği an elini uzattı.

Elini sıkmadım. "Ben kimseye dokunamam, yani..."Aklıma hiçbir yalan gelmedi. Az kalsın kendimi ele vereceğim anda, sıcak bir şey masada duran elimi yaktı."Ah!" diyerek tuttum, fevri döndüm ona.

Ümmü, "Ben elimi uzatınca o, elimi dahi sıkmazken başka birisini de sıkmaz. Kusura bak Elvan."

Elimi yakmasını doğru bulmadım.

"Adım Rûyam," dedim, hepsinin gözlerinde gezdirdim bakışlarımı.

Pencere önünde sigara içmeyi seven çocuk, "Benim adım Ateş. Tanıştığımıza memnun oldum."
Elini uzattığı anda elimde olmadan elim kalktı, onun elini sıktı. Ümmü tebessüm ederken Elvan homurdandı.

"Ve benim adım da Koray," dedi, bizi insanca karşılayan çocuk.
Sonra elimi ona uzatıp sıkmış bulundum. Elimi ondan çektikten sonra kendisi ayağa kalktı, "Çay koydum, getireyim size."

"İy, yeter, içimiz dışımız çay oldu," diye sitem etti Ümmü.

"Kusacağım artık," dedi Elvan.

"Abi, maddi durumun çok iyi, neden çay?" diye sordu Ateş.

"Ben, büyük bardak varsa alabilir miyim?" diye sordum mahcupça. Dünden beri adam akıllı bir şey içmedim. Hem Ümmü ile ilgilendim hem de aklımı kurcalayan şeyler olması sonucu kendime ayıracak zamanım olmadı. Bunu gören ben dahi olmadım; şu an fark etmiş bulundum.

"Tabii, kaç şeker?" diye sordu, sanki hayatında çay arkadaşı arayan tarafıyla.

"Yedi."

"Hemen getiriyorum," dedi. İçeriden kaşık sesleri gelirken ben de duvarda olan tuvaller* izledim. Stresten... Burada yapacağım bir halt yok, beni buraya zorla getirdi. Döndüm kendisine, o da beni izliyordu... Elinin üstüne çenesini koymuş, yeşil gözleriyle beni süzüp duruyordu.

Sanki bağımlısıyım.

Onun düşüncesinde neyin bağımlısıyım acaba? Merak ediyordum; sanki ona parçamdan vermişim, o da bunu saklıyormuş gibiydi.

"Ne?" diye söylendi. "Bakmakta mı sorun?"

Cevapsız bıraktım.

Kaşığın fincana çarpma sesiyle irkildim. Koray, elinde iki kupa bardakla geri gelmişti. Birini bana uzattı, ben de yeltenip aldım. Oda yerine geçip bardağından çıkan buharı umursamadan sıcak çayından içti. Ben de üfleyerek çayımdan bir yudum aldım. Aldım almasına da... Beni izleyen iki taraftan kalan kadınlarla ortamın içine edecek bir taraf vardı.

Tam tekrar çayımdan yudumlar alırken telefonum çaldı. Cebimden çıkardığımda ekranında "Deniz..." yazıyordu. Ayağa kalktım; Ümmü'nün yanında telefona bakamazdım. Zaten hepsi anlamıştı önemli biri olduğunu. Gözlerimin sahibi sanan Ümmü'ye döndürdüm bakışlarımı; o çoktan gözlerini telefonda tutmuştu bile.

Onlardan uzak durmak adına geldiğim merdivenleri inip kapıya doğru yürüdüm. Telefonu açıp kulağıma götürdüm:

"Alo?" dedim.

"Sonunda! Ne zaman geliyorsun?"

"Gelirim, birazdan."

"Çabuk gel."

"Ne oldu, birisi merak mı etti beni? Sesin telaşlı geliyor." diye sordum.

"Seni merak eden yok ki. Nereden çıkardın? Ben seni merak ediyorum. Gel, sana önemli bir şey anlatacağım."

"Tamam, geliyorum birazdan."

"Seni bekliyorum ve seviyorum, ikizim." dedi neşe saçan sesiyle.

"Ben de seni seviyorum." dedim, onun neşesi kaçan sesine umutsuzca giderek.

Deniz telefonu yüzüme kapattı. Ben de telefonun ekranını kapatıp cebime koydum.

Üzüldüm.

Oysa ben annemin benim için endişeden ölmesini diliyordum. Delirsin. Evde olmamam, onu endişe içine sokarak dizlerine çökmesini ne kadar istersem isteyeyim, bana gelen sadece kuru bir meraksız davranış. Çok üzüldüm. Gerçek bir üzüntü olmalıydı. Canım yandı, yandı gerçekten.

Yutkunarak önüme döndüğüm anda, karşımda bana üzgünce bakan kişiyle dumura uğradım. Yeşil gözleri kısılmış, dudakları yalandan bükülmüştü. Ne olduğunu anlayamadım. Yanından geçip içeriye geçeceğim anda ise elini koluma koyup beni durdurdu. Evet, beni durdurup kendisine çekti.

Nefesini güçlükle verdi.
"Ben... eve gitmek istiyorum," dedi, sesi çatallanarak.

Ona baktım. Yüzünde bir solgunluk, ama abartılı...
Bıkkınlığımı gizleyemedim.
"Madem erkenden dönecektik," dedim sertçe, "Niye geldik o zaman buraya?"

Başını hafifçe çevirdi.
"Tekrar hasta olacağımı nereden bilebilirim, Rûyam?"
Sesi yumuşaktı, ama içinde bir suçsuzluk değil, kaçış vardı.

Hiçbir şeyi de yok aslında.
Sırf dikkat çekmek için oynuyor gibi.

İç geçirdim. "Tamam, dur... Çantamı almama bari izin ver," dedim ve arkamı döndüm.

Bir bardak çayı bile çok gördü ya... İnanamıyorum. Merdivenleri ağır adımlarla çıktım. Kapının önüne geldiğimde içeriden sesler geliyordu.Kahkahalar... Üçü de gülüyordu. Biz varken, solan yüzler biz yok iken gülüyorlar. Beni sanırım sevmediler, doğru olarak.

Kapıyı açıp gireceğim anda ses durdurdu.

Koray'ın sesi geldi ilk: "Gerçeği öğrendiği anda bu kadar masum kalır mı insan?"

Ateş hemen atladı:"Ne gerçeği oğlum? Biliyormuş zaten. 'Kendisi söyledi' demiş arkadaşına."

Elvan araya girdi, sesi daha temkinliydi:"Bence söylemedi."
Fincanların birbirine çarptığı ses yankılandı sonra.

Ne hakkında konuştuklarını önemseme gereği duymadım, kapıyı açıp içeriye girdim. Üçü de korku ile döndü ama boş bir korkuydu. Eğilip çantamı aldım, sonra Koray'a mahcupça döndüm.

"Ümmü rahatsızlandı, çayını içemiyorum, kusura bakma." dedim, onun beni anlamasını isteyerek. O ise sadece bakıyordu. Koşarak odadan çıkıp hemen merdiveni de inip Ümmü'nün yanına vardım. Kollarını göğsünde sarmış, üzgünce yağmuru izliyordu. Durduk yere şimdi ne oldu buna?

Yanına vardığımda ise beni görmezden gelmeye çalıştı. Ne yaptım onu da bilsem ya da söylese keşke. Bana dedi ki: "Kendine selam ver." Hem anneme hem de kendime selam verdim, olmadı. Yapamadım. Orta öksüz kalmış bulundu. Ümmü'yü ne üzdü, hiçbir fikrim yok. Yanına vardım, gerçekten bunu yaptım. Kendime çektim; o pısırık, iğrenç, yüzünden nefret eden, midesi bulanan bedenim ve çıkışa sürüklenen iğrenç iç sesimle birlikte. Her şeyi bilen, her şeyi yaşayan, her şeyi duyan; ailesinin gözdesi olan, kendisini herkesten üstün tutan, kendisi varmış gibi yaşayan, dünya onun misaline girmiş kız çocuğuna dokunup kendime döndürdüm.

"Yaşama sevincini iki dakika içerisinde kim aldı? Onlar mı yoksa benim senin yanında pısırık olmam mı?" Konuşma şeklimde fısıldama olmasına rağmen, onun gözlerine...

Gözlerimiz hiç ayrılmadı.

Sonra döndü önüme, bir süre sustu, konuşmadı benimle. Susması, onu sinir etti sanırım; öfkeyle döndü ve kaşları çatılarak konuştu: "Sen bana niye öyle bakıyorsun?"

Şaşkınlıkla,"Nasıl bakıyorum?"

"Sanki birazdan, yağmurun altında beni öpecekmişsin gibi..."

Yanıma doğru geldi. Ondan uzundum; başını kaldırıp gözlerime baktı."Aklım yerinde duruyordu, Rûyam. Ben sana ne yaptım?"

Şaşırdım. Gerçekten... Bana ne yaptığını ben bile çözemedim.

"Yağmur altında öpüşmek? Ben ve sen? Öpüşmek? İmkânsız.
Başkasının dudağı... inan, dudaklarıma değmez. Ne başkası... ne de sen."

"İddialı konuşma." Elimi yakaladı; kaşlarını kaldırıp istemsizce güldü.
"Sen komik bir anı bile sabote etmeyi nasıl başarıyorsun, Bayan Çok Sessiz Çocuk?"

"Bilmiyorum, Bayan Çok Bilmiş," dedim, sesiyle alay eder gibi.

Onunla konuşurken benliğimi unutmak kolayıma geliyor. Ve ben şu anda anlıyorum; ben sessiz birisi değilim, sessiz olmak isteyen birisiyim. Sadece kendimi açığa çıkaracağım kişilerin yanında sesim biraz fazla çıktığının farkındayım artık. Biraz susmuş bulundum ikimizin arasında, sonra yanımda duran Ümmü'ye bakışlarımı kaldırdım. O da tebessüm ederek yürüdü. Birlikte, dakikaların sonunda onun evinin önüne geldik; ellerini koluma bıraktı.

Gökyüzüne baktım; ikindi çoktan yarılanmıştı.

Akşam olmadan okula uğramam gerekiyor, sabah halledemem.

Onunla konuşurken ne yapacağımı unutuyorum.

"Yanında sanki tek olduğumu fark ediyorum," diye saçma sapan itiraf edince, konuşmasına güldüm.

"Zaten yanımda teksin."

"Of, öyle değil; kendimi tanıyorum."

Aynısı bende var. İnan, bende kendimi seninle tanımaya çoktan başlamıştım. Yani şaşırma, aynısı bende de var, aynısını yaşıyorum. Hayatımda hiç tavana bakıp kendimi sorgulamalara sokmadım; sayende artık şekilden şekile solarak günümü yok ediyorum.

Cevapsız bıraktım itirafını.

Cevapsız bırakmam onun umurunda olmadı.

Bazı zamanlar kafamda bambaşka insan iken, şimdi ise daha da bambaşka insan olabiliyorum.

Aramızdaki sessizliği ben bozdum tabii ki. "Artık gitmem gerekiyor, görüşürüz okulda," diye mırıldandım, sesi hafifçe titreyerek. Kaçmak için ellerimi kollarımdan indirip uzaklaşacakken, tekrar kolumu kavrayıp kendine çekti. Gözlerime bakarken ne yapmak istediğini anlamaya çalıştım; kalbim hızla atıyordu.

"Yarın tekrar beni evimden alır mısın?" diye nazlı nazlı sordu, gözlerimde kaybolmuş gibiydi.

Cevap vermeden önce bir an duraksadım; içimde istemsiz bir sıcaklık hissettim. "Hayır," dedim, ama sesim biraz yumuşamıştı.

"Peki," dedi, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Şimdi fark ediyorum, dudakları tebessüm edince çukur gözüküyor, sanki oraya gömmek istediği birileri varmış misali. Sonra ayaklarını kaldırdı, yanağıma uzun soluklu bir öpücük bıraktı. "Okulda görüşürüz."

Elimi yanağıma götürdüm, dona kaldım. O çoktan arkasını dönüp evinin kapısını açıp içeri girmiş ve kapatmıştı. Ben de olduğum yerde çoktan kalmış bulunuyordum.

Kendime gelmem yedi dakika falan sürdü sanırım.

Oradan aşağı inerken aklımda ne olduğunu unuttum. O sırada ablam aradı; ablam okulda olduğunu söylemişti. Ben de hemen dolmuş durağından dönüp onun yanına gideceğim sırada aklıma başka bir görüntü girdi. Girdi girmesine de, ben yapmaktan yana değilim ama yapmak istiyorum, zorundayım. Ablamı okulda bulamadım ama camdan dışarı bakan müdürü gördüm. Evet, bana bakıp tebessüm eden müdür beye. Doğru yürümek için bahçeden binaya, oradan da merdiveni çıkıp onun odasına çıkarken ablamın seslenişini duysam dahi umrumda değildi... Şu an önemli olan yapacağım ilk işti.

Müdürün odasının dibinde bittim. Hemen odasının kapısını çaldım; içeri girmemle göz göze geldik. Kendisi pencere önünde beni izlediğinden, şimdi pencere önünde açılan kapısına baktı ve tebessüm etti.

Aramızda bakışma oldu.

Sonra ben, "Müdürüm, sizinle konuşmam gereken bir konu var," dedim; oda şaşırdı. Burslu olan bir öğrenci onunla ne konuşurdu? Alt tabaka gelmiş, ona önemli bir şey anlatacak - önemli şey: zorbalık. İçeriye girmem için eliyle işaret etti; ben de içeri girip kapıyı kapattım. Onun yanına doğru yürüdüm; anlayışla karşıladı.

"Nedir evlat?"

Onun sorusuyla cebimden çıkardığım telefonu açıp galeriyi açtım; ikindi vakti çektiğim videoyu tek ekran yapıp ona uzattım. Elimden aldığı telefonu yeşil gözleriyle izledi. Sesleri ben de duysam da canım yanıyordu. Geçmişim aklıma geliyordu: Kilsu yüzünden yerden yere atılan bir ikizim vardı; o zorbalıklar yüzünden hiç okula gitmeyendi.

"Rolü zorla da olsa vermezseniz olur mu? İlle de 'o kız' diye tutturursanız yapacağı bir şey olmaz. Aslında 'hayır' deseniz, o kız oynasa kimse ona böyle davranmaz," diye akıl verdim aklımca. "Müdürüm, Ümmü'ye ceza vermek yerine onu oynatmaya devam etseniz en büyük ceza o olur. Rica etsem böyle zorbalıklara engel olur musunuz?"

"Sen Ümmü ile arkadaş değil misin evladım, yanından ayrılmıyor."

Sesli nefes verdim. "Arkadaşı olmam, yapılan haksızlığa susmam gerektiğini göstermez."

Kafasını kaldırdı, elinde olan telefonumu elime verdi. "Aferin evlat, böyle ol. Şimdi odamdan çık; yarın olacakları izlemek için okula gelmeyi ihmal etme. Biraz da biz uğraşalım kızımla - kızımın aklı başına gelmesi gerektiğini düşünüyorum; seninle aynı yöndeyiz."

Kızım mı?

Ümmü onun kızı mı?

Ben ne yapmış bulundum?