11. bölüm · Gizli Yankı
Gizli Yankı 10. Bölüm
Evden çıkıp bahçedeki arabasına bindi. Yol boyunca aklında tek bir soru vardı;
“Ne oldu da Alaz ve Sancar birbirine düşman kesildi?”
Şirketin önüne geldiğinde, binanın camdan dış cephesi sabah güneşini yansıtarak göz alıyordu. Güvenlikten hızla geçip asansöre yöneldi. Topuklu ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı ritmik ses, onun kararlılığının bir melodisi gibiydi. Odasına girdiğinde Eflin çoktan gelmiş, dışarıyı izliyordu. Çantasını masanın üzerine bıraktı ve Eflin’e döndü. “Hoş geldin” Sesi odadaki sessizliği bozuyordu. Yavaş adımlarla arkadaşına doğru ilerledi. Eflin, Lavin’in yüzündeki gergin ama kararlı ifadeyi görünce yerinde doğruldu. Bakışları şüpheyle Lavin’in üzerinde gezindi.
“Bir şey mi oldu Lavin?” diye sordu Eflin, sesinde gizleyemediği bir endişeyle.
“Bir şey yok” dedi Lavin, kısa ve öz bir şekilde. “Sadece senden bir şey yapmanı
istiyorum. Önemli bir şey.” Eflin, onun bu emir kipiyle karışık ricasına alışık olsa da durumun ciddiyetini anlayarak yavaşça başını salladı. Lavin masasına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturup doğrudan Eflin’in gözlerinin içine baktı. “Sancar ve Alaz’ın geçmişini araştırmanı istiyorum. En ince ayrıntısına kadar.” Eflin ‘in kaşları hayretle yukarı kalktı. “Bu da nereden çıktı şimdi? Onların geçmişi zaten belli değil mi? Yıllardır süren aile kavgaları falan işte.”
“Hayır” dedi Lavin, sesi şimdi daha derinden geliyordu. “İkisi arasındaki kavga sadece babalarının kavgalarından kaynaklı bir şey değil. . Görünenden çok daha başka.” Eflin anlamaz bir ifadeyle omuz silkti. “Aralarındaki nefret başka neden kaynaklanabilir ki.” Lavin başını iki yana salladı. Dün geceki o harabe deponun soğuk havası yeniden tenini yakaladı sanki. “Eskiden” dedi kelimelerin üzerine basa basa. “Onlar yakın arkadaşmış Eflin. Hatta kardeşten de öte… Ama sonra bir şey olmuş ve araları geri dönülmez bir şekilde açılmış.” Eflin şok içinde bir adım öne çıktı. “Bunu nereden öğrendin, yanlış bilgi olmasın?”
“Dün… Gözlerimin önünde kavga ettiler. Sancar bir şey söyleyecekti ama Alaz konuşmasına izin vermedi, susturdu onu. Sancar Alaz’a benden birini aldın dedi.” Lavin duraksadı, dünü yeniden hatırlamaya çalıştı. “Alaz , Sancar’dan kimi almış olabilir ki? Kimi almış ki bunca yılın nefreti sönmemiş.” Eflin bir süre düşündü, durumu tarttı. “Tamam, araştırırım. Elimden geleni yaparım ama…” Durup merakla sordu. “Neden Sonat’tan istemiyorsun ki bunu? Normalde bu tarz işleri ondan isterdin, biliyorsun o bu konularda daha hızlıdır.” Lavin bakışlarını kaçırıp masadaki dosyaları düzeltmeye başladı. “Onun başka işi var. Bu konu sadece seninle benim aramda kalsın istiyorum.” Eflin masanın üzerindeki çantasını alıp bakışlarını Lavin’in üzerinde gezindirdi. Durumun ne kadar bıçak sırtı olduğunu arkadaşının ciddiyetinden anlıyordu. “Tamam” dedi Eflin kapıya yönelirken. “Bir şeye ulaşırsam anında sana haber veririm.” Eflin odadan çıktığında Lavin derin bir nefes aldı. Sırtındaki o görünmez yük her geçen gün daha da ağırlaşıyordu. Şimdi yapacağı tek bir şeyi kalmıştı, Sonat’ı aramak. Masanın üzerinde duran telefonuna uzandı ve rehberinden Sonat’ı buldu. Telefon açılır açılmaz Lavin’in sesi emir kipi gibi yankılandı odada.
“Sonat, neredesin?”
“Evdeyim” dedi Sonat, sesi her zamanki o yayvancılığıyla geliyordu. “Hayır olsun, sabah sabah ne bu ses.” Lavin pencereye yaklaşıp dışarıdaki hareketliliği izlerken sesini biraz daha alçalttı. “Senden bir şey isteyeceğim. Depoya gidip silahımı getirmen gerekiyor.” Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oluştu. Sonat’ın şaşkınlığı nefes alışından bile belliydi. “Neden kendin almıyorsun? Elin ayağın tutmuyor mu?” Lavin sinirle gülümsedi, bu sorunun geleceğini biliyordu. “Gideyim de Alaz’a deponun yerini kendi ellerimle göstereyim, değil mi? Adam zaten her adımımdan şüpheleniyor, peşimde gölge gibi…” Sonat homurdandı, ikna olmamış gibiydi. Lavin ise kozunu oynamakta gecikmedi. “Getiriyor musun, yoksa Seden’i mı arayayım?”
“Of tamam tamam! Bela mısın nesin… Getiriyorum” dedi sonunda pes ederek. “Güzel” dedi Lavin, dudaklarında zafer kazanmış bir kadının ifadesiyle. “Ama önce şirkete gelmen gerekiyor. Deponun anahtarı bende, onu alman lazım.” Dediğinde telefon çoktan suratına kapanmıştı. Ama onu umursayacak halde değildi. Artık yavaş yavaş her şey oturuyordu.
(Lavin’in Anlatımıyla…)
Odanın tavanına kadar uzanan devasa cam bölmelerin önünde, şehri bir avcı sessizliğiyle izliyordum. Parmaklarım, masanın soğuk yüzeyinde düzensiz bir ritim tutuyor, her vuruş zihnimdeki belirsizliği biraz daha körüklüyordu. Şehir, aşağıda bitmek bilmeyen bir gürültüyle akıp giderken odanın içindeki sessizlik genzimi yakıyordu. Kapının metal kulpunun aşağıya iniş sesini duyduğumda bakışlarımı camdaki yansımamdan ayırmadım. Adım seslerini işittiğimde gelenin o kendine has, pervasız yürüyüşüyle Sonat olduğunu anlamam uzun sürmedi. “Geldin mi?” dedim , sesimdeki buz gibi ton camda buğulanan nefesime karıştı. Arkamı dönmedim; kontrolün hala bende olduğunu herkese hissettirmeye ihtiyacım vardı. “Yok gelmedim, hala yoldayım” dedi Sonat koyu kahverengi saçlarını geriye atıp. Sesindeki o iflah olmaz alaycılık odanın ağır havasını delip geçti. Yavaşça ona doğru döndüm. Gözlerimi doğrudan kehribar gözlerine diktiğimde yüzümdeki o kaskatı ifade bir an bile esnemedi.
“Şakanın sırası mı Sonat?” diye mırıldandım, her kelimeyi birer kurşun gibi ağır ağır telaffuz ederek. Masaya yaklaştım ve avucumun içindeki, soğuktan neredeyse tenime yapışmış o gümüş anahtarı çıkardım. Metalin parıltısı , odadaki loş ışıkta son bir uyarı gibi çaktı. “Bunu al” Sesim şimdi bir fısıltı kadar alçak ama bir emir kadar sarsılmazdı. “Doğruca depoya gidiyorsun. Kimseye görünmeden, fazla dikkat çekme. Kasayı açtığında maskemin hemen yanındaki çekmecede.” Sonat , anahtarı parmaklarımın arasından alırken gözlerindeki o alaycı parıltı bir anlığına söner gibi oldu.
“Maskenin yanı,” dedi talimatı zihnine kazırken sesi bu kez daha derinden geliyordu. “Başka hiçbir şeye elini sürme” diye ekledim, bakışlarımı onun üzerinden ayırmadan. Sonat, anahtarı deri ceketinin iç cebine yerleştirip kapıya yönelirken ben çoktan yeniden camın önüne dönmüştüm. Şehir hala akıyordu ama az sonra ellerimde patlamaya hazır olan bir silah olacaktı.
Cama vuran belli belirsiz yansımama bakarken telefonun keskin titremesiyle irkildim. Ekranda “Alaz” ismini gördüğümde nefesim daralsa da kendimi toparlayıp yeşil tuşu kaydırdım. “Efendim” dedim sesime olabildiğince düz ve ruhsuz bir ton katarak. “Neredesin serçe?” diye sordu Alaz. Sesi her zamanki gibi emredici, sahiplenici ve bir o kadar da yakındı; sanki tam arkamda durmuş beni izliyor gibiydi. O an keskin nefesini tenimde hissetmemle içime bir ürperti indi. “Yine mi sorgulamaya başladın?” dedim bıkkın bir nefes vererek. “Adımlarımı saymaktan yorulmadın mı?”
“Sorgulamıyorum, nerede olduğunu merak ediyorum sadece. Seni boş bıraktığımda soluğu Sancar’ın yanında alıyorsun çünkü.” Dedi. Otoriter tavrının altındaki o sahte nezaket sinir uçlarımı yıpratıyordu. “Merak etme o zaman. Kendi başımın çaresine bakabiliyorum.Ayrıca bir kere Sancar’ın yanında da değilim.” Diye tersledim onu. Hattın diğer ucundan derin bir nefes sesi geldi. “Bak Lavin şu an istesem nerede olduğunu anında bulurum ama insan gibi sana soruyorum değil mi?”
“Çok sağol ya, gerçekten çok düşüncelisin” dedim iğneleyici bir tavırla.
“Şirketteyim, çalışıyorum. Oldu mu?”
“İyi. Çıkmadan haber ver, seni almaya geleyim.”
“Neden beni almaya geliyormuşsun? Ben kendim gelemiyor muyum sanki, çocuk muyum ben?” diye çıkıştım tekrardan. Alaz’ın her şeyi kontrol etme arzusu artık sabrımı taşırıyordu. “Gelirsin tabi de…”
“Desi falan yok Alaz! Ne yapıp yapmayacağımı sana mı soracağım ben?” Tam o sırada kapıdan gelen tok “tık tık” sesi odadaki gerilimi böldü. “Kapatıyorum” dedim aceleyle. Alaz daha cümlesini bitiremeden telefonu suratına kapattım; onun o son sözü söyleme takıntısını bozmak tarif edilemez bir histi. Kapıya doğru “Gir” diye seslenirken Alaz’ın şu anki yüz ifadesini düşünüp kıkırdadım. Sonat’ın bu kadar hızlı gelmiş olmasının verdiği şaşkınlıkla konuşmaya devam ettim.
“Bu kadar çabuk gelmeni bekle-” Cümlem henüz havada asılıyken kapı açıldı. Ancar eşikte duran kişi beklediğim o aşina yüz değildi. Poyraz, yüzündeki o zor gülümsemesiyle bana bakıyordu. Daha doğrusu yanıma gelmeye çekiniyormuş gibi kapıda bekliyordu. “Poyraz, sen miydin?” Bakışlarında anlam veremediğim bir endişe vardı. Sanki bir şey söylemek istiyor gibiydi. “Gelsene içeri” dedim, sesimdeki titremeyi bastırmak için masanın kenarını tırnaklarımla kazıyarak. Poyraz ağır adımlarla içeriye süzüldü ve karşıdaki deri koltuğa ilişti. Parmaklarıyla diz kapaklarını sıkıyor, bakışlarını benden kaçırıp odanın köşesindeki gölgelere sığınıyordu. “Nasılsın abla?” diye sordu. Sesi kısık çıkmıştı. “Bir sorun var mı? Yani… Alaz sana kötü davranmıyor değil mi?” Hafifçe gülümsedim ama bu gülüş dudaklarımda asılı kalan bir maskeydi sadece.
“İyiyim Poyraz. Hatta Alaz… Beklediğimden çok daha iyi davranıyor bana.” Dudaklarımdan dökülen kelimeler bana bile yabancı gelmişti. Bir an bu sözümün doğruluğunu düşündüm. Poyraz’ın huzursuzluğu dinmek yerine daha da arttı. Dudaklarını dişliyor, bir şeyler söylemek için ciğerlerini nefesle dolduruyor ama sonra o nefesi bir yenilgi gibi dışarı bırakıyordu.
“Poyraz, iyi misin sen?” Poyraz tekrardan derin bir nefes aldı, omuzları çöktü. “Abla… Aslında sana bir şey söylemeye geldim ama…” deyip durdu. “Ama ne Poyraz? Getirsene devamını…” dedim sabırsızlıkla. “Abla söyleyeceğim ama söz vermeni istiyorum. Kendi başına iş aşmayacaksın, kendine zarar verecek hiçbir şey yapmayacaksın. Söz mü?” Gözlerindeki korku o kadar gerçekti ki bir an duraksadım. Hafif alayla kaşlarımı havaya kaldırdım. “Ben ne zaman kendime zarar verecek bir şey yaptım Poyraz? Benim canım kıymetlidir bir kere.” Başını salladı ama gülmedi. Bu haline hiç alışık değildim doğrusu. Karşımda yaramazlık yapmış bir çocuk gibiydi. “Aslında sana bunu o adamla evlenmeden önce söyleyecektim ama babam… Babam söylememi istemedi. Abla, sen Alaz Tunay’la sadece soyadımızı kurtarmak için evlenmedin” Dünya bir anda ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. “Nasıl yani?” diye sordum, sesim bir bıçak kadar keskin çıkmıştı. “Bu evlilik babamın o doymak bilmeyen güç hırsı için değil miydi? Bunu hepimiz biliyoruz, başka nedenden dolayı değil.” Poyraz hızla başını iki yana salladı, gözleri dolmuştu. “Hayır, mesele sadece güç değilmiş. Bir örgüt varmış abla…”
“Ne örgütü?”
“GY” dedi Poyraz. Bu iki harf odadaki tüm oksijeni emip bitirdi sanki. “Ben de tam olarak ne olduklarını bilmiyorum. Ama babam o gün dehşet içindeydi. Babam bu örgütün gücünden korunabilmek için sana oyun oynamış. Yankı ve Tunay ailelerini birleştirip Alaz’ı tek hedef haline getirmek istemiş” Poyraz’ın dudaklarından dökülen iki kelime odadaki havayı sanki bir vakum gibi çekip almıştı. Gözlerimi kardeşimden alamıyordum. Bir süre onu izledim; örgütü düşündüm, ismini çok tanıdık gelmişti. Aklımdaki sorular koridordan gelen o tok ve sarsılmaz adım sesleriyle bölündü. Poyraz’ın yüzü bir anda kireç gibi oldu. Bakışlarımı hızla kapıya çevirip “Sus” dedim sadece dudaklarımı oynatarak. Kapı, vurulma gereği duymadan kendine has o otoriter ağırlıkla sonuna kadar açıldı. Alaz, üzerinde siyah paltosuyla eşikte belirdiğinde odanın tüm enerjisi bir anda onun üzerinde toplandı. Bakışları önce bana sonra da koltukta oturan Poyraz’a kaydı. Gözlerindeki o keskin, her şeyi gören ifade bir anlığına kısıldı.
“Telefonu suratıma kapatıp burada aile toplantısı mı yapıyordun serçe?” dedi Alaz. Sesi alçaktı ama odanın her köşesine sızan tekinsiz bir tınısı vardı. İstifimi bozmadan masanın üzerindeki dosyaları biraz daha öne çektim. “Poyraz uğramış,” dedim, sesimi olabildiğince doğal bir tona çekerek. “Beni merak etmiş hepsi bu.” Alaz, odaya girip masamın önüne kadar yürüdü. Elleri ceplerindeydi, duruşu ise bir avcının sakinliğini taşıyordu. Poyraz’a dönüp “Nasılsın Poyraz?” diye sordu. Sorusu nazik gözükse de altında sorgulayıcı bir ton yatıyordu. Poyraz bakışlarını doğrudan onun gözlerine dikti, aralarındaki gerilimi gözle görmemek imkansızdı. Az önce karşımda duran çekingen çocuk gitmiş, yerine ablasını bir canavara teslim etmiş olmanın verdiği o sessiz öfkeyle dolup taşan bir adam gelmişti. “İyiyim” dedi Poyraz, sesi pürüzsüz ama bir o kadar da uzaktı. Yavaşça yerinden kalktı ve sanki Alaz’ın varlığı odadaki havayı kirletiyormuş gibi derin ama kontrollü bir nefes aldı.
“Ben de zaten çıkıyordum,” dedi Poyraz bana bakarak. Sesindeki o yumuşaklık sadece bana aitti, Alaz’a dönüp bakmadı bile. “Ablamı gördüm, yetti.” Alaz’ın yanından geçip giderken omzu ona çarpacak kadar yakın ama varlığı hissedilmeyecek kadar uzaktı. Kapıdan çıkıp gittiğinde, odada Alaz’ın baskın aurası ve Poyraz’ın bıraktığı o gergin sessizlik kaldı. Alaz’ın bakışları kapıdan yavaşça bana döndü. “Kardeşin beni pek benimseyememiş” dedi, sesi alaycı ama bir o kadar da tehlikeli bir sakinlikteydi. “Seni sevmek zorunda değil Alaz” dedim sesimdeki o sertliği koruyarak. “Onun için sen, ablasını bir anlaşma uğruna yanına alan adamsın. Ne bekliyordun, boynuna atlamasını mı?”
“Hiçbir şey beklemiyordum” Sesi odanın içinde bir bıçak sırtı gibi soğuk ve düz yankılandı. “Hadi” Başını hafifçe yana eğip, hiçbir itiraz kabul etmeyen o otoriter tavrıyla kapıyı işaret etti. Olduğum yerde çakılı kaldım, kaşlarımı hafifçe çatarak ona baktım. “Ne”
“Seni almaya geleceğimi söylemiştim. Tabi sen o sırada telefonu suratıma kapatmakla meşguldün. Hadi, gidiyoruz.”
“Ben kendim giderim Alaz. Hem biraz daha işim var” dedim. Amacım hem ondan kaçmak hem de Sonat’ın getireceği silahı güvenli bir şekilde teslim almaktı. Alaz, sanki dünyanın en saçma cümlesini kurmuşum gibi bir an duraksadı, ardından bana doğru bir adım attı. “Siktir et işi” dedi, kelimenin üzerine basarak. “Hem akşama misafirlerimiz var. Hazırlanman gerekecek.” Tam ağzımı açacakken, kapıdan gelen o yalandan öksürük sesi kelimelerimi boğazıma dizdi. Sonat eşikte, elinde kahverengi , özenle sarılmış bir paketle belirdi. Alaz’ın odada olduğunu görünce bir an duraksasa da profesyonelliğini bozmadı.
“Böldüm ama…” dedi Sonat, bakışlarını Alaz’ın üzerinden hızla kaçırıp bana odaklanarak. Adımları her zamankinden daha temkinliydi. Yanıma gelip elindeki paketi masanın üzerine, Alaz’ın göremeyeceği bir açıklığa bıraktı. “İstediğin şey, Lavin”
“Teşekkür ederim, Sonat” dedim. Sesimdeki telaşı bastırmak için paketi hemen kendime doğru çektim. Sonat, Alaz’ın o delici bakışları altında daha fazla kalmak istemiyormuş gibi bir kafa selamı verip hızla odadan çıktı. Alaz, Sonat’ın gidişini izledikten sonra yavaşça koltuğa çöktü. Bacak bacak üstüne atıp, bakışlarını masanın üzerindeki pakete dikti. Gözlerinde az önceki otoriter halinden daha tehlikeli bir merak kıvılcımı parladı. “O ne?” diye sordu, sesi şimdi daha derin ve sorgulayıcıydı. Paketin üzerindeki elimi sıkıştırdım, bakışlarımı onun gözlerine kenetledim. “Neden her şeyi merak ediyorsun Alaz?” dedim sesimdeki ince alayla. “Dün gece bana fazla merak iyi değildir diyen sen değil miydin?”
Gözlerini masanın üzerindeki paketten bir an bile ayırmadı. İçinde ne olduğunu kestirmeye çalışıyor gibi bakıyordu. Paketin üzerindeki elimi çekmedim. Odadaki o baskın ve ağır sessizliği bu kez ben böldüm. “Misafir diyordun,”Sesimdeki iğneleyici tınıyı kuşandım. “Kim geliyor?” Alaz sorumu duymazdan gelerek gözlerini paketten ayırdı ve doğrudan gözbebeklerimin içine dikti. O zifiri karanlıkta, az önceki sahte sükunetin yerini vahşi bir merak almıştı. “Lafı dolandırma serçe” dedi. Sesi kemik sızlatan cinstendi. “Ne var o paketin içinde?” Omuzlarımı belli belirsiz dikleştirip bakışlarımı bir an bile kaçırmadım. “Özel bir şey. Sadece beni ilgilendiren, sana kapalı bir mevzu.” Verdiğim cevapla birlikte oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi. Aramızdaki o güvenli mesafeyi ihlal ederken baskıcı aurası odadaki oksijeni saniyeler içinde tüketiyordu. “Senin özelini neden o herif getiriyor?”
