2. bölüm · Gizli Gay
-Bölüm 2-Masadaki Gözler
•Berk'in bakış açısı•
Mehmet Can’ın dudakları dudaklarımdan ayrıldığında, dünya birkaç saniyeliğine durmuş gibiydi. Kalbim hâlâ boğazımda atıyordu, sanki nefes alsam sınıfın ortasına sırlarımı kusacaktım. Ama sustum. Sustum çünkü o anda bütün sınıf aynı anda patladı:
“OHA LANNN!”
“Ulan Berk, demek asıl sevgilin Mehmet Can’mış!”
“Düğün nerede olacak? Gelinlik sana, damatlık ona!”
“Hahaha, çeyizi ben dizerim oğlum!”
Kahkahalar, alkışlar, ıslıklar… Herkes ayağa kalkmıştı. Kimisi sıraya vuruyor, kimisi “aşkım” diye bağırıyordu. Mehmet Can, yüzünü elleriyle kapatıp gülüyor gibi yaptı, ama ben biliyordum — o kahkahanın içinde titreyen bir şey vardı.
Ben mi? Ben de kahkaha attım. Deli gibi güldüm, sanki az önce nefesimi kesen o öpücük hayatımın en komik şakasıymış gibi. Oyun, maskeler, şakalaşmalar… Hepsinin içinde gizlenmek zorundaydım.
Ama kahkahaların arasından birkaç bakış yakaladım. Bedirhan’ın dudağının kenarında belli belirsiz bir sırıtış vardı. Hamdullah’ın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Mustafa, bana göz ucuyla bakarken kafasını sallıyor, sanki “yakalandınız” der gibi sırıtıyordu.
Bütün bu uğultunun ortasında Mehmet Can ayağa kalktı. Elini havaya kaldırdı:
“Tamam lan tamam! Hepiniz sustun! Bu çocuk çok kafamı ütülüyordu, ben de susturmak için öptüm. Abartmayın, oyun işte, hahahaha!”
Sınıf yine kahkahaya boğuldu. Ama işte orada, herkesin arasından bana doğru attığı bir bakış… O bakış şaka değildi.
Masaya tekrar oturduk. Şişe yeniden ortaya kondu. Parmaklarım titriyordu, ama kimseye göstermedim. Mustafa çevirdi, şişe dönmeye başladı. Çemberler çizerken herkes hâlâ gülüyor, hâlâ ıslık çalıyordu.
Benim içinse oyunun yeni bir yüzü vardı. Artık herkesin kahkahaları, sanki içlerindeki sırları saklayan ince perdelerdi. Her biri gülüyordu, ama ben onların dudaklarının köşesinde saklanan o gizli gülüşü, o yasak sırrı görüyordum.
Ve içimden bir ses çığlık atıyordu:
“Bu masada yalnız değilim. Herkes aynı oyunun içinde. Ama kim ilk maskesini düşürecek?”
Şişe dönmeye devam etti. Herkes kahkahalar içinde birbirini gaza getiriyor, lavaboya gönderilenler bağırışlarla uğurlanıyordu. Ben ise masanın başında her seferinde utangaç bir tebessümle başımı eğiyordum. Dudaklarımı ısırıyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordum.
Ama ne zaman gözlerim Mehmet Can’a kayıp onun bana hafifçe gülümsediğini görsem, içimde fırtınalar kopuyordu. Kahkahaların, dalga geçen seslerin içinde ben yalnızca onun nefesini duyar gibiydim.
Her yeni turda arkadaşlar daha da coştu:
“Hadi Berk, senin sıran gelsin diye dua ediyoruz!”
“Berk’in kalbi hâlâ çarpıyor bak, suratına yazmış!”
Ben hep gülerek savuşturdum. Utangaç kahkahalar, başımı ellerimin arasına gömmeler, rol yapmalar… Ama içimden geçenleri kimse bilmedi.
Sonunda zil çaldı. Teneffüs. Sınıf bir anda dağıldı. Herkes birbirine sataşıyor, kantine koşuyordu. Ben çantamdan kitap çıkarmış gibi yaptım ama aslında kalbim deli gibi atıyordu. Mehmet Can yanıma yaklaşıp omzuma dokundu.
“Gel,” dedi kısa ve kesin bir sesle.
Ne olduğunu anlamadan kendimi koridorda buldum. Kalabalığın uğultusundan uzak, tenha bir köşeye çekildik. Kapının arkasında, kimsenin bakmadığı yerdeydik.
Mehmet Can bir an bile tereddüt etmedi. Kollarıyla beni duvara yasladı. Göz göze geldiğimizde nefesim kesildi. Dudaklarımın kenarında titrek bir gülümseme vardı ama kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
“Utangaçlığın bana oyun oynuyor, biliyor musun?” dedi kısık sesle.
Sözlerini bitirmeden dudaklarını vahşice dudaklarıma bastırdı.
Her şey sustu. Kahkahalar, teneffüs uğultusu, şakalar… Hepsi uzaklaştı. Sadece o vardı. Dudakları, nefesi, sıcaklığı.
Kollarımı onun sırtına doladım, bir an için bütün utangaçlığımı unuttum. Kalbim paramparça olmuş bir sır gibi avuçlarının arasındaydı.
O anda anladım: Şakaların, maskelerin, oyunların ötesinde biz vardık. Ve kimse bunu bilmemeliydi.
Mehmet Can’ın dudakları hâlâ benim dudaklarımdaydı. Tenha koridorda kalbim öyle hızlı atıyordu ki, neredeyse bedenimden duyulacaktı. Kolları beni sımsıkı duvara yaslamıştı, nefesi boynumda dolaşıyor, dudaklarımız birbirine açgözlülükle yapışıyordu.
Zaman durmuş gibiydi. Benim için sadece ikimiz vardık. Kahkahalar, teneffüs bağırışları, ayak sesleri… Hepsi uzakta, başka bir dünyadaydı.
Ama birden…
“NE YAPIYORSUNUZ SİZ!?”
Bir çığlık gibi düştü ses kulaklarıma. Donup kaldım. Mehmet Can hemen geri çekildi. Nefesim kesildi, gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Karşımızda **Betül Hoca** duruyordu. Katı fen öğretmenimiz. Başörtüsü sıkıca bağlanmış, açık tenli yüzü öfkeyle kıpkırmızıya dönmüştü. Gözlük takmazdı zaten, çıplak gözleriyle baktığında insanın içine kadar işleyen bir sertliği vardı. Ve şimdi o gözler, buz gibi bir bıçak gibi üzerime saplanıyordu.
Ellerim titremeye başladı. Dudaklarımda hâlâ Mehmet Can’ın tadı vardı ama bedenim soğuk terlerle ürperiyordu.
“Rezalet!” diye bağırdı Betül Hoca.
“Okulun ortasında… Utanmıyor musunuz!?”
Ben refleksle başımı eğdim. Kalbim ağzımda çarpıyordu. Sanki bütün okul üstüme çökmüş gibiydi. İçimde binlerce kelime çığlık atıyordu ama hiçbirini söyleyemedim.
Mehmet Can öne adım attı, sanki beni saklamak ister gibi vücudunu önüme koydu.
“H-hocam… Yanlış anladınız…” dedi, sesi çatallı.
Betül Hoca daha da sinirlendi. Kaşlarını öyle çattı ki, yüzü adeta dondu.
“Yanlış mı!? Gözlerimle gördüm! İki erkek çocuğu okulun koridorunda… Ayıp, terbiyesizlik! Bu nasıl bir rezillik!?”
Her kelimesi içime birer ok gibi saplanıyordu. Ellerimi göğsümde sıktım, parmaklarım bembeyaz oldu. Utanç mıydı, korku muydu, yoksa yakalanmış olmanın şoku mu… bilmiyordum.
O an bütün hayatım gözümün önünden geçti. Arkadaşların dalgaları, sınıftaki kahkahalar, Mehmet Can’ın fısıltıları, dudaklarımızın buluşması… Hepsi bir sır olarak kalmalıydı. Ama artık sır değildi. Artık yakalanmıştık.
Betül Hoca sert bir adım attı.
“İkinizi de müdüre götürüyorum! Böyle şeylere göz yumamam. Bu okulda disiplin var, ahlak var! Siz kendinize gelin!”
Yutkundum ama sesim çıkmadı. Mehmet Can’ın eli gizlice elimin ucuna dokundu. Sanki bana “Korkma” diyordu. Ama nasıl korkmayabilirdim ki?
Benim içimden geçen tek şey şuydu:
“Bitti… Her şey bitti. Sırlarımız, oyunlarımız, o gizli bakışlar… Artık herkes öğrenecek.”
Başımı kaldırıp Betül Hoca’ya baktım. Yüzündeki öfke, bütün hayatımı mahvedecek gibiydi. Ve o an fark ettim: Hayatımın en büyük korkusu, Mehmet Can’la aramdaki gerçeğin açığa çıkması değil… Onu kaybetmekti.
Betül Hoca kapıyı sertçe açtı, biz içeri adım attığımız anda müdür masanın arkasından başını kaldırdı. Kalın kaşlarının altından bakan gözlerinde şimdiden öfke vardı. Odanın havası bile boğucu geliyordu.
“Buyurun Betül Hocam, ne oldu yine?” dedi müdür.
Betül Hoca kısaca anlattı. Sesini alçaltmadı, tek bir ayrıntıyı bile gizlemedi.
“Koridorda yakaladım. Öpüşüyorlardı! Hem de teneffüste, okulun göbeğinde!”
Müdürün gözleri fal taşı gibi açıldı. Yüzü kızardı. Yumruğunu masaya öyle bir vurdu ki, kalemlik devrildi.
“NE!?” diye gürledi.
“İKİNİZ DE REZALET ÇIKARMIŞSINIZ! BU NASIL TERBİYESİZLİK!”
Başımı eğdim. Nefesim sıkıştı, boğazımda yumru gibi bir şey vardı. Ellerim titriyordu. Yanımda duran Mehmet Can’ı hissettim; o bile, o güçlü tavırlarıyla tanıdığım çocuk bile sessizleşmişti.
Müdür ayağa kalktı, kocaman gövdesiyle üzerimize gölgesi düştü.
“Burası okul! Burası sokak değil, eviniz değil! Siz öğrenci olduğunuzu, çevrenizde yüzlerce çocuk olduğunu unuttunuz mu!? Yazıklar olsun!”
Kelimeler kafama çivi gibi çakılıyordu. Gözlerim yanmaya başladı. Kendimi küçücük, değersiz hissettim.
Mehmet Can konuşmaya yeltendi:
“Müdür Bey, biz—”
Ama müdür araya girdi, sesi tok ve acımasızdı:
“SUS! Ben duymak istemiyorum. Açıklama falan yapmayın. Görülmüş şey mi bu?”
Betül Hoca kenarda kollarını bağlamış, başını sallıyordu. Müdür tekrar bize döndü.
“Bakın çocuklar,” dedi daha sakin ama hâlâ sert bir sesle.
“Ben kimsenin… özel yönelimine karışmam. Bu sizin hayatınız, sizi ilgilendirir. Ama okulun içinde böyle şeylere asla izin veremem! İster kızla olun, ister erkekle, fark etmez. Öpüşmek yok! Sarılmak yok! Bu, okulun düzenine aykırı. Anladınız mı!?”
Kafamı kaldırmaya cesaret edemedim, sadece kısık bir sesle:
“Anladım…” dedim.
Mehmet Can ise dimdik durdu, sesi titremeden cevap verdi:
“Anladık, Müdür Bey.”
Müdür hışımla sandalyeye oturdu. Ellerini saçlarına götürüp derin bir nefes aldı.
“Bir daha böyle bir şey duymayayım! Bir daha yakalanırsanız, ikinizi de disipline yollarım. Bütün okul önünde rezil olursunuz, ailenize haber verilir. Sakın ha! Bu benim son uyarım!”
İçim buz kesti. Kalbim sıkıştı, ama yan gözle Mehmet Can’a baktım. O da bana. Aramızda söylenmeyen bir cümle vardı:
“Ne olursa olsun, yanındayım.”
Müdür eliyle kapıyı işaret etti.
“Çıkın şimdi. Dersinize gidin. Ve unutmayın: Bu okulda bir daha böyle şeyler görmeyeceğim.”
Odayı terk ederken omuzlarım titriyordu. Betül Hoca’nın bakışı sırtımda bir diken gibi saplıydı. Ama Mehmet Can, çıkarken kolunu hafifçe bana sürttü. Küçücük bir temas, kocaman bir güç verdi bana.
Ve o an içimden geçen tek şey şuydu:
“Bizi susturabilirler, cezalarla korkutabilirler… Ama birbirimize sahip çıktıkça asla yalnız kalmayacağım.”
Müdür odasından çıktığımızda koridor bomboştu. Sanki bütün okul bizim yaptığımız rezaleti duymuş, herkes sınıflarına kaçmış gibiydi. Mehmet Can hızlı adımlarla yürüyordu, ben de yanında sürükleniyordum. Kalbim hâlâ gümbür gümbürdü.
“Mahvolduk…” diye geçirdim içimden.
“Kesin herkes duymuştur. Şimdi sınıfa girince dalga geçecekler…”
Ve haklıydım. Kapıyı açıp içeri adım atar atmaz bir uğultu koptu.
“Ooooo! Gelinle damat geldi!”
“Beyler, alkışlayın, yeni çiftimiz teşrif etti!”
“Hocayla balayına mı çıktınız lan?”
“Bir dahaki sefere nikah memuru çağırın bari, hahahaha!”
Sınıf kahkahaya boğulmuştu. Sıraya vuran, ayağa kalkıp alkışlayan, ıslık çalan… Hepsi oradaydı. Benim yüzüm kıpkırmızı oldu, gözlerimi yere diktim. Sanki yer yarılsa içine girsem.
Ama Mehmet Can hiç bozuntuya vermedi. Elleri cebinde, sanki bütün bu kahkahalar onun için yazılmış bir skeçmiş gibi sırıtıyordu.
“Uzatın uzatın,” dedi, sarkastik bir sesle.
“Birazdan pastayı da getirirsiniz herhalde?”
Herkes daha da çok güldü. Bedirhan, “Kardeşim ben şahit olurum!” diye bağırdı. Mustafa sıranın üstüne çıkıp ellerini birleştirdi:
“Sayın misafirler, bu mutlu çiftimize alkış!”
Gülüşlerin içinde boğuluyordum. Elleriyle beni dürtenler, arkamdan fısıldaşanlar… Yüzümün ateş gibi yandığını hissediyordum.
Ama sonra yanımdaki sıramda oturan Mehmet Can hafifçe eğildi, sadece benim duyabileceğim kadar fısıldadı:
“Bırak gülsünler. Onların dalgaları bizim sırrımızın maskesi.”
Donakaldım. Utançla kıvranırken içimden yükselen o sözler… bana garip bir gurur verdi. Kafamı kaldırıp sınıfa baktım. Onların kahkahaları artık daha farklı geliyordu.
Çünkü ben biliyordum. Hepsi sadece dışarıdan gülüyordu. Ama bazılarının gözlerinin köşesinde, gizli gizli bir kıskançlık parlıyordu. Ve ben, Mehmet Can’ın yanımda olduğunu hissederken, ilk defa onların gülüşlerinden korkmadım.
Kendi kendime dedim ki:
“Dalga geçsinler. Çünkü ben gerçeği biliyorum. Bizim aramızdakini sadece biz biliyoruz. Ve bu bana yeter.”
~Hikaye,konu ve kalan her şeyi sınıfımdan esinlendim (sınıfında gay yok yaptıkları şakalardan esinlenerek bu hikayeyi oluşturdum) devamı gelecek lütfen çalmayın(kim çalacak sanki mk)~
-Sevgi Koç
