4. bölüm · Gizli Gay

-4.Bölüm- Sahilde ay ışığı

Sevgi KOÇ

~Berk'in bakış açısı~

Evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Sadece karanlık bir sokak, serin bir rüzgâr ve adımlarımın sesi… Hepsi birbirine karışmıştı.
Zaman durmuş gibiydi.
Sokak lambaları sönük, şehir sessizdi.

Bir şekilde sahile vardım. Saat 02.55’ti. Gökyüzünde kocaman bir ay vardı; denizin üstüne vuruyor, dalgalarla birlikte parlayan bir gümüş çizgi oluşturuyordu.
O manzara… garip bir şekilde içimi hem yaktı hem de rahatlattı.

Kumların üzerine oturdum. Ayaklarımın altında soğuk taneler eziliyordu. Dalgalar usulca kıyıya vuruyor, sonra geri çekiliyordu; sanki nefes alıp veriyordu dünya.
Deniz kokusu burnuma doldu.
Hava serindi ama tatlı bir serinlikti, insanın içine işleyen, uykuyu değil huzuru getiren bir soğuk.

Dizlerimi kendime çektim, kollarımı sarıp kıvrıldım. Başımı dizlerime yasladım ve sadece dinledim. Dalgaların sesini. Rüzgarın saçlarımı savuruşunu.
Bir ara gözlerimi kapattım. Sanki tüm yaşadıklarım, ağrılar, öfke, bağırışlar o seslerin içinde eriyip gidiyordu.
Sadece deniz ve ben vardık.
Ve uzun bir süre, gerçekten sadece o vardı.

Sonra arkamdan bir ses geldi.
Yumuşak, tanıdık bir ses.
“Yavrum?”

Kıpırdadım. Başımı çevirdim.
Mehmet Can, elleri cebinde, nefes nefese sahil boyunca yürüyüp bana ulaşmıştı. Üstünde ince bir mont vardı, saçları rüzgardan dağılmıştı. Gözlerinde endişe ama aynı zamanda sıcak bir ışık vardı.

“Buradasın…” dedi, yanımda diz çökerek. “Saatlerdir seni arıyorum.”

Sadece başımı sallayabildim. Konuşamadım.
O, yanıma oturdu. Aramızda birkaç santim vardı.
İkimiz de sessizce denize baktık.
Dalgaların şıpırtısı arasında nefeslerimiz birbirine karışıyordu.

Bir süre sonra, sessizliği o bozdu.
“Biliyor musun,” dedi alçak sesle, “deniz de ağlayan insanlar gibidir. Yüzeyi sakin görünür ama içinde fırtınalar döner.”

Sözleri içime işledi. Boğazımda bir şey düğümlendi.
“Ben artık… ne yapacağımı bilmiyorum,” dedim güçlükle.
“Her şey dağıldı.”

O, ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Sonra başını bana çevirdi, gülümsemesi titrek ama içtendi.
“Dağılan şeyler… bazen yeniden kurulur. Ama bu sefer daha sağlam olur. Sen hâlâ buradasın, Berk. Bu bile mucize.”

Gözlerim doldu. Yüzümü denizden kaçırdım, ama o sustuğumu görünce hafifçe elini uzattı.
Elinin sıcağı parmak uçlarımdan içime aktı.
“Ne olursa olsun,” dedi fısıltıyla, “senin yanındayım. Anladın mı? Gecenin kaçı olursa olsun, nerede olursan ol… seni bulurum.”

Bir süre sadece birbirimize baktık.
Dalgalar, ay ışığı, rüzgar… her şey durdu sanki.
Gözlerimdeki yaşlar süzülürken o başını hafifçe yana eğdi, gülümsedi.

“Sen,” dedi, “bu dünyada gördüğüm en güçlü insansın.”

Gülümsedim, yorgun ama içten bir şekilde.
İlk defa o gece, içimde bir umut ışığı yandı.
Karanlıkta bile denizin üstünde parlayan o gümüş ışık gibi.

Ve düşündüm:
“Belki hayat zor, belki insanlar anlamaz… ama bu an, bu sessizlik, bu dostluk… bana yeniden nefes almayı öğretiyor.”

🌊🌙

Sahilde oturduktan sonra saat epey ilerlemişti. Rüzgâr sertleşmiş, deniz kokusu tuzlu bir sis gibi üzerimize çökmüştü. Üzerimdeki tişört inceydi, üşüyordum. Mehmet Can fark etti.
“Gel,” dedi yavaşça, “bu soğukta burada sabahı edemeyiz. Şurada küçük bir motel var, sabaha kadar kalırız.”

İtiraz edecek hâlim yoktu. Şehrin kenarındaki eski bir binanın önünde durduk. Üstte “Deniz Pansiyon” yazıyordu; tabelanın birkaç harfi yanmıyordu. İçeride gece görevlisi yaşlı bir adam oturuyordu. Bize kısa bir bakış attı, sonra kimlik bile istemeden bir anahtar uzattı.
“Üst kat, en sondaki oda. Gürültü etmeyin çocuklar,” dedi.

Koridoru geçtik. Zemin gıcırdıyor, duvar boyaları dökülüyordu. Odaya girince bir sessizlik çöktü. İçeride tek bir yatak, küçük bir komodin ve perdeyi yarı kaplayan solgun bir pencere vardı.

Mehmet Can kapıyı kilitledi, sonra bana baktı.
“Tek yatak varmış,” dedi gülümseyerek. “Ben yere uzanırım, sen yatakta uyu.”

Başımı salladım. “Beraber sığarız, sorun olmaz,” dedim. Sesim neredeyse fısıltıydı.

O, montunu çıkardı, yatağın kenarına oturdu. Ben de yanına geçtim. İkimiz de bir süre konuşmadan oturduk. Dışarıdan dalga sesi hâlâ duyuluyordu; uzak ama tanıdık bir uğultu gibi.

“Bugün çok şey oldu,” dedi sonunda.
Başımı eğdim. “Sanki bir haftaya bedeldi.”

Sessizlik.
Sonra Mehmet Can alçak bir sesle ekledi:
“Biliyorum korktun. Ama yalnız değilsin, tamam mı? Ne olursa olsun yanındayım.”

Sözleri o kadar basitti ki, ama kalbimde yankısı devasa oldu.
O an, bütün günün yorgunluğu bir anda üzerimden aktı gitti.
Yavaşça yatağa uzandım. Mehmet Can de ışığı kapattı, pencerenin aralığından ay ışığı içeri süzüldü.

O da yanıma uzandı, aramızda birkaç karışlık mesafe vardı.
Tavanı izliyordum. Rüzgâr perdenin ucunu hafifçe hareket ettiriyor, gölgeler duvarda dans ediyordu.

“Berk,” dedi fısıltıyla, “şu anda bile nefes alıyorsak… hâlâ bir şansımız var. Yarın her şeyi düşünebiliriz. Ama şimdi sadece dinlen.”

Gözlerim doldu. “Teşekkür ederim,” diyebildim.
“Ben… seni bulduğun için teşekkür ederim.”

Bir süre sonra sessizlik yeniden geldi.
Nefes alışlarımız aynı ritme girdi.
Ay ışığı yastığın üzerinde solgun bir leke gibi duruyordu.

O anda içimden geçirdim:
“Bu gece, karanlığın içindeki tek ışığım sensin.”

Ve sonunda, dalga sesleri eşliğinde, ilk defa uzun zamandır huzurla gözlerimi kapattım.

🌙🌃

Gözlerimi açtığımda perde aralığından sızan sabah ışığı, odanın solgun duvarlarına düşüyordu.
Bir an nerede olduğumu hatırlayamadım; tanımadığım bir tavan, sessiz bir oda… Sonra, yanımdaki yavaş nefes alışlarını duydum.
Mehmet Can uyuyordu.
Saçları alnına düşmüş, bir kolu battaniyenin dışında kalmıştı. Uyurken yüzü çocuk gibiydi — dün geceki yorgunluk, korku, hepsi erimiş gibiydi.

Bir süre öylece baktım ona.
Dalgaların sesi uzaktan hâlâ geliyordu.
O an içimden geçen tek şey şuydu: “Burası benim ilk sabahım gibi hissediliyor. Ama aynı zamanda ilk kez gerçekten ben olduğum bir sabah.”

Sessizce yatağın kenarına oturdum.
Ayakkabılarımın ucuna, sonra ellerime baktım.
Eve dönmeyi düşündüm. Ama o evi, bağırışları, kırılmış masaları hatırladığımda midem sıkıştı.
Dönemezdim.
Artık o ev benim evim değildi.

Bir süre sonra Mehmet Can kıpırdandı, gözlerini ovuşturdu.
“Sabah mı oldu?” dedi uykulu bir sesle.

Başımı salladım. “Evet… ama sanki başka bir dünyaya uyanmış gibiyim.”

O gülümsedi, yüzünde o her zamanki sıcak ifade belirdi.
“Belki de öylesin. Artık geçmişi ardında bıraktık, değil mi?”

Bir sessizlik oldu.
Sonra içimden geçenleri fark etmeden söyledim:
“Buradan gitmek istiyorum, Mehmet Can. Uzak bir yere… yeni bir şehir, yeni bir başlangıç. Kimse bizi bilmesin, kimse adımızı bile duymasın.”

O bana baktı, gözlerinde tereddüt yoktu.
“Tamam,” dedi sadece. “O zaman gideriz.”

“Ciddi misin?”
“Ben seninleyim, Berk. Gitmek istiyorsan, gideriz. Dünyanın sonuna kadar bile olsa.”

O cümleyle birlikte, içimde bir şey çözüldü.
Sanki yıllardır sıkıştığım yerden ilk defa nefes alabiliyordum.

Bir saat içinde toparlandık. Odadan çıkarken yaşlı görevli bize sadece başıyla selam verdi.
Dışarı çıktığımızda sabah serinliği yüzümüze vurdu. Sokaklar ıslaktı, gece yağan yağmurun ardından her şey yeni yıkanmış gibiydi.

Bir dolmuş durağında beklerken Mehmet Can küçük bir poşet içinden simit çıkardı.
“Yolda yeriz,” dedi sıradan bir şey söylüyormuş gibi. Ama o an bana dünyanın en güzel cümlesi gibi geldi.

Dolmuşa bindik. Cam kenarına oturdum, şehir arkada küçülürken kalbimde hem korku hem de umut vardı.
Binalar yerini ağaçlara, sonra tepelerin arasındaki yollara bıraktı.
Gökyüzü açık maviydi, rüzgâr hafifti.

Mehmet Can omzuma dokundu.
“Şunu bilmeni istiyorum,” dedi sessizce, “buradan nereye gidersek gidelim, bu yol senin cesaretinle başladı. Sen kaçmadın, sadece yeni bir hayatı seçtin.”

O an, gözlerim doldu ama bu defa ağlamadım.
İçimde bir sıcaklık, bir tür huzur vardı.
Kendime fısıldadım:
“Belki bu kez… gerçekten cennete giden bir yoldayız.”

Dolmuş, uzaklara doğru ilerlerken güneş yavaşça yükseldi.
Yeni bir gün başlamıştı — ama benim için, bu bir başlangıçtan fazlasıydı.
Bu, yeniden doğuşumdu.

🌱🌳

Dolmuş virajlı bir yolda ilerlerken camdan dışarı baktım.
Şehir çoktan geride kalmıştı; beton binalar yerini geniş tarlalara, küçük derelere ve rüzgârla sallanan kavak ağaçlarına bırakmıştı.
Hava tertemizdi, sanki her nefeste ciğerlerime yeni bir sayfa doluyordu.
Mehmet Can yanımda sessizce oturuyordu, başını camdan dışarıya dayamış, köyün ilk evlerini izliyordu.

Bir saat kadar sonra dolmuş köy meydanında durdu.
İner inmez toprak yolun o keskin kokusu, çiçek açmış ağaçların tatlı kokusuna karıştı.
Yavaş adımlarla köyün içine girdik. Küçük dükkânlar, beyaz badanalı evler, bahçelerde tavuk sesleri…
Bambaşka bir dünya gibiydi.

Ben ürkekçe etrafa bakarken Mehmet Can sakin ve kendinden emin görünüyordu.
“Tam düşündüğüm gibi,” dedi gülümseyerek. “Burada kimse bizi tanımaz. Sessiz bir köşe buluruz.”

Biraz ileride yaşlı bir amca kapısının önünde oturuyordu.
Bize bakıp başıyla selam verdi.
Mehmet Can yanına gidip kibarca sordu: “Amca, burada kiralık bir ev var mı?”

Adam bastonuna yaslandı, sonra avlunun arkasını işaret etti.
“Bahçesiyle birlikte boş bir ev var. Yeni boyanmış. İsterseniz muhtarla konuşun, anahtarını verir.”

Birkaç dakika sonra gerçekten bahçeli küçük bir eve vardık. Duvarları beyaz, pencereleri mavi boyalıydı. Önünde incir ağacı vardı; dalları rüzgârda hafifçe sallanıyordu.
Kapının önüne gelince kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı.
Burası bizim için bir başlangıç olabilirdi.

Muhtarla konuşup anahtarı aldık.
Kapıyı açtığımızda içeriden yeni badana kokusu geldi. İki küçük oda, bir mutfak, bir de sobası olan bir salon…
Ama benim gözümde saray gibiydi.

Eşyamız yoktu ama yere oturduk, pencerenin önünden içeri giren ışıkta birbirimize baktık.
Bir süre ikimiz de konuşamadık. Sonra Mehmet Can sessizliği bozdu:
“İşte… burası bizim evimiz.”

Bu iki kelime kalbimin en derinine işledi.
Korku ve utançla geçen onca zamandan sonra ilk defa bir yerde, birine ait hissediyordum.

Köy sessizdi. Uzakta horoz ötüyordu, bir kadın bahçesinde çamaşır asıyordu.
Bizim evimizde ise sadece yavaş nefes alışlarımız ve yeni bir başlangıcın kokusu vardı.

Pencerenin önüne oturdum, dışarıdaki incir ağacına baktım.
Rüzgâr yaprakları hafifçe hışırdatıyordu.
İçimden “Burası bizim küçük cennetimiz olacak,” dedim.

Mehmet Can yanımda diz çöküp fısıldadı:
“Burası seni saklamayacağım yer olacak, Berk. Kimsenin bilmediği ama bizim bildiğimiz küçük bir dünya.”

Gözlerim doldu.
Bu defa korkudan değil, huzurdan.
Küçük bir köyde, küçük bir evde, ama belki de ilk defa gerçek bir hayata adım atıyordum.

O gün öğlene kadar evin tozunu silip yerleri süpürdük. Hiç yorulmadım, çünkü her süpürge darbesi geçmişi siler gibi geliyordu.
İlk defa “biz” olmanın sessiz mutluluğuyla akşama kadar çalıştık.

Akşam üzeri bahçeye çıktık. Güneş, tarlaların arkasında yavaşça batıyordu; gökyüzü turuncu ve mor renklere boyanmıştı.
İki plastik sandalye bulup bahçeye koyduk, yan yana oturduk.
Uzaktan köyün tek camisinin ezanı yükselirken ben içimden bir dua ettim:

“Bize bu gücü ver, burada büyüyelim, burada özgür olalım…”

Ve ilk defa, gerçekten evde hissettim.