6. bölüm · Ellian'ın gölgesi
BÖLÜM 6
İçimi kemiren huzursuzluk ve sıkı sarıldığım çantam ile sabahın kırık ışıkları üzerime doğmuştu. Yeni bir gün daha ben istemesem de başlamıştı. Yataktan doğruldum ve ayaklarımmı aşağıya sarkıttım. Hâlâ uyumakta olan çocuklara baktım. Yataklardan gelen gıcırtı sesi dışında ses yok denecek kadar azdı. Bulunduğum ranzanın sarsıntısı ile Barbara’nın aşağı inip bana bakması bir olmuştu. Kaşları şaşkınlıkla havalanırken kısa bir süre bana baktı, sonra ise umursamadan kenardaki sandığı açtı ve hızla üzerindekileri değiştirip odadan çıkıp gitti. Ne yapmam gerektiğini bilemez bir şekilde öylece yatakta oturmaya devam ettim.
Çok bir süre geçmeden diğer çocuklarda uyanmaya ve odadan çıkmaya başladı. Sabahın daha ilk ışıklarında kendi kendilerine uyanmaları katı bir disiplinin alışkanlığını bağınıyordu sanki. Yine sessizlikte kendimle başbaşa kalınca, katlanamadığım sessizlik kulaklarımda uğultu oluşturuyordu. Kurtuluşu odadan çıkmakta bulmuştum sonunda. Ama burada da uzun koridor boyunca devam eden aynı manzara mevcuttu. Sanki Az önce uyuyan tüm çocuklar ortadan yok olmuştu.
Dün yemek yenilen alana doğru sakin ve temkinli adımlarla yürürken, karşıdan bana doğru sinirle gelen Barbara'yı görmüştüm. Ayaklarını yere öyle sert vurarak geliyordu ki, her adımı yeri delmek ister gibiydi.
“Senin peşine mi koşacağım ben?!”
Eli sertçe kolumu kavradı ve beni çekiştirerek geldiği yöne doğru götürmeye başladı.
“Sabah sayımı birazdan başlayacak, senin yüzünden azar yemek istemiyorum.”
Bilmediğim bir şeye geç kalıyorum diye beni suçlaması anlamsızdı ama yine de sessizce adımlarına ayak uydurmaya çalıştım. Sonunda koridorun bitişinde sıraya dizilmiş çocuklar görüş alanıma girmiş ve sıradaki yerimizi almıştık. Kimisi küçük kimisi büyük olan bedenlerin hepsi sanki önlerine gergin bir ip çekilmiş gibi muntazam duruyorlardı.
Aralarında gerçekleşen bir iki uğultulu fısıltı dışında ses yoktu. Var olan uğultu da kendisini gösteren, dün tanıştığım ince uzun beden ile sessizliğe karışmıştı. Keskin, dik duruşu her bir çocuğu tepeden kibirle izleyerek ilerliyordu. Kadının önüne geldiği her çocuk ne yapacağını ezberlemiş gibi ellerini öne uzatıyor ve kadının elindeki uzun çubukla incelemesine izin veriyorlardı.
Onlara dokunmaya bile tenezzül etmeyen kadın ağır adımlarıyla sıranın benden olan tarafına yaklaşırken arkasında ona eşlik eden iki tane daha rahibe vardı. Bakışları önlerinde, hiçbir çocuğa ilgi göstermeden sakince önlerindeki kadını takip ediyorlardı. Sessizliği küçük bir çocuğun boğuk öksürüğü bıçak gibi kesince yanımdaki Barbara’nın gerildiğini hissettim. Elleri yumruk şeklini almış, olduğu yerde kasılırken neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Önde gelen kadının adımları öksüren çocuğun karşısında durdu. Çocuk kendini o kadar kasmış, öksürüklerini boğazına öyle dizmişti ki yüzü kırmızıya dönüştü.
Bu görsel bana saklandığım kuyuda verdiğim mücadeleyi hatırlattı. Zihnime dolan düşüncelerden kurtulmak için odağımı ayaklarıma indirdim. Sonra koridorun akustiğinde süzülen o uğursuz ıslığı duydum. İnce, esnek bir şeyin havayı hızla dövme sesiydi bu. Hemen ardından ezbere bildiğim, bir kumaşın altında gizlenmiş ete inen ‘şak’ sesi ilişti kulaklarıma. İstemsizce irkilerek bakışlarımı sesin kaynağına yönelttim. Öksüren çocuk dizleri üstünde yerde dururken, elinde sopa olan uzun kadın öfkeyle ona bakıyordu.
“Bu ne terbiyesizlik!”
Kadının yüksek sesi kulak çınlatırken, yanımdaki Barbara’nın kaskatı bedenini hissettim. Yere düşen çocuk güçlükle doğruldu, ve fısıltılı özürü sıranın sonunda ki bana ulaştı. Çocuk sarsılan bedenine rağmen sıradaki duruşunu düz bir çizgide tutmaya geri dönerken, kadın umursamadan yoluna devam etti. Etraftaki karamsar hava az öncekinden daha uğursuz hissettiriyordu.
Sonunda sıra bize geldiğinde, dimdik asker edasıyla duran Barbara’ya karşı dudağının kenarı kibirle kıvrıldı.
“Aferin, Barbara.”
İçinden çok şeyler söylemek gelmiş ama söyleyememiş gibi yumruk yaptığı elleriyle öylece dikilen bedeni kas katıydı. Kibirli bakışlar beni bulunca bir süre duraksadı. Kim olduğumu anımsamaya çalışıyor gibiydi.
“Barbara?”
Bulamadığı cevap için bakışlarını Barbara’ya çevirdi ve tek kaşını kaldırarak baktı.
“Efendim dün gelen yeni kız.”
Başını sallarken bakışları üzerimde gezindi. Bir süre üzerimde oyalanırken bakışları, bir yandanda dudaklarını birbirine bastırarak düşünceli mırıltılar çıkartıyordu. Tiksinen kibirli sesi sonunda içimi yararak kulaklarıma ulaştı.
“Ellian… Yaşlı Anton’un çöpü.”
Çöp.
Tam olarak benim gibi kimsesiz biri için kullanılabilirdi. Belki kenara atılmamış, terk edilmemiştim. Ama değerim artık bir çöpten farksızdı. Canımın acıması, belki gururumun darbe alması gerekirdi.
Fakat hiçbir şey hissetmiyordum.
“Her neyse, senin yanında çalışsın.”
Sözleri beni görmezden gelerek Barbara’ya iletilmiş, sonra ise bakışlarını arkasında kalan sırada gezdirmişti. Kaşları öfkeyle çatılırken sinirle solumuş ve bakışlarını yine Barbara’ya çevirmişti. Barbara ise kendisini neyin karşılayacağını biliyor gibi gözlerini yumarak mahcup bir fısıltıyla konuşmuştu.
“Nerde olduğunu bilmiyorum efendim.”
Aldığı cevap karşısında elindeki sopayı sinirle avuç içine vurup öfkeyle soludu.
“O sıçan karşıma bir çıksın, doğduğuna pişman edeceğim! Sizde işinizin başına geçin!”
Arkasına aldığı iki kadınla beraber hızla uzaklaşırken, tüm çocukların omuzlarının gevşediğine ve rahat bir nefer verdiklerine şahit oldum.
“Lanet olsun sana Alaric.’
Barbara’nın öfkeli homurtuları onun rahatlayamadığının kanıtıyken, sinirinin sebebi ise az önce ki kayıp olan kişi olduğu belliydi. İsim niyeyse bana tanıdık gelmiş, sanki daha önce duymuşum gibi hissetmeden edememiştim.
“Gel sende benimle, birde seninle uğraşamam.”
Ayaklarını öfkeyle yere vurarak ilerleyen bedenin peşine takılmış ve sonunda kendimi diğer yerlere nazaran daha sıcak olan bir odada bulmuştum. Odanın köşesindeki duvarın tamamını kaplayan taş fırının dumanı odaya yayılırken, gözlerim başka bir duvarda asılan bakır tavalara ve kenarda duran dökme demir kazanlara ilişti. Kendi evimde çamur bir güveçten başka mutfak eşyası ile karşılaşmamıştım.
“Şimdilik değirmene geç.”
Barbara’nın bana verdiği yönlendirmeye karşılık anlamsızca bakışlarım ona çevrildi. Bir şey anlamadığımı anlamış olmalı ki bıkkın nefesi yine kulaklarıma ulaştı. Önümden geçerek odanın köşesinde bulunan iki devasa diske yöneldi; biri zemine sadık bir şekilde sabit, diğeri ise onun üzerinde bitmek bilmeyen bir döngüye mahkum. Zaten taşın yanında bulunan bir çocuğa kafası ile çıkmasını işaret ederken, ardından beni taşın yanına iteklemişti. Ellerimi derme çatma ahşap kola sabitlerken sesi olduğunca soğuk bir şekilde kulaklarımı bulmuştu.
“Bu kolu çevireceksin, içindekiler bittikçe kenardaki çuvallardan arpa eklersin.”
Bahsi geçen çuvallarda ve önümdeki ağır taş disklerde gezdi gözlerim. Benden bir cevap beklemeyen beden uzaklaşıp büyük kazanlardan birini tezgahtan indirerek kendi işine dönmüştü bile çoktan. Bana söyleneni yapmak için diskin üzerinde bulunan oyuktan arpa eklemiş ve taşı çevirmek için ahşap kola asılmıştım, ama bu küçük kolların taşa uyguladığı kuvvet anlamsız bir esinti gibiydi. Yine de var olan tüm gücümü kullanarak diskin ağırda olsa hareket etmesini sağlamıştım. Bu süreç uzun bir müddet devam etti. Kollarımın uyuşmasına, hatta avuç içlerimdeki kapanmamış yaraların açılmasına sebep olmuştu. Ahşap kolu kaplayan kızıllığa rağmen çarkı çevirmeye devam ettim. İyiydi aslında. İçimdeki acı, sanki ellerimdekine karışarak yok oluyor; bedenimdeki uyuşukluk zihnimi de uyuşturuyordu. Alnımda biriken ter damlaları taş zemindeki yerlerini bulurken omzumda hissettiğim dokunuşla sıçrayarak bakışlarımı çevirdim.
“Yeter artık, dinlen biraz.”
Her zaman bıkkın bakan gözler bu sefer acıma ile karşılamıştı beni. Etrafa baktığımda küçük camlardan içeriyi aydınlatan soluk ışığın oldukça arttığını fark ettim.
Güneş tebedeki en parlak konumuna ulaşmıştı anlaşılan.
Kendimi o kadar kaptırmıştım ki geçen zamanı fark edememiştim. Oturduğum yerden doğrulduğumda uyuşan ayaklarım titreyerek tökezlememe sebep olmuş, yere düşmemi engelleyen şey ise Barbara’nın sıkı tutuşu olmuştu.
“Bana sorun çıkartma dediğime eminim.”
Kızgın ve artık alıştığım sesi tekrar kulaklarıma ilişirken, diğer yandanda ufak bir bez parçasını ellerime sarıyordu. Hızla ellerimi ondan uzaklaştırmış, ve tutuşundan kurtulmuştum.
Artık merhamete dair bir iz istemiyordum bedenimde.
Bezi elimde açılan yarama bastırırken, bir yandanda inceleyen bakışlarının altında eziliyordum.
“Yemek zamanı yaklaştı, hadi.”
Sesindeki yorgun tını bıkkınlıktan çok uzaktı. Mutfaktan çıkmadan kenarda içinde bezler bulunan bir sepeti eline almış, bana da yanındaki sepeti almamı işaret etmişti. Ellerimin acısını umursamadan pek de ağır olmayan sepeti kucakladım. Bir iki adım gerisinde adımlarını takip ederek ilerlerken, koridorun ortasındaki aşağıya inen merdivenlerin önünde duraksadı. Kısa bir tereddütten sonra soğuk merdivenlerden hızla aşağı doğru giderken ona ayak uydurmak oldukça zordu.
Sonunda, soğuk taş duvarların içerideki neme direnemeyip rutubet kokusunun her köşeye hakim olduğu bir odaya gelmiştik. Işık almaktan çok uzak; gün ortası olmasına rağmen loş kalmayı başaran bu oda, iki kandilin titrek aydınlığına muhtaçtı. Kandilin kesik ışıkları duvarları aydınlatırken; geniş bir meşe fıçısının içinde ayakta dikilen bedenin gölgesi de onlara eşlik ediyordu. Sırtı dönük beden, üzerindeki eski püskü kıyafetlere rağmen sönük ışıkta bile fark edilecek kadar beyaz olan çamaşırları ayaklarının altında çiğniyordu. Suyun soğukluğunu anlamak için dokunmaya gerek yoktu; tüm odaya, insanı titretecek bir soğuk hakimdi zaten. Adımlarım bedene biraz daha yaklaşınca, aslında bu kişinin bir oğlan çocuğu olduğunu anlamıştım. Boyu, içinde bulunduğum küçük bedene nazaran, kafamı yukarı kaldırmamı gerektirecek kadar uzundu. Barbara, elindeki sepeti kendini fark ettirmek ister gibi yere sertçe bırakırken; çocuk arkasını dönmeden sadece kafasını hafifçe yana eğmekle yetinmişti. Varlığımızı sanki en başından hissetmiş gibi, ayaklarının altındaki çamaşırları ezmeye devam ediyordu. Onun bu umursamaz tavrı Barbara’nın sinirle solumasına ve az önce yere bıraktığı sepeti bir tekmeyle devirmesine sebep olmuştu.
“Bütün gün, hangi cehennemdeydin?!”
Bu sefer bıkkın bir nefes verme sırası çocuktaydı. Sırtı bize dönükken boğuk sesi kulaklarıma ulaştı.
“Buradayım işte, derdin ne?”
Bir yandan burnunu çeken çocuk, titiz bir ciddiyetle ayaklarını hareket ettirmeye devam ediyordu. Barbara, onun dönük sırtına daha fazla bakmak istememiş olacak ki, omzundan tutup sertçe çekerek çocuğu bize dönmeye zorladı. Dağılmış kahverengi saçlarına ve loş ışığa rağmen kaşının kenarındaki morluk saklanamayacak kadar belirgindi. Çatık kaşlarının ortasında oluşan çizgi, orada kalıcı bir iz bırakmış gibiydi. Ciddi ve sert bakan gözlerine rağmen kızarmış burnu, ne kadar üşüdüğünün kanıtıydı.
“Neden bana sorun çıkartıyorsun?!”
Gözlerim çocuğun kırmızıdan mora dönen ayaklarında dolandı. Her şeye rağmen ayaklarını hareket ettirmeye ve işini yapmaya devam ediyordu. Barbara’nın sitemlerine sanki öyle alışmıştı ki, onları görmezden gelmekte hiç zorlanmıyordu.
“Alaric!”
Barbara’nın sesi duvarlarda yankılanırken, çocuk kısa bir an için ayaklarını durdurmuştu. Gözlerinde öyle soğuk, sınır çizen bir bakış vardı ki, kendimi bir adım gerilerken bulmuştum. Bunu hissederken yalnız olmadığımı, yutkunarak gerileyen Barbara’dan anlamıştım. Hepi topu on beşlerinde olan bir çocuktu muhtemelen ama bakışlarındaki ürkütücü ışığın şakası yoktu. Bir adım atmayı geçtim, dudaklarımdan nefesin dökülmesi bile sakıncalıydı sanki. Barbara sonunda pes etmiş bir şekilde, kızgınca ayağını yere vurarak yanımdan öyle hızla geçip gitti ki; rüzgarıyla kısa bir an tökezlememe sebep olmuştu.
Odada yalnızca o ve ben kalmıştık.
hissettiğim gerilim omurgamdan aşağıya bir titreme gönderirken, elimdeki sepeti beni fark etmediğini umarak sessizce yere bırakmaya çalıştım.
“Yeni misin?”
Sepet yere değmişti; ama omuzlarım kaskatı kesildiği için doğrulmayı başaramamıştım. Onun yaşlarındaki çocuklar, özellikle erkek olanlar, beni hep geriyordu. Ruhumdaki derin yaraları hatırlatan yaşlarda olmasının yanı sıra, sahip olduğu bakışlar korkuyla yutkunmamı sağlıyordu.
“Hey, sana sordum!”
Az öncekinden daha soğuk ve sert çıkan sesi karşısında hızla doğrulardum ve başımı sallayarak onu onayladım. Zaten dağılan saçlarım tüm çehreme yayılırken, bunu bakışlarından saklanmak için bir perde olarak kullanmaya karar verdim. Bir süre bakışları üzerimde gezinirken, nasıl buradan kurtulurum diye düşüncelere boğuluyordum.
Dikkat çekmek istemiyordum.
Bunun iyi sonuçları olmazdı, biliyordum. Ruhumun lanetinin bu hayatıma da leke sürdüğü göz önüne alınırsa, aynısına dönüşmesi de muhtemeldi. Yine eziyet görmek ve acı çekmek istemiyordum. Şu an sadece var olmaya çalışırken, beni yine yok olmaya sürüklemesinler istiyordum.
“Adın ne?”
Sessizce sorularını cevaplayarak rahatsızlık vermeden buradan gitmek istiyordum, ama dudaklarım aralansa da sözcükler dökülmemekte ısrarcıydı. Belki de uzun zamandır konuşmadığım içindi bu zorlanışım, ya da hâlâ iyileşemediğim içindi. Bilmiyorum. Bir süre daha, çaresizce dökülmesini istediğim sözcükler için dikilmeye devam ederken sonunda bir soluk ilişti kulaklarıma.
“Tamam, anladım.”
Bir yandan ara ara burnunu çekerken bir yandan da ayağındaki çamaşırları özenle çiğnemeye geri dönmüştü. Ne yapmam gerektiğini bilemez bir şekilde öylece orada dikilmeye devam ederken, göze batacak her hareketten sakınmaya çalışıyordum.
“Ben Alaric,” dedi; sanki isminin bir önemi varmış gibi değil de sadece bir envanter numarasını telaffuz eder gibi. Ne kadar süredir burada öylece soluklarımı sayarak dikildim ve onun öyle sessizce burun çekişleri eşliğinde soğuk suda çamaşırları yıkayışını izledim, bilmiyordum. Gitmem gerekiyordu, farkındaydım ama doğru zaman ne zamandı ki?
Doğru zaman hiç var olmayacaktı, bunu da biliyordum. Çünkü sorun çıkartmak isteyen biri için, nefes alıyor olmam bile bunun için sebep olurdu. Varlığımı unuttuğunu varsayarak, adımlarımı sessizce kapıya yönlendirdim. Çamaşırları yıkama işini bitirmiş olmalıydı ki, fıçıdan dışarı adımını attı. Ayaklarını kaplayan renge rağmen öyle sabit basıyordu ki yere, sanki acımadığını kanıtlamak ister gibiydi. Her hareketini dikkatle incelerken sessiz adımlarım kapıya artık çok yakındı. Kıvırdığı kol ve pantolon paçalarını düzeltirken, arkamı dönmüş ve olabildiğince sessiz bir hızla basamakları çıkmıştım.
Gergin omuzlarım rahatlarken ciğerlerime bastırdığım nefesim de usulca dışarı kaçmıştı, kesik çıkan soluklarıma dinlenmeleri için biraz süre tanımaya karar vermiştim. Arkama dönüp baktığımda aradaki mesafenin çokluğu daha da rahatlamamı sağlarken, yanımdaki bedenin varlığı ile sıçramadan edemedim.
“Nerelerdeydin?!”
Barbara’nın bana olan bitmez öfkesine karşılık sadece başımı önüme eğmek ve o olduğuna sevinmekle yetindim. Anlayamadığım bir gerginlik vardı Barbara’nın üzerinde. Acele ile beni kolumdan çekerek yemekhanenin girişine doğru yönlendirdi. Yemek sırasına geçmemizi beklerken adımları sıranın yakınlarındaki bir masaya yönlenince şaşırmıştım. Masada zaten bulunan iki tabak lapayla sırada beklemenin manasız olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Acıkmıştım, ama yine de ahşap kaşıkta bana bakan ılık lapayı ağzıma götürmek oldukça zordu. Sabahın erken saatlerinden beri değirmende ufalamaya çalıştığım arpa, şimdi ılık bir lapa olarak karşımdaydı. İnsana kendi emeğiyle elde ettiği şeyler daha büyük bir mutluluk verir derlerdi. Ama nedensizce bir şey beni kaşığı ağzıma götürmekten alıkoyuyor, sadece ellerimin acısını hatırlatıyordu. Yine de kendimi yemeye zorladım.
Yemekhanenin girişinde birden yükselen uğultuyla bakışlarım oraya yöneldi: bir grup çocuk, siyaha bulanmış üstleri ile yorgun bedenlerini sıradaki diğer çocukları umursamadan en önlere yöneltmişlerdi. Birkaç huzursuz uğultuya rağmen, kimse karşı çıkmamış ve sıradaki yerlerini almalarına izin vermişlerdi. Kalabalığın arasında az önce kaçmak için ter döktüğüm çocuk da vardı ve yorgun bedenine sarsak adımları da eşlik ediyordu.
“Sanki bir onlar yorgun.”
Barbara’nın huysuz mırıldanmaları odağımı kalabalıktan kendisine çekmeyi başarmıştı. Dikkatle ona olan bakışlarımı hissetmiş olacak ki kendini açıklama gereği duymuştu.
“Madencilerin ilk vardiyaları biraz erken bitmiş anlaşılan. Genelde yemeğin sonlarına anca yetişirler.”
‘Madenciler’ diye bahsettiği kalabalıkta gözlerimi tekrar gezdirdiğimde, bir avuç yorgun çocuktan başka bir şey görememiştim.
Barbara bıkkın bir nefes vererek bedenini öne eğdi ve dirseklerini masaya dayayarak daha kısık bir sesle konuşmaya başladı.
“Erkek çocuklar, genelde on yaşından sonra madende görev almaya başlarlar. Getirisi bizim gibi mutfakta ya da diğer yerlerde çalışanlardan daha fazla olsa da, riskler de bir o kadar fazla. Vardiya dönüşü yanlarına yanaşma, aşırı huysuz oluyorlar.”
Duyduklarım karşısında nasıl tepki vermem gerektiğini kestiremedim. Maden gibi zorlu bir iş için on yaş gibi bir sınır koymaları, bulunduğum kurumun acımasızlığını bağırır niteliğindeydi. Gerçi belki de bu acımasızlık buraya mahsus bir şey değildi. Sonuçta sistemin çürüklüğü, bir çocuğun hayatta kalması için savaş vermesini gerektiriyordu. Bu dış dünya için de, bu kurum için de aynıydı.
Kalabalıktan yükselen yeni bir uğultu ile Barbara konuşmayı bırakmış ve kalkmam gerektiğini işaret etmişti. Günün geri kalanında mutfakta çıkan bulaşıkların yıkanmasına yardım etmekle görevlendirildim. Tencereler öyle büyüktü ki bazısını yıkayabilmek için içine girmem gerekmişti. Güneş sönüp hava karardığında Barbara ile giriş holünün zeminini temizlemek ile meşguldük. Barbara sert fırça ile yeri çitilerken, peşi sıra elimdeki bezle duruluyordum. Sonunda yorgun bedenlerimiz doğrulduğunda parlayan zeminde gözlerimi gezdirdim. Buraya ilk girdiğimde beni karşılayan temiz zeminin arkasında böyle ter dökerek çalışan çocuklar olduğunu bilmiyordum. Şimdi aynı yere çok daha farklı bakıyordum.
İşin bitmesine sevinemeden giriş kapısından içeri öğlenki yorgun bedenler girmeye başlamış, sanki hiçbir önemi yokmuş gibi çamurlu ayaklarıyla öylece zeminde iz bırakarak ilerlemişlerdi. Tüm kalabalığın önünde çocukların ellerine teker teker ufak keseler bırakan bir adam dikkatimi çekti. Kabaca duruşu, dağılmış sakalları ve şişkin göbeği ile öyle baştan savma duruyordu ki, tanıdık görüntü karşısında şaşırmadan edemedim.
Umursamaz ayyaş bir adamın görüntüsüydü bu.
“Bu eksik!”
Geniş odaya rağmen yankılanan sesin sahibine baktığımda, çamaşırhanedeki çocuğun görüntüsü ile karşılaştım. Aldığı keseden memnun olmamış suratı ile kendisinden kat be kat büyük olan adamın karşısına dikilmişti. Adamın bakışları bir süre çocuğun üzerinde gezindi sonra dudağının kenarı alayla kıvrıldı.
“Bugün yarım vardiya çalıştın, ne bekliyordun ki?”
Duyduğu açıklama onu tatmin etmemişti anlaşılan; daha dik bir duruşla ve çatık kaşlarıyla kendinden emin bir şekilde konuşmaya devam etti.
“Tam vardiyada ne yapılması gerekiyorsa hepsini yaptım, eksiksiz tüm görevlerimi yerine getirdim.”
Anlaşılan bugün çamaşırlarla ilgilenirken kaçırdığı yarım vardiyanın da tüm yükünü üstlenmişti, hem de o kötü haldeki ayaklarına rağmen. Gerçi karşısındaki adam için bu çok da mühim değildi; çocuğu umursamadan diğerlerine keselerini vermeye devam etmişti.
“Bana hakkım olanı ver!”
Pes etmek gibi bir niyeti olmayan çocuğun dik duruşu suratına yediği sert tokatla devrilmiş ve yeri bulmuştu. Ne kadar güçlü durmaya çalışırsa çalışsın bir çocuğun bedeni hala bir yetişkinin karşısında yetersizdi.
“Yoluna devam et, Alaric!”
Düştüğü yerden sanki devrilen o değilmiş gibi sakince doğruldu ve yumruklarının arasında sıkıca kavradığı kesesiyle yanımdan hızla geçerken fısıltısı kulağıma ulaştı.
“Bu sondu, yettin artık.”
Giden bedenin tüm öfkesi iliklerime işlemiş, irkilmem sebep olmustu. Barbara'nın çıkan huzursuzluk karşısında söylenmelerine rağmen, günün geri kalanında onu hiç görmemiştim. Sadece Barbara’dan o adamın gardiyan olduğunu duymuş, ondan özellikle maden dönüşü uzak durmam konusunda uyarılmıştım. Sonunda odaya döndüğümde, kendimi hemen yatağa bırakmıştım. Öyle yorgundu ki tüm bedenim kemiklerimin her biri yoğun bir ağrıyla sızlıyordu.
Bu beden daha önce hiç bu kadar çalışmamıştı belki de. Gerçi onu her koşulda seven ve değer veren iki ebeveyne sahipken bu söz konusu bile olamazdı. Bir süre yatakta ağrıyla baş etmeye çalışırken sonunda zor da olsa uyumayı başarmıştım. Sabah olunca kaslarımdaki ağrı daha fazla artmış, ufak bir harekette bile beni inletecek kıvama gelmişti. Günler bu şekilde devam ederken, o gardiyanın başka çocuklarla sırf eğlence olsun diye uğraşmasına şahit olmuştum. Hareketleri o kadar tutarsızdı ki, aklının çoğu zaman yerinde olmadığına emindim. Bir akşam vakti dış avludaki bir ambardan gelen gürültüler sebebiyle uykumdan sıçramış, korku ile Barbara’yı uyandırmıştım. Sonunda öğrendiğim acımasız gerçekler midemin kasılmasına sebep olmuş, gecenin geri kalanında yorgun bedenimi uykuya teslim edememiştim.
Dışarıdaki ambarda gardiyanlar tarafından kurulan, ve çocukların zorla dahil edildiği bir düellonun sesiymiş kulaklarımı dolduran. Bir lokma ekmek karşılığında umarsızca, kendilerine yetişkin diyen insanların bir avuç çocuğun birbirlerini öldüresiye dövmeleri için kurulan bir düello.
Sabah olduğunda duyduklarımın üzerimde bıraktığı etki, bedenimdeki ağrılardan kat be kat fazlaydı. Her şeye rağmen günlük sayımdan sonra mutfaktaki görevlerimi yerine getirmeye koyulmuş, aklımı boşaltmak için bedenimi yormaya devam etmekte bulmuştum çâreyi. Günün ilk yemeğinin vakti yaklaşırken, ocağın altına atmak için odun alma görevi bana verilmiş, dış ambara doğru yol almıştım. Yine madenden dönen çocuklarla karşılaşmam ile olduğum yerde durmak zorunda kalmıştım. Günlerdir gördüğüm ayyaş beden bugün ortalarda yoktu. Alaric’in ise son gördüğümden bu yana yüzündeki morluklar daha fazla artmış olmasına rağmen, yüzünde tarif edemeyeceğim bir bakış vardı: Kızgın ve kararlı, belki biraz kendinden emin bir bakış. Günün geri kalanında ise duyduklarım karşısında şaşkınlıktan dilim tutulmuştu.
Gardiyanın cansız bedeninin maden kuyusundan çıkarıldığı haberi kulaklarıma geldiğinde, herkes bunun ‘iş kazası’ olduğunu düşünüyordu. Benimse kulaklarımda günler önce duyduğum o fısıltı çınlıyordu: “Bu sondu.”
Bu ilahi bir adâlet miydi, yoksa bilinçli bir cinayet mi? Kimse bilemeyecekti.
