4. bölüm · Ellian'ın gölgesi

BÖLÜM 4

Gülsüm Özveren

Gömülü olduğum karanlık kuyuda tenime değen soğuk duvar eşliğinde, nefesimi tutmuş bir şekilde tüm odağımı dışarıya vermiştim. Düzensiz adımlar çılgın kahkahalar ile beraber artık evimizin içindeydi. Sesler bir konuşmayı andırıyordu, ama net değildi. Gelen yüksek çatırtı ve eşyaların gümleme sesi ile yerimden sıçramış, ağzımdan kaçabilecek herhangi bir çığlığın önüne geçmek için ellerimle ağzıma set örmüştüm. Seslerden birkaç eşyanın devrildiğine emindim.

"Çek elini karımdan!"

Babamın yüksek ve öfke dolu sesi az öncekinden daha fazla titrememe sebep olmuştu. İçimde bir yanım dışarı çıkmak için çırpınırken, korkak olan benliğim tarafından çoktan bastırılmıştı. Tenime değen soğuk taş duvar mıydı beni üşüten, yoksa kendimle verdiğim çelişki miydi?

Karanlık ve dar alandaki boğuk hava nefesimi keserken göğsüme oturan his eşliğinde bekliyordum.

Sahi, neyi bekliyordum?

Yukarıdan gelen çığlık ve bağırmalar azalırken, kulaklarımı tıkayan ellerim tenimi yakıyordu. Sesler durmuştu. Bu küçük mezarda sadece kendi kalp atışlarımla doluydu kulaklarım. Kollarım hareket edemiyordu. Karanlık olduğu için miydi bu yüreğimi sıkan his? ya da dar alanda yok denecek kadar az olan hareket kabiliyetim mi?

Bilmiyorum.

Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Nefes almak artık çok zordu. Göğsüm sıkışıyor, kulaklarım uğulduyor, vücudum titriyordu. Artık kendi içimde boğuluyordum. Kollarımı genişçe açmak istiyor, hareket etmek ve buradan çıkmak istiyordum.

Korkuyordum.

Duvarlar hep bu kadar sıkışık mıydı? Burası en başında bu kadar havasız mıydı? Sessizliğin sesi vardı şuan. Gözlerimi sıkıca yumdum. Buradan çıkmak istiyordum. Fiziken olmasa da hayallerimle bunu yapabileceğimi düşündüm. Yumdum gözlerimi ve nefesimi tuttum. Geniş bir alandaydım şuanda. Burası bizim bahçe... koyunlar şuracıkta. Gökyüzüne ilişti gözlerim, uçsuz bucaksız bir mavilik karşıladı beni. Derin nefes ile ciğerlerime doldurdum temiz havayı. Sonra ayaklarıma indi gözlerim. Yeşil çimler ayaklarımda yumuşak bir his bırakıyordu. Genişçe açtım iki yanıma kollarımı; tüm kaslarımı olabildiğince gererek. Şimdi nefes alıyordum işte. Yine kaçmanın bir yolunu bulmuştım.

Ama bu an uzun sürmedi mâlesef.

Burnuma gelen yoğun is kokusuyla gözlerimi aralamak zorunda kaldım. Ahşap kapağın aralığından içeriye ince bir duman sızıyordu. Genzim yanarken gözlerime dolan yaşlar buna eşlik ediyordu. Yukarıda bir şeyler yanıyordu. Keskin sessizlik artık uzaktan gelen kahkahalarla bozulmuştu. İçinde bulunduğum alana sızan duman ciğerlerime nufus ederken, nefesimi tutmuş sesimi son ana kadar engellemeye çalışıyordum. Çıkmak için bedenimdeki tüm hücreler savaşırken, zihnimde dönen tek düşünce vardı; beklemeliyim.

Beni gelip alacaklar.

Duman artık kapağın aralıklarıdan içeri sızmıyor, adeta boşalıyordu. Ciğerlerim her nefes hamlesinde isli bir korla doluyor, boğazım sanki görünmez bir zımpara kağıdı ile kazınıyordu. Gözlerimden boşalan yaşlar yanaklarımdaki isi, iz bırakarak siliyordu. Öksürmemek için kendimi öyle kasıyordum ki, kaburgalarım birbirine batıyordu. Tam o an, o boğucu isin arasında alakasız, beklemediğim bir şey sızdı burnuma.

Pişen etin kokusu.

Güzel, huzurlu günlerden kalma; o nadir akşamları hatırlatan bir koku... Ama şimdi bu karanlığın, bu geniz yakan dumanın içinde öyle eğreti duruyordu ki, midem bir anda ağzıma geldi. Bir bulantı boğazımın kapılarını zorlarken, dumanın ciğerlerimi parçalamasından mı yoksa gelen kokunun tezatlığın dan mı kaynaklandığını anlamak imkansızdı. Zihnim bulanıp, gözlerim kararırken kendimi boş kilerin soğuk taş duvarına bıraktım.

Zihnimdeki o ağır sis tabakası, kuyu kapağının aralıklarından sızan buz gibi rüzgarla hafifçe dağıldı. Bilincim, kıyıya vurup geri çekilen dalgalar gibiydi. Duman gitmişti ama geride bıraktığı o zehirli tat hala dilimdeydi. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi yerinden oynamıyordu. Sonra toprağı döven at nalları ve metalin sağır eden şakırtısı ilişti kulağıma.

Birileri gelmişti.

Sesler biraz uzağımdan geliyordu. Kalbim göğsümü parçalamak ister gibi atmaya başladı. Bağırıp yardım istemek, bu mezardan çıkmak için çırpınmak istiyordum ama bedenim bana ihanet ediyordu.

"Her yeri kül etmişler,"

Kulağıma gelen ses boğuktu ama hiçbir tınısında acıma ya da merhamete dair bir iz yoktu.

"Komutana ne diyeceğiz? Kızı canlı istiyordu."

Diğerinin zırhından gelen gıcırtı, kuyu kapağının yanındaki tahtaları ezerken yankılandı.

"Görmüyor musun? Buradan canlı çıkması imkansız. Ya burada kül oldu, ya da haydutlar kızı alıp götürdü. Ne büyük kayıp..."

Bir süre duraksadı. Ya da benim zihnim puslandı.

"Aşağıdaki köye haber verelim, buradaki pisliği temizlesinler... kayıtlarda yağma diye geçeriz."

Adım sesleri uzaklaşırken kurtuluşa dair umutlarımı da yanlarında götürüyorlardı. Bilincim kendi karanlığına çekilirken tek yaptığım teslim olmaktı. Bir sonraki gözlerimi açışım artık daha netti. Ne kadar süredir bu çukurdayım bilmeden, soğuk taş zeminde titreyerek beklemekten başka birşey yapamıyordum. Bir süre sonra vücudumdaki sızı ve başımdaki keskin ağrı ile gözlerimi tekrar açtım. Ne ara yummuştum ki? midemde oluşan kasılmalar ve bacaklarım da oluşan kramplar artık süreci katlanılamaz hâle getiriyordu. Kaç saattir burdaydım? Ya da kaç gündür? Hiçbir fikrim yoktu ama artık gücümü toplayarak buradan çıkmalıydım.

Titreyen ellerimle ahşap kapağı tuttum ve itekledim. Ellerimde o kadar güç kalmamıştı ki kapak milim kıpırdamadı. Belki de üzerine birşeyler yıkılmıştı. Birkaç deneme sonrası nefes nefese kalmış, alnım terle dolmuştu. Burada çürüyüp gideceğime dair düşünceler zihnimi talan ederken, ağlama isteğiyle dolmuştum. Fakat akacak tek damla gözyaşım kalmamıştı. kurumuş dilimi çatlamış dudaklarımda gezdirdim. Buradan çıkmalıyımdım. Karnıma çektiğim bacaklarım artık uyuşmuştu.

Belki de pes etmeliyim.

Yorgun bedenimi uykunun kollarına teslim etmek üzereydim ki zihnimde bir melodi yankılandı. Sanki annem bana sesleniyormuş, dayanma mı söylüyormuş gibiydi. Tekrar olabildiğince doğruldum, vazgeçmek çok daha kolaydı halbuki. Ama bu beden onların sevgili kızlarına aitti. Bana emanetti. Hiç değilse bu bedeni korumalıyım ki tekrar o güvenli kucaklara kavuşsun. Kalan son gücümle kapağı ittim. Sanki bir çift kol bana yardım ediyormuş gibi, bu sefer açmayı başarmıştım. Keskin ve parlak ışık gözlerimi acıtmış, yummak zorunda kalmıştım. Kısa bir süre ışığa alışmakta sıkıntı yaşasam da, sonunda başarmış ve gerçekliğe gözlerimi açmıştım.

Boylu boyunca uzanan masmavi gökyüzü karşılamıştı beni. gözlerimi etrafta gezdirdim; yıkılmış çatı, yarısı yanmış duvarlar. Taş zeminin her yerine bulaşmış kan lekeleri ve metalik geniz yakan koku. Titreyen bedenimle zorlukla adım atarak ilerlemeye çalıştım. Bir zamanlar neşeli kahkahaların dolduğu ev artık bir yıkıntıdan ibaretti. Yorgun bedenim zorlukla hareket ederken, her bir yıkımda bir hatıra doluyordu zihnime. Ayaklarımın altında hissettiğim çıtırtıyla gözlerim ayaklarıma ilişti. Parçalanmış, içindeki samanları etrafa saçılmış olan bebeğimle boğazım düğümlendi yutkunamadım. Eğilip onun parçalanan bedenini avuçlarımın arasına aldım ve etrafa bakınmaya devam ettim. Gözlerimin neyi aradığını biliyor olsam da, en derinlerimde bulamayacağımı da biliyordum. Boğazım çözülse, sesim çıksa seslenecektim onlara. Cevapsız bırakmazlardı beni, biliyordum. Uzaktan kulaklarıma ilişen kalabalığın sesiyle gözlerim oraya döndü. Kalbim korkuyla atarken vücudum kas katı kesildi. Tanımadığım yabancı yüzler bana yaklaşırken kaçma refleksim artık işe yaramıyordu anlaşılan, kılım bile kıbırdamamıştı. Gözlerim gelen bedenleri hızlıca taradı; tanıdık yaşlı doktorun bedeni görüş alanıma girince vücudumda ki tüm kasların gevşediğini hissettim. Bacaklarım artık bedenimi taşıyamayacak kadar güçten düşmüş ve taş zemine yıkılmama sebep olmuştu. Bilincim kendini karanlığa doğru çekerken bedenime doğru koşan doktor zihnimin algıladığı son görüntüydü.

Üstümdeki büyük ağırlığa ve ısrarla kapalı kalan gözlerimi açmaya çalışırken, bir yandan da zihnimi toparlamaya çalışıyordum.
Gözlerimi sonunda açtığımda ise genzimi yakan, kurutulmuş bitki kokuları ve keskin bir ilaç kokusuyla yüzümü buruşturdum. Doğrulmak ve nerede olduğuma bakmak istesemde bedenimde o gücü bulamıyordum. Yapabildiğim tek şey gözlerimi tavana dikmekti. Tavan... Tanıdık değildi. Çatlaklarla dolu ahşap kirişler, sanki her an üzerime çökecekmiş gibi ağır duruyordu.

"Baba? Anne?"

Sesim çıkmadı. Sözcükler duyulmayan bir nefes gibi havaya karıştı. Boğazım, sanki biri oraya kor ateşten bir avuç kül tıkamış gibi sızladı. Yutkunmaya çalıştım; acı, kulaklarıma kadar vuran keskin bir bıçak darbesine dönüştü. O an her şey bir film şeridi gibi zihnime üşüştü: Alevler, o korkunç kahkahalar, kuyu kapağının üzerime kapanarak karanlığa gömülmeme sebep olması... Zihnim hala o zifiri karanlık kuyunun dibinde, buz gibi taş duvarların arasındaydı. Ama tenime çarpan şey rutubetli taş duvar değildi. Bu, yaşanılan şeylerin bir ilizyon gibi hissettirmesini sağlamıştı. Belki dedim en derin duygularımla, belki hepsi bir rüyaydı.

Başımı yana çevirdiğimde, masanın başında oturan, yüzü derin çizgilerle kaplı yaşlı doktoru gördüm. Gözlerimiz buluştuğunda elindeki otları bırakarak oturduğu yerden kalktı. Bir yandan ellerini beline bağlı olan önlüğe silerken, bir yandan adımları yanımda son buldu. Gözlerimdeki bakışla içimden geçen tüm soruları ve umutları duymuş olmalıydı ki dertli bir nefes döküldü dudaklarından. Bir cevap alamayacağımın korkusuyla kendimi tüm acılara rağmen doğrultmak için zorladığımda, omzuma değen elle yatağa geri yatırılmıştım.

"Zorlama kendini evlat, içtiğin duman ciğerlerini kavurmuş. Tüm bu zaman boyunca iyi bile dayanmışsın."

Neler oldu? Neredeyim? Ne kadar süre geçti? Ve en önemlisi annemle babam nerede?

Tüm bu sorular beynimi kemiriken, duyabileceğim şeylerden dolayı kelimeler dökülmüyordu dudaklarımdan.

"Ne oldu?" diye fısıldayabildim sonunda. Sesim, kendi kulağıma bile, bir yabancıya aitmiş gibi geliyordu.

Yaşlı doktorun omzumdaki eli kasıldı. Gözlerini benden kaçırarak bitki ve teneke kutularla dolu tezgahına yöneldi. Sabırla vereceği cevabı beklerken, hazırladığı bir sıvıyla yanıma geri geldi. Yatağın hemen yanında olan tabureye oturarak kolumdan tuttu ve doğrulmama yardım etti. Burnuma ilişen keskin kokuyla midem bulanırken kafamı çevirmeden edemedim.

"Hadi evlat, iki gündür baygındın... Kendini toplamak için içmelisin."

İki gündür baygın mıydım?

Zaman kavramı benim için o kuyuda önemini yitirmişti. Ama sonuçta ben yaşıyordum, belki onlarda iyidir diye düşünmeden edemiyordum. Burnumun dibine kadar soktuğu keskin kokulu içeceği daha fazla geri çeviremediğim için, nefesimi tutarak içmek zorunda kaldım. keskin kokunun hakkını vermek ister gibi oldukça kötü bir tada da sahipti.
Midem bir iki kere ağzıma gelmiş ama kusmamayı başarmıştım. Gözlerimle yaşlı adamın boş tası alıp tezgaha götürüşünü izlerken ağzımdaki tattan kurtulmaya çalışıyordum. Bakışlarıma daha fazla dayanamamış olmalıydı ki, derin bir nefes alarak tabureye kendini bıraktı.

"Haydutlar evlat, haydutlar tüm kasabayı yakıp kül etmiş... Bize haber geldiği gibi yola koyulduk, ama varmamız iki günü buldu... Seni bulduğumda durumun hiç iyi değildi, hala hayatta olman bile mucize denilebilir."

Peki annem? Babam? belki onlarda kurtulmuşlardır.

Gözlerime dolan yaşlar görüşüme buğu indirirken, bakışlarımı gözlerinden çekmeden bekliyordum. Ne sormak istediğimi anlamış olacak ki, gözlerini yumdu ve derin bir nefes aldı. Sonra ise ağır adımlarla doğrularak bir kaç kutuyu karıştırmaya başladı. Ne aradığını ya da ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum. Kısa bir süre sonra elinde tahta, küçük bir kutuyla geldi. Kutuyu aceleyle ellerime bırakarak tezgahın önündeki taburesine yerleşti. Boş gözlerle ellerimin arasındaki küçük kutuya baktım. Gözlerim şaşkınlıkla doktora döndüğünde, devam etmemi belirten bir baş işareti verdi. Ne ile karşılaşacağımı bilememenin verdiği tereddütle kutuyu araladım.

Gördüğüm görüntüyle boğazımdaki acıya rağmen yutkundum. Algılarım kapanmıştı sanki, ya da anlamak istemiyordum gerçekleri. Bilmiyorum. Titreyen ellerim kutunun içindeki babamın kanlı hançerine uzandı.

Sapı kırılmış, kanlı hançere.

Aceleyle bileylediği kançeri en son onun güçlü elleri arasındaydı. Şimdi ise kanlı kırık sapı ile benim titreyen ellerimin arasında. Son bir inkârla kafamı doktora çevirdim.

Yalvarırım, yaşıyorlar de.

Yalan da olsa duymak istediğim sözleri bir ümit bekledim. Ama boynunu büktü ve fısıldadı. Onun fısıltısı yıldırım saplandı yüreğimin ortasına.

Üzgünüm.

Bağırmak, tüm ses tellerimi yırtarak içimdeki yangını bir nebze söndürmek istedim. Fakat ne bir gözyaşı aktı gözlerimden, ne bir fısıltı döküldü dudaklarımdan. Issız bir çölde kaybolmuşum gibi sardı yalnızlığın kolları beni. Bense ellerimin arasındaki gerçekliğe sıkıca sarılmakta buldum çareyi.

Neden?

Bakışlarım dökülmeye yakın ahşap tavanı buldu. En derin dileklerimle sorguladım her şeyi.

Madem alacaktın benden onları, neden verdin?

Kimeydi sitemim? Kimeydi isyanım?

Hiç sahip olmadığım, belki de olamayacağım bir mutluluğu kollarıma önce atıp şimdi neden koparır gibi söküp almışlardı benden? Bu kaderden kaçmanın bir yolu yok mu diye düşünmeden edemedim. Yalnızlık benim lânetim miydi diye sorgularken buldum kendimi. Bir el sanki göğsümü yarıp, kalbimi avuçlarının arasına almış gibi nefesim daraldı. Sonra kendimi uçsuz bucaksız bir denize bıraktım. boşlukta öylece süzülürken bedenim, güvenli alanı inşa etmiştim sonunda. Varla yok arasında benliğimi bu alana hapsetmeye karar verdim.

"Onlarla yakındım,"

Doktorun sesiyle ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerimi açarak ona çevirdim. Ne gördü bende bilmiyorum, nasıl baktım ona bilmiyorum ama yutkunarak acıyla bakışlarını benden kaçırdı.

"Elimden gelen bir şey olmadığı için üzgünüm."

'Üzgünüm' sözcüğü benim için artık bir şey ifade etmiyordu. Zaman ellerimden kayıp giderken bulunduğum evde doktorun bakımında kalmaya devam ettim. Gündüz müydü, gece miydi artık takip edemiyordum. Etmekte istediğim söylenemezdi açıkçası. Başlarda öfke hissetmeliyim diye düşündüm. Ama sonra kime diye sorguladım. Şövalyelere mi kızmalıydım, bizi kaçmaya ittikleri için? Ya da haydutlara mı kızmalıydım, elimdeki tek mutluluk umudunu çaldıkları için? Belki de kendime kızmalıydım, bu bedeni ele geçirdiğim için.

Bilmiyorum.

Artık nefes almak dışında bir şey yapmak istemiyorum. Gerçi neden nefes alıyorum ki? O sınırı geçmedim mi ben? O çatıya tekrar çıkmak çok zor olmasa gerek. Omzumdaki sıkı tutuşla beynimi kemiren düşüncelerden sıyrılıp elin sahibine çevirdim gözlerimi. Dışarıda, büyük demir bir kapının önünde, kocaman eski bir binanın önündeydik. Ne ara gelmiştik buraya?
Yaşlı doktorun yorgun bedeni dizlerini tutarak önümde eğildi. Ve yorgun gözlerine hüzün eşlik etti.

"Bu yaşlı bedenim, sana bakmak için yeterince güçlü değil evlat..."

Arkasında kalan büyük binayı işaret ederek konuşmasına devam etti.

"Burası kilisenin bakımevi, senin gibi-"

Sözleri bir tereddütle kesildi, gözleri beni bulduğunda eliyle başımı okşadı. Gözlerinde acıma vardı.

"İçeride, yaşına yakın bir sürü arkadaşın olacak. Hatta belki abilerin, ablaların olacak."

Bir süre duraksayıp büyük binada gözlerini gezdirdi, sonra sözlerine yutkunarak devam etti.

"Senin hakkında gerekli bilgiyi ilettim, yapman gereken tek şey içeri girmek."

Elleri bu sefer iki omuzumu sıkıca kavradı ve kararlı bir şekilde gözlerime baktı.

"Güçlü olmalısın, tıpkı baban ve annen gibi,"

Bakışları yumuşarken bedenimi hızla kollarının arasına alarak bana sıkıca sarıldı. Bende hiçbir his oluşturmuyordu sarılması. Oysa yumuşacık sarıyordu kolları bedenimi.

"Yaşamalısın, bunun için çabalamalısın. Onlarda bunu isterlerdi."

Gözlerine dolan yaşlar ve titreyen sesi ile konuştu bu sefer.

"Keşke daha fazlasını yapabilseydim... Ama her zaman benim yanıma gelebilirsin bunu unutma."

Benden uzaklaşan bedeni mahçup bir şekilde doğruldu. Dudaklarından fısıltılı bir üzgünüm ilişti kulaklarıma sonra ise çekip gitti. Giden yaşlı adamın bedeniydi ama, bana edilen son veda ailemdendi.

Şimdi yine kendimle başbaşa, kimsesiz kalmıştım.