5. bölüm · Ellian'ın gölgesi

BÖLÜM 5

Gülsüm Özveren

İçimdeki yalnızlığa eşlik etmek ister gibi karamsar gökyüzü, bahara inat tepedeydi. Elime ne zaman tutuşturulduğunu bilmediğim bez, ağzı bükülmüş bir çantayla öylece dikiliyordum.

Ne bir adım ileri, ne bir adım geri gidiyordu ayaklarım.

Esen rüzgârın sebep olduğu metal kapının gıcırtısı, kulak tırmalayan tiz bir sesle yerinden oynadı. Ufak adımlarım istemsizce metal kapıdan içeri girdiğinde geniş bakımsız bir avlu karşılamıştı beni. Bir kısmına taştan yol yapılmış ama taşların bir kaçı sökülerek yerini derin oyuklara bırakmıştı. Avlu hiçliğin ortasında kalmış gibi, topraktan zorla çıkan bir iki yeşillik dışında hiçbir şeye sahip değildi. Sanki yıllardır insan eli değmemiş gibi. Gözlerim büyük binanın tepesinde görünen çana takıldı. Paslanmış görüntüsünü mesafe bile gizleyemiyordu.

Sonunda görüş alanıma, yüzünde yaşama dair iz bulmakta zorlandığım bir kadın girmeyi başardı. Binanın ağır ahşap kapısının önünde, ellerini karnının üzerinde sıkıca kavuşturmuş, bir heykel gibi kaskatı bekliyordu. Üzerindeki koyu zümrüt yeşili elbise, bu gri dünyanın içinde canlı bir renk gibi değil, kurumuş bir yosun gibi ölü duruyordu. Başındaki kar beyazı peçesi yüzünü öyle sıkı sarmıştı ki, şakaklarındaki deri gerilmekten incelmiş, asık suratına daha da tahammülsüz bir ifade katmıştı.

Beni karşılamıyor, sadece izliyordu. Bakışları, elimdeki bez çantadan başlayıp yüzümdeki o anlamsız ifadeye kadar her zerremde nefretle gezindi. Ayaklarındaki ağır deri botların taş zeminde çıkardığı o sert gürültü, adeta boş alanda yankılanıyordu. Zaten bildiğim gerçek bir kez daha yüzüme vurmuştu tokadını. Beni kapıda kocaman gülümsemeyle bekleyen, sevgiyle kucaklayan insanlar artık hayatımda yoklardı. Sevgilerini hak etmeyen benliğim, şimdi kendi gerçekliği ile yüzleşmeliydi. Huysuz kadının dudaklarından dökülen mırıltılar eşliğinde büyük ahşap kapıdan içeri girerken yeni hayatımın başladığını biliyordum.

İçeri girdiğimde dökülmeye başlayan duvar sıvasının altında kalan taş duvarlar ve duvardaki bakımsızlığa rağmen temiz bir şekilde parlayan zemin karşılamıştı beni. Duvardaki taşların arasına sokuşturulmuş metal halkalara bağlı olan, kendine bile faydası bulunmayan kandiller de, dışarıdaki havadan daha soğuk hissettirmişti. Bu soğuk görüntüye etraftaki bir kaç çocuk görüntüsü eşlik ederken, onların varlıkları da bizi gördükleri gibi kaçmalarıyla yok oluyordu. Hızlı adımlarla ilerleyen uzun ince bedene çelimsiz ayaklarımla eşlik etmeye çalışıyordum. Adım attıkça taşların üzerinde yansıyan kendi silüetim, parlayan zemine pis bir leke gibi düşüyordu. Sonunda bir odanın kapısında durduğumuzda, daha tam toparlanmayan ciğerlerimin çıkardığı kesik hırıltılar dudaklarımdan dökülüyordu.

"Bu odada kalacaksın,"

Keskin ve soğuk sesine eşlik eden bakışları bana değmeden etrafta gezindi.

"Alaric! Nerdesin!?"

Tiz çıkan yüksek ses duvarlarda yankılandı, ama isim sahibine ulaşamamış olmalıydı ki, kimse çıkagelmedi. Bu duruma sinirlenen kadının öfkesi önce çatılan kaşlarına, sonra homurdanan sesine yansıdı.

"Yine hangi delikte bu lanet velet!"

Öfkeyle boyanmış yüzü bana dönünce tiksintiyle yer değiştirdi. Ben hırıltılı soluklarımı dengelemeye çalışırken, gözlerini bıkkınlıkla devirerek az önceki kadar yüksek olmayan bir sesle bağırdı.

"Barbara!"

Bu seferki sesleniş yerine ulaşmıştı anlaşılan, cok kısa bir süre sonra saçları kulaklarının dibinde biten yüzü cillerle bezenmiş, boyu benden uzun ama bir o kadar cılız olan bir kızın bedeni, üzerinde yamalı elbisesiyle telaşla yanımızda bitti. Yanağındaki beyaz leke ve üzerindeki önlükle mutfaktan geldiği çok belliydi.

"Şu yüzünün haline bak, pislik içinde!"

Kız telaşlı bir şekilde elbisesinin kolu ile yüzündeki lekeleri temizlemeye çalışırken bir yandan da önlüğündeki un olduğunu tahmin ettiğim kalıntıları silkeliyordu.

"Özür dilerim efendim."

Kızın titrek fısıltısı öfkeli kadını daha da öfkelendirmişti. Birkaç öfkeli homurtudan sonra eli pis bir bezi tutar gibi üzerimdeki hırkanın omzundan tuttu ve beni kıza doğru itekledi. Sesindeki tınıdan tiksindiğini anlamak için suratına bile bakmama gerek kalmamıştı.

"Yeni gelenle ilgilen. Bir sonraki gelişimde daha temiz ve düzenli olsun. Ayrıca temel bilgileri de öğretirsin... beni uğraştırma."

Kızın gözleri sonunda beni buldu. Saçlarım annemin her zaman taradığı ve ördüğü şekilde değildi, dağılmıştı bayağı. Yüzüme düşen saç tutamlarının arasından gözlerimi ona çevirdim. Gözleriyle tüm bedenimi baştan aşağı süzdü. Üstümdeki en son kaçmak üzere giydiğim yün beyaz hırka maruz kaldığı duman isinden dolayı gri lekelerle doluydu. Botlarımda ise kalıplaşmış çamur izleri vardı. Adının Barbara olduğunu öğrendim kızın bendeki bakışlari ufak bir tebessümle son buldu.

"Tabii efendim, ben her şeyle ilgilenirim içiniz rahat olsun."

Kadın sonunda gözlerini devirerek üzerinde hiçbir leke olmayan elbisesini silkeledi, oluşabilecek her bir toz zerresinden kurtulmak istercesine. Arkasını dönüp bir iki adım gitmişti ki duraksayıp sırtını dönmeden sert sesiyle konuştu.

"Alaric'e söyle, bir hafta çamaşırhanede görevli."

Giden kadının ardından, kızın yüzüne kondurduğu tebessüm kesilince aslında yapmacık bir tebessüm olduğunu anlamıştım. Gözlerini bıkkınlıkla devirerek bana döndü ve kısa saçlarını kulağının arkasına sıkıştırmaya çalıştı. Bunu bir alışkanlık gibi yapmıştı, ama saçları orada kalamayacak kadar kısaydı.

"Takip et."

Sesindeki netlik koşulsuz peşinden gitmemi sağlayacak cinstenti. Önünde olduğumuz ahşap kapıyı itekleyerek odaya girmiş, ardından benide içeri çekmişti. Odada bulunan tek bir cam vardı, oradan sızan ışık sıralı dizilmiş paslı ranzalara vururken loş bir hava katıyordu. Ahşap zeminin verdiği sıcaklığa tezatlık oluşturan taş duvarlar içerisinin oldukça soğuk kalmasına sebep oluyordu. Adımlarımın zeminde oluşturduğu gıcırtı boş odada yankılanırken, tüm çocukların nerede olduğunu sorgulamadan edememiştim.
Etrafa bakınan gözlerim bana yönelen soğuk sesle duraksamıştı.

"Adın ne?"

Soru sormuş ama cevabı için o kadar ilgisizdi ki, çoktan yataklardan birine yönelmiş üzerindeki bir kaç parça kutuyu kenara indiriyordu. Bir süre sessizce haraketlerini izledim. Bir cevap vermem gerekirdi, biliyordum ama sözcükler mideme oturmuş gibi çıkmıyordu dudaklarımdan. Ben artık Ellian'dım ama öyle değilim gibi hissediyordum. Ruhumun lekesi artık bedenime sinmişti sanki. Corbin olmanın uğursuzluğu iliklerime kadar işlemiş, bu küçük kızın hayatını alt üst etmişti.

Bir lanet gibi.

Haraketlerini duraksatmış ve bana yöneltmişti bakışlarını. Durgun ve sessiz suratımı bir süre inceledi ve sonra bıkkın bir nefes bıraktı.

"Burada isimlerin bir hükmü yoktur ama rahibeler sana seslendiğinde bakman gerekir. Unutma; burada hayatta kalmanın ilk kuralı, ismini sadece bir ses yankısı olarak görmektir."

Bir süre daha beni inceledi bakışları. Yüzüme düşen saç tutamlarımın arkasına sığınmaktan başka bir şey yapamıyordum. Sanki bakışları ruhumun tüm lekelerini görebilecek gibiydi.

"Bu yatak senin, eşyalarını da ayak ucundaki sandığa koyarsın,"

Gözleri elimde tuttuğum çantama ilişti, ve yine bıkkın bir soluk bıraktı boş odaya.

"Sana bir kaç kıyafet ayarlarım, ama önce yıkanmalısın."

Adımlarım yine peşine takılmış, hiç bir çocuğun ruhunu taşımayan soğuk bir koridorda yürümeye başlamıştık. Soğuk taş duvarlarla çevrilmiş rutubet kokan bir alana geldiğimizde titremeden edemedim. Odanın tam ortasında, devasa bir meşe fıçı bir enkaz gibi duruyordu. Belki de bir zamanlar şarap ya da tahıl saklamak için yapılmıştı ama şimdi bir yıkanma teknesine dönüştürülmüştü. Etrafını saran demir kuşaklar paslanmıştı; sanki ahşabın şişip patlamasını engelleyen tek şey o paslı metalin inadıydı.

Ne zaman aldığını bilmediğim bir kaç parça kıyafeti tahta bir taburenin üstüne bırakarak odayı terk etti. Üstümdekileri çıkarıp fıçının içine girdiğimde buz gibi suyun tenimi yakmasına izin verdim. tenime değen her su damlası pislikleri alıp götürürken, ruhumdaki kirlere dokunamıyordu bile. Yeni bir deri, yeni bir isim... Ama hala aynı enkazın altında nefes alıyordum. Sonunda banyodan çıkmış, benim için kenara koyulan kıyafetlere hızla sarılmıştım. Çok şeyler görmüştü benliğim. Bu beden için buz gibi su ilkti belki ama benim için değildi. Bir üşümeyle dudaklarım titrerken, her bir saniye tekrar tekrar yüzüme vuran gerçekle öylece dikiliyordum.

Soğuk eskiden bu kadar acıtmıyordu canımı.

Saçlarımdan damlayan sular taş zemine iz bırakırken Barbaranın eşliğinde odaya dönmüş, bana verilen yatağa oturmuştum.

"Ölmeyi mi planlıyorsun?"

Artık bıkkın değil daha çok sinirli gelen sesiyle eline aldığı sert bir kumaşı canımın acımasını umursamadan saçlarıma sürttü.

"Ne planlıyorsan bunu sessizce yap, beni belaya bulaştırma."

Sinirli bir şekilde elindeki ıslak kumaşla odayı terk ederek, beni odada yalnız bıraktı. Saman dolu yatakta öylece otururken elimdeki çantayı kurcalamaya başlamıştım.

Kırık bir hançer ve yırtık bir bebek.

Sahip olduklarım ellerimde bana alayla bakarken, yapabildiğim tek şey onları bağrıma basmaktı. Ne kadar süre geçti bilmeden öylece onları kucakladım. Gerçi zaman benim için çoktan durmuştu o kuyuda.
Barbaranın sert sesi kapının arkasından bir uğultu olarak kulaklarıma ulaşınca hızla elimdekileri tekrar çantaya koydum.

"Yemek zamanı geldi, kalk."

Her zaman mı böyle bir insandı, yoksa varlığımın yükü bıkkın bir öfkemi yüklemişti omuzlarına bilmiyordum. Yinede onu takip ederken buldum kendimi.

"Yemek sırasındayken Başrahibenin gözlerine bakma. Bakarsan seni hatırlar. Hatırlanmak, seçilmek demektir. Seçilmek istemezsin, emin ol."

Bir kaç adım önümden ilerlerken bana verdiği uyarıyı aklımın bir köşesine not etmiştim. Sonunda koridorun ilerisinde kulaklarıma ilişen uğultular başka insanların varlığının kanıtıydı. Çoğu benim yaşlarıma yakın olan bir sürü çocuk; eski ahşap masalara oturmuş yemeklerini yerken, bir kısmı da uzun bir kuyruk oluşturmuş yemek sırasının kendilerine gelmesini bekliyordu. Bizde sıranın sonun da yerimizi alırken, bakışlarım dikkatle etrafta geziniyordu. Küçük çocukların yanı sıra büyük olan çocuklarda mevcuttu. Her biri öylesine yorgun duruyordu ki kaşıkların tabaklara değiş sesinden başka ses yoktu koca mekanda. Küçük bir oğlan çocuğu hızla yanımıza geldi ve Barbara'nın elbisesinin ucunu tutarak çekiştirdi.

"Abla, payından İnese'e verir misin?"

Barbara bakışlarını gelen çocuğa çevirerek, umursamaz bir tutumla konuştu.

"Neden bunu yapayım ki?"

Çocuğun dudakları titrerken, endişeli bir şekilde elleriyle oynadı.

"Bugün hastaydı, tezgaha inemedi."

Barbara bıkkınca gözlerini devirdi ve hafifçe çömelerek çocuğun hizasına yanaştı.

"İş yoksa yemek yok, bu çok basit bir kural."

Çocuk telaşla kekeleyerek konuşmaya çalıştı.

"Biliyorum. Sadece bu sefer, sonra sana ödeyeceğim. Söz veriyorum."

Barbara'nın dudakları ukalaca yukarı kıvrıldı.

"Nasıl yapacakmışsın onu?"

Çocuk bir anda titreyen dudaklarına rağmen omuzlarını dikleştirdi, sesini tok tutmaya çalışarak konuştu.

"Ben artık on yaşındayım."

Parmaklarının üzerinde durarak boyunu olduğundan daha uzun göstermeye çalışıyordu. Dediği şey ne anlam ifade ediyordu bilmiyordum, ama Barbara'nın yüzündeki ukala gülümsemenin solmasına ve irkilmesine sebep olmuştu. Zorlukla yutkunduğu her halinden belli bir şekilde doğruldu.

"Tamam, al."

Çocuk mutlulukla ellerini birbirine vurarak yerinde zıpladı.

"Geri ödemek zorunda değilsin."

Duyduklarına karşılık çocuk olumsuzca başının salladı. "Ödeyeceğim."
Sonra ise hızla sıranın ilerleyen taraflarına doğru koşarak uzaklaştı. Sıra sonunda bize geldiğinde Barbara yemekleri dağıtan rahibeye bir şeyler diyerek iki tabak yemek aldı ve boş bir masaya yöneldi, bende onun peşinden masaya yöneldim.

"Bugün benim payımdan yiyorsun, yarını sonra halledeceğiz."

Önümdeki tabağa öylece bakmaktan başka bir şey yapamadım: darı, arpa ve yulaftan yapılmış bir lapa. Öylece elimdeki kaşığı tabağın içinde gezdirirken yemem gerektiğinin farkındaydım ama kaşığı ağzıma götürmek gelmiyordu içimden. Barbaranın masaya sertçe bıraktığı kaşığı ile olduğum yerde sıçradım.

"Oyalanma! Önündekinin kıymetini bil ve ye!"

Burun kıvırdığımdan yemediğimi düşünüyordu muhtemelen, ama ben sadece yiyemiyordum. Nedenini bilmeden sadece yiyemiyordum. Ama bunu anlatacak bir güce sahip değildim, o yüzden zorlukla tüm tabağı bitirdim.

Sonunda tüm bu yemek faslı bitmiş ve odaya geri dönmüştük. Barbara bana hiç bakmadan kenarda bulunan merdivenlerden üst yatağıma çıktı. Her bir hareketi yatakta sarsıntı; her bir sarsıntı paslı bir gıcırtıya sebep oluyordu.

Kandiller söndü. Karanlık, odadaki her şeyi eşitledi. Paslı yataklardan gelen gıcırtıları, koridordaki nöbetçinin adımlarını ve kendi nabzımı dinledim. Hiç biri bana bir şey ifade etmiyordu. Sadece oradaydılar, bende sadece oradaydım.

Beni yarın neyin beklediğini bilmeden, uzun uykusuz geçecek olan bir geceye kucak açtım.