3. bölüm · Ellian'ın gölgesi

BÖLÜM 3

Gülsüm Özveren

Kulağımda tekrar tekrar dönen ninniyle, acıyan gözlerimi sabah ışıklarına açtım. Ne zaman uykuya dalmıştım, ne zaman annem gitmişti fark etmemiştim. Sadece üzerime sıkı sıkı örtülmüş dokuma pike ve odanın her yerine sinmiş annemin kokusu vardı.

Anne kokusu buymuş demek ki.

Kirpiklerim ısrarla birbirlerini tutuyor, şiş göz kapaklarımda bu ısrarı destekliyordu. Elimin tersi ile acıya rağmen gözlerimi ovuşturdum. Dün epey ağlamıştım, şimdi de bedelini gözlerim ödüyordu. Ama hafiflemiş hissetmekten de kendimi alamıyordum. Sanki on dört yılın yükü kalkmıştı omuzlarımdan. Odaya sinen kokuyu ciğerlerime çekerek yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk zemine değerken acıyla inlemeden edememiştim.
Gözlerim sargılı ayağıma ilişirken, dudağıma bir tebessüm oturdu. Bu şefkatin izini uzun süre taşımak istedim üzerimde.

Acıya rağmen adımlarım salona yöneldi. Kapı aralığından içeri baktığımda, dün geceki o ninninin masalsı sıcaklığı yerine, her yere sinmiş sarsıcı soğuk sessizlik beni karşılamıştı. Sönmüş sobadan gelen bir iki çıtırtı dışında hiçbir ses yoktu. Kafamı kapı aralığından uzattığımda babamın her zamanki heybetli duruşu yerine, çökmüş omuzlarıyla yemek masasına oturmuş bedeni karşıladı beni. Öyle yorgun, öyle kırgındı ki duruşu; yutkunamadım.
Gözlerini Önündeki taş zemine sabitlenmiş şekilde derin bir iç çekmişti. Sanki orada dün geceki sessizliğin izlerini arıyordu. Dün bana vurmak için bile elini kaldırmamıştı aslında; sadece öfkeyle savrulan o koca gövdesi, sertçe çıkan o sesi ve kontrolsüz büyük el hareketleri, yetmişti benim kabuslarımı uyandırmaya. O sadece çok endişelenmiş bir babaydı, bense yüzüme inecek sert tokadı bekleyen bir korkak.

Gözlerim annemi aradı. Onun sırtını mutfak tezgahının önünde görmek içimi sızlattı. Yüzünü görmesem de ağladığı belliydi sarsılan omuzlarından. Bu soğuk uzaklık hissi eski neşeli hâllerini anımsattı; ben sebep olmuştum buna.

Benim varlığım, dağıtıyordu bu neşeli aileyi.

Ayağımdaki sargının vermiş olduğu o hafif acıyla adım attım. Çıplak ayaklarımın soğuk zemine her değişi, sanki dün gecenin tüm kanıtlarını suratıma çarpıyordu.
Babamın omuzları varlığımla irkildi ama bana dönüp bakmadı. Beni görmemesi tam suratımın ortasına vuracağı tokattan daha çok canımı acıttı. Keşke bana vursa ama beni görmezden gelmese. Bana baksa ne göreceğini biliyordum halbuki, ne Ellian’ı ne de onun bedenini istila eden beni görecekti. O muhtemelen sadece kendi vicdanının aynasını görecekti.

Adımlarım ona yöneldi. Masadaki büyük ama çökmüş bedenin elleri dizlerinde bir yumruk halindeydi. Her adımımla irkilerek yumruğunu daha fazla sıkıyordu. Ellerimi yumruğunun üstüne koyduğumda boyut farkı daha çok dikkatimi çekti. Titreyen yumruğu, küçük Ellianın ellerinin altında kocaman kalıyordu. Sonunda gözleri gözlerime değdi, öyle pişman bakıyordu ki; sanki bu eller gerçekten tenimi bulmuş gibi, sanki gerçekten canımı yakmış gibi. Benim gibi sorunlardan kaçan biri için bu hareket, çok cesurcaydı. Ama bu adama bunu borçluydum. Sonuçta bu beden onun küçük kızına aitti. Küçük prensesine hiç el kaldırmamışken bunun azabını çekmesi hiç adil değildi.

Keşke bana yine prensesim dese.

Bana prensesim demesi fikri zihnimde yankılanan bir şaka gibiydi, ama ruhum o şefkat dolu yalanın içinde saklanmaya muhtaçtı. Parmaklarımın altındaki yumruk hafifçe gevşediğinde, kalbimdeki o ağır taşın da yerinden oynadığını hissettim. Belki her şey düzelebilir diye düşünmeden edemedim. Belki de bu beden, bu baba ve bu küçük ev eskisi gibi bana sığınak olabilirdi.

Ancak o kelime bir daha dudaklarından hiç dökülmedi.

Dışarıdan gelen, yerin sarsıldığını hissettiren o gürültü, her şeyi bıçak gibi kesti. Avludaki taşları döven at nallarının sesi ve metalin metale vurduğu o soğuk şakırtı kulak tırmalar cinstendi. Babamın gözlerindeki o yumuşaklık saniyeler içinde buharlaştı. Az önce gevşeyen yumruğu, sanki bir silahı kavrar gibi yeniden sıkıldı. Elini ellerimin altından sertçe çekişi ve hızla ayağa kalkmasıyla sendeledim.

Gözlerim merakla anneme yöneldi, neler olduğunu anlayamıyordum. Mutfak tezgahının önünde sarsılan omuzlarını dikleştirmiş bize dönen yüzü; kireç gibi bembeyazdı. Kimse konuşmuyordu ama evdeki hava nefes alınamaz bir hale gelmişti. Dışarıdaki bot sesleri durdu. Bir anda ölümcül bir sessizlikle doldu ev. Ardından kapımız çalınmadı; menteşeleri sarsan, tüm evi sarsan o sert tekmeyle içeriye soğuk bir rüzgar daldı. Kapı eşiğinde beliren zırhlı gölgeler, güneş ışığını kesip mutfağımıza karanlık bir perde gibi çökerken hızla iki zarif kol tarafından sarmalanmıştım. Annemin titreyen zarif kollarının sıcaklığı tüm bedenimi sararken gözlerim hala eşikteydi. Gün ışığını kesen o zırhlı gölgelerden biri, ağır çamurlu botlarıyla annemin hergün sildiği taş zeminde ilerledi. Şefkatli kollar beni daha sıkı sararken, gözlerimi babamın sırtından ayırmıyordum. Babam az önceki o pişman adam değildi artık; omuzları çökmüş ama bedeni bir barikat gibi kapıyla aramıza gerilmişti. Çamurlu botlarıyla mutfağın ortasına kadar ilerleyen adam omuzlarını gererek zaten heybetli duran yapısını daha da göz önüne serdi.

“Vakit doldu çiftçi,”

Sesi, kılıcının kınına sürtmesi gibi metalik ve hissizdi.

“Kralın sabrı da, bizim mühletimiz de bitti. O gümüşleri bugün almadan buradan çıkmayacağız.”

Duyduklarımı anlamakta güçlük çekiyordum. Gümüşler mi? Ne gümüşü? Zihnimde şimşekler çaktı ama hiçbir yere çarpmadı. Bizim gibi sofrasına koyacak ekmeği zor bulan bir ailenin krala nasıl borcu olabilirdi?

“Hasat…”diye kekeledi babam. Sesi o kadar derinden ve o kadar çaresiz geliyordu ki, yer altındaki bir sarsıntı gibiydi.

“Biliyorsunuz, hasat daha yeni yapıldı… Henüz karşı köyler için olan ticaret araçları yola çıkamadı. Sadece birkaç hafta daha süre verin… Lütfen”

“Haftalar karın doyurmuyor!”

Kükreyen adamın sesi kulaklarıma bir çınlama olarak ilişti. Beynim Durmuş, algım kapanmış gibi sadece bir uğultu hakimdi tüm benliğime. Bu adam belki bu dünyanın ‘şövalye’ dedikleri o soylu savaşçılardan biriydi, ama yaydığı enerji soyluluktan çok uzaktı. Karşımızda dikilenlerin en yetkilisi olduğu, sert çıkan o küstah sesinden belliydi. Yavaş ve ağır adımları evde dolanırken nefretle ve tiksintiyle etrafa bakınıyordu. Masaya geçirdiği yumruğu ile olduğum yerden sıçramış ve dudaklarımdan kaçan ufak çığlığa engel olamamıştım. Adamın gözleri babamın omuzları ardından beni bulduğunda, bakışları önüme geçen anneme rağmen beni süzdü. Az önceki saf öfke, bir anda yerini insanın teninde bir yılanın süzülmesi gibi iğrenç bir his bıraktı.

“Bak sen…”

Dudağının kenarı havaya kalkarken adımları bana yönelmişti. Omurgamdan aşağıya süzülen bir titreme hissettim, bu korku değildi. Bu hiç bilmediğim, tanımlayamadığım bir histi.

“Bu tozun toprağın içinde bir cevher saklıyormuşsun. Neden bu küçük hanımdan hiç bahsetmedin?”

Babam duyduklarıyla irkilerek şövalyenin önüne geçmeye çalıştı. Annem ise beni daha çok sarmalamıştı bile. Bakışları, annemin omuzları üzerinden süzülüp tam gözlerime çakıldı. O an gözlerimde ne gördü bilmiyordum; kendi yüzümü puslu bir su birikintisi dışında bir aynada hiç görmemiştim. Sadece uzun örgülü saçlarımın ve cılız bedenimin farkındaydım ama bu adam, sanki bir çamur birikintisinin içinde parlayan değerli bir taş bulmuş gibi duraksadı.

İnsanların gözlerine bakmayı sevmezdim pek, sanki ruhumun en derin yaralarını görecekler gibi gelirdi. O yüzdendir belki gözlerim dikili kalamadı gözlerinde, belki de yine sadece korkmuş ve kaçmıştım. Taş zemine diktim gözlerimi sığındım annemin yumuşak şefkatli kollarına. Kafamda döndü dünkü ninni tekrardan, sanki aklım güvenli bir çıkış arıyordu şuan.

“On ikisinde mi? Belkide on üç…”

Sesindeki metalik tını mide bulandırıcı bir iştahla kısılarak. “Saraydaki kahyalar böyle ender bir yüz için sadece gümüş değil, altın bile dökerler çiftçi. Onu bizimle gönderirsen, sadece bu yılın değil, önümüzdeki üç yılın vergisini de silinmiş sayabiliriz.”

Zihnim bir an durdu. Beni bir mal gibi, bir çuval tahıl gibi takas etmeyi mi teklif ediyorlardı. Babamın sırtının kaskatı kesildiğini gördüm.

“O daha sekiz yaşında!”

Dişleri arasından tıslayarak başladığı cümleyi, kendine hakim olmadığı her halinden belli bir edayla kükreyerek bitirdi. Sesi o kadar yüksekti ki kulaklarım zonkladı. Ellerim istemsizce gitmişti kulaklarıma. Bunu fark eden babamın sıktığı yumruğu beyazlamış, bu sefer daha kısık ama hala keskin bir sesle konuşmaya devam etti.

“O daha bir çocuk! Yasalar on iki yaşından önce-”

Cümlesi omzundan sertçe iten şövalye tarafından kesilmişti. Yüzündeki alaycı sırıtışla diğer omzundan da itti. Bir iki adım geri tökezledi sarsılmaz gördüğüm güçlü beden.

“Yasalar, gümüşü olanlar içindir çiftçi. Gümüşün yoksa elindeki tek değerli varlığı masaya koyarsın.”

Bir elini kılıcının kabzasına koyarken diğer eliyle, az önce babamın ‘prensesim’ demesini istediğim, her şeyin eskiye dönmesini beklediğim masayı tuttu ve tek hamlede ters yüz etti. Üzerindeki boş kaselerin taş zemine çarpıp parçalanmasına tanıklık ederken kapadığım kulaklarımla bile çıkan korkunç sesi bastıramamıştım. Gözlerim etrafa saçılan ahşap parçalarına ve kırılmış masaya ilişti. Hep beraber oturduğumuz hayatım boyunca yediğim en huzurlu yemeklere eşlik eden masa; paramparça olmuştu.

“Yarına kadar vaktin var çiftçi,”

Çamurlu botlarını annemin henüz yeni elleriyle işlediği masa örtüsüne sürerek temizledi. Adamlarına verdiği baş işaretiyle evin dışına çıkmalarını sağlamış, kendi de çıkmak üzereyken dönüp önce babamın o bembeyaz olmuş yumruklarının yanı sıra, çaresizlikten çökmüş bedenine, sonra ise annemin titreyen kolları arasındaki bana dikmişti gözlerini.

“Ya gümüşler, ya da çocuk.”

Uzaklaşan bedenler arkalarında paramparça olmuş üç yürekten başka birşey bırakmamışlardı. Annemin buz tutmuş elleri kulaklarımdaki ellerimi bulmasıyla, çoktan uzaklaşmış olan şövalyelerin ardlarına takılan bakışlarım ona çevrildi. O gözler yaşla dolmuş, ruhumun en derinliklerine bakıyordu. Gözlerinin içi titredi, benimse kalbim tekledi. Yumuşak bir dokunuşla ellerimi indirdi ve avuçları arasına kilitledi.

Yine yaralarımı sarıyordu.

Gelen ahşap tıkırtılarıyla sıçrayarak gözlerim sesin kaynağına çevrildi. Dünyanın en sağlam dayanağı gibi duran dik omuzlarıyla babam kırılmış masa parçalarını topluyordu. Ayağa kalktı ve acele ile odasına gitti. Kısa bir süre sonra elinde ufak bir sandıkla çıkageldi. Sanki beynini tek bir şeye kodlamış gibi masadan dökülen odunları birbirine çakıyordu. Gözlerim sadece onu ve yaptığı hareketleri takip ediyordu.

Konuşmayacak mı? Anlatmayacak mı bana neler olduğunu?

Beynime dolan düşünceler içime endişenin oturmasına sebep olmuştu. Yoksa benden vaz mı geçecekti? Yine yok sayılmanın yükü, yüreğime ağırlık yaparken dudaklarımın titremesi kaçınılmazdı. Annemin elleri yanağımdan süzülmekte olan damlayı yakalarken bir yandan da saçlarımı öpüp kokluyordu. Oda anlayamıyordu belki de babamın ne yapmaya çalıştığını.

Bir süre daha orada öylece annemin kollarında babamı izledim. Sonunda birleştirdiği masa parçalarını kaldırarak içeri soğuk rüzgarı dolduran açık kapı eşiğini kapatmıştı. Öyle eskisi kadar sağlam olmamıştı belki ama dışarıdan gelen soğuk artık kesilmişti. Gözlerim inatla onu takip ediyorken yaşananların yorgunluğu çoktan çökmüştü bedenime. Geniş omuzları sık nefesleriyle sallandı. Bir süre durdu, bir şey düşünüyor gibiydi. Belki de karar aşamasındaydı. Duymaya alışık olduğum tok ve güçlü ses belki saatler sonra kulağıma ilişmeyi başarmıştı.

“Hazırlanın”

Tek kelime, sonra yine sessizlik. Annemin olduğu yerden telaşla kalkması ve evin içinde koşturması için yeterliydi. Aklıma sürüyle soru akın ederken, yaptığım tek şey öylece dikilip onları izlemekti. Uzun zaman olmuştu aslında böyle kendimi kopmuş hissetmeyeli. Buradaydım ama aslında yoktum. Onların zaten dünyalarında değildim ama bu Ellian için geçerli değildi. Yani öyle olmalıydı. Ama yine, varlığım yoktu.

Annemin elleri yüzümü kavradığında, kafamdaki düşünceleri bir tarafa atmak zorunda kalmıştım.

“Ellian, hadi canım topla kendini… gitmeliyiz”

iyi de nereye?

Şaşkınlığımı anlamış olacak ki, dudaklarına yerleştirdiği şefkatli gülümsemeyle, yanaklarıma öpücük kondurdu.

“Güneye... Orada bir akrabam var, onun yanına gitmeliyiz.”

Sonunda bir şeyler izah edilmiş, bende anın bir parçası olabilmeyi başarmıştım. Gerçi bilmediğim çok şey vardı hâlâ. Ayağımdaki sızıyla odama yöneldim. Birkaç saniye boş bakışlarla odayı taradım. Ne alacaktım yanıma? Benim neyim vardı ki burada? Ellerim yatağımın başında annemin eski kumaşlardan diktiği içi saman dolu bebeğe gitti. Öyle çok güzel değildi. Hatta fazla orantısız çirkin denilebilecek durumdaydı. Ama hiç oyuncağa sahip olmayan benim için, çok güzel bir hediyeydi. Buraya geldikten bir hafta sonra anca verebilmişlerdi bana.

Ellian’nın doğum günü hediyesi.

Almak istediğim tek şey buydu. Odamdan çıktığımda annemin dünden kalan ekmeği bohçaya koyduğunu gördüm. Babamsa eline aldığı ufak bir hançeri bileyliyordu. Bundan sonra ki yaşamım nasıl olacak bilmiyordum ama eğer yanımda annem ve babam varsa herşeyin üstesinden gelebilirmiş gibi hissetmeden edemedim.

“Ben hazırım.”

İkisini de bakışları beni buldu, annem yüzünde gülümsemeyle yanıma gelip arkama geçti. Elleri bir yandan saçlarımı severken bir yandan da, saçlarımın kenarlarını örmeye başlamıştı.

“Güzel kızımın güzel saçlarını da örelim.”

Ne kadar bastırmak istese de sesindeki titremeyi gizleyemedi. Babama takıldı gözlerim, oturduğu yerden buruk bir gülümseme ile bize bakıyordu. Öksürerek boğazını temizledi ve dolan gözlerini gizlemek için bakışlarını kaçırdı.

“Sende hazırsan çıkalım hanım, yolumuz uzun.”

Her şeyin hazır olması saatlerinizi almıştı. Artık gitmeye ve burayı terk etmeye birkaç adım kalmıştı sadece. Dışarı çıktığımızda burnuma dolan temiz akşam havası yerine yanık is kokusu ile suratım buruştu. Kasabadan yükselen siyah dumanlar sanki tüm gökyüzünü kaplamıştı. Uzaklardan kulağıma dolan çığlık sesleri ise omurgamı titretti.

Kahkaha sesleri.

Öyle korkunç, öyle acımasızdı ki uzaklardan gelmesine rağmen içimi korku ile üşüttü. Neler olduğunu anlamadan babamın güçlü kollarında buldum kendimi. Az önce çıktığımız eve hızla girmiştik tekrardan. Babamın beni tutuşu sağlamdı ama aceleci hareketleri ile bedenim sarsırılıyordu. Beni nereye götürdüğünü çözmek için etrafa bakındığımda, mutfağın en arkasındaki, kuzey duvarına yaslanmış o soğuk ve loş köşedeydik. Burası güneşin uğramadığı, kışlık erzakların taş duvarın soğukluğuna bıraktığımız kuytu bir alandı. Dışarıdaki kahkahalar artık o kadar da uzak değildi. Şövalyelerin soğuk ve nizami yürüyüşünden çok daha ürkütücüydü bu; kuralı olmayan saf bir vahşetin sesleriydi. Beni kucağından indirdiğinde annemi buldu gözlerim, gördüğüm şey saf korkuydu. Babamın zemindeki ahşap kapağı kaldırmasıyla içeriden yüzüme serin ve kuru olan ağır bir hava çarptı. Önce o karanlık bilinmezliğe sonra ise anneme baktı. Gözlerinde anlamadığım bir konuşma gerçekleşti. Her ne olduysa annem ağlamaya başlamıştı. Bedenimi tek hamlede karanlık bölgeye koymuştu babam. İçeri girdiğimde dar alan hareketlerimi imkansız hale getiriyordu. Ne yapmam gerektiğini bilmeden öylece yukarıya, gözlerinin içine baktım.

Babam gözünden akan yaşı gizleyemedi bu sefer.

“Ellian, burada kal. Sakın ses çıkarma. Ne duyarsan duy… nefes bile alma”

Sesinin titremesi gözlerimin dolmasına sebep oluyordu. Zorla yutkundu, kendini konuşmaya zorladığı belliydi.

“Tamam mı kızım?”

Bir anneme bir babama baktım. Neler olduğunu anlamak zordu, ama bakışlarında veda vardı. Hızla ikisininde elini tuttum ‘gitmeyin’ demek istedim ama kelimeler yok olmuş, boğazım düğümlenmişti. Annem durmak bilmeyen yaşları ile tuttuğum elime öpücük kondurdu. Babam ise saçlarıma. Ahşap kapak üzerime örtülüp beni karanlığa bırakmadan önce ikisinden de duyduğum son sözler, ömrüm boyunca kulağımda çınlayacaktı.

‘seni her şeyden çok seviyoruz, bunu asla unutma.’