2. bölüm / 5
Eğer istediğim olsaydıYüzleşme
Bölümler 5Şu an: Yüzleşme
- 1 -Giriş-759 kelime
- 2 Yüzleşme2.211 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Gülbeyaz2.321 kelime
- 4 Okul2.426 kelime
- 5 Sessiz çığlık3.031 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gülbeyaz Yalçınkaya...
Hayattan daima az şey istemiştim. Hep az olanla yetinmiştim. Ben ne kadar az olanla yetindiysem, hayat benden inatla yetindiğim her şeyi de almak istemişti. Annem gitmiş babamla yetinmiştim o da ölmüştü babam ölümüş abimle yetinmiştim.Gözlerimi açalı beş dakikadan fazla olmuyordu. Şimdi bir hastane odasında olduğumu kokusundan dahi anlayabiliyordum. Küçük bir odaydı. Hastane yatağının yanında küçük bir komodin vardı. Beyaz perdeler kapalıydı. kapının biraz gerisinde bir kapı daha vardı lavabo olmalıydı.Üzerimde hastane önlüğü vardı. Yataktan yavaşça kalkmaya çalıştım. Boynumdaki sargılar yüzünden biraz zor oluyordu, canım acıyordu. Ayağa kalkarken giymem için konulmuş terliği giymiştim. Yavaşça pencerenin olduğu tarafa yöneldim. Beyaz perdenin ucundan tuttum. Sola doğru çektiğimde güneşin yeni doğmaya başladığını gösteren turuncu, sarı ışıklar gözlerime hücum etti.
Galiba kazanın ardından yedi, sekiz saat geçmiş olmalıydı. Kapının olduğu tarafta bir hareketlenme oldu. Daha arkama dahi dönemeden yan tarafımda Kül belirdi. Üzerinde hâlâ kahverengi kabanı beyaz yerine kanlar içindeki tişörtü ve siyah kumaş pantolonu vardı. Kumral saçları oldukça dağınıktı. Ela gözlerine kan oturmuştu. Ağlamış görünüyordu.
Kül ağlamış mıydı?
Zihnimde hayal meyal hatırlıyordum. Ben yoğun bakım ünitesindeydim. Camın kenarında ağlayarak bana bakan adam Kül'dü. O zaman daha fazla dağılmış gibiydi. O hâline kıyasla şu an daha iyi görünüyordu ama ifadesi donuktu. Yüzüme şefkatle bakmıyordu. Bana bakınca gülümsemiyordu. Daha çok acıma vardı yüzünde. Ne olmuştu? Neden böyleydi? Hem abim neredeydi?
"Kül, ne oldu..." demek istedim ama sadece dudaklarımı oynatabilmiştim.
"Abim nerede?" diyecek oldum, yine sadece dudaklarım hareket etti. Kaşlarım çatıldı. Merakla Kül'ün bir şey söylemesini bekliyordum ama o hâlâ bana aynı bakıyordu. Her konuşacak olduğumda gözlerini kısıyordu. Bir şeyi anlamaya çalışıyor gibiydi sanki.
Elimi kaldırıp bileğini kavradım. Bir şey demesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordum. Gözlerime baktı. "Ne oldu?" der gibi kaşlarımı çattım.
"Gül..." dedi.
Başımı salladım, evet dercesine.
"Ben neden konuşamıyorum?" demek istedim. Olmadı. Niye olmuyordu? Başını sağ tarafa, kapıya çevirdi. O esnada doktor önlüğü giyen bir adamın orada olduğunu fark ettim. Doktorum muydu?
İki elimi de dirseklerine yerleştirdim. Bana bakması ve bir şey söylemesi gerekiyordu. Kollarını sarstığımda başını aşağıya, bana doğru çevirdi.
"Gül... Doktorlar... Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ben..."
İlk defa onu böyle görüyordum. Söyleyemeyeceği bir şey vardı sanki ya da söylerse gerçek olacak bir şey.
"...Artık konuşamayacakmışsın. Doktorlar öyle söylüyor."
Zaman durdu ve ben yok olmayı diledim. Ben artık konuşamayacak mıydım? Hayatım boyunca yaşanan haksızlıklara sadece sesimle karşılık vermiştim. Ben artık konuşamayacak, bağıramayacak mıydım? Artık gerçekten hiçlikle mi yetinecektim...
Gözümden sıcak bir gözyaşı aktı ve ben yere düştüm. Bağırmak çığlık atmak istiyordum Acım için bir çığlık dahi atamamıştım. En çok da buna ağlıyordum. Benimle beraber Kül de yere oturdu. Beni kendine doğru çekti ve sarıldı. Öyle bir sarıldı ki sanki iyileştirmek istiyordu beni. Ama yapamazdı sesimi bana geri vermezdi
Yani ben şimdi karşımdaki o çocukla kahkahalar atamayacak, onunla oynayamayacak mıydım? Şimdi ben abimle... Abim o neden burda değildi neredeydi bu durumda beni yanlız mı bırakmıştı Abim neredeydi?
Kızarmış gözlerimi Kül'e çevirdim. Onun, ne demek istediğimi anlamasını diledim sadece sustu. Avucunu bana doğru uzattı kırmızı iki ip vardı. Bileğinde ise kendininki. Bu, "Artık senin ipin koptu ama o yok." demekti.
O.
Evet, artık
O.
Abi değil.
O,
Anne değil.
O
ve Baba değil.
O.
Ben çocukluğundan beri yalnız kalan o kadındım. Karşımda çocukluğum olan adam, arkamda ise beni içinde bıraktıkları enkaz vardı. Ellerimi Kül'ün beline daha sıkı sardım. Olanla değil, hiçlikle yetindim.
Ona son bir cümle söyleyecek olsaydım, şu cümleyi söylerdim:
"Eğer istediğim olsaydı, doğmamayı dilerdim."
5 Ay sonra...
Hayat denen şeyle hiçbir zaman barışık değildim. Kendine yalan söyleyen biri de olmamıştım hiç. Ama beş ay önce istemiştim. Yalan olsun istedim, şaka olsun istedim ama değildi. Konuşabilmeyi değil, sanki elimden silahımı almışlar ve beni bir aslanın kafesine sokmuşlardı. İnanmadığım o ip beni ezip geçmiş ve ben doğruyum demişti. Ayrı düşmüştük işte. Ölmemiz gerekmemişti.
O, abi gitmişti. Baba ölmüştü. Anne kaçmıştı. Hayat bana "Sen baş edemezsin." demiş, babamı almıştı. Bir umut abi kalmıştı ama o artık yoktu. Odamın kapısı çaldı. Çaldı... Evet, sanki cevap verebilirmişim gibi çaldı. Gözlerim kapıya döndü. Çok geçmeden kapı açıldı. İçeriye girdi. Usulca, yüzü gülüyordu. Benim de gülmemi istiyordu ama yapamıyordum. Deniyordum ama olmuyordu.
Elindeki tepsiyi masama bıraktı. Bense sadece ona bakıyordum. Beş aydır her gün odama geliyor, benimle vakit geçiriyordu. Benimle konuşuyordu. Sesim yokmuş gibi davranmıyor, gözlerimden ne demek istediğimi anlıyordu. Ama kahkahamı duyuyor falan değildi. Ben ne kadar eksiksem, o tammışım gibi davranıyordu. Bir nebze dahi iyi hissediyordum ama ona varlığı için teşekkür dahi edemiyordum.
"Yapma ama, bak en sevdiğin yemeği yaptım. Beraber yiyelim mi, çocukluğumuzdaki gibi..."
Küçükken de beraber yapardık her şeyi... ama şuan beraber yapmamızın nedeni benim dilsiz olmamdı. Güçsüz olmamdı hatta olmamamdı.
Olumlu anlamda başımı salladım. Çalışma masamın yanındaki koltuğu çekti, kendi için; çünkü sandalyeme sığmıyordu.
Beraber yemek yememizi özlemiştim. Onun yemeklerini de...
Uzun süre yalnızdık. O yüzden hep kendimize yetebilmeyi öğrenmiştik. Üçümüz de. İkimizde yemek yapmayı biliyorduk. Bilmek zorunda kalmıştık.
İkimiz de sandalyelerimize yerleştiğimizde ilk önce benim tabağımı önüme koydu. Mantı yapmıştı, severdim. Yanına vişne suyu da koymuştu, onu da severdim ama babamdan sonra ağzıma almamıştım. Rengi kan gibiydi, bana o geceyi hatırlatıyordu. O geceyi, pişman olduğum her şeyi... Sanki hepsini o bardağı önüme koyarak yeniden sunmuştu.
Ben bardağa bakarken gözleri üzerimdeydi. Zaten olmadığı bir an olmamıştı.
Aynı evde kalmaya devam ediyorduk. Daha çok o yaşıyordu evde. Ben bu odadan başka hiçbir yere çıkmıyordum. Odam büyüktü, ihtiyacım olan her şey buradaydı.
Okulu bırakmıştım zaten. O da artık benim yüzümden işini yapamıyordu. Oysa çok iyi bir öğretmendi, naif bir adamdı. Öğrencilerini çok seviyordu. Onu bırakmasının nedeninin ben olduğunu bilselerdi benden daha da nefret ederlerdi. Gerçi pek haz etmezlerdi benden zaten. Ne zaman yan yana görünsek, üzerime garip, yargılayıcı bakışlar atarlardı.
Avukatlığı bırakmama çok üzülmüştü, biliyordum. Ama kimse dilsiz bir avukat istemezdi. Ne olacaktı? Herkes bir avukat için işaret dili mi öğrenecekti? Ya da müvekkilimi yazarak mı savunacaktım?
Ama o, inatla bana dışarıdan bitirme sertifikası aldırmak için ders çalıştırıyordu. Zihin hapishanemden beni yine o kurtarmış sesizliği o bölmüştü.Zaten o bölebilirdi aptal ses cıkaramıyorsun zaten.
"Biliyor musun, bugün bir arkadaşınla karşılaştım markette. Seni sordu. Arkadaşınmış, sınıfından. Seni görmeyi ne kadar istediğinden bahsetti. Tanıyor musun gerçekten? Arkadaşın mı, Gül?"
"Nasıl görünüyordu?" anlamında başımı sallarken sol elimle vücudumu işaret ettim.
"Esmer, genç bir kadındı. Uzun boyluydu ama pek dikkat etmedim. Yalan söylüyor gibiydi. Belki seni tanımıyordu bile, sadece görmüş de olabilir."
Kaşığını tabağına uzatıp yemeye başladı.
Kızın kim olduğunu biliyordum. Tuğçe'ydi. Arkadaşım falan değildi. Kül için benimle yakınlık gösteriyor, ona iyi görünmeye çalışıyordu. Eminim, onunla konuşmak için benim konumu açmıştı. Çünkü ben olduğumda Kül'ün dikkat kesileceğini biliyordu.
"Hayır," anlamında başımı salladım.
Önemi yoktu. Konusunun geçmesi bile hataydı.
"Tahmin etmiştim, seni tanımıyor gibi konuşuyordu zaten. Yesene sen de, hadi," diye homurdandı. Benim için koyduğu çatalı aldım. Her şeyi çatalla yemek isterdim, unutmamıştı yine. Çatalıma birkaç tane mantı aldım. Artık rahat yiyebiliyordum. Bana çorba içirmesi gerekmiyordu ya da damardan besin almama gerek kalmıyordu. En çok da buna minnettardım. Onu sıkmak istemiyordum, olabildiğince az yük olmalıydım ona. Ama benimle kaldığı için mutluydum. Bizim hep yan yana olmamız gerekiyordu sanki. Kader bizi aynı ateşte yaktığı gibi aynı suda boğacaktı. Daha önce onun yanımda olmasını gerektiren pek çok durum olmuştu ama ben bu haldeyken onun yanında olamıyordum.
Birden iki kaşımın arasına bir el dokundu.
"Çatma kaşlarını, gülümse. Yakışmıyor sana."
Ellerimi kaldırıp işaret diliyle, "Nasıl çatmayayım? Unutmak mümkün değil. Ses bile çıkaramıyorum. Kül şu hâlime bak," dedim.
Ne zaman işaret diliyle konuşsam kaşlarını çatar, ifadesi ciddileşirdi. Sevmezdi öyle konuşmamı.
"Ben seni anlayamıyor muyum?" derdi.
Ve devam ettim:
"Beni neden bırakıp gitmedin onunla?"
Abimle...
Başımı önüme eğdim. Gözlerim dolmuştu. Görmesin istedim. Beni bu hâlde görüp yine o hastane odasında baktığı gibi baksın istemedim.
Oturduğu koltukta hareketlendi. Sandalyemi ayaklarından tutup kendine çevirdi. Elini çenemde hissettim. Çevirmedi başımı; ona bakmam için süre tanıdı ama elini de çekmedi. Birkaç dakika sonra ona baktığımda gitmek onun için bir seçenek değilmiş gibi bakıyordu. "Ben buradayım," diyordu gözleri. Elini çenemde uzaklaştırdı.
"Ben olmak istediğim yerdeyim, Gül. Sen bunu düşünme artık," dedi.
İşaret dilini benim için öğrendiği hâlde kullanmayı sevmiyordu. Ela gözleri üzerimden ayrılmıyordu. Bir cevap istiyordu çünkü aylardır bunu ona defalarca sordum. Yine aynı cevabı vermişti. Kimseyi zorla kovmazdım ama hayatın onu da elimden almasına izin vermeyecektim. Ben çocukluğum olan onu kaybetmeyecektim.
[20 yıl önce...]
[Yazarın anlatımıyla]
"Bak oğlum, biz birazdan geleceğiz. Sen burada Aynur teyzelerde bekle, tamam mı benim aslan oğlum?" dedi Aslan Bey. Oğlunu, aile dostları olan Yalçınkaya ailesine bırakmıştı. Şirkette biraz işi vardı. Oraya altı yaşında bir çocuğu götürürse sıkılacağı için burada küçük Gülbeyaz'la oynar diye düşünmüştü.
"Hem Ömer birazdan gelir, okuldan. Oynarsınız güzel güzel, tamam mı aslanım?" Ailenin büyük oğlu Ömer okula yeni yeni başlamıştı. Zor alışmıştı annesinin yokluğuna. Hem kardeşi de yoktu, okulda küçüktü falan ama seviyordu kardeşini.
"Tamam babacığım. Biz Gül'le oynarız. Sen gelene kadar Ömer ne zaman gelecek ki? Ben kamyonumu aldım, gelince oynayalım. Diye bahçeye de çıkabilirim, değil mi babalığım?"
Heyecanlıydı. Küçük çocuk hızlı hızlı konuşuyordu.
"Dur bakalım aslanım. Ben sana demiyor muyum, onun adı Gülbeyaz diye? Babacığım, insanlara ismiyle hitap ederiz. Sen de öyle yap, tamam mı? Konuştuk bunu, değil mi? Ama hadi, Gül."
Hiç hoşuna gitmiyordu. Bu "Gülün neyi vardı? O güldüğünde çok güzel oluyordu. İstemiyordu Gül'e Beyaz eklensin. Tamam, Beyaz iyiydi, hoştu ama beyaz olan teniydi. Gül de dudaklarında kalsındı. Hiç istemiyordu ama babasını üzmemek için deneyecekti. Olmayacağını biliyordu ama deneyecekti.
"Peki babacığım," demekle yetinmişti.
"Aynur teyze nerede gül? Gül'ün yanına gidebilir miyim hemen?"
Babasının bıkmış ifadesini görmezlikten gelip gözlerini Aynur Hanım'a çevirmişti.
"İçeride tatlım, oyun odasında. Eğer uyanıksa git oyna. Dikkat et emi canım, çarpmasın kolunu bacağını. Çok hareketli, biliyorsun."
Küçük çocuk sözünü bitirmeden koşmuştu odaya.
Evhamlıydı Aynur Hanım. Zor bir lohusalık dönemi geçirmişti. Geçmeyecek sanıyordu. Hâlâ üzerinde izleri vardı.
"Kusura bakma Aynur, işler birikti. Zahmet verdim sana da. Demir nerelerde? Hiç görmüyorum bu aralar."
İşi vardı ama oğluna bakan bu kadına da minnettardı. Hem ayıp olurdu, biraz sohbet etmeliydi.
"Seferdeydi. Az önce konuştum. İyi, selamı var sana da."
Yalandı. Uzun süredir haber alamıyordu eşinden. Nerede olduğunu bile bilmiyordu ama karşısındaki adam onun için ne yapabilirdi, bilmiyordu. Ne faydaydı?
"Aleykümselam. Sen de söyle selamımı. Zor iş, dedim gel şirkette çalış diye. O kadar... Ah, Demir'im, ahhh. Neyse Aynur, kusura bakma yeniden. Ben akşama gelirim oğlanı almaya."
"Sorun değil," dedi kadın.
Sorun değil demişti ama sorundu. Aylardır kocasından haber almamıştı. Merak ediyordu ama polise bile gidemiyordu. Kocasının pis işlere bulaştığını biliyordu, peşinde adamlar olduğunu da. Evde iki çocuk vardı, bakması gerekiyordu. Elinden hiçbir şey de gelmiyordu. Küçük kızı her gün terler içinde gece uyanıyordu. Başa çıkmakta zorlanıyordu. Oğlu için de aynı durum mevcuttu. Babasının yokluğunu fark edecek yaştaydı. Okulunda sürekli kavga çıkarıyordu. Delirecek hâlde idi.
Aynur, zihnindeki şeytanların onu ele geçireceğini düşünüyordu artık. Psikologtu, biliyordu kendine neler olduğunu. Şizofreniydi. Ondaki çocukları olmasaydı kendini bir ipe bağlar, canına kıyardı. Onlara kim bakacaktı ki?
"Aslan bakar," dedi zihnindeki şeytanlar.
İstemiyordu bu hayatı. Hak ettiğini düşünüyordu ama çocuklarını da seviyordu. O şeytanlar ona çocuklarının sevgisini unuttursun istemiyordu.
Odasından hızla çıktı, banyoya yöneldi. Musluğu açıp soğuk suyu yüzüne çarptı onlarca kez, yüzlerce kez, belki binlerce... Ama yüzünde kendini göremiyordu. Hep o şeytanlar vardı.
Birden Gülbeyaz'ın sesini duydu. Yine ağlıyordu bir şey için. Dişleri de çıkıyordu zaten. Acaba hangisiydi?
Banyodan çıkıp koridorun sonundaki odaya girdi. Ferah bir odaydı. Solda yatağı vardı Gülbeyaz'ın, sağda ise Ömer'in. Oyuncaklarını iki yatağın ortasına boşaltmıştı. Gül oynuyorlardı ama Gülbeyaz süremiyordu kamyonları.Kül ise inatla onlarla oynamak istiyor ve oynuyordu. Küçük kız buna sinirlenmiş, ağlıyordu.
Aynur, küçük kızının yanına çöktü. Kül başını eğmişti. Suçlu değildi. Oysa gayet normaldi kamyonlarla oynamak istemesi.
"Ne oldu kızıma? Söyle, ne yaptın ona?"
Sinirle üzerine atıldı Kül'ün. Yine sinir krizi geçirecekti.
Kül, üzerine doğru gelen kadından bir hayli ürkmüştü.
"B-ben bir şey yapmadım, Aynur teyze. Sadece kamyonlarla oynamak istemiştim," derken yerdeki sarı kamyonunu gösterdi. Sesi titremişti.
Bunları söylerken kadın daha da sinirlendi. Çocuğun kolunu kavradığı gibi odadan çıkardı. Gülbeyaz arkada hâlâ ağlıyordu.
"Ben sana ağlatma demedim mi, ha? Ben demedim mi ağlamasın diye? Söyle!"
Ateş püskürüyordu sanki. Kül, elinin acısına mı ağlayacağını yoksa kadının bu hâlini gördüğüne mi şaşıracağını bilmiyordu.
"Ben bir şey yapmadım, Aynur teyze. Yemin ederim. Bırak kolumu," diye hıçkırarak ağlıyordu artık.
Kadın iki çocuğun ağlamasına dayanmıyordu artık. Kül'ü mutfağa getirmişti. Ağlama sesleri o kadar şiddetlendi ki kadın sağır olacağını sanıyordu.
Kül'ü mutfakta bir sandalyeye oturttu.
"Bu sandalyeden kalkarsan seni öldürürüm, anladın mı?" diye soludu.
Kül neye uğradığını şaşırmıştı. Az önceki o tatlı kadın değildi artık. Çocuklarına kek verdiğinde ona da kek veren kadın da değildi. O artık bir canavardı sanki.
Kadın gidip tüpün gazını sonuna kadar açtı.
"Aynur teyze, ne yapıyorsun sen?"
Korkusundan ölecekti neredeyse. Kadın eline aldığı bıçağı çocuğa doğru savurdu.
"Kes sesini, velet!" diye hırladı.
O artık Aynur değildi. O bir canavardı.
Dolaptan bir çakmak alıp gazı ateşledi. Kül, ateşi görür görmez daha çok ağlamaya başladı. Gülbeyaz'ın sesi kesilmişti. Odadan ses gelmiyordu ama kadın bunu fark edemeyecek kadar delirmişti.
Hızla mutfaktan çıkıp kapıyı kilitledi. Bu evle beraber bütün anılar yok olmalıydı. Kaçmalıydı artık. Sessizlik hâkim olmalıydı.
Zihnine çantasını, odasından aldığı gibi evden çıktı. Kül'ün yardım çığlıklarını dinlemedi. Kızına son bir defa bile bakmadı.
Kül, "Yardım edin!" diye bağırıyordu. Ne yapmalıydı ki? Bilmiyordu. Ateşi su yener, biliyordu ama musluk çok yukarıda olduğu için açamıyordu. Söndüremiyordu ateşi.
Birden masanın altından emekleyerek Gülbeyaz çıktı. Kül daha da panik oldu.
"Ben ne yapacağım şimdi? Ben daha altı yaşındayım," dedi feryat ederek.
Masanın yanındaki sandalyeyi zor da olsa almıştı. Onu tezgâha dayayıp suyu açmaktı niyeti ama Gülbeyaz'ın ayak ucunda olduğunu bilmiyordu.
Tam suyu açtığı sırada Gülbeyaz, Gül'ün pantolonuna tutunmak istemiş olacak ki Kül ocağın üzerine, kolunun üzerine düştü. Tam o esnada ocak da yere düştü.
Bütün İstanbul, iki çocuğun feryadıyla inledi.
Bölüm etkileşimi
