3. bölüm / 5
Eğer istediğim olsaydıGülbeyaz
Bölümler 5Şu an: Gülbeyaz
- 1 -Giriş-759 kelime
- 2 Yüzleşme2.211 kelime
- 3 Gülbeyaz2.321 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Okul2.426 kelime
- 5 Sessiz çığlık3.031 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Milyon yıldız içinde
Soluk mavi bi' nokta
Yaşamak güçleşiyo'
Neler açtın başıma
Anlatsam su derdimi
Küçücük çocuklara
Baya' gülerler ama
Olsun belki iyi gelir
Yemeğimizi yedikten sonra Kül, elinde gitarıyla odama gelmişti. Tam elli beş gündür aynı şeyleri tekrar ediyorduk; yemek yiyor, uyuyor ve onu dinliyordum. Sesi çok güzeldi. Gitar çalmayı okulunun kurslarında öğrenmişti. Ben istemiştim; sesim güzel değildi, onunkinin aksine.
Şimdiyse Yunus Emre Şekersiz'in İmkânsız Bir Aşk şarkısını çalıyor ve söylüyordu. Yatağımın başucundaki koltukta oturuyordu. Bense elimde kırmızı iple yeni bir bileklik yapıyordum. O unutturmak istedikçe ben hatırlıyor ve hatırlatıyordum.
Gitarın sesi kesildi. Çalmayı bıraktı. Başımı sağa çevirip ona baktım. Sinirli görünüyordu, dişlerini sıkıyordu. Onun da bir sabrı vardı; sonu da bugün olmuştu.
"Yeter, Gülbeyaz!" diye bağırdı. Sesi ilk defa bu kadar gür çıkıyordu evde.
Artık Gül değildim onun için. Hep gülmesini istediği o kız değildim. Gülbeyaz'dım.
Başımı önüme eğdim. Şayet kızacaksa gözlerime bakmamalı, bana acımamalı, kinini kusmalıydı. Artık içindeki her şeyi... Onun da bir dur noktası vardı. Belki de gitmek istiyordu. Artık hayatını yaşamak, normal bir insan olmak istiyordu. Artık bunları yapmalı ve beni bırakıp gitmeliydi.
Ben artık onun altında eziliyordum. Önce onun yanmasına sebep olmuş, onunla beraber kendimi de yakmıştım. Sadece kamyonlarla oynamak istemişti, ne kadar normal bir istekti oysa.
Şimdiyse ben konuşamıyordum, sadece konuşamıyordum. Elim ayağım tutuyordu ama o benimle ilgileniyor, bana olanları unutturmaya çalışıyordu.
Bir yabancı seni iyileştirmek isterken abin seni terk edip gitmişti. Ne acıydı, değil mi Gülbeyaz?
Ona yabancı dediğim için bir kez daha sırtıma o hançeri indirdim. Ona söyleseydim, buz gibi durur, hiç istifini bozmazdı. Bana göre yaşamıştı hayatını, incitmek, kırmak istememişti ama ben onu paramparça etmeye devam ediyordum.
Derin bir nefes verdi.
"Onları yapmaktan vazgeç artık. Bir işe yaramayacaklar. Gör artık, Gülbeyaz, bizi tek başımıza bırakıldık."
Biz çocukluktan yalnız bırakıldık.
Yalnız bizim değil, çocukluğumuzun da kaburgaları kırık. Sevgiye muhtaç bırakıldık, tutulmak nedir bilmeden.
Gitarını koltuğun yanına bırakıp odadan çıktı.
Biz iki kişiysek nasıl tek bırakılıyorduk ki? Ben tek olmak istemiyorum artık. Ben kaybetmek istemiyorum artık. Ben seni de kaybetmek istemiyorum.
Bileklikleri koyduğum sepeti yataktan aşağıya fırlattım. O da gidecekti. Gitmeliydi, doğru olan buydu. Ama ben neden bu kadar çok korkuyorum?
[16 yıl önce]
İstanbul
"Babacığım, saçlarımı iki kulak yapabilir miyiz?"
Yedi yaşına yeni basmıştı Gülbeyaz. Okulda ikinci günü olacaktı bugün.
"Bir tane kız var sınıfımda, annesi çok güzel yapmış saçlarını. Benimkini de öyle yapabilir miyiz?"
Demir, uzun süredir peşlerinde olan adamların onları unuttuğunu sanıp geri gelmişti evine ama artık bir karısı yoktu. Geldiğinde yaralı iki çocuk bulmuştu. Karısından ise eser yoktu. Aramaya dahi çalışmamıştı. İstemiyordu bu hayatı artık, biliyordu ama onu bulursa bir cesetle karşı karşıya gelmekten çok korkuyordu.
"Ama benim gül güzelim, ben onu yapmayı bilmiyorum. Söz, öğreneceğim ama bugün örsek olur mu?"
Yetemiyordu kızına.
Üç yaşındaydı. Daha üç yaşındaki bir kız çocuğunun yanık izine de bakamamış, sürememişti ilaçlarını. Geç geliyordu eve ama bilmiyordu ki kızı büyüdüğünde o izin annesinden miras kalacağını. Koca bir yanık izi vardı Gülbeyaz'ın sırtında.
Kül, arkadaşının oğluydu. Babasını kaybettiğini öğrendiğinde sessizleşmişti, içine kaçmıştı sanki ama bilmiyordu ki kendini suçluyordu.
*Kül, eğer ki ben kamyonlarla oynamak istemeseydim, Aynur teyze bizi yakmayacaktı.*
Babası, bir mafya lideri tarafından ofisinde öldürülmüştü. Kimse ona "Baban öldürüldü." de diyemezdi, dememeliydi. Kaldıramazdı. Hem o zaman altı yaşındaydı daha.
Dudakları büküldü küçük kızın. O da istiyordu iki kulak yapmayı, saçlarını arkadaşlarına göstermeyi, rengârenk tokalar takmayı ama en çok da "Annem yaptı saçlarımı." diyebilmeyi istiyordu.
"İstemiyorum ben örmeyi! Diğer kızların annesi var, benim neden yok? İstemiyorum örmek!"
Küçük kız inatla isyan ediyordu. Kapının pervazında duran Kül onları izliyordu. Gülbeyaz, her "Ben annemi istiyorum." dediğinde içinde bir vicdan azabı peyda oluyordu. Dokuz yaşındaydı henüz.
"Ben deneyebilir miyim, Demir Amca?"
Bu soruya karşı gülmüştü Demir. Gel anlamında elini Gülbeyaz'ın saçlarına doğru işaret etti. Temkinli bir şekilde Gülbeyaz'ın yanına geldi. Kül, omzuna dokundu. Gülbeyaz hâlâ başı eğik, ağlamaklıydı.
"Deneyebilir miyim, Gül?"
Başını kaldırdı küçük kız. Islak kirpiklerinin arasından Kül'e baktı.
"Sen yapabilecek misin ki?" diye sordu küçük kız merakla. Sanmıyordu. Alay eden bir ifadeyle elindeki tokaları Kül'ün eline bırakmıştı.
Kül tereddüt etti ilk başta ama örgünün ucunu tuttu. Küçük parmaklarıyla yavaş yavaş açıyordu saçlarını. Canını yakmak istemiyordu. Küçüktü ama zeki bir çocuktu Kül.
İlk önce örgüyü açtı, sonrasında saçlarını taradı. Gülbeyaz'ın saçını ikiye ayırdı. Okuldaki kızların saçları öyleydi. Sonra iki ucu da bağladı. Zordu biraz ama değmişti.
Şok içinde izliyordu Demir.
"Demir Amca, örer misin şimdi iki yanını da?"
Afalladı Demir.
"T-tabii oğlum." diyebildi kekeleyerek.
Kızının saçlarını ördü. Demir'in zihninde "Bu çocuk nasıl yaptı bunu?" sorusu deli gibi dönüyordu.
"Zeki bu çocuk," dedi zihnindeki sesler. "Babası gibi bu çocuk, yer bitirir aileni senin."
Daha pek çok kez görmüş, izlemişti onu. Evet, zekiydi bu çocuk.
Toparladı kendini.
"Çok güzel oldu benim kızım, bak bakayım babaya!" diye seslendi kızına heyecanla.
Babasıyla döndü minik kız.
"Oldu mu, babaa! Yaptın mı, yaptın mı?" diye sordu Kül'e doğru.
İkisi de hayranlıkla minik kızı izliyorlardı. Gülbeyaz cevap alamayınca salondaki aynanın önüne koştu.
Kül'ün kalbi delicesine atıyordu. Mutlu etmişti onu, değil mi? Sevinmişti Gül. O kadar sevinmişti ki Demir'in ona hasetle bakışını bile görecek durumda değildi.
(Kül Ulus)
Ona artık dilsiz olacağını ben söylemek zorunda kaldım. Ona hayatının biteceğini ben söylemek zorunda kaldım. Onun en büyük hayal kırıklığı ben oldum.
Hayatım boyunca tek bir amaç için savaştım: Onun yaşaması. Çünkü o yaşarsa ben de yaşardım.
Ama o artık yaşayan bir ölüye dönüştü. Onu bu hâle ben getirdim. O artık saçlarını taradığım küçük kız kadar savunmasız. O yaşamak için çaba sarf etmek istemiyor.
Ve onu bu hâle ben getirdim. Ailem getirdi. Ailesi getirdi.
Onu kurtarmak isterken yaktım. Onu yaktım.
Kendimle beraber onu...
Onu en son iki gün önce gördüm. Bu, onu en uzun görmeyişimdi. Onu en uzun terk edişimdi. Hata yaptım. Yine hata yaptım.
O bana muhtaç değil, ben ona muhtaçtım. Benim onun yanında olmam lazımdı. Onsuz asla güven kelimesini hissetmiyordum. O varsa güven vardı.
Onu kanlar içinde gördüm. Hiçbir şey yapmadım. Hiçbir şey yapamadım. Siyah saçları kanlar içindeydi, beyaz teni kırmızıya bulandı, siyah hareleri parlıyordu. Bu, onu son görüşüm olabilirdi ve ben hiçbir şey yapmadım.
Tam yüz elli beş gündür bu döngü içindeydi zihnimde. Ondan başka bir şey bulamıyor değildim; ondan başka bir şey istemiyor oluşumdu asıl neden.
Kapı çalındı. Çalındı.
Evde iki kişiydik biz. Kim çalıyordu kapımı?
Gülbeyaz odasından çıkmıyor ki...
Tişörtümü giymeden odamın kapısını açtım.
Karşımdaydı.
O çıkmıştı odasından. Odasından çıkmıştı!
Şaşkınlığımı bir kenara bırakıp kollarımı ona doladım. Şaşırmıştı. Benim kadar şaşıramazdı.
Kollarımın arasındaki bedenini kalbime saklamak istedim, kendi içime saklamak istedim ama yapamazdım, olmazdı. O benim çocukluğum olan kadındı ama yapamazdım.
Ellerini hareket ettirdi. Minik ellerini göğsüme vuruyordu. Pek etkili değildi ama kendince vuruyordu.
Kollarımı bedeninden uzaklaştırdım.
"Ne oldu, Gül? Bir şey mi oldu?"
Hemen anlatmalıydı bana. Onu odasından çıkaran neden neydi?
Yanakları kızarmıştı. Gülümseyerek üzerimi işaret etti. Bakışlarımı göğsüme indirdim.
Ben ona yarı çıplak mı sarılmıştım?
Yerin dibinde olmak istediğim nadir zamanlardaydık.
Bakışlarımı yeniden ona çevirdiğimde o gülümsüyordu. Evet, sahiden gülüyordu. Siyah saçları dalgalanmış, beyaz teniyle bir tablo kadar güzeldi. Gülerken siyah gözlerinin içi parlıyordu.
Bu, gerçekten onun gülüşüydü.
Uzun zamandır böyle gelmemişti ama hâlâ siyah giyiyordu.
Bir keresinde ona "Neden hep siyah giyiyorsun?" diye sormuştum.
"Saklanmak istiyorum ben, Kül. Ben sadece saklanmak istiyorum," diye cevap vermişti.
"Gül, iyi misin? Bir şey mi oldu?"
Ellerini kaldırdı.
"Ben savaşmak istiyorum," dedi.
Tam cevap vereceğim anda ellerini dudaklarıma örttü ve devam etti:
"Ama seni kaybetmek istemiyorum. Bana beni bırakmayacağının sözünü ver."
Kararlı görünüyordu. Benim de gitmemi istemiyordu.
Dudaklarımda olan eline uzandım.
"Bu savaşa devam etmemin tek nedeni sensin."
"Ve eğer istediğim olursa kendimi..."
Elimi çenesine götürdüm. Hâlâ gülüyordu.
Allah'ım, o ne güzel gülümsüyor!
"Bu gülüşten mahrum etmeyeceğim seni. Sana söz. Bizi de koparmalarına asla izin vermeyeceğim."
Elimi kavrayan elini gösterdim.
"...Vermeyeceğiz."
Elimi sıkı sıkı kavradı. Bu, evet demekti.
Artık güzel gözlerindeki ateşi görüyordum. Biz yanmayacaktık, yakan taraf olacak olan bizdik.
Elimi bırakmadan boşta olan elini boynuma doladı. Benim ona sarılmalarımın yanında onun bana sarılmaları cennet gibiydi.
Ev oydu.
Gülbeyaz, duvarları yanık bir evdi. Onu yakan bendim. Onu yakan ailesiydi. Ve onu yakan bizdik.
Biz o evi yeniden inşa edecektik.
Sırtına yüklediğim bütün yükleri omuzlamak için gerekli ne varsa yapacaktım.
"Gel, anlat bana. Ne yapalım, nasıl böyle bir karar verdin? Söyle bana, hadi."
Ellerini kaldırdı. Dur demek istiyordu ama resmen kahkaha atacak hâldeydi. Ben onu bu kadar güldürüyor muydum?
Daha önceden o günlerce gülsün, ben onu tablo gibi izlerdim.
Şöyle diyordu Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna kitabında:
"Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insan diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?
Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş..."
Ben o satırlardaydım şimdi.
Kahkahalarının arasında koltuğa oturdu. Ben de yanında yerimi aldım. Gözlerini bir süre kapatıp nefesini düzene sokmaya çalıştı. Ben de ona bakmaktan kendimi alamıyordum.
Birkaç dakika sonra gözlerini açtı. İlk gördüğü şey bendim.
Ellerini kaldırdı. Anlatmak için işaret dilini seçmişti yine.
"Bu yola çıkarken seni kaybetmemek için seninle beraber çıkıyorum ve eğer ki sana bir şey olma ihtimalini bile sezersem bu yoldan beraber geri döneceğiz. Artık sen ve ben tek kişi olacağız, her zaman olduğu gibi değil, daha fazlası olacağız. Eski okula geri dönüyoruz çünkü orada bir köstebek var, bizim onu bulmamız gerekiyor ama iki kişi onu koskoca okulda bulamayız. O yüzden o bize gelecek. Ben babamın katilini ve bizi ölüme terk eden o kadını bulacağım ve bu yolda ne gerekiyorsa yapacağım. Bu sefer yanan taraf biz olmayacağız. Benimle misin, Kül Ulus?"
Karşımdaki benim çocukluğum olan kadın değildi. Karşımdaki benim Gül'üm değildi. Karşımdaki Gülbeyaz Yalçınkaya'ydı.
Ve ben onun için ölmeye hazırdım.
Başımı evet anlamında salladım. Gülümsedi bu cevabıma.
Allah'ım, o ne güzel gülümsüyor!
"Ben her zaman seninleyim, Gül Yalçınkaya."
Ona Gülbeyaz diyemezdim, dememeliydim.
Gülüşü büyüdü.
"Sana 'Eğer istediğim olsaydı' cümlesi verebilir miyim?" diye sordu.
Kuraldı bu aramızda. Her gün bir cümle bırakmalıydık birbirimize.
"Ver bakalım, Gül güzeli."
Gözlerini kocaman açmış bakıyordu. Cevabını bilmediği bir soru soracaksa gözleri açılırdı onun.
"Eğer istediğim olsaydı seninle sahte sevgili olmayı istemezdim çünkü bunu benimle yapmayı kendine yakıştırmazsın, biliyorum."
Ben onunla sahte sevgili mi olacaktım?
"Bir dakika, Gül, kulağıma su kaçtı galiba banyodan. Ne dedin sen?"
Anlamıyordum. Olmazdı, yanlış duyuyordum ben, değil mi?
Kafasında ne dönüyordu? Ben Gül'ü anlıyordum ama bu kadın bambaşka biriydi. Sadece gülüşü Gül'le aynıydı.
"Okuldaki köstebek bizi uzaktan izliyor, biliyoruz ama onun bize gelmesi için benim senin sevgilin olduğumu duyuracağız."
Benim sevgilim.
Sevgilim.
Gül benim sevgilim olacak, sahte bile olsa sevgilim olacak.
"Olmaz, olmaz, Gül. Herkes üstüne gelir. Yan yana gördüklerinde bile yargılayan bakışlar atıyorlar sana. Olmaz."
İçimden ne düşündüysem söylemiştim ona, en azından çoğunu.
Odada volta atarken eli elimi buldu.
"İstemiyorsun, biliyordum. Yakıştırmazsın ama olmalı. Benim için yapabilirsin..."
Parmak ucuna yükseldi. Elleri yanaklarıma zar zor ulaştı.
"...Benim için yapamaz mısın? Hem bana bunu yapanı da bulur, sana yük olma-"
Sözünü yarıda kesti, başını eğdi.
Elimi çenesine koydum ve kaldırdım.
"Bak bana."
Bakmadı.
"Gül, bak bana dedim."
Başını kaldırdı.
"Sen bana yük olduğunu düşündüğün için mi bu yola çıkıyorsun?"
Gerçekten öyle miydi? Olmamalıydı.
"Saçmalama, bana bak. Sen kendini tanımıyorsun. Bu düşüncenin yanlış olduğunu sana ispat edeceğim."
Hâlâ bir şey söylemiyordu.
"İstediğin sahte bir ilişki mi? O zaman istediğini alacaksın."
"Ve evet, gideceğiz yarın okula. Kalk, ilk önce yemek yiyelim. İki gündür koyduğum yemekleri yememişsin."
Hâlâ başı yerdeydi. Elini kavradım.
"Hadi, kalk. Ne yapacağımıza bakalım."
Birkaç dakika bekledikten sonra ayağa kalktı.
"Ben makarna yapacağım, sen ne yapmak istiyorsun?" dedi.
Ellerini elimden çekmedi ama zor oluyordu onun için tek elle konuşmak.
"Hadi, geç olacak."
Elimi çekiştiriyordu. Odamdan çıktık. Odasının kapısı artık açıktı. Ömer'in odası kilitliydi. Ben kilitlemiştim. Hatırlamasını istemiyordum. Abisini değil, kaçan o adamı hatırlamasaydı.
Koridordan çıktığımızda mutfak karşılıyordu bizi. Amerikan mutfaktı bizimki. On yıldır burada yaşıyorduk üçümüz.
İkimizdik artık.
Salon hemen karşıda kalıyordu. Gri bir L koltuk koymuştuk. Oyun konsolu ve televizyon karşıdaydı. İki tekli koltuk vardı, ortak kitaplık vardı, yanında pencere vardı. Gül oraya tekli koltuğunu çeker, kitap okurdu.
Mutfağa girdi, kazağının kollarını sıvadı. Mutfak klasik bir mutfaktı. Arkamızdaki buzdolabına yöneldi. İçi doluydu. Alışverişi yapmıştım ama yapacağı makarna için krema lazımdı.
"Krema yok evde, kremasız yapsak olur mu?" diye sordum.
Başını bana doğru çevirdi.
"Evet," anlamında başını salladı. Hızla ellerini kaldırdı.
"Çorba yapar mısın sen de?"
Mercimek çorbasını çok seviyordu Gül ama içine fazla biber koyuyordu. Acı seviyordu ama hassasiyeti vardı.
"Yaparım ama biberini az koyacaksın, anlaştık mı?"
Eliyle tamam işareti yaptı.
"Ben sebzeleri yıkayacağım, sen çorba için su koyar mısın?"
İşaret dilini artık çok kullanacağı belli olmuştu.
Suyu koyduktan sonra gidip üzerimi giymiş ve mutfağa geri dönmüştüm.
"Gül..."
Sebzeleri yıkarken bir yandan pür dikkat beni dinliyordu.
"...Gerçekten sevgili gibi mi yapacağız?" diye sordum.
"Evet, filmlerdeki gibi yaparız. Ben de bilmiyorum, hiç sevgilim olmadı, biliyorsun. Senin de olmadı. Biz de filmlerdeki gibi yaparız."
Onun olmamıştı, evet ama benim hep vardı. Doğru değildi ama vardı. O beni görmezken bile ben hep onu görüyordum.
"Eğer yanlış bir şey yaparsam, rahatsız olursan ne olacak?"
O makarnasını yapmıştı, bense ona çorba hazırlamıştım. Uzun zamandır böyle yemek yemiyorduk. Hem onun yemeklerini özlemiştim.
Masayı kurduk. İkimizin de önüne çorbayı koyup oturduk. Limonunu sıktı, ardından pul biberini ilave etti. Fazla koymamıştı. Normal bir zaman diliminde olsaydık daha fazla koyardı ama beni kırmak istemiyordu.
Kimsemiz kalmamıştı. Birbirimizden başka...
Kaşığını tabağına daldırıp büyük bir lokma aldı. Gözlerini kapattı. Bir süre öyle kaldı. Özlemişti, belli oluyordu her hâlinden.
Gözlerini yavaşça açtı. Başparmağıyla işaret parmağını birleştirip dudaklarına götürdü.
“Çok güzel.” demek istiyordu.
Konuşamaması ona ayrı bir tatlılık katmıştı. Onu izlediğimi fark etmiş olacak ki eliyle önümdeki çorbayı işaret etti.
"Yesene sen de." demek istiyordu.
"Tamam, yiyorum." derken ellerimi havaya kaldırmıştım. Teslim oluyormuşum gibi yaptığım bu hareket onu gülümsetti. Ardından yeniden önüne döndü ve çorbasını içmeye devam etti.
Çok geçmeden ben de yemeğimi yemek için önüme döndüm.
Yemeğimizi yedikten sonra bulaşıkları makineye yerleştirip salona geçtim. Gülbeyaz, elinde kâğıt kalemle karşıma çıktı. Üzerindeki kıyafetleri siyah beyaz saten pijama takımıyla değiştirmişti.
Önümde durdu ve elindeki kâğıdı bana uzattı.
İşaret diliyle, "Oku." dedi.
Gözlerimi kâğıda çevirdim. Üzerinde büyük harflerle şunlar yazıyordu:
"SEVGİLİLER NE YAPAR?"
Bunları bir bir listelemiş, kâğıdı da elime tutuşturmuştu.
Ben bununla nasıl baş edecektim?
Allah'ım, aklımı koru!
Ondan uzaklaşmak istemiyorum. Ben yanlış bir şey yapmak istemiyorum...
Yarın ben onunla hep el ele mi gezecektim?
Daha hayal dahi edemediğim birçok şey elimdeki kâğıtta yer alıyordu.
Yarın çok zor bir gün olacaktı, bundan emindim.
Bölüm etkileşimi
