8. bölüm · Ebedi Sayfalar Kütüphanesi
Yıldız Gözlem Odası Ve Son Kozlar
BÖLÜM 8: Yıldız Gözlem Odası ve Son Kozlar
Gri dumanın boğucu yoğunluğu ciğerlerimizi yakarken, üçüncü katın o dar sahanlığına kendimizi adeta fırlattık. Gözlerim yaşlardan ve sisten kıpkırmızı olmuştu, Furkan ise durmaksızın öksürüyordu. Ancak duracak tek bir saniyemiz bile yoktu; kolumdaki saate attığım anlık bakış, acı gerçeği bir kez daha yüzüme vurdu. Sadece kırk beş dakikamız kalmıştı. Eğer bu süre içinde o odaya ulaşıp gerçek Muhafız Kitap'ı mühür kasanın içine yerleştiremezsek, kütüphane binlerce yıllık tarihiyle birlikte üzerimize çökecekti.
"Bade... iyi misin?" dedi Furkan, ses tellerinin duman yüzünden tahriş olduğu her halinden belliydi. Gömleğinin koluyla yüzündeki yeni ter damlalarını sildi, o yara bere içindeki yüzü mor ışıkların buraya kadar sızan yansımasıyla daha da dramatik görünüyordu.
"İyiyim, sadece yürümeye devam edelim," dedim, onun elini daha da sıkı kavrayarak. "Eski arşiv odası koridorun tam sonunda. Yıldız Gözlem Odası’nın gizli kapısı da o arşivdeki devasa Osmanlıca ansiklopedi raflarının arkasında kalıyor."
Koridorda ilerledikçe kütüphanenin zeminindeki ahşap parkelerin yukarıya doğru büküldüğünü, duvarlardaki tarihi sıvaların büyük parçalar halinde yere döküldüğünü gördük. Bina can çekişiyordu. Sanki canlı bir organizmaymış gibi, kalbi söküldüğü için yavaş yavaş nefesi tükeniyordu. Koridorun sonundaki ağır, ceviz ağacından yapılma arşiv kapısına ulaştığımızda, kapının tamamen kilitli olduğunu fark ettik. Furkan kapının kolunu tüm gücüyle aşağı indirmeye çalıştı ama nafile; pirinç kilit tek bir milim bile oynamıyordu.
"Çekil kenara," dedi Furkan, gözlerinde o labirentte gördüğüm deli fırtına yeniden alevlenirken.
"Furkan, ne yapıyorsun? Kapı çok kalın, omzunu kıracaksın!" diye bağırdım panikle.
Furkan beni dinlemedi. Birkaç adım geriye açıldı, derin bir nefes aldı ve tüm vücut ağırlığıyla kapıya yüklendi. Büyük bir GÜM sesi koridorda yankılandı ama kapı sadece hafifçe esnedi. Furkan acıyla dişlerini sıktı, sol omzunu tutarak geriledi. Yüzü acıdan buruşmuştu ama o pes edecek bir adam değildi. "Bu kapı buradaki tek engelimiz olamaz," diye mırıldandı.
"Dur, gücünü boşa harcama," dedim, arşiv odasının yanındaki yangın söndürme dolabına doğru koşarak. İçindeki demir baltayı gördüğümde kütüphaneci ruhum sızladı; hayatım boyunca kitapları ve ahşap işçiliğini korumak için eğitilmiştim ama şimdi yuvamı kurtarmak için yıkmak zorundaydım. Baltayı kavradığım gibi Furkan’ın yanına döndüm. "Bununla dene."
Furkan baltayı elimden alırken hafifçe gülümsedi, o yorgun yanağındaki gamze karanlıkta bile kendini belli etti. "İşte benim kraliçem," dedi. Baltayı havaya kaldırdı ve tüm gücüyle kilidin tam üzerine indirdi. Ahşap büyük bir gürültüyle yarıldı. Üçüncü darbede kilit tamamen parçalanmış ve kapı ardına kadar açılmıştı.
İçeri girdiğimizde duman burada daha azdı ama içeride bizi bekleyen başka bir tehlike vardı. Arşiv odasının tavanındaki camlar çoktan çatlamıştı ve yukarıdan aşağıya keskin cam kırıkları yağıyordu. Rafların arasında dikkatle, başımızı koruyarak ilerledik. Koridorun en sonundaki o devasa, tavan boyu uzanan ansiklopedi rafının önüne geldik.
"Kapı bu rafın arkasında," dedim. "Ama bu rafı iki kişi hayatta kaydıramayız, arkasındaki kitaplar tonlarca ağırlıkta."
Furkan rafın kenarındaki ahşap oymaları inceledi. "Bade, bu binayı yapan mimar bir rüya odası tasarladıysa, buraya gizli bir mekanizma da koymuştur. Kitapları tek tek indirmek yerine o mekanizmayı bulmalıyız."
Mekanizma... Annemin bana anlattığı masalsı hikayeleri zihnimde hızla taramaya başladım. "Kütüphanenin kalbine giden yol, her zaman en ağır bilgiden geçer kızım," demişti bir keresinde. En ağır bilgi... Gözlerim rafın üzerindeki kalın, deri ciltli ansiklopedilere kaydı. En alttaki raflardan birinde, diğerlerine göre çok daha kalın ve üzerinde hiçbir yazı bulunmayan, tamamen siyah kaplı bir cilt duruyordu.
Elimi uzatıp o siyah cildi kendime doğru çektim. Kitap yerinden çıkmadı, aksine bir kaldıraç gibi aşağıya doğru büküldü. Tam o anda rafın arkasından derin bir dişli çark sesi yükseldi. Devasa ahşap kitaplık, büyük bir gıcırtıyla sağa doğru kayarak arkasındaki dar, yuvarlak kapıyı açığa çıkardı. Kapının arkası, gökyüzünün kızıllığıyla yıkanan muazzam bir odaya açılıyordu.
Yıldız Gözlem Odası’na adım attığımızda nefesimiz kesildi. Tavan tamamen camdan bir kubbeydi ve dışarıdaki akşamüstü kızıllığı, kütüphanenin yıkım enerjisiyle birleşerek içeriye muhteşem ama bir o kadar da ürkütücü bir ışık saçıyordu. Ve odanın tam ortasında, antik bir ahşap masanın üzerinde, etrafına saf altın sarısı ışıklar saçan gerçek Muhafız Kitap duruyordu. O kuledeki sahte kitabın aksine, bu kitap havada durmuyordu; masanın üzerine ağır bir bilge gibi kurulmuştu ve odadaki havayı titreten o kadim enerjiyi hissedebiliyordum.
"İşte orada..." diye fısıldadı Furkan, adımlarını masaya doğru yönlendirirken.
"Sonunda buldunuz demek."
O ses... Koridorun gölgelerinden, cam kubbenin altından o pelerinli hırsız yavaşça sıyrıldı. Bu kez maskesi yüzünde değildi. Karşımızda, gözleri hırs ve öfkeyle parlayan, yüz hatları keskin ve solgun bir adam duruyordu. Elindeki asanın yerine, bu dünyadan bulduğu eski bir demir çubuğu büyüyle parlatmıştı.
"Zamanınız bitti küçük kütüphaneciler," dedi adam alaycı bir tavırla. "Kitaba dokunduğunuz an buradaki mühür patlayacak ve bina saniyeler içinde çökecek. Kitap benimle gelmeli, bu dünyanın enerjisi onu hak etmiyor!"
Furkan bir adım öne çıktı, beni arkasına aldı. "Bu kitap bu dünyaya, bu insanlara ait. Senin o bencil hırsın yüzünden bir tarihi yok etmene izin vermeyeceğiz!" dedi ve hiç düşünmeden adamın üzerine doğru atıldı.
Hırsız elindeki demir çubuğu havaya kaldırdı, çubuğun ucundan yayılan mor bir enerji dalgası Furkan’ı göğsünden vurarak geriye, rafların üzerine doğru fırlattı. Furkan acıyla inleyerek yere düştü, başı bir kitaba çarpmıştı ve alnından aşağıya doğru kan sızmaya başladı.
"Furkan!" diye haykırdım. İçimdeki tüm korku, yerini saf bir öfkeye bıraktı.
Hırsız bana doğru döndü, yüzünde kibirli bir gülümseme vardı. "Şimdi sıra sende, küçük kız."
O bana doğru adım atarken, gözlerimi masanın üzerindeki gerçek Muhafız Kitap’a diktim. Ben bu kütüphanenin koruyucusuydum. Annemin mirası, Furkan’ın canı pahasına beni korumaya çalışması... Her şey bu an içindi. Hırsızın bana doğru hamle yapmasını beklemeden, yerdeki kırık cam parçalarından büyük olanını kaptım ve adama doğru fırlattım. Hırsız reflex olarak yüzünü korumak için duraksadığında, hayatımın en hızlı koşusunu yaparak masaya doğru atıldım.
Parmaklarım gerçek Muhafız Kitap’ın kapağına dokunduğu an, vücuduma devasa bir elektrik akımı yayılmış gibi hissettim. Ama bu acı vermiyordu; aksine, damarlarımdaki tüm yorgunluğu silip süpüren, bana sonsuz bir güç veren bilge bir enerjiydi. Kitap beni tanımıştı. Gerçek muhafızını hissetmişti.
Kitaptan yayılan altın sarısı bir ışık patlaması, Yıldız Gözlem Odası’nı tamamen kapladı. Hırsız, bu ışığın şiddetine dayanamayarak çığlıklar içinde geriye doğru savruldu. Işık onun etrafındaki tüm mor büyü enerjisini eritti, adamı tamamen güçsüz bırakarak duvarın dibine yığdı.
Kitabı sımsıkı göğsüme bastırdım. "Furkan!" diye bağırdım, hemen yerdeki Furkan’ın yanına koşarak. Dizlerimin üzerine çöktüm, elimle alnındaki kanı silmeye çalıştım. "Furkan, bana bak, buradayım. Kitabı aldım."
Furkan gözlerini zorlukla araladı, alnındaki kana rağmen o içimi eriten gülümsemesi yüzünde belirdi. "Sana... sana güvenmekle ne kadar haklı olduğumu bir kez daha kanıtladın," diye fısıldadı, eliyle yanağımı okşayarak. "Hadi... şu kalbi yerine takalım."
Furkan’ı kolundan tutarak ayağa kaldırdım. Hırsız yerde halsizce yatıyor, gücü tamamen tükenmiş bir şekilde bize bakıyordu. Kitabı göğsümde taşıyarak, odanın gizli kapısından çıktık ve üçüncü katın yıkılan koridorlarından aşağıya, bodrum katına doğru deli gibi koşmaya başladık. Kütüphane son saniyelerini yaşıyordu; kolonlar büyük gürültülerle çatlıyor, tavan tamamen aşağıya inmek üzere esniyordu.
Bodrum katına ulaştığımızda, parçalanmış çelik kasanın önüne geldik. Saate baktım: Son bir dakika.
Kitabı iki elimle kaldırdım ve kasanın içindeki o kadim mühür taşının üzerine büyük bir saygıyla yerleştirdim. Kitap taşa değdiği an, kütüphanenin içindeki tüm sarsıntı bıçak gibi kesildi. Havada uçuşan tozlar yere indi, kolonların inlemesi durdu ve binanın üzerine çöken o ağır, boğucu hava bir anda dağıldı. Altın sarısı bir ışık dalgası binanın tüm duvarlarındaki çatlakları gezerek onları bir yapıştırıcı gibi onardı. Kütüphane kurtulmuştu. Kalbi yeniden ait olduğu yerde, ritimle atıyordu.
Yere, o tozlu beton zemine sırtüstü bıraktık kendimizi. Yan yana uzanmış, kütüphanenin artık tamamen güvenli olan tavanına bakıyorduk. İkimiz de nefes nefeseydik, üstümüz başımız kan, ter ve toz içindeydi ama hayattaydık.
Furkan yavaşça başını bana doğru çevirdi, gözlerindeki o yorgun ama dünyanın en mutlu bakışıyla bana baktı. "Bade," dedi sesi fısıltı gibi ama çok netti.
"Efendim Furkan?"
"Sözümü unutmadım. Buradan sağ salim çıktık." Hafifçe doğruldu, elimi avucunun içine aldı ve gözlerimin içine bakarak o derin gamzesini gösterdi. "Benimle, bu kütüphanenin kurtulan koridorlarında, ömrünün sonuna kadar sürecek o kahve sohbetlerine çıkmaya hazır mısın? Yani... resmi olarak benim sevgilim olur musun?"
Gözlerimden bir damla sevinç gözyaşı süzüldü. Yüzümdeki o en büyük gülümsemeyle ona baktım. "Evet Furkan," dedim, elimi onun eline daha da kenetleyerek. "Çoktan olmuştum bile."
Kütüphanenin sessizliği bu kez bizi korkutmuyordu; aksine, gelecekte yazacağımız yeni hikayelerin huzurlu bir başlangıcı gibi bizi sarmalıyordu.
