10. bölüm · Ebedi Sayfalar Kütüphanesi

Vakıf Başkanın Ziyareti Ve büyük Sır

Elif Metin

BÖLÜM 10: Vakıf Başkanının Ziyareti ve Büyük Sır
Güneş, kütüphanenin yüksek pencerelerinden içeriye tamamen süzülmüş, koridorlardaki o karanlık ve tekinsiz havayı tamamen dağıtmıştı. Furkan’la birlikte alt katta, danışma masasının arkasında oturuyorduk. Önümüzde, söz verdiğim gibi dumanı üstünde tüten iki kupa dolusu kahve vardı. Üstümüzü başımızı dinlenme odasında elimizden geldiğince temizlemiş, tozları silkelemiştik ama Furkan’ın alnındaki sargı bezi ve benim hırkamdaki hafif yırtıklar, dün gece verdiğimiz o amansız mücadelenin kütüphane duvarları arasındaki en büyük kanıtıydı.
Kahve bardağını iki elimle kavrayıp sıcaklığını avuçlarımda hissederken, gözüm hâlâ masanın üzerindeki bilgisayar ekranındaydı. O korkunç mor sarmal gitmiş, yerine kütüphanenin her zamanki sıkıcı ama güvenli veri tabanı programı geri dönmüştü. Bodrumdaki Muhafız Kitap yavaş yavaş binanın tüm sistemlerini eski haline döndürüyordu.
"Daha iyi misin?" diye sordu Furkan, kahvesinden büyük bir yudum alırken. Gözleri sevgiyle ve hala biraz da o yaşadıklarımızın verdiği şaşkınlıkla üzerimde geziniyordu.
"İyiyim," dedim kafamı sallayarak. "Sadece... sanki rüya görmüş gibiyim. Eğer bu binanın kolonları sapasağlam karşımda durmasa, o mor dünyayı kendi zihnimin bir oyunu sanabilirdim. Ama yanımda sen varsın. Bu en büyük gerçeğim."
Furkan elimi masanın üzerinden tutup hafifçe sıktı. "Ben hep buradayım Bade. Artık bu binanın koruyucusu tek başına sen değilsin, bunu unutma."
Tam o sırada, kütüphanenin o devasa, tarihi ön kapısından yüksek bir ses yükseldi. Kapının pirinç kolları gıcırdayarak açıldı ve içeriye, adımları tüm salonda yankılanan, jilet gibi ütülü takımıyla yaşlı bir adam girdi. Bu, kütüphanenin bağlı olduğu tarihi vakfın başkanı, aynı zamanda buranın asıl sahibi olan Ahmet Bey’di. Ahmet Bey, kütüphaneyi her ay sadece bir kez denetlemeye gelen, sert görünümlü ama kütüphaneye ve annemin anısına her zaman büyük saygı duyan bir adamdı.
Ahmet Bey içeri adım atar atmaz gözleri hızla etrafı taradı. Yerdeki bazı dökülmüş sıva kalıntılarını, hafifçe yana kaymış rafları ve en önemlisi, danışma masasında darmadağın bir halde, yüzleri yara bere içinde oturan bizi gördü. Kaşları anında çatıldı, bastonunu mermer zemine tık tık vurarak hızla bize doğru yürümeye başladı.
"Bade? Kızım bu ne hal?" dedi, sesi kütüphanenin yüksek tavanında çınlarken. "Kütüphanenin bu durumu ne? Dün gece burada neler oldu? Vakıf merkezindeki eski sismik göstergeler ve enerji panelleri sabaha karşı çıldırdı! Binanın çökme tehlikesi atlattığına dair uyarılar aldık. Hemen arabaya atlayıp geldim. Sen iyi misin? Bu delikanlı kim?"
Furkan hemen ayağa kalkıp saygıyla ceketinin önünü ilikler gibi yaptı ama omzundaki sızı yüzünden hafifçe irkildi. Ben de masanın arkasından çıkıp Ahmet Bey’in karşısına dikildim. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Bir vakıf başkanına "Efendim, dün gece mor bir paralel dünyaya geçtik, pelerinli bir hırsızla savaştık ve binanın kalbi olan büyülü kitabı kurtardık" diyemezdim ya! Adam beni anında akıl hastanesine kapatırdı.
"Ahmet Bey..." dedim yutkunarak. "Dün gece... çok büyük bir hırsızlık ve vandalizm girişimi oldu. Binaya sızan biri sistem odasını ve bodrum katındaki o eski çelik kasayı patlattı. Binanın kolonlarına zarar vermeye çalıştı. Furkan kütüphanede çalışırken bana yardıma gelmişti. Birlikte hırsızı engellemeye çalıştık."
Ahmet Bey’in gözleri bir anlığına benim üzerimden çekilip bodrum katına giden merdivenlere, ardından üçüncü kattaki arşiv odasının olduğu tarafa kaydı. Yüzündeki o sert ifade, yerini çok tuhaf, derin ve eski bir keder dalgasına bıraktı. Bastonunu tutan elleri hafifçe titredi. Bize doğru bir adım yaklaştı ve sesini sadece bizim duyabileceğimiz bir fısıltıya indirdi.
"O..." dedi Ahmet Bey, gözleri büyüyerek. "O pelerinli adam değil mi? Aynalar ve gölgeler arasından gelen... Muhafız Kitap'ı almaya geldi, öyle değil mi?"
Furkan’la ikimiz şok içinde birbirimize baktık. Ahmet Bey’in bu sırdan haberdar olduğunu rüyamızda görsek inanmazdık.
"Siz... Siz nereden biliyorsunuz?" diye sordu Furkan şaşkınlıkla öne atılarak.
Ahmet Bey derin bir iç çekti, danışma masasının yanındaki sandalyelerden birine yavaşça çöktü. Bastonunu bacaklarının arasına sıkıştırdı. "Bade... Ben bu vakfın başkanıyım evet ama bu binanın altındaki o kasayı, o mühürleri annenle birlikte biz tasarladık. Annen bu kütüphanenin muhafızıydı, ben ise o kitabın bu dünyadaki maddi koruyucusu, finansörüydüm. Yıllar önce o hırsız kütüphaneye ilk sızdığında, annen kendi hayat enerjisini ortaya koyarak onu o mor dünyaya, kendi yarattığı bir labirente hapsetmişti. Ama kütüphane zayıfladıkça o bağın kopacağını biliyorduk. Demek dün gece o bağ koptu..."
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Annemin geçmişine, kütüphanenin bu büyük sırrına dair parçalar nihayet kafamda birleşiyordu. Ahmet Bey bana baktı, gözlerinde büyük bir gurur vardı. Ayağa kalktı, babacan bir tavırla iki elini omuzlarıma koydu.
"Sana ne kadar teşekkür etsem azdır kızım," dedi Ahmet Bey, sesi titreyerek. "Annenin mirasını, bu kütüphaneyi ve bu şehrin en büyük gizemini canın pahasına korumuşsun. Eğer o kitap dün gece o kasadan tamamen çıksaydı, sadece bu bina değil, kütüphanenin etrafındaki tüm o tarihi yarımada büyük bir enerji patlamasıyla yerle bir olurdu. Sen milyarlarca insanın hayatını ve bu tarihi kurtardık."
Sonra Furkan’a döndü, onun yaralı yüzüne ve kararlı duruşuna baktı. Elini uzatıp Furkan’ın elini sıktı. "Sana da minnettarım evlat. Bade’yi bu yolda yalnız bırakmadığın, onunla birlikte bu tehlikeye atıldığın için. Sen de artık bu kütüphanenin bir parçasısın."
"Görevimdi efendim," dedi Furkan dik bir duruşla. "Bade’yi de bu kütüphaneyi de kimsenin yıkmasına izin veremezdim."
Ahmet Bey cebinden eski, üzerinde vakfın mührü olan gümüş bir anahtar çıkardı ve bana uzattı. "Bu, üçüncü kattaki Yıldız Gözlem Odası’nın ve bodrumdaki ana mühür odasının master anahtarı. O hırsızın enerjisi kitap tarafından emildi, bunu biliyorum. Ama onu orada tamamen yok etmek ya da o dünyada hapsetmek için kütüphanenin bağlarını tamamen güçlendirmemiz lazım. Şimdi ikiniz de gidip dinleniyorsunuz. Bugün kütüphaneyi kapalı ilan ediyorum. Tadilat ekiplerini ben bizzat yöneteceğim, buradaki izleri sildireceğim."
Anahtarı elinden aldım. İçimde tarif edilemez bir hafiflik vardı. Artık yalnız değildik. Kütüphanenin asıl sahibi arkamızdaydı ve en önemlisi, Furkan benimleydi.
Ahmet Bey bizi kütüphanenin kapısına kadar geçirdi. Dışarıya, İstanbul’un o cıvıl cıvıl, güneşli sokağına adım attığımızda Furkan derin bir nefes alıp bana döndü. O meşhur gamzesi gün ışığında parlıyordu.
"Pekala güzelim," dedi kolunu hafifçe omuzlarıma atarak. "Bugün kütüphane kapalı olduğuna göre, bence yaralarımızı sarmak ve dün geceyi tamamen unutmak için harika bir fırsatımız var. Bizim çocuklarla yarın için büyük bir piknik planımız vardı zaten. 10 kişi falan olacağız. Ne dersin, artık kütüphanenin o tozlu raflarından çıkıp gerçek dünyayla, benim arkadaşlarımla tanışma zamanın gelmedi mi?"
Gülümsedim. Hayatımda ilk kez kütüphanenin dışındaki bir dünya bana bu kadar çekici, bu kadar güvenli ve eğlenceli geliyordu. "Geldi," dedim başımı onun omzuna yaslayarak. "Kesinlikle geldi Furkan."

Bu bölüm biraz kısa oldu ama bir sonra ki bölümümüz hem eğlenceli hemde karakterlerin biraz birbirini kıskanmasını okuyacağız kendinize iyi bakın 🤍🤍💙