2. bölüm · Ebedi Sayfalar Kütüphanesi

Sızma ve Sarsıntı

Elif Metin

BÖLÜM 2: Sızma ve Sarsıntı
Furkan’ın kapıdan çıkıp gitmesinin üzerinden saatler geçmişti ama kütüphanenin içindeki o neşeli havası sanki hâlâ rafların arasında asılı duruyordu. Masamda oturmuş, önümdeki boş kahve fincanlarına bakarak dalgın dalgın gülümsüyordum. Kendi kendime kızıyordum bir yandan da. Hayatım boyunca sorumluluklarının bilincinde, ayakları yere basan, öyle saman alevi gibi heyecanlara kapılmayan bir kız olmuştum. Ama Furkan, iki günde kütüphanenin o ağır ve sessiz havasını dağıtmayı başarmıştı. Onun o samimi gülüşü, gitmeden önce zihnime kazınan gamzesi ve en çok da sorduğu sorular karşısındaki o ince nezaketi içimde uzun zamandır hissetmediğim bir sıcaklık uyandırmıştı.
Akşamüstü güneşinin kızıl ışıkları kütüphanenin yüksek pencerelerinden içeri süzülüp devasa ahşap masaların üzerine uzun gölgeler düşürürken ayağa kalktım. Boş fincanları mutfağa götürüp yıkadım, ardından her akşam yaptığım gibi kütüphaneyi kapatma hazırlıklarına başladım. Masaları sildim, sandalyeleri düzelttim ve açık kalmış birkaç pencereyi tek tek kilitledim. Burası benim sadece iş yerim değil, aynı zamanda hayata tutunma sığınağımdı. Annemin vefatından sonra yapayalnız kaldığım o karanlık günlerde, bu kütüphane ve onun kokusu bana yoldaş olmuştu. Teyzemlerin desteğiyle bu işi bulduğum günü dün gibi hatırlıyordum. Kütüphanenin müdürü, işe başladığım ilk gün beni en alt kattaki o kilitli odaya götürmüş, o meşhur kitabı gösterip ağırlığını omuzlarıma yüklemişti.
"Bu sıradan bir bina değil Bade," demişti yaşlı adam, gözlerimin içine bakarak. "Buranın temeli, harcı bu kitapla mühürlü. Ona gözün gibi bakacaksın."
O günden beri bu sırrı kalbimde taşıyordum. Dışarıdan bakıldığında sadece eski kitapların sergilendiği, iki yıllık sakin bir mahalle kütüphanesiydi burası. Ama bodrum kattaki o çelik kasanın içinde, bu koca binanın sütunlarını, tavanını ve duvarlarını görünmez bir enerjiyle ayakta tutan Muhafız Kitap duruyordu. Kitap buradaydı, güvendeydi ve bina sapasağlamdı. Benim tek yapmam gereken şey onun orada kalmasını sağlamaktı.
Hava iyice karardığında kütüphanenin büyük ana kapısını kilitledim. İçerideki loş ışıkları yakıp anahtarları cebime attım. Tam kütüphaneden çıkıp evime doğru yürümeye hazırlanıyordum ki, gökyüzü aniden garip, morumsu bir renge büründü. Yaz ayında olmamıza rağmen sokaktaki rüzgar bıçak gibi keskin ve soğuk esmeye başlamıştı. İçime çok tuhaf, huzursuz edici bir his doğdu. Adımlarımı durdurdum. Arkamı dönüp kütüphanenin dış cephesine baktığımda, binanın pencerelerinden bir anlık yeşilimsi bir ışık süzüldüğünü görür gibi oldum. Gözlerimi kırpıştırıp tekrar baktım. Işık kaybolmuştu ama içimdeki o korku dolu dürtü beni rahat bırakmıyordu.
"Saçmalama Bade," diye fısıldadım kendi kendime. "Yorgunluktan hayal görüyorsun."
Fakat tam o anda, ayaklarımın altındaki beton zemin hafifçe titredi. Çok derinden gelen, sanki binanın kemikleri sızlıyormuş gibi bir gıcırtı sesi yükseldi. Bu bir deprem değildi, çünkü sadece kütüphanenin olduğu taraftan gelen bir çatırtıydı. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlarken titreyen ellerimle cebimdeki anahtarı çıkardım. Kilidi hızla çevirip kendimi içeri attım ve kapıyı arkamdan tekrar kapattım.
Kütüphanenin içi dışarıdan çok daha soğuktu. Nefes aldığımda ağzımdan hafif bir buhar çıkıyordu. Yukarıdaki avizeler kendi kendilerine sallanıyor, raflardaki bazı kitaplar titreşerek öne doğru kayıyordu. Ters giden bir şeyler vardı, hem de çok ters. Hiç düşünmeden doğrudan bodrum kata inen merdivenlere doğru koşmaya başladım. Merdivenlerden aşağı indikçe o yeşil ışık dalga dalga koridora yayılmaya başladı. Tozlu rafların arasından geçip Muhafız Kitap’ın bulunduğu gizli odaya ulaştığımda gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi.
Odanın tam ortasında, normalde bomboş olan tuğla duvarda devasa, girdap gibi dönen mor ve yeşil ışıklardan oluşmuş sihirli bir geçit açılmıştı. Geçidin önünde ise yüzünün yarısını siyah bir maskeyle kapatmış, üzerinde bu dünyaya ait olmayan, duman gibi dalgalanan pelerinli bir adam duruyordu. Adamın elleri gümüş rengi parıltılar saçıyordu ve tam o an, çelik kasanın büyüyle parçalanmış kapağından Muhafız Kitap’ı eline almıştı.
"Dur! Bırak onu!" diye bağırdım, sesimin ne kadar titrediğine aldırmadan.
Yabancı, sesimi duyunca yavaşça arkasına döndü. Maskesinin üzerinden görünen gözleri simsiyah ve ürkütücüydü. Beni gördüğünde hiç şaşırmadı, aksine dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. Kitabı sıkıca göğsüne bastırdı. Tek bir kelime bile etmeden arkasındaki o parıldayan girdabın, gizli geçidin içine doğru bir adım attı.
"Hayır, yapma!" diyerek ileriye fırladım ama çok geç kalmıştım. Adam geçidin içine doğru süzülerek gözden kayboldu.
O anda kütüphane korkunç bir gürültüyle sarsıldı. Tepemdeki betondan iri toz parçaları ve sıvalar dökülmeye başladı. Duvarlarda, tıpkı bir örümcek ağı gibi yayılan derin çatlaklar oluşuyordu. Kitap kütüphaneden çıkmıştı ve bina saniyeler içinde üzerime yıkılmak üzereydi. Ne yapacağımı, nereye kaçacağımı bilemez bir haldeyken arkamdaki merdivenlerden sert ayak sesleri yükseldi.
"Bade! Bade, içeride misin?"
Bu ses... Furkan’ın sesiydi. Kafamı kaldırdığımda, toz bulutunun arasından öksürerek bana doğru koşan Furkan’ı gördüm. Şok olmuştum. "Furkan? Senin ne işin var burada?" diye bağırdım.
"Dışarıda ders notlarımı unuttuğumu fark ettim, geri döndüğümde binanın sallandığını ve içeri girdiğini gördüm. Kapı açıktı!" Yanıma gelip kolumdan yakaladı. "Burası çöküyor, hemen çıkmamız lazım!"
"Çıkamayız!" dedim duvardaki o hâlâ açık duran, mor ışıklar saçan geçidi göstererek. "O adam kütüphaneyi koruyan kitabı çaldı! Eğer o kitabı geri getirmezsek bu bina tamamen yıkılacak, burası benim her şeyim Furkan! Gitmesine izin veremem!"
Furkan duvardaki o doğaüstü geçide, dökülen sıvalara ve benim ağlamaklı yüzüme baktı. Normal bir insanın arkasına bakmadan kaçması gerekirdi ama o, derin bir nefes alıp gözlerimin içine baktı. Yüzündeki o korku, yerini ani bir kararlılığa bıraktı.
"O zaman," dedi elimi sımsıkı tutarak, "gidip o kitabı o hırsızdan geri alıyoruz."
Kütüphanenin tavanından dev bir ahşap kiriş gürültüyle yere düşerken, Furkan’la birlikte birbirimizden destek alarak o mor girdabın, bilinmezin içine doğru gözlerimizi kapatıp mecburen atladık.