10. bölüm · DUSHA MOYA

KAÇIRILMA

Heval Öner

Burası şehrin lüks ve şatafatlı yüzünden çok uzak, ara sokaklara gizlenmiş, bohem bir sığınaktı. Ahşap masalar, eski kitap kokusu, loş ışıklar ve fonda çalan hafif bir caz. Valeriya, bugün sadece rahat olmak istemişti. Üzerinde siyah, vücuduna oturan basic bir bluz, altında hareket özgürlüğü sağlayan şortlu kot etek ve dizlerine kadar uzanan siyah deri çizmeler vardı. Saçlarını sıkı, pürüzsüz bir at kuyruğu yapmıştı; yüz hatları tüm netliğiyle ortadaydı. Ama ne kadar "sade" olmaya çalışırsa çalışsın, sol elindeki o devasa zümrüt kesim elmas, loş kafeyi bir deniz feneri gibi aydınlatıyordu. Yüzüğü saklamamıştı. O artık onun bir parçasıydı. Vladimir’in korumaları dışarıda, kafenin kapısının önünde bekliyordu. Valeriya, "Sadece arkadaşımla vakit geçirmek istiyorum, başımda dikilmeyin" diyerek onları kafeden uzaklaştırmıştı.

Svetlana, masaya yığılmış gelinlik kataloglarının arasından başını kaldırdı ve Valeriya’nın elini tuttu. "Şu tezatlığa bayılıyorum," dedi Svetlana, hayranlıkla. "Kot etek, siyah bluz ve parmağında küçük bir servet bu 'Benim paraya ihtiyacım yok, para bana ait' kombini olmuş resmen." Valeriya güldü, kahvesinden bir yudum aldı. "Abartma Svetlana. Sadece rahat olmak istedim. Dün geceki o ağır elbiselerden ve resmiyetten sonra nefes almaya ihtiyacım vardı. Hemde, annem yanımızda olmazsa eminim daha rahat seçimler yapabiliriz." Svetlana, tablette açık olan dergi sayfasını önüne itti. "Peki, Kış Bahçesi konsepti için ne düşünüyorsun? Kabarık bir prenses modeli mi, yoksa daha sade bir model mi? Bence o yüzükle ve o mekanda, sırtı tamamen açık bir şey giymelisin." Valeriya ekranda açık olan gelinliğe baktı ama aklı bir anlığına Vladimir’in dün geceki sözlerine kaydı. "Senin için oraya kışı da getiririm, yazı da." "Bilmiyorum," dedi dalgın bir gülümsemeyle. İkisi de güldü. Valeriya sandalyesini itip ayağa kalktı. Çizmelerinin topukları ahşap zeminde tok bir ses çıkardı. "Lavaboya gidip geliyorum. Sen şu Fransız dantelli olana bir bak, favorim o."

Kafe eski bir bina olduğu için lavabolar, ana salondan uzakta, dar ve uzun bir koridorun sonundaydı. Duvarlarda eski Rus tiyatro afişleri asılıydı. Köşedeki güvenlik kamerası, saniyede bir yanıp sönen kırmızı ışığıyla koridoru izliyordu. Valeriya, lavabodan çıkıp ellerini kuruturken aynadaki yansımasına baktı. At kuyruğunu düzeltti. Koridora adımını attığı an, diğer uçtaki gölgeyi fark etti. Bu bir garson ya da müşteri değildi. Yapılı, deri ceketli bir adamdı, yüzünde tekinsiz bir ifade vardı. Valeriya durdu, arkasını döndüğünde koridorun diğer ucunda da iki kişi belirmişti. Tuvalet kapısının yanındaki girintiden de iki kişi daha çıktı. Toplam beş kişi. "Sessiz ol güzelim," dedi öndeki adam, bozuk bir Rusçayla. "Zorluk çıksın istemeyiz." Valeriya’nın gözleri kısıldı. Korku hissetmedi, o bir Volkov’du, abisi Dimitri ona sadece piyano çalmayı değil, kendini korumayı da öğretmişti. Ve şu an üzerindeki kıyafetler dövüşmek için çok uygundu. "Yanlış av," dedi Valeriya, sesi buz gibiydi. İlk adam hamle yaptığında, Valeriya geri çekilmedi, aksine, üzerine doğru adım attı. Adamın uzanan elini bileğinden yakaladı, kendi ekseni etrafında döndü ve adamın kolunu ters bir açıyla büküp dirseğini adamın suratına geçirdi. Çat. Burun kırılma sesi koridorda yankılandı. Diğer dört adam şaşkınlıkla donakaldı. Karşılarında korkak bir sosyete kızı bekliyorlardı, bir dövüşçü değil. "Yakalayın!" diye bağırdı burnunu tutan adam. İkinci ve üçüncü adam aynı anda saldırdı. Valeriya, dar koridoru ve çizmelerinin ağırlığını avantajına kullandı. Duvardan destek alarak havaya sıçradı ve ikinci adamın göğsüne sert bir tekme savurdu. Adam geriye doğru sendelerken, Valeriya diğerinin kasıklarına dizini geçirdi. Ancak sayıları çok fazlaydı. Arkadan gelen dördüncü adam, Valeriya’nın o sıkı at kuyruğuna yapıştı ve başını geriye çekti. Valeriya acıyla inledi ama durmadı. Adamın eline tırnaklarını geçirdi, o sırada yüzüklü elinin tersi ile bir tokat attığında adamın yüzünü çizdi. Elmasın keskin köşeleri adamın yanağında derin bir yarık açtı. Kamera her şeyi kaydediyordu. Valeriya, beş eğitimli adama karşı tek başına, bir dişi kurt gibi savaşıyordu. Ancak beşinci adam, o kavgaya girmemişti. Elinde bir bezle kenarda bekliyordu. Valeriya, saçını tutan adamdan kurtulmak için dirseğini adamın midesine vururken, beşinci adam sinsice yaklaştı, Valeriya’nın şakağına çok sert bir yumruk attı. Valeriya’nın başı yana savruldu. Dizlerinin bağı çözüldü, gözlerinin önünde şimşekler çaktı. Yere yığılırken bile bilinci kapanmamıştı, hala tekme atmaya çalışıyordu. Adam, hemen eğildi ve üzerine yoğun bir kimyasal döktüğü bezi Valeriya’nın yüzüne bastırdı. "Uyu sürtük," diye hırladı. Valeriya çırpındı. Birkaç saniye boyunca direnmeye devam etti . Sonra nefes almak zorunda kaldı ve o zümrüt yüzüklü eli, cansız bir şekilde yere düştü. Adamlar, baygın bedeni hızla kucaklayıp arka yangın çıkışına, kör noktaya doğru yöneldiler.

(15 Dakika Sonra)
Svetlana, saatine baktı. "Valeriya, o gelinliği kendin dikmiyorsan bu kadar uzun sürmemeli," diye söylendi. Ayağa kalktı, koridora yöneldi. Koridorun başındaki dağınıklığı, yerdeki kan damlalarını ve kırık aynayı gördüğünde nefesi kesildi. Titreyen elleriyle telefonunu çıkardı. Dimitri’yi aradı. "Dimitri abi!" dedi Svetlana, sesi titriyordu. "Valeriya yok! Ve yerde kan var. Etraf savaş alanı gibi." Hemen ardından yüzüne kapanan telefon ile yere çöken Svetlana Dimitri gelene kadar sessizce ağlamaya devam etti.

Küçük oda, sigara dumanı ve ölümcül bir sessizlikle doluydu. Kafe müdürü köşeye sinmiş, korkudan titriyordu. Bilgisayar ekranının başında dört kişi vardı: Vladimir, Dimitri, Svetlana ve Vladimir’in sağ kolu Fedor. Vladimir, sandalyede oturuyordu. Yüzü taştan oyulmuş gibiydi. Dimitri, hemen arkasında ayakta duruyordu. Elleri masanın kenarını o kadar sıkı tutuyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Svetlana ise hemen yanında, ellerini göğsünde birleştirmiş, gözleri ekrana kilitli, dudaklarını ısırarak kendini tutmaya çalışıyordu. Fedor ise Vladimir'in yanında, elleri arkada, bir heykel gibi emre amade bekliyordu. Vladimir, görüntüyü başlattı. Ekranda Valeriya’nın lavabodan çıktıktan sonra adamları ilk gördüğü an yansıdı duruşunu düzeltip etrafa baktığı ve en son da güvenliik kamerasına attığı bakışın ardından ilk adama dirsek attığı an göründü. Odadaki sessizlik ağırdı. Valeriya ekranda geri adım atmıyor, dar koridoru avantaja çeviriyordu. İkinci adamın göğsüne indirdiği tekme, üçüncü adamın kasıklarına attığı diz darbesi, her hamlesi net ve keskindi. Vladimir, ekrandaki nişanlısının o vahşi direnişini izlerken hafifçe öne eğildi. Gözleri kısıldı, bakışları ekrandaki o kararlı kadına kilitlendi. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık yoktu; sadece o kadını seçmiş olmanın verdiği karanlık. Ama sonra, o kenarda bekleyen adamın sinsice arkadan yaklaştığı an geldi. Adamlardan birinin, Valeriya’nın saçını çekip savunmasız bıraktığıan ama Valeriya'nın ona attığı sert tokat ile sersemleyen adam yine de amacına ulaşmış ve onun dikkatini dağıtmıştı. En başından beri kenarda bekleyen adamın gelip Valeriya’nın şakağına o vahşi yumruğu indirdiği saniye Valeriya’nın başının savruluşu ve yere yığılışı. "HIIĞK!" Odadaki sessizliği Svetlana’nın boğazından kopan o acı, boğuk hıçkırık böldü. O ana kadar dimdik durmaya çalışan kız, arkadaşının o darbeyi alıp yere yığıldığını gördüğü an çözüldü. Elleriyle yüzünü kapattı ve olduğu yere çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Daha sonra sessizce odadan dışarı süzülüp koridorda yere çöküp ağlamaya başladı arkadaşı bu haldeyken kendisi içeride katologlara bakıp kahvesini içiyordu. Bunu bilmek içinde öyle derin bir acı oluşturdu ki bir an nefes alamadı.

Dimitri ise patlama noktasına gelmişti. Kardeşinin o çaresizce yere düşüşü, zihnindeki sigortaları attırdı. "KAHRETSİN!" diye gürleyerek yanındaki duvara tüm gücüyle, kör bir öfkeyle bir yumruk attı. Duvarın alçısı çatladı, elinin üstü kanadı ama Dimitri hissetmedi bile. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. "Onu bulduğumda," dedi Dimitri, sesi titriyordu. "O eli o yumruk attığı eli kemiklerine kadar ayıracağım. Bana yalvaracak! Ölmek için bana yalvaracak!" Vladimir, videoyu durdurmadı. Valeriya’nın kimyasallı pamuğa karşı son ana kadar kadar direnmeye devam edişini izledi. Ve sonra, Valeriya’nın baygın bedeninin adam tarafından omzuna atılıp götürülüşünü son saniyesine kadar izledi. Yavaşça ayağa kalktı. Elini, kanayan eline bakmadan duvara yaslanmış Dimitri’nin omzuna koydu. "Onu cezalandırabilirsin Dimitri," dedi Vladimir, sesi buz gibiydi. "Çığlıkları, kırılan kemikleri, hepsi senin." Dimitri başını kaldırıp Vladimir’e baktı. "Ama o son nefes." dedi Vladimir, fısıldar gibi ama kesin bir hükümle. "Onun son nefesi, benim elimden olacak. O adamın ölümü bana ait.”

Vladimir, Dimitri ve Fedor odadan çıktıklarında, koridorda hala ağlayan Svetlana’yı gördüler. Fedor, Vladimir’in kısa bir bakışıyla hemen harekete geçti. "Svetlana Hanım," dedi Fedor, nazik ama net bir sesle. Yanındaki iki korumaya işaret etti. "Bu arkadaşlar sizi Volkov malikanesine bırakacak. Orası şu an sizin için en güvenli yer." Svetlana itiraz etmedi, titreyen adımlarla kafeden çıktı ve Fedor’un yönlendirdiği araca bindi. Fedor, Svetlana’yı gönderdikten sonra kapının önünde bekleyen, Valeriya’yı korumakla görevli o dört korumaya döndü. Yüzü kıpkırmızıydı, damarları belirginleşmişti. "Sizi aptallar!" diye gürledi Fedor. Adamlardan birinin yakasına yapıştı. "Arka kapı? Yangın çıkışı? Bir fare deliğini bile açık bırakmamanız gerekiyordu!" Korumalardan biri titreyerek konuşmaya çalıştı ama Fedor izin vermedi. "Silahlarınızı bırakın," dedi Fedor, sesi ölüm emri gibiydi. "Depoya gidiyorsunuz. Pakhan döndüğünde cezanızı bizzat kesecek." Korumalar sürüklenerek götürülürken, Vladimir ve Dimitri siyah Maybach'a bindiler. Araba hareket ettiği anda Vladimir telefonuna sarıldı. "Fedor," dedi Vladimir, sesi gergindi. "Adamlarını topla" Yan koltukta oturan Dimitri, derin bir nefes aldı, kanayan elini umursamadan cebinden telefonunu çıkardı. "Buna gerek yok Pakhan," dedi Dimitri, sesi aniden sakinleşmişti. Vladimir dönüp ona baktı. "Ne demek gerek yok?" Dimitri, telefonunun ekranını Vladimir'e çevirdi. Ekranda bir harita ve üzerinde kırmızı, yanıp sönen bir nokta vardı. "Ona 18. yaş gününde hediye ettiğim gümüş bileklik," dedi Dimitri. "İçinde askeri sınıf, sinyal kesicilerin bile engelleyemediği bir GPS çipi var. Valeriya o bilekliği asla çıkarmaz. Ve yerini sadece ikimiz biliyoruz." Vladimir ekrana baktı. Nokta, şehrin dışındaki dağlık arazide, orman yolunda hareket halindeydi. Gözleri parladı. Avını bulan bir yırtıcı gibi odaklandı. Şoför koltuğundaki Fedor’a döndü ve sesi bir namlu gibi sert çıktı: "Kuzey ormanları, oraya sür. Ve dua et kanatlanıp uçalım."

Valeriya’dan
Gözlerimi açtığımda hissettiğim ilk şey, genzimi yakan o iğrenç, metalik kimyasal tadıydı. Sanki ciğerlerime asfalt dökülmüş gibiydi; her nefes alışım göğsümü yakıyordu. Başım sanki bedenime ait değilmiş gibi zonkluyordu. Şakağımda, o adamın vurduğu yerde, derimin altında atan damarı hissedebiliyordum. Beynimin içinde paslı, kör bir bıçak dönüp duruyordu. Nerede olduğumu anlamak için gözlerimi kırpıştırdım. Görüntü bulanıktı, gri, tozlu bir tavan, rutubet ve eski, ıslak ahşap kokusu ve iliklere işleyen o keskin, kuru soğuk. Sabah evden çıkarken üzerimde kabanım vardı ancak kafede diğer eşyalarımla birlikte kaldı. Şimdi akşam olmak züereydi güneş neredeyse batmıştı bu da bayılmamın üstünden yaklaşık bir buçul saat kadar geçtiğini gösteriyordu. Yerdeydim. Pis, küf kokan ince bir döşeğin üzerine çuval gibi atılmıştım. Ellerimi yüzüme götürdüm, serbestti, ayaklarımı oynattım, serbestti. Beni bağlamamışlardı. Beni boş, izbe bir odanın ortasına öylece bırakmışlardı. Muhtemelen saatlerce uyanmayacağımı ya da uyanınca korkudan, şoktan kıpırdayamayacak kadar "kırılgan" olduğumu düşünmüşlerdi. "Aptallar." diye fısıldadım, sesim çatallı ve kuru çıkmıştı. Zorlukla dirseklerimin üzerinde doğrulmaya çalıştım. Dünya etrafımda bir tur attı. Midem bulandı, safranın tadı ağzıma geldi ama yuttum. Zayıflık gösteremezdim. Kimse görmese bile kendime saygım vardı. Sol elimi istemsizce yokladım. Oradaydı. Yüzük parmağımdaki o soğuk, ağır ve keskin kütle yerindeydi. Zümrüt kesim elmasın pürüzsüz yüzeyine dokundum, almamışlardı. Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. Bu yüzük bir servet değerindeydi ama onu almaya cesaret edememişlerdi. Çünkü bu sadece bir takı değildi; Vladimir Romanov’un mührüydü. O taşı parmağımdan çıkarmak, sahibinin gazabını üzerine çekmek demekti. Dokunmaya korkmuşlardı. Vladimir'in gölgesi, ben baygınken bile üzerimdeydi. Ve diğer bileğim, Dimitri’nin hediyesi. Gümüş zincir tenimi yakacak kadar soğuktu ama oradaydı. Eğer onu çıkarmadılarsa (ki sıradan bir takı sanmış olmalılardı) Dimitri şu an nerede olduğumu biliyordu. Yüzümde soğuk bir gülümseme oluştu. Duvardan destek alarak yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım. Bacaklarım titriyordu. O kimyasalın etkisi hala vücudumdaydı, kaslarım komutlarıma geç cevap veriyordu. Ama bir Volkov, dizlerinin üzerinde yaşamazdı. Dişlerimi sıktım, baş dönmemi görmezden geldim ve tamamen doğruldum. Oda loştu, tek ışık kaynağı, karşıdaki duvarda duran eski, ahşap bir pencereydi. Güneş batmak üzereydi. Pencereden içeriye, günün son, kızıl ve hüzünlü ışıkları sızıyordu. Odanın içindeki toz taneleri o kızıl ışıkta dans ediyordu. Gözlerimi o pencereye diktim, çerçevesi çürümüştü, boyaları dökülmüş, ahşabı nemden kabarmıştı. Ve en önemlisi, önünde demir parmaklıklar yoktu. Bana bir kafes hazırlamışlardı ama kapısını açık bırakmışlardı. Derin bir nefes aldım, soğuk hava ciğerlerimi temizledi, hedefim orasıydı. Pencerenin çürümüş ahşap çerçevesine baktım. Derin bir nefes alıp gerildim ve tüm vücut ağırlığımı sol omzuma vererek var gücümle yüklendim.
ÇAT!
Ahşap çerçevenin kırılma sesi, sessiz dağ evinde bir silah patlaması gibi yankılandı. İçeriden bağıran adamların sesini duydum. "Odaya bakın! Ses oradan geldi!" Ama onlar o kapıyı açana kadar ben çoktan kendimi o pencereden dışarı, akşamın buz gibi karanlığına bırakmıştım. Ayaklarım sert, donmuş toprağa değdiğinde sarsıldım. Dışarısı alacakaranlıktı; güneş batmış, geriye sadece mor ve gri bir gökyüzü bırakmıştı. Hava bıçak gibi keskin, kuru bir soğuktu. Duraksamadan ormana, ağaçların o sık ve karanlık gölgelerine doğru koşmaya başladım. Ciğerlerimdeki soğuk hava her nefeste beni yakıyordu. Ama asıl düşmanım soğuk değildi. Şakağım, o kafede yediğim yumruğun etkisi, hareket ettikçe beynimi uyuşturuyordu. Birkaç dakika koştuktan sonra dünya etrafımda sallanmaya başladı. Ağaçlar üzerime devriliyor gibiydi. Zemin ayağımın altından kayıyordu. Durmak zorunda kaldım. Bir ağacın gövdesine yaslandım, elimle zonklayan başımı tuttum. Gözlerimi sıkıca kapatıp açtım. "Dayan Valeriya," dedim nefes nefese. "Şimdi bayılamazsın. Şimdi olmaz." Arkamdan gelen sesler uzaktaydı ama oradaydı. Beni arıyorlardı. Tekrar hareket ettim, sendeleyerek, dallara çarparak ilerledim. Sonunda, ağaçların seyreldiği yerde asfaltın griliğini gördüm. Yol! Umut, damarlarımda son bir adrenalin dalgası yarattı. Baş dönmemi yok sayarak otoyola fırladım. Yol boştu, sessizdi sma uzakta, virajı dönen farları gördüm. Bir araba geliyordu. Yolun ortasına çıktım. Kollarımı iki yana açtım, var gücümle bağırdım. "DURUN! YARDIM EDİN!" Araba yaklaştıkça yavaşlamadı. Farları gözümü kör ederken, motorun o agresif hırıltısını tanıdım. Bu sıradan bir yolcu arabası değildi. Siyah, büyük bir SUV’du. Tuzağa düşmüştüm. Kendi ayaklarımla celladıma gitmiştim. Araba, tam önümde acı bir fren sesiyle lastikleri asfalta kazıyarak durdu. Kapılar açıldı. Dehşetle geriye, ormana doğru döndüm. "Hayır!" diye bağırarak koşmaya çalıştım. Ama o an, zihnimdeki bulanıklık ve panik birleşti. Ormanın girişindeki topraktan fırlamış, kalın bir ağaç kökünü fark edemedim. Ayağım takıldı, kendimi toparlayacak refleksim kalmamıştı. Sertçe, yüzüstü donmuş toprağa kapaklandım, göğsümdeki hava boşaldı, başım döndü. Kalkmaya çalıştım, ellerimi toprağa bastırdım ama dünya dönmeye devam ediyordu. Ve o an, ensemde o soğuk nefesi hissettim. Güçlü bir el beni omzumdan tutup sertçe sırtüstü çevirdi. "Seni küçük fahişe!" Karşımda, o deri ceketli liderleri vardı. Gözleri öfkeden dönmüştü. Hiç beklemediğim bir anda, elini kaldırdı ve yüzüme tüm gücüyle bir tokat attı ki tokadın etkisi ile başım yana savruldu. Ağzımın içine metalik, tuzlu bir tat doldu. Dudağım patlamış, çeneme doğru sıcak bir sızıntı başlamıştı. Acı, baş dönmemi bir anlığına kesti. Gözlerimi açıp adama baktım. Adam hırsını alamamış gibi beni kolumdan tutup ayağa kaldırdı. Sürükleyerek arabaya götürdü, bu sefer risk almadılar. Daha arabanın yanındayken bileklerimi sert plastik kelepçeyle arkadan bağladılar. Beni arka koltuğa fırlatıp, tekrar o lanet olası dağ evine götürdüler. İçeri girdiğimizde beni odanın ortasındaki metal sandalyeye oturttular. Sadece ellerimi değil, ayaklarımı da sandalyenin bacaklarına sabitlediler. Hareket etmem imkansızdı. Liderleri, elindeki tableti ayarlayıp karşıma geçti. Yüzümdeki kanı silmedi. Aksine, o kanlı görüntümden zevk alıyordu. Tableti yüzüme doğru tuttu. Ekranda Vladimir'in numarası vardı ve arama butonuna henüz basılmamıştı. "Görüntülü arama," dedi sırıtarak. "Teknolojiyi seviyorum. Vladimir Lvovich bu akşam nişanlısını görecek. Ama sen," Eğilip yüzüme yaklaştı. "sen onu son kez göreceksin. O seni izlerken son nefesini vereceksin. Bakalım Buz Kral, kraliçesi ekranda can verirken ne kadar soğukkanlı kalacak." Korkmamı bekliyordu. O tokatla, o düşüşle irademin kırıldığını sanıyordu. Ağzımdaki kanı yere tükürdüm. Başımı dikleştirdim. Patlamış dudağıma rağmen yüzümde acı değil, aşağılayıcı bir ifade vardı. "Planın," dedim, sesim hırıltılı ama netti. "gerçekten amatörce ve büyük bir hesap hatası var." Adam kaşlarını çattı. "Neymiş o?"
"Burada kaç kişisiniz? On? On iki?" Gözlerimi ondan ayırmadan, arkada bağlı olan bileğimdeki gümüş bilekliğin soğukluğunu hissettim. Dimitri'nin hediyesi."Siz beni yakalamadınız," diye fısıldadım. Gözlerimdeki ateş, adamı tedirgin etmeye yetmişti. "Siz sadece bir mezarın içine girdiniz. O yolda durdurduğum araba sizdiniz ama asıl konvoy şu an arkanızda." Adam bıçağını çıkardı, tehditkar bir şekilde bana yaklaştı. "Kapa çeneni! Kimse yerimizi bilmiyor! Öne doğru hafifçe eğildim. Gözlerimdeki ifade, bir kurbanın değil, idam hükmünü okuyan bir yargıcın ifadesiydi. "Abim Dimitri ve nişanlım Vladimir," dedim. Ses tonumu alçalttım. Odayı donduran, bir cellat soğukluğuyla fısıldadım:
"buraya geldiklerinde..." Cümlem bittiği o milisaniyelik anda, dış dünyadan gelen ses, odadaki oksijeni vakumladı. Bu tek bir araba sesi değildi. Bu, evin etrafını saran, yeri göğü inleten devasa bir kükremeydi. Onlarca yüksek motorlu aracın aynı anda gaz kesip durduğu, kapıların sertçe açıldığı o metalik senfoni.

Adamın yüzü bembeyaz oldu, bıçağı tutan eli titredi, pencereye koştu. Perdeyi araladığı an, evin içi far ışıklarıyla gündüz gibi aydınlandı. Gülümsedim. Patlamış dudağıma, sızlayan başıma rağmen zaferle gülümsedim. "Size söylemiştim," dedim. "Cehennem geldi." dememle birlikte dünya gürültüye boğuldu. Pencereden içeriye kurşun yağmuru başladığı an, bir saniye bile düşünmedim. Bağlı olduğum sandalyeden güç alarak, vücudumun tüm ağırlığını sağa verdim ve kendimi sertçe yere fırlattım. Sandalye ile birlikte yere çarptığımda omzumun üzerine düştüm. "Ah!" Ağzımdan acı bir inilti kaçtı. Yere yapışıp başımı eğdim, sandalyenin tahta gövdesini kendime siper ettim. Kurşunlar tepemden vızıldayarak geçip karşı duvarı delik deşik ederken, kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Çatışma şiddetli ama çok kısa sürdü, saniyeler içinde dışarıdaki sesler kesildi. Ardından salonun kapısından iki tok silah sesi geldi. Bam. Bam. Kısa, net ve ölümcül. Evdeki diğer herkes gitmişti. Geriye sadece biri kalmıştı. Beni kaçıran, o bozuk İspanyol aksanıyla konuşan, bana o yumruğu ve tokadı atan o adam. Pencereden gelen ateş kesildiğinde, adam saklandığı yerden titreyerek ayağa kalktı. Yüzü kireç gibiydi. Az önceki o küstahlığından eser yoktu. Silahını kapıya doğrulttu ama elleri o kadar çok titriyordu ki namlu dans ediyordu.

Ve sonra, odanın kapısı büyük bir gürültüyle içeriye doğru devrildi. Toz bulutunun arasından Vladimir girdi. Elinde gümüş işlemeli silahı vardı ama namlusu yere bakıyordu. Silahını o adama doğrultmaya tenezzül bile etmemişti. Karşısındaki şeyi canlı bir tehdit olarak değil, çoktan ölmüş, nefes alan bir ceset olarak görüyor gibiydi gözleri odaya girdiğinden andan itibaren sadece bana bakıyordu. Hemen arkasında, elinde silahıyla Dimitri belirdi. Yüzünde iyi olmamı görmenin huzurlu ifadesi kısa bir an geldi ve gitti, patlayan dudağımı ve yerde o sandalyede bağlanmış halimi görmek tekrar o çelikten ifadesine dönmesine sebep oldu.

Bana o tokadı atan İspanyol, korkuyla Vladimir’e ateş etmek için hamle yaptı. "Gelmeyin!" diye bağırdı ama tetiğe asılamadan, pencereden gelen ince bir vınlama sesi duyuldu. Adamın sol omzunda bir anda patladı. Adam acı bir çığlık atarak silahı elinden düşürdü,yaralı omzunu tuttu ve geriye savrulup duvara çarparak yere yığıldı.

Vladimir, yerde kanlar içinde kıvranan adama bir bakış bile atmadı. Onun için o adam artık odadaki bir toz zerresi kadar önemsizdi. Benimle nihayet göz göze geldiği an, Vladimir’in yüzündeki o ulaşılmaz "Pakhan" maskesi paramparça oldu. Elindeki silahı yere fırlattı ve adeta kendini yanıma attı tek adımda hemen yanı başımdaydı. Dizlerinin üzerine çöktü,önce ellerimi ve bacaklarımı serbest bıraktı. Sonra elleri titreyerek yüzüme uzandı. Sanki dokunsa canım acıyacakmış gibi.
"Valeriya" Sesindeki o titreme, ilk defa sesini bu kadar çaresiz bir tınıda duydum. Hayatımda ilk kez Vladimir’in sesinde ölümü değil, yaşamı duydum. Elleri yanaklarımı kavradı. Parmakları patlayan dudağımda, moraran şakağımda gezindi. Sanki iyi olduğuma inanmak ister gibiydi. Sesindeki o titrek tını sadece benim canım acıyor diye miydi yani? "Buldum seni," diye fısıldadı, sesi boğuktu, nefes nefeseydi. "Buldum! İyisin. Ben buradayım." Onun dokunuşuyla birlikte, beni ayakta tutan o son irade duvarı da büyük bir gürültüyle yıkıldı. Bütün o acı, soğuk, ve adrenalin bir anda damarlarımdan çekildi. Geriye sadece kemiklerime işleyen muazzam bir yorgunluk kaldı. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi kapandı. Dünya bulanıklaştı, sesler uzak bir uğultuya dönüştü. Sadece onun kokusunu ve yanağımdaki sıcak elini hissediyordum. "Vlad-" diyebildim sadece, sesim bir nefes kadar cılızdı. Arkadan abimin de bana doğru ilerlediğini gördüm ve sonrası karanlık, huzurlu bir battaniye gibi üzerime örtüldü. En son hissettiğim şey, onun beni kucağına alıp göğsüne bastırırken verdiği o derin, sarsıcı rahatlama nefesiydi. Artık güvendeydim.