7. bölüm · DUSHA MOYA
İŞGAL
Hafta sonunun üzerinden iki gün geçmişti ama Valeriya'nın zaman algısı o çiftlik evinde asılı kalmıştı. Şehrin en zarif otelinin kış bahçesinde, cam tavanın altından süzülen soluk öğleden sonra ışığı masalarına vuruyordu. Karşısında, en yakın dostu, çocukluğunun ortağı, Londra'daki gri günlerinin ve şimdi Saint Petersburg'daki yeni hayatının tek sırdaşı Svetlana oturuyordu. Svetlana, elindeki ince porselen fincanı yavaşça tabağına bıraktı. Dakikalardır Valeriya'yı izliyordu. Valeriya konuşmuyordu; parmağıyla fincanının kenarında daireler çiziyor, bakışları bir noktada, muhtemelen çok uzaklarda bir yerlerde geziniyordu. En yakın arkadaşının bu halini biliyordu Svetlana ne zaman kafasında çözemediği içinden çıkamadığıbir düşüncesi olsa böyle yapardı. "Bana anlatmıyorsun Lera," dedi Svetlana, sesi yumuşak ama ısrarcıydı. "Ama görüyorum. Londra'daki o kontrollü, her adımı planlı, duygularını tıpkı bir Excel tablosu gibi yöneten kadın, o kadın şu an bu masada değil." Valeriya irkildi, daldığı yerden çıktı. "Bilmiyorum Sveta," dedi fısıltıyla. Sesi titriyordu. "Sanki, sanki birisi zihnimin odalarına girmiş ve tüm eşyaların yerini değiştirmiş gibi hissediyorum. Karanlıkta yürüyor gibiyim, sürekli bir şeylere çarpıyorum." Svetlana uzanıp masanın üzerinden arkadaşının elini tuttu. "Vladimir, değil mi?" İsim, masanın ortasına bir bomba gibi düştü. Valeriya inkar etmedi. Gözlerini kaçırdı. "O, çok karmaşık Sveta. O benim abimin çocukluk arkadaşı ve benimde çocukluğumun tamamında vardı. O, Vladimir Lvovich Romanov. Hakkında anlatılanları biliyorsun. O bir buz dağı, bir duvar."
"Bunlar senin mantığının söyledikleri," dedi Svetlana, Valeriya'nın elini hafifçe sıkarak. "Peki ya kalbin? O ne diyor?" Valeriya derin bir nefes aldı. Gözleri doldu. İlk defa gardını indirdi. "Korkuyorum," dedi dürüstçe. "Onun yanındayken nefes almayı unutmaktan korkuyorum. Pazar günü göletin kenarında beni tuttuğunda Sveta, yemin ederim zaman durdu. O an dünya üzerinde sadece ikimiz vardık. O kadar güçlü, o kadar yoğun bir çekimdi ki, eğer o an beni öpseydi" Valeriya yutkundu, yanakları kızardı. "Buna engel olabilir miydim? Bilmiyorum. Hatta belki de bunu istiyordum."
Svetlana gülümsedi. Arkadaşının bu savunmasız hali, durumun ciddiyetini gösteriyordu. "Lera, sen Londra'da o güvenli, kurumsal hayattan neden kaçtın? Çünkü ruhun nefes alamıyordu. Sen ateş istiyordun. Ve Vladimir, o adam ateşin ta kendisi, o adam seni yakıp küle çevirebilecek tek kişi. Ama belki de senin ihtiyacın olan budur. Yanmak." Valeriya başını iki yana salladı. "Ama o tehlikeli. O bir Pakhan. Onun dünyasında duygulara yer yok. Ya ben sadece bir hevessem? Ya o da diğerleri gibi beni bir 'fetih' olarak görüyorsa? Ben kırılmaktan korkuyorum Sveta. Dağılmaktan korkuyorum. Ve annem biliyorsun nasıl bir kadın olduğunu, o iyi bir anne ancak hırslı bir kadın." Svetlana ciddileşti. "Vladimir Romanov'u ben de uzaktan tanıyorum. O adam heveslerin peşinde koşacak biri değil. Eğer sana bakıyorsa, eğer o buz gibi gözlerinde bir ateş gördüysen Lera, bu heves değildir. Bu bir mühürdür." Valeriya, arkadaşının bu sözleriyle sarsıldı. Mühür. "Ne yapmalıyım?" diye sordu, küçük bir kız çocuğu gibi çaresizce. "Kaçmayı bırak," dedi Svetlana net bir sesle. "Akışına bırak. Bırak o karanlık seni sarsın. Belki de o karanlığın içinde, kendi ışığını bulacaksın. Belki de Vladimir, senin kaçtığın felaket değil, sığındığın limandır." Şehrin diğer yakasında, cam ve çelikten örülmüş bir kalenin en üst katında, Vladimir Lvovich Romanov, imparatorluğunu yönetiyordu.
Ofisi loştu ve sessiz. Şehrin ışıkları aşağıda bir deniz feneri gibi yanıp sönerken, Vladimir pencerenin önündeki deri koltuğunda oturmuş, elindeki kristal konyak bardağını ağır ağır çeviriyordu. Kehribar rengi sıvı, bardağın içinde bir girdap gibi dönüyordu. Vladimir bardağı dudaklarına götürdü. Sert, yıllanmış konyağı yudumladığında, boğazından aşağıya inen o keskin yanma hissi, zihnindeki düşünceleri daha da berraklaştırdı. Vladimir gözlerini kıstı. Zihnindeki teraziyi kurdu. Bir kefede; yıllarca "Dimitri'nin küçük kardeşi" diye bildiği, kenarda sessizce bekleyen o silik hatıra vardı. Diğer kefede ise; Pazar akşamı o masada, beyaz elbisesinin içinde bir kuğu gibi süzülen, "Çelik de beyazlaşır" diyerek ona meydan okuyan o kadın vardı.
Vladimir, başını geriye yasladı. Önce onu bu ofiste hayal etti. Yanındaki koltukta, imparatorluğunu yönetirken kendisine eşlik eden bir ortak olarak sonra onu evinde, o büyük salonda hayal etti. Soğuk duvarlara sıcaklık getiren bir ev sahibesi olarak ama bu yetmedi. Vladimir'in zihni durmadı. Düşünceleri daha derine, daha tehlikeli ve daha mahrem bir alana kaydı. Yavaşça gözlerini kapattı, dünya karardı ve zihninde tek bir görüntü aydınlandı: Yatak odası. Kendi yatağı. O geniş, siyah saten çarşafların olduğu, kimsenin girmeye cüret edemediği o yalnız krallığı. Şimdi o siyah çarşafların üzerinde, bembeyaz teniyle Valeriya uzanıyordu. Hayal o kadar canlıydı ki Vladimir'in nefesi boğazına takıldı. Valeriya'nın o uzun, siyah saçlarının yastığa dağılışını gördü. Uykulu ama davetkar gözlerle kendisine bakışını, sabahın ilk ışıkları odaya vururken, Valeriya'nın vücudunun kıvrımlarının o saten çarşafın altında nasıl göründüğünü. Ve koku, zihni ona oyun oynuyordu. Yastıklarında Valeriya'nın o ferah, o baş döndürücü kokusunu duyuyordu sanki. Bu sadece bir uyku hali değildi. Bu, tutkunun, sevişmenin ve birbirine karışmanın verdiği o huzurlu yorgunluk anıydı. Vladimir'in parmakları konyak bardağını o kadar sıktı ki, parmak boğumları beyazladı. Gözleri hala kapalıydı. O hayalin içinde kalmak, o tutkulu anı zihninde uzatmak istiyordu. Valeriya'nın o yatakta, onun yanında, ona ait bir şekilde uzanıyor olması fikri. Bu görüntü, Vladimir'in içindeki tüm savunma mekanizmalarını yerle bir etti. "Oraya ait," diye düşündü, kalbi göğsünü döverken. "O siyah çarşafların üzerindeki o beyazlık. O benim karanlığımdaki tek ışık."
Vladimir gözlerini açtı. Ofis tekrar griye döndü. Ama artık o griliği kabul edemezdi. Zihninde o tutkulu ve huzurlu anı yaşadıktan sonra, bu soğuk ofise ve akşam gideceği o boş eve tahammül edemezdi. Bu bir aşk sarhoşluğu değildi. Bu, bir erkeğin, kadınına duyduğu o ilkel, o yakıcı açlıktı. Vladimir, konyak bardağını masaya sertçe bıraktı. O tok ses, kararın mührü oldu. "O benim," dedi fısıltıyla. Bu sefer sesi titrek değil, ölümcül derecede kararlıydı. "Ve ben, ait olduğu yerde olmayan hiçbir şeye tahammül edemem." Karar verilmişti. Valeriya sadece zihninde değil, yatağında, evinde ve hayatında olmalıydı. Masasındaki dahili telefona uzandı. Sesi sakin, kontrollü ama içinde bastırılmış bir fırtına barındırıyordu."Fedor."
"Emredin, Pakhan."
"Valeriya Volkova'nın konumunu bulun. Şu an nerede, kiminle?" Hatta kısa bir sessizlik oldu. Vladimir'in parmakları masadaki yeşil taşın üzerinde ritmik bir şekilde geziniyordu. "L'Europe Oteli'nde efendim. Kış Bahçesi'nde, arkadaşı Bayan Svetlana ile birlikte." Vladimir telefonu kapattı. Ayağa kalktı. Ceketini omuzlarına geçirdiğinde, yüzünde bir avcının değil, hazinesini almaya giden bir kralın ifadesi vardı.
Otelin yüksek cam tavanından süzülen solgun akşamüstü ışığı, içerideki devasa palmiyelerin ve egzotik bitkilerin üzerine yumuşak gölgeler düşürüyordu. Mekanda derin, huzurlu bir tenhalık hakimdi. Sadece birkaç uzak masada fısıltıyla konuşan şık giyimli çiftler vardı. Köşedeki kuyruklu piyanodan yayılan melankolik bir melodi, bu büyük ve sessiz bahçede yankılanıyordu. Valeriya ve Svetlana, cam kenarındaki ferforje bir masada, diğerlerinden izole bir köşede oturuyorlardı. Valeriya, az önceki itiraflarının ağırlığıyla dalgındı. Önündeki soğumuş çaya bakıyor, parmağıyla fincanın porselen kulpunu izliyordu. Tam o anda, mekanın atmosferi değişti. Piyano susmadı ama havadaki basınç aniden düştü. O huzurlu sakinlik, yerini gergin bir bekleyişe bıraktı. Otelin büyük, kemerli girişinden Vladimir Lvovich Romanov girdi. Üzerinde, omuzlarına tam oturan, kömür karası, uzun bir kaşe palto vardı. İçindeki siyah takım elbise ve beyaz gömleğiyle, bu pastel tonların ve yeşilliklerin olduğu bahçeye düşmüş karanlık bir gölge gibiydi. Yüzünde ifadesiz ama keskin bir ciddiyet vardı. Etrafa bakınmıyordu. Kimseyi aramıyordu. Çünkü nereye bakacağını biliyordu. Gözleri, doğrudan cam kenarındaki o masaya kilitlenmişti. Mekan o kadar sakindi ki, Vladimir'in mermer zemindeki tok ve ritmik ayak sesleri, piyano sesinin üzerine basarak ilerliyordu. Tak. Tak. Tak.
Svetlana, giriş kapısına dönük oturuyordu. Vladimir'i ilk o gördü. Adamın yürüyüşündeki o kararlılığı, boş mekanda onlara doğru bir ok gibi ilerleyişini fark ettiğinde, elindeki sigarayı yavaşça kül tablasına bıraktı. Valeriya'nın omzunun üzerinden yaklaşan tehlikeyi izledi. Svetlana, Valeriya'ya doğru hafifçe eğildi. Sesi fısıltı gibiydi ama bu sessiz ortamda bir çığlık kadar netti. "Lera," dedi Svetlana, çantasını sakince omzuna alırken. "Arkana bakma ama Pakhan burada." Valeriya irkildi. Başını kaldırdı. "Ne?" Svetlana'nın "Pakhan" deyişindeki o korku ve saygı karışımı ton, Valeriya'nın ensesindeki tüyleri ürpertti. Tanıdık o odunsu ve soğuk koku, yaklaşan adım sesleriyle birlikte burnuna çalındığında, kimin geldiğini anlamıştı. Vladimir masaya ulaştığında, Svetlana ayağa kalktı. Ona hafif, saygılı ama gergin bir baş selamı verdi. "Vladimir Lvovich." Vladimir durdu. Bakışlarını Valeriya'dan ayırıp, sadece bir saniyeliğine Svetlana'ya çevirdi. "Svetlana Yurievna," dedi, tok ve buz gibi bir resmiyetle. Svetlana'nın soyadını değil, baba adını kullanarak yaptığı bu hitap, Vladimir'in mesafesini ve otoritesini haykırıyordu. Ben senin arkadaşın değilim, ben Pakhan'ım diyordu. Svetlana mesajı almıştı. Valeriya'ya döndü, hızlıca göz kırptı. "Benim acil bir görüşmeye yetişmem gerek. Siz devam edin." Valeriya sadece başını hafifçe salladı. Bu sessiz bahçede, bu yüzleşmenin şahidi olmamalıydı. Svetlana'nın topuk sesleri hızla uzaklaştı ve kayboldu.
Valeriya, o büyük ve sessiz kış bahçesinde, Vladimir ile yapayalnız kaldı. Etraftaki birkaç kişi de kendi dünyasındaydı. Sanki cam bir fanusun içinde hapsolmuşlardı. Vladimir, ayakta dikiliyordu. Palto, geniş omuzlarını daha da heybetli gösteriyordu. Valeriya, yavaşça başını kaldırdı ve onunla göz göze geldi. Ne Vladimir masaya oturmak için hamle yaptı ne Valeriya onu masaya davet etti. Sadece baktılar. Pazar günkü o masumiyet, o çiftlik evi anıları, hepsi buharlaşıp uçtu. Geriye sadece bir erkek ve bir kadın kaldı. Ve o çekim. O, inkar edilemez, kaçılamaz çekim. Vladimir'in siyah gözleri, Valeriya'nın yüzünde gezindi. Sanki onu ezberliyordu. Sanki zihninde kurduğu o hayalin, gerçeğiyle örtüşüp örtüşmediğini kontrol ediyordu. Ve gördüğü şeyden memnun olmuşçasına, göz bebekleri hafifçe büyüdü. Ve sonunda Vladimir, yavaşça hareket etti. Svetlana'nın boşalttığı sandalyeyi çekmedi. Onun yerine, masanın kenarındaki boş sandalyeyi kendine çekti. Valeriya'nın tam karşısına değil, hafifçe yanına, kişisel alanının sınırlarını ihlal edecek kadar yakınına oturdu. Şimdi aralarında sadece küçük bir mermer masa vardı. Vladimir, dirseklerini masaya yasladı, ellerini birleştirdi ve hafifçe öne eğildi. Bu hareket, dünyayı dışarıda bırakıp, sadece ikisi için küçük, görünmez bir koza ördü. Sessizlik uzadı. Ama bu boş bir sessizlik değildi; elektrik yüklü, kelimelerin yetersiz kaldığı bir anlaşma anıydı. Vladimir, Valeriya'nın gözlerinin en derinini gördüğünden, orada korku değil arzu olduğundan emin olduğunda, dudaklarını araladı. Sesi fısıltı gibiydi ama bu tenha bahçede Valeriya'nın zihnine kazındı. "Ofis" dedi Vladimir, gözlerini ondan ayırmadan. "çok sessizdi." Bu basit cümle, binlerce ilanı aşktan daha ağırdı. Sensiz yapamıyorum demiyordu. Orası sensiz eksik diyordu. Valeriya yutkundu. Boğazı kurumuştu. Kalbi, piyanonun ritminden daha hızlı atıyordu. "Burası da çok sakindi," dedi, sesini bulmaya çalışarak. "Ta ki sen gelene kadar." Vladimir'in dudaklarının kenarında, belli belirsiz, sadece Valeriya'ya özel o yarım gülümseme belirdi. "Sakinliği bozdum," dedi Vladimir. Elini masanın üzerinde, Valeriya'nın eline doğru çok yavaşça yaklaştırdı ama dokunmadı. Sadece ısısını hissettirecek kadar yakında durdu. "Peki ya zihnimdeki sakinlik?" diye sordu Valeriya, cesaretini toplayarak. Gözlerini kaçırmıyordu. "Onu da bozmaya mı geldin Vladimir?" Vladimir'in bakışları ciddileşti, gözleri Valeriya'nın dudaklarına kayıp tekrar gözlerine çıktı. "Zihnindeki sakinliği bozmak istemiyorum Valeriya," dedi. Sesi, mekanın sessizliğinden bile daha derindi." Ben o zihni işgal etmek istiyorum. Tamamını, her bir köşesini." Vladimir'in gözlerindeki o karanlık tutku Valeriya'nın bir an nefesini kesti. Sanki gerçekten de zihni işgal ediliyormuş gibi hissetti, ancak bu işgal, neden tam da istediği şeymiş gibi hissettiriyordu ki?
