5. bölüm · DUSHA MOYA

DEMİR LEYDİ

Heval Öner

Volkov Holding - Yönetim Katı

Görkemli davetin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Saint Petersburg'un gri gökyüzü altında, Volkov kuleleri şehrin siluetine saplanmış iki dev mızrak gibi yükseliyordu. Geçen yedi gün içinde Valeriya, Volkov Teknoloji ve Siber Operasyonlar'ın CEO koltuğuna resmen oturmuştu. Vladimir Lvovich ile o geceden beri hiç karşılaşmamışlardı.Ta ki o öğleden sonraya kadar.

Valeriya, kolunun altına sıkıştırdığı ince, metalik gri dizüstü bilgisayarıyla abisi Dimitri'nin ofisine doğru yürüyordu. Asistanına başıyla selam verip, Dimitri'nin ağır meşe kapısını tıklattı ve beklemeden içeri girdi. Valeriya odaya adımını attığında, üzerindeki kıyafet ve duruşuyla ofisin o gri, sıkıcı havasına sessiz ama iddialı bir tezatlık oluşturuyordu. Üzerinde haki yeşili, kesimleriyle vücuduna kusursuzca oturan şık bir ceket-pantolon takımı vardı. Rengi zümrüt kadar bağırmıyordu belki ama bu soluk, askeri ton; ofisin alışılmış lacivert ve gri takımlarının arasında "ben buradayım ve farklıyım" diyen bir ciddiyet taşıyordu. Saçları, tek bir telin bile isyan etmesine izin verilmemişçesine sıkıca geriye taranmış, ucundaki uzun ve kusursuz örgü omzundan aşağı, haki ceketinin üzerine zarifçe bırakılmıştı. Yüzünde yok denecek kadar az makyaj vardı ama cildi porselen gibi pürüzsüzdü. Kulaklarındaki damla zümrüt küpeler, bu mat ve ciddi görüntünün içindeki tek parlak ve asi detaydı. "Abi, Singapur sevkiyatındaki o güvenlik açığını tespit ettim, sisteme giren..." Cümlesi havada asılı kaldı.

Odanın pencere kenarındaki misafir ağırlama bölümünde, iki tekli deri koltuk karşılıklı duruyordu. Aralarındaki alçak, maun ağacından yapılmış genişçe bir sehpada gümüş bir kahve demliği, iki fincan ve Dimitri'nin açık duran bilgisayarı vardı. Koltuğun birinde Dimitri, diğerinde ise Vladimir Lvovich Romanov oturuyordu. Vladimir, siyah takım elbisesiyle koltuğa yayılmamış, adeta koltuğu işgal etmişti. Bacak bacak üstüne atmış, elindeki fincanı tutarken bile odaya ağır bir otorite yayıyordu. Bakışlarında bir şaşkınlık yoktu, sadece Valeriya'yı görünce başını ağır ağır ona çevirdi. Nötr, ifadesiz ama delip geçen bir bakış. Tam Dimitri ayağa kalkıp kardeşini karşılayacakken, kapı tıklandı ve Dimitri'nin sekreteri içeri girdi. "Pardon, Bay Viktorovich," dedi sekreter saygılı ama telaşlı bir sesle. "Asyalı ortaklar video konferans için 2 numaralı toplantı odasında hatta bekliyorlar. Bağlantı kuruldu, sadece sizin onay kodunuzu bekliyorlar." Dimitri sıkıntıyla nefesini verdi. Ceketini düzeltirken Valeriya'ya döndü. "Lera, zamanlama harika. Benim toplantı odasına geçmem gerek, Asyalıları bekletemeyiz. En fazla on beş dakika sürer." Dimitri, Vladimir'e dönüp mahcup bir baş selamı verdi. "Vladimir, kusura bakma. Sen keyfine bak. Lera sana şu Singapur meselesini ve yeni güvenlik duvarlarını özetlesin. Senin de aklındaki soru işaretleri kalkmış olur." Vladimir, Dimitri'ye sadece kısa bir baş hareketiyle "sorun yok" onayı verdi. Dimitri ve sekreter odadan çıktı, kapı kapandı. Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Sadece sehpadaki bilgisayarın fan sesi ve Vladimir'in varlığının ağırlığı vardı. Valeriya, kapının önünde dikilmeyi bıraktı. Odanın ortasına yürüdü. Vladimir'in karşısındaki boş koltuğa, yani az önce abisinin oturduğu o yere yöneldi. Haki yeşili ceketini düzelterek koltuğa oturdu. Artık Vladimir ile arasında o maun sehpa, gümüş demlik ve Dimitri'nin bilgisayarı vardı. Aralarındaki mesafe, iki satranç oyuncusunun arasındaki o stratejik boşluk kadardı; ne temas edecek kadar yakın, ne de birbirlerini duyamayacak kadar uzak. Resmi, nizami bir mesafe. Valeriya, sehpadaki gümüş demliğe uzandı. Eli titremedi. Kendine değil, önce Vladimir'in yarılanmış fincanına biraz kahve ekledi, sonra kendine bir fincan doldurdu. Vladimir konuşmadı. Sadece izledi. Valeriya'nın kahve dolduruşunu, fincanı bırakışını, arkasına yaslanışını... Her hareketinde bir açık, bir titreme, bir tereddüt arıyordu.

Valeriya, fincanını eline aldı ve Vladimir'in o ağır, nötr bakışlarının içine baktı. "Sessizliğiniz," dedi Valeriya, inisiyatifi ele alarak. Sesi odada net ve pürüzsüz bir şekilde yankılandı. "Genelde karşınızdakini tartmak, huzursuz etmek için kullandığınız bir yöntem, Vladimir Lvovich. Çalışanlarım üzerinde işe yarayabilir ama bende zaman kaybı." Vladimir'in dudaklarında belli belirsiz bir hareketlenme oldu. Yüzü hala nötrdü ama gözlerindeki o boşluk, yerini hafif bir odağa bıraktı. "Huzursuzluk, hazırlıksız olanların hissettiği bir duygudur," dedi Vladimir. Sesi alçaktı ama odadaki her şeye, sehpadaki fincanlara bile hakimdi. "Sen hazırlıklı mısın, Volkova?" Valeriya, sehpadaki abisinin bilgisayarını kendine doğru çevirmek yerine, Vladimir'in göz temasına sadık kaldı.

"Singapur rotasındaki sızıntı, dışarıdan gelen bir saldırı değil, içerideki eski bir güvenlik şefinin ihmaliydi. Onu bu sabah kovdum. Protokolleri değiştirdim ve sizin o çok değerli Kuzey sevkiyatlarınızı, şifreli sunuculara taşıdım."

Valeriya kısa bir es verdi. Vladimir'in tepkisini ölçtü. Adam hala bir buz dağı kadar sakindi, sadece dinliyordu. "Yani," diye devam etti Valeriya, arkasına yaslanıp sakin bir nefes alarak. "Bana sormayı planladığınız o güvenlik sorularının cevapları zaten sistemin içinde, Vladimir Lvovich. Benim yaptığım işte güvenlik açığı olma ihtimali yoktur. İşimi titizlikle yaparım ve tüm ihtimalleri değerlendiririm. " Valeriya'nın bu cümlesi, bir açıklama değil, bir taahhüttü. Vladimir, elindeki fincanı yavaşça sehpaya bıraktı. Fincanın tabağa değdiği o ince çın sesi, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti. "Sistemler çalışır," dedi Vladimir, sesi buz gibi bir gerçeklikle doluydu. "Ama insanlar hata yapar. Benim endişem kodlarında değil, Volkova. Benim endişem, o kodları yöneten iradede." Vladimir de koltuğunda hafifçe öne eğildi. Gözleri Valeriya'nınkilere kilitlendi. "Babanın düzeni paslıydı ama sadıktı. Sen o pası sildin. Ama yerine koyduğun o modern çarklar... Baskı altında kırılır mı, yoksa esner mi? Ben bunu merak ediyorum."
Valeriya, Vladimir'in yaydığı o yoğun otorite dalgasına karşı geri çekilmedi. Gözlerini kaçırmadı. "Benim çarklarım kırılmaz, Vladimir Lvovich. Sadece, arasına parmağını sokmaya cüret edeni ezer geçer."
Vladimir, duyduğu cevaptan sonra tekrar arkasına yaslandı. Yüzündeki o nötr patron ifadesi bozulmamıştı ama gözlerindeki o sorgulayıcı bakış yerini, "Göreceğiz" diyen tehlikeli bir sakinliğe bırakmıştı."Güzel," dedi Vladimir. Tek kelime. Dimitri'nin odada bıraktığı bilgisayarın ekranı uyku moduna girip kararırken, Valeriya ve Vladimir, o kararan ekranın yansımasında birbirlerinin gücünü tartmaya devam ettiler.

Vladimir'den :
Sessizlik, benim dünyamda bir boşluk değil, bir çözüm sürecidir. Sessizliğimin ardında, bir yargılama süreci , bir ağırlık vardır. İnsanların çoğu bu ağırlığın altında ezilir, kemikleri çatırdar ve boşluğu gereksiz kelimelerle doldurmaya çalışırlar. Ama karşımda oturan bu kadın... O, sessizliği bir pelerin gibi omuzlarına almıştı. Gözlerimi ondan ayırmadım. Zihnimdeki terazi, Valeriya Volkova'yı tartıyordu. Londra'nın gri sisi, üzerindeki Rus çeliğini paslandırmamış; aksine, onu bilemişti. Babası Viktor, bir balyozdu; vurduğu yeri dağıtırdı. Ama kızı... Kızı bir neşterdi. Keskin, steril ve sadece gerektiği kadar derine inen soğuk bir metal. Oturduğu yerde, o haki takımının içinde bir asker disipliniyle duruyordu ama boynunun kıvrımında, nefes alışında bir askerde bulunmayacak bir asalet vardı. Saçlarını o kadar sıkı toplamıştı ki, sanki zihnindeki kaosu da o örgüye hapsetmişti. Ancak kulaklarındaki o zümrüt küpeler... Başını her hafifçe eğdiğinde sallanan o yeşil taşlar, bu kusursuz zırhın üzerindeki tek çatlaktı. O küpeler bana, bu demir leydinin içinde hala nefes alan, tutkulu bir kadın olduğunu fısıldıyordu. "Arasına parmağını sokmaya cüret edeni ezer geçer." Cümlesi zihnimde yankılandı. Cüretkar. Pervasız değil, hesaplı bir cüretkarlık. Karşısındakinin kim olduğunu unutan birinin aptal cesareti değildi bu; karşısındakinin kim olduğunu bilen ama kendi gücüne de en az onun kadar güvenen birinin meydan okumasıydı.

Saint Petersburg'da korku satın alınabilir ama sadakat... O, nadir bulunan bir madendi. Ve Volkova'da bu madenden bolca vardı. Bakışlarımız arasındaki o görünmez hat, elektrik yüklü bir tel gibi gerilmişti. O an, bulunduğumuz odanın, şirketin ya da dışarıdaki şehrin bir önemi kalmamıştı. Sadece iki irade vardı. Biri hükmetmeye alışkın, diğeri boyun eğmemeye yeminli. Bu çatışma, kanlı bir savaştan daha tehlikeli, ama bir o kadar da... tahrik ediciydi. Zihnimde, onunla oynayabileceğimiz satranç hamlelerini kurguluyordum. Bir sonraki hamlesi ne olacaktı? Savunma mı? Saldırı mı? Yoksa bekleyip benim hata yapmamı mı izleyecekti? Bu belirsizlik, uzun zamandır hissetmediğim o avcı içgüdüsünü damarlarımda uyandırmıştı. Tam o gerilimin en yüksek noktasında, o görünmez tel kopma noktasına geldiğinde...

Sessizliği ve ortamdaki o yoğun anı, kapının açılma sesi bozdu. Dimitri içeri daldı. Yüzünde rahatlamış bir ifade, elinde ceketini savurarak odaya girmesiyle, o yoğun ve ağır büyü bir cam gibi tuzla buz oldu. Odanın içine dolan hava akımı, aramızdaki o yoğun elektriği dağıttı, geriye sadece soğuyan kahvelerin kokusu kaldı. "Asyalılar tamam," dedi Dimitri, neşeli bir sesle masasına doğru yürürken. Odaya girdiğinde o yoğunluktan bihaberdi. "İstediğimiz koşulları kabul ettiler. Protokolleri onayladım."

Valeriya, bakışlarını benden yavaşça çekti. O kopuş anında, gözlerindeki o meydan okuyan ifadenin yerini profesyonel bir maske aldı. Haki ceketini hafifçe düzeltti ve başını abisine çevirdi. "Güzel," dedi Valeriya. Sesi sakindi ama az önceki o derin tınıdan sıyrılmış, tekrar 'iş kadını' frekansına dönmüştü. Ben de arkama yaslandım, yüzüme o her zamanki nötr, okunaksız ifadeyi yerleştirdim. Ama içimde bir yerlerde, yarım kalmış bir düellonun tatminsizliği vardı.

"Eee? Ben yokken Singapur meselesini hallettiniz mi? Vladimir, ikna oldun mu?" Bakışlarım tekrar Valeriya'ya kaydı. O da bana bakıyordu ama bu kez gardını almıştı.
"İkna olmak," dedim sakin bir sesle, gözlerimi Valeriya'dan ayırmadan. "Zaman alan bir süreçtir Dimitri. Ama gördüklerim... şimdilik yeterli."
Valeriya'nın dudaklarında belirsiz, zaferden uzak ama mağlubiyetten de bir o kadar uzak, ince bir tebessüm belirdi.
Dimitri, odanın havasını değiştiren o rahat tavrıyla masasına değil, hemen yanımızdaki, boydan boya camın önünde duran geniş, gri ikili koltuğa yöneldi. Ceketini çıkarıp yanına bıraktı, kravatını hafifçe gevşetti ve sehpadan kendi soğumaya yüz tutmuş kahvesini alıp, şehrin manzarasına karşı arkasına yaslandı.

Ben ve Valeriya, hala o satranç tahtasının (sehpanın) iki ucunda, karşılıklı oturuyorduk. "Eee?" dedi Dimitri, fincanından bir yudum alıp yorgun gözlerini kardeşine çevirerek. "Asyalılar tamam ama aklım hala limanda. Singapur meselesini Vladimir'e anlattın mı? Yoksa adamı sessizliğinle korkuttun mu Lera?" Valeriya, bakışlarını benden çekip abisine çevirdi. O an, yüzündeki o savaşçı ifade, yerini daha yumuşak ama hala saygı uyandıran bir kardeş şefkatine bıraktı. "Vladimir Lvovich korkutulacak bir adam değil abi," dedi Valeriya. Sesi sakindi. "Ona durumu izah ettim. Sızıntı dışarıdan değil, içeridendi. Lojistik şefi Kavenko... Eski alışkanlıklarını yeni sisteme taşımaya çalışmış. Birkaç veri dosyasını dışarıya sızdırıp ek gelir elde etmeye çalışıyordu." Dimitri'nin kaşları çatıldı. "Kavenko mu? O adam babamın zamanından beri..."

"Bu yüzden rahattı zaten," diye sözünü kesti Valeriya. "Ama ben babam değilim. Sadakati yıllarla değil, verilerle ölçerim. Kavenko bu sabah kovuldu. Kuzey Rotası'nın tüm verilerini, Vladimir Lvovich'in de hassasiyetini gözeterek, sadece benim ve senin erişebileceğin kapalı bir sunucuya taşıdım. Artık o rotada kuş uçsa, benim ekranıma düşecek."

Valeriya bunları anlatırken onu izledim. Sadece ne söylediğini değil, nasıl söylediğini izledim. Bir adamın on yıllık emeğini tek kalemde silip atarken sesinde ne bir tereddüt ne de gereksiz bir zalimlik vardı. Sadece yapılması gerekeni yapmış bir cerrahın soğukkanlılığı... Eline kahve fincanını alışında bile bir ritim vardı. Parmakları porseleni sıkmıyor, onu zarifçe kavrıyordu. Çoğu kadın güçlendiğinde erkekleşir, sertleşir ve zarafetini bir zayıflık sanıp terk ederdi. Ama Volkova... O, gücü bir mücevher gibi taşıyordu. Haki takımının içinde, omuzları dik ama bilekleri zarifti. Konuşurken ellerini kullanışı, başını hafifçe yana eğip küpelerinin ışığı yakalamasına izin verişi...

Bu kadın, bir toplantı masasında kanlı bir karar alırken bile, bir balodaki kadar asil görünebilirdi. Bir Pakhan'ın yanındaki koltuk boştur, diye düşündüm fincanıma bakarak. Çünkü o ağırlığı, o soğukluğu ve o kanlı kararları taşıyabilecek, bunu yaparken de ruhunu kaybetmeyecek bir kadın bulmak imkansızdır. Ama şimdi... Karşımdaki bu kadına bakarken, zihnimdeki o boş koltuğun silueti ilk defa bulanıklaşıyordu.

Dimitri, duyduklarından memnun bir şekilde başını salladı. "Sertsin Lera," dedi gülerek. "Londra seni değiştirmiş. Eskiden olsa Kavenko'ya üzülürdün." Valeriya hafifçe gülümsedi. Bu kez gözlerinin içi de güldü. O buzdağı eridi, ortaya sıcak bir bahar havası çıktı. "Londra bana üzülmenin iş hayatında bir maliyet kalemi olduğunu öğretti abi. Orada hayat hızlı akıyor. Duygulara yer yok, sadece sonuçlar var. İlk haftamda anladım ki, Saint Petersburg'un griliği Londra'nın yağmurundan daha ağır. Burada bürokrasi insanı boğuyor."

"Alışabildin mi peki? Son bir haftadır hiç abi kardeş konuşması yapmadık." diye sordu Dimitri, camdan dışarı bakarak. "CEO koltuğu... Babamın mirası... Ağır gelmedi mi?" Valeriya derin bir nefes aldı. Bakışları kısa bir anlığına bana kaydı, sonra tekrar abisine döndü. "Ağırlık..." dedi düşünceli bir tonda. "Kaldıramayacağım yükün altına girmem. Ama yalan söylemeyeceğim, babamın gölgesi her koridorda hissediliyor. Herkes benim hata yapmamı bekliyor. 'Dahi kız bakalım ne kadar dayanacak' diye fısıldaşıyorlar." Fincanını sehpaya bıraktı. O hareketindeki kesinlik, zihnimde bir not daha düşmeme neden oldu. "Ama unuttukları bir şey var," dedi Valeriya, sesi çelik gibi sertleşerek. "Ben o gölgede saklanmaya değil, o gölgeye ışık tutmaya geldim. Dimitri gururla gülümsedi. Ben ise sessizliğimi korudum. Onu dinlerken kafamdaki şablonlar yer değiştiriyordu. Güzel kadınlar gördüm; zeki kadınlar, tehlikeli kadınlar, itaatkar kadınlar... Ama hem bir imparatorluğu yönetebilecek zekaya, hem bir erkeği büyüleyebilecek zarafete, hem de düşmanını gözünü kırpmadan silebilecek o yırtıcı içgüdüye sahip olanını görmemiştim. Volkova, sadece bir iş ortağı değildi. O, benim dünyamın o karanlık ve yalnız zirvesinde, nefes almayı başarabilecek nadir bir ciğer kapasitesine sahipti. Bu düşünce tehlikeliydi. Ve ben tehlikeyi severdim. "Gölgeye ışık tutmak..." diye mırıldandım, ilk defa sohbete dahil olarak. Sesimdeki o derin tını, Dimitri'nin gülümsemesini dondurmasa da ciddileştirdi. "Dikkat et Volkova. Işık çok güçlüyse, gölgedeki canavarları da uyandırır."

Valeriya bana döndü. Zümrüt küpeleri sallandı. Gözlerinde korku yoktu. Aksine, o canavarlarla tanışmak için sabırsızlanan bir parıltı vardı. "Uyansınlar, Vladimir Lvovich," dedi yumuşak ama iddialı bir sesle. "Belki de benim avlamayı en sevdiğim şey canavarlardır." Dimitri, aramızdaki bu tuhaf, ağır ve anlamlı diyaloğu, basit bir iş metaforu sanarak kahkaha attı. "Duydun mu Vladimir? Benim kardeşimden korkulur. Bence hisselerini arttırmayı düşünmelisin." Dimitri gülüyordu. Ama ben ve Valeriya gülmüyorduk. Biz, birbirimizi anlıyorduk. Ve bu anlaşma, imzalanan kağıtlardan çok daha bağlayıcıydı.