9. bölüm · DURAK

DURAK BÖLÜM 9

Yazan Bayan

Tüm bu düşüncelerin gölgesinde okula nasıl geldiğini bile fark etmedi Kerem. Sanki bedeninin her hücresi tükenmişti. O uzun boylu, güçlü duruşlu delikanlı yerini içine kapanmış, küçücük bir çocuğa bırakmıştı. Yorulmuş gözleri, kalabalığın arasında yalnızca bir kişiyi aradı: İpek.
Daha iki gün önce, utançla tutmuştu onun elini. Sevgili olup olmadıklarını bile bilmiyordu. Ama belki de bugün, o elvedayı fısıldayacağı gündü. Ne tuhaf bir acıydı bu! Ne erken, ne beklenmedik…

Kalabalığın arasında bir yıldız gibi parlıyordu İpek. Onu görmemek mümkün müydü? Tüm gürültünün, hareketin arasında o sessizce dikkat çekiyordu. Kerem, çekingen adımlarla ona yaklaştı.
İpek arkadaşlarına heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Gözleri Kerem'i görünce bir anda parladı. Yüzünde, kocaman ve sıcacık bir gülümseme belirdi. Her zaman omuzlarından beline kadar süzülen saçlarını bu kez toplamıştı. Mor kurdeleli tokası, gülüşü kadar nahifti. Yanaklarına düşen birkaç ince tutam saç, yüzüne ayrı bir renk katmıştı.
Üzerindeki beyaz gömleğin yakasına tutturduğu mor tonlardaki yaka iğnesi, güneş ışığında parıldıyordu. Masmavi gözleriyle, inci gibi dişlerini sergileyerek selamladı Kerem’i.
Ve o an... Kerem için dünya durdu.
İpek’i görünce, sanki cennetten bir bahçeye adım atmış gibi oldu. İçini kemiren tüm karanlıklar bir anlığına çekildi. Hayatındaki bütün olumsuzluklar, tüm o sıkıntılar, yalnızca o gözlerde kaybolmak isteyen kalbinin uzağında kaldı.

İpek, Kerem’in yaklaşmasına içten bir gülümsemeyle karşılık vermişti. Ama o gülümseme, Kerem’in donuk ve kırık bakışlarıyla buluşunca bir anda soluverdi. Kalbi, anlamlandıramadığı bir buruklukla sıkıştı.

Kerem’in yüzünde ne heyecan vardı, ne neşe… Sanki birkaç gün değil, yıllar geçmişti üzerinden. Gözlerinin altı morarmış, omuzları çökmüştü. İçinde bulunduğu karanlık, bir perde gibi sızıyordu yüzünden.
İpek’in zihninde düşünceler çırpınmaya başladı. Pişman mı olmuştu? Elini tuttuğu için mi bu hali? Hoşlanmadığını mı fark etmişti? Yoksa… sadece geçici bir heves miydi onun için?

Kalabalığın uğultusu arasında sessizce ayağa kalktı. Arkadaşlarına kısa bir tebessümle veda etti ve doğrudan gözlerinin içine bakarak sordu:
— Neyin var, Kerem?
Kerem, başını hafifçe öne eğdi. Yaramazlık yapmış, suçüstü yakalanmış bir çocuk gibiydi. Yutkundu, sesi alçaktı ama duygusu yoğundu:
— Konuşabilir miyiz?

İpek’in yüreği, o anda yere bir taş gibi düştü. İçinde tuhaf bir çökme hissi… Ne kadar bağırsa, içindekileri haykırsa bile duyulmayacakmış gibi. Ama yine de garip bir fısıltıyla cevap verdi:
— Tamam.
İkisi de fazla bir şey söylemeden yürümeye başladı. Ayak sesleri, tenhalığın sessizliğine karıştı. Sessiz, kuytu bir köşeye geçip oturdular. Aralarındaki mesafe ne kadar yakın olsa da içlerindeki duvarlar yükselmişti sanki.
Kerem, gözlerini kaçırıyordu. Ama artık saklanamazdı. Her şey ya şimdi ya hiç...

Kerem derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, sonra gözlerini İpek'e çevirdi. Göz göze geldiklerinde, artık saklayacak bir şey kalmadığını hissetti.
— Ben… sana yalan söylemedim İpek. Ama bazı şeyleri de hiç anlatmadım. Anlatamadım. Belki de utanıyordum, belki de korkuyordum senin gözünde eksilmekten…
İpek başını eğdi, bir şey söylemeden dinlemeyi seçti. Kerem’in kelimeleri dökülmeye başlamıştı artık, geri dönüşü yoktu.

— Babam bizi terk ettiğinde sekiz yaşındaydım. Kapıyı öylece çekip gitti. Annem... annem hiçbir zaman gerçekten orada değildi. Hep yorgundu, hep uzak. Beni sever miydi bilmiyorum ama sevilmek nasıl bir şeydir, onu bile bilmiyorum.
Boğazı düğümlendi. Gözlerini kaçırmak ister gibi başını çevirdi ama devam etti:

— Bazen akşam yemeğimiz olmazdı. Buzdolabında sadece soğuk hava olurdu. Büyüdükçe açlıkla tanıştım. Sonra marketten bir şeyler çalmaya başladım… utanarak söylüyorum ama o an başka çarem yoktu. Karnım açtı İpek. Küçücük bir çocuktum.
İpek'in gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Sadece dinliyordu. Kalbi Kerem’le birlikte kanıyordu.

— Okula gelmek için çoğu zaman arkadaşımdan kıyafet ödünç aldım. Sen de fark ettin mi bilmiyorum ama bazı günler üstümdeki kazak birkaç beden büyük olurdu. Çünkü benim değildi. Çünkü benim bir kazak alacak param yoktu.
Kısa bir duraksamadan sonra sesini alçalttı:

— Ama seni gördüğümde... her şey duruyordu. Gözlerine bakınca, sanki çocukluğum affediliyordu. Sanki hiç kimse bana kötü davranmamış gibi hissediyordum. Bu yüzden korktum. Çünkü senin dünyan başka, senin ailen kocaman, senin sırtın yere gelmez. Ben ise… ben sadece ben’im. Kimsesiz, geçmişiyle boğuşan, geleceğini bile tam bilmeyen biri.
İpek gözlerini ondan ayırmadan sordu:
— Peki neden şimdi anlatıyorsun?

Kerem gözlerini kapattı bir an. Sonra açıkladı:
— Çünkü artık taşıyamıyorum. Çünkü seni çok seviyorum İpek. Gerçek beni bilmeden bir
adım daha atmanı istemiyorum. Ne olursun, beni olduğum gibi gör. Karanlık taraflarımla, utançlarımla, eksiklerimle…
Sessizlik oldu. Sadece kalplerinin atışını duyuyorlardı.
İpek usulca Kerem’in elini tuttu. Ve fısıldadı:
— Ben seni zaten öyle gördüm, Kerem. Hep öyle gördüm.

Kerem gözlerini uzak bir noktaya dikti, kelimeler birer birer ama ağır ağır döküldü dudaklarından.
— Çok büyük hayallerle başladım bu okula, biliyor musun? Ama... belki de bitiremeyeceğim. Bırakmak zorunda kalabilirim. Çalışmam gerekiyor çünkü, para kazanmam gerek. Hayat bana pek seçenek sunmadı.
Bir an sustu, sonra gözlerini İpek'e çevirdi. Gözleri doluydu, sesi titriyordu:
— Ama seni bırakmayı hiç istemiyorum, İpek. Belki sen beni olduğum gibi kabul edersin... ama ya ailen? Gözleri gibi baktıkları kızlarını, ailesi tarafından bir kez bile başı okşanmamış bir adama emanet ederler mi? İçleri rahat eder mi?
Sözleri boğazında düğümlendi. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra derin bir nefesle devam etti:
— Gitmek istersen anlarım. Mesafe koymak istersen, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmak istersen… onu da anlarım. Ama ben... bu saatten sonra sensizliğe nasıl dayanırım, bilmiyorum İpek’im.

Başını öne eğdi, sonra tekrar doğrulup gözlerinin içine baktı:
— İşte buradayım, tam karşında. Bütün şeffaflığımla. Yalansız, dolansız. Ne bir maskem kaldı ne de saklayacak bir şeyim. Sadece seni sevdiğimi bil... olur mu?

İpek bir an sustu, sadece baktı Kerem’e. Gözlerinin içine, en derinine. Sonra usulca yaklaştı ve alnını Kerem’in alnına dayadı. Gözlerini kapattı. Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu artık. Derin bir nefes aldı ve dudaklarını Kerem’in dudaklarına, kendisinin bile fark edemediği bir hafiflikle kondurdu. O kadar nazik, o kadar yumuşaktı ki; sanki dudakları bir teşekkür, bir kabul, bir söz gibiydi.

Zar zor duyulan bir fısıltıyla konuştu:
— Yaralarını birlikte sararız. Beraber aç kalırız, beraber doyarız. Beraber güler, beraber ağlarız. Ben varım, bak... tam karşındayım.
Bir adım geri çekildi, Kerem’in ellerini avuçlarının içine aldı. Sesinde bu kez kararlılık vardı:

— Benim ailem senin sandığın gibi gaddar ya da kibirli insanlar değil. Ne beni senden uzaklaştırmaya çalışırlar, ne de seni küçük görürler. Çünkü seni tanısalar... seni tanısalar, severlerdi Kerem.
Gülümsedi. Bu, onun en gerçek gülümsemesiydi.

— Sen varsan, ben varım. Her zorluğa, her mücadeleye hazırım. Seni seviyorum. Hiç beklemediğim bir anda hayatıma giren mucizem... seni öyle çok seviyorum ki.

Kerem, ilk kez hayatında içi bu kadar hafiflemiş hissetti. Yıllarca omzunda taşıdığı yüklerin, tek bir dokunuşla yerle yeksan olduğunu fark etti.

Birlikte, el ele derse girdiler.