37. bölüm · DURAK

DURAK BÖLÜM 37

Yazan Bayan

Dr. İpek Yıldırım & Dr. Kerem Yıldırım

Yıllar, emekle örülmüş bir hikâyeyi olgunlaştırmıştı. İpek jinekolog olmuştu. Kerem ise kardiyolog. İkisi de kendi yollarında, birlikte yürümeye devam ediyordu. Aşkları, ilk günkü tazeliğini hâlâ koruyordu.
Günlerden bir gün, İpek bedeninde bazı değişiklikler fark etti. Baş dönmeleri, sabah bulantıları, tarif edilemeyen bir halsizlik… Başlarda yoğun çalışma temposuna bağladı bu değişimi. Ancak günler geçtikçe belirtiler artınca, içinde beliren bir şüphe kalbine fısıldamaya başladı: “Ya hamileysem?”
Kalbi küt küt atarken eczaneden bir test aldı. Elleri titreyerek banyoya yöneldi. Zaman, çizgilerin belirmesini beklerken donmuştu sanki. Ve sonra... iki pembe çizgi!
Hamileydi.
O an, gözlerinden süzülen yaşlar kelimelerin taşıyamayacağı kadar derindi. Bir mucizeyi içinde taşıyordu. Sevdiği adamdan bir parça, onunla büyüyordu artık.
Bu haberi Kerem’e anlatmak için en özel yolu seçti. Kerem’in en sevdiği yemekleri hazırladı. Masayı özenle donattı. Testi küçük bir kutuya koydu, kurdeleyle sardı ve masanın bir köşesine yerleştirdi. Heyecanı burnunun ucundaydı.
Akşam olduğunda Kerem, günün yorgunluğuyla eve girdi. Her zamanki gibi İpek’e sarıldı. Masadaki yemekleri görünce gözleri parladı. Oturdu, esprilerini sıralamaya başladı; kendi şakalarına en çok yine kendi güldü.
Paketi fark etmemişti bile.
İpek gülümsedi. Sessizce paketi uzattı.
Kerem merakla kutuyu açtı. Gördüğü şeyin ne olduğunu ilk başta anlayamadı. Sonra gözleri testin üzerindeki iki çizgiye takıldı. Gözleri büyüdü, yüzü aydınlandı. Birden ayağa fırladı:
— Allah! Baba oluyorum, baba oluyorum!
İpek’in yanına geldi, yüzünü ellerinin arasına aldı, defalarca öptü. Ardından eğilip karnını sevdi. O daha minicik olan bebeğiyle konuşmaya başladı:
— “Merhaba küçük mucize... Baban burada!”
Sonra olduğu yerde dönmeye başladı. Çılgınlar gibi dans etti, kahkahalar attı. İkisi de ağlıyordu; ama bu defa gözyaşları hüzne değil, tarifsiz bir mutluluğa aitti.
Bu aşk, yıllarca emek verilmiş bir yolculuktu. Ve şimdi o aşk, beden buluyordu. Gerçek oluyordu.
Haberi duyan aileler sevinç gözyaşlarına boğuldu. Herkes, bu minik kalbin aileye katılacağı günü dört gözle bekliyordu. O ev artık yalnızca iki kişilik değildi. Bir can daha, onları bekliyordu.
Hamilelik, kitaplarda anlatıldığı gibi değildi. En azından İpek için öyle değildi. Her sabahı mide bulantısıyla karşılıyor, günün geri kalanını halsizlikle tamamlıyordu. Bazen yalnızca nefes almanın bile büyük bir çaba gerektirdiği anlar oluyordu. Ama sonra bir hareket hissediyordu… İçinde büyüyen minik bir mucizenin kıpırtısıydı bu. Ve o anda tüm zorluklar bir buhar gibi dağılıyordu.
Oysa bugüne dek sayısız doğuma tanıklık etmişti. Mesleği gereği birçok anneyle ağlamış, birçok babayla sevinmişti. Ama hiçbir zaman kalbinin bu kadar derininden hissetmemişti anneliği. Kendi bedeninde bir hayat yeşerince anlam kazanmıştı her şey. Doktorluğu, bilgisi, tanıklıkları… Hiçbiri bir annenin içgüdüsünün yerini tutamıyordu.
Bazen gerçekten canı istemese bile, sırf Kerem’in yüzünü güldürmek için bir şeyler aşerdiğini söylerdi. “Canım vişneli dondurma istiyor ama… markettekinden değil, o geçen gün tattığımız kafedekinden,” derdi bir gülümsemeyle. Kerem her defasında ne olursa olsun ayaklanır, yorulduğunu bile umursamadan o dondurmayı getirirdi. “Bebek istiyor,” demesi yetiyordu. Herkes bu küçük mucizeyi büyük bir heyecanla bekliyordu. Ama en çok da Kerem…

Zaman su gibi akmıştı. Son aylara gelmişti artık. Karnı belirginleşmiş, hareketleri yavaşlamıştı. Doktorluğa kısa bir ara verip doğum iznine çıkmıştı. Artık evdeydi. Ve evin her köşesi onun huzuruyla, heyecanıyla doluydu.
Doğum çantası kapının yanında hazır bekliyordu. Minicik tulumlar, bebek battaniyeleri, pamuklu çoraplar... Her biri sevgiyle katlanmış, özenle yerleştirilmişti. O gün, güneşli bir sabahın içinde İpek çamaşır ipinden tulumları indirip ütülemeye başladı. Buhar yükselirken gözleri doldu. O küçücük giysiler avuç içi kadardı. Onları ütülerken içinden bir cümle fısıldadı:
“Anne... bunlar çok küçük değil mi? Nasıl sığacak ki içine?”
Annesi, mutfağın kapısından çıkıp yanına geldi. Gülümsemesi hem geçmişi anımsatıyor hem geleceği kutsuyordu.
“Sen doğduğunda bunlar bile büyük geliyordu İpek böceğim,” dedi yumuşacık bir sesle. “Baksana... büyüdün de şimdi sen anne oluyorsun. Ahh benim miniğim... ne zaman büyüdün sen böyle?”
İpek, annesine sarıldı. Sıcacık bir koku sarıp sarmaladı onu. Gözyaşları sessizce yanaklarına süzüldü.
“Büyüdüm işte…” dedi kısık bir sesle. “O da büyüyecek. Belki âşık olacak... belki evlenecek. Tek dileğim, benim kadar çok sevsin ve çok sevilsin.”
Annesi kızının saçlarını okşadı, başını usulca öptü.
“Sen çok güzel bir anne olacaksın yavrum. Kalbinin içi sevgiyle dolu… O bunu hissedecek.”
Sonra yüzüne biraz muzip bir ifade yerleşti.
“Ehh biz de sayende anneanne olduk bu yaşta… Yaşlandık artık!” dedi gülerek.
İpek, gülmekle ağlamak arasında gidip geldi bir an. Sonra annesiyle birlikte kahkahalara boğuldu. Tıpkı eski günlerdeki gibi, sadece onlar varken dünya biraz daha yavaş dönüyordu.
Ve o evin içinde, sevgiyle yıkanmış minicik giysilerin arasında, yeni bir hayatın kokusu şimdiden hissediliyordu.